22 Mayıs 2022 - Pazar

Şu anda buradasınız: / NÜKLEER GÜÇ KAVGASI VE İRAN’LA PAZARLIK
NÜKLEER GÜÇ KAVGASI VE İRAN’LA PAZARLIK

NÜKLEER GÜÇ KAVGASI VE İRAN’LA PAZARLIK Ahmet VAROL

Nükleer teknoloji hem enerji üretiminde hem de silahlanma amacıyla kullanılmaktadır. Çernobil faciası olarak tarihe geçen, nükleer reaktör patlaması olayının sebep olduğu büyük felaket ve bu felaketin gerek canlılara gerekse çevreye verdiği zarar sivil amaçla kullanımının da potansiyel anlamda ciddi risk oluşturduğunu gözler önüne serdiyse de diğer enerji kaynaklarına nispetle nükleer enerji üretiminin maliyetinin daha düşük olmasından dolayı sivil amaçla kullanılmasına göz yumulmaktadır.
Fakat bu teknolojiyi tamamen sivil amaçla kullanacağını iddia eden bir ülkenin gerçekten sözünde duracağından ve teknolojiyi silah üretimi için geliştirmeyeceğinden hiç kimse emin olamaz. O yüzden nükleer teknolojiyi kullanan ülkelerin faaliyetlerinin denetlenmesi ve bu teknolojinin silah üretiminde kullanılmasının önüne geçilmesi için bir uluslararası denetleme prosedürü oluşturuldu.
1 Temmuz 1968 tarihinde, nükleer enerji üretmek amacıyla bu teknolojinden yararlanmak isteyen ülkelerin nükleer silah üretiminin yayılmasını engelleme konusunda güvence vermelerini sağlamak için kısa adı NPT (Fr. TNP) olan Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması imzaya açıldı. (İngilizce: Nuclear Non-Proliferation Treaty Kısaltma: NPT; Fransızca: Traité sur la non-prolifération des armes nucléaires Kısaltma: TNP) Verilen bilgilere göre anlaşmanın amacı bu teknolojinin enerji üretiminde kullanılmasını kolaylaştırırken silahların yayılmasının önüne geçmekti. Anlaşma 1970’te 25 yıllığına yürürlüğe girdi.
Bu teknolojinin silah üretiminde kullanılmasını engellemek amacıyla, enerji üretimi için kurulan santralleri denetleme yetkisi de Birleşmiş Milletler’e bağlı olarak 1957’de kurulmuş olan Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’na (IAEA) verildi.
1995’te bu anlaşmanın süresinin dolması üzerine ABD’nin New York şehrinde geniş çaplı bir toplantı düzenlerek süresiz olarak uzatılmasına karar verildi.
Fakat bunun nükleer silahların ortadan kaldırılması değil Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması olduğunu özellikle belirtmekte yarar var. Nükleer silahları zaten mevcut olan veya bu teknolojiyi silahlanma amacıyla da kullanmaya devam eden ülkeler üzerinde bir baskı oluşturmuyor. Asıl amacı enerji üretmede bu teknolojiden yararlanmak isteyenlerin bundan silahlanmada yararlanmalarını engellemek için denetleme yapılmasına imkân sağlanması.
Küresel emperyalizm bu anlaşmayı nükleer teknolojiyi kullanmak isteyen ülkeleri hizaya sokmada ve sıkı denetim altında tutmada yararlanıyor. Buna göre bir ülke eğer bu teknolojiyi kullanmak isterse kendisinden anlaşmayı imzalaması isteniyor ve aksi takdirde ekonomik ve siyasi yaptırımlara maruz kalabiliyor. Ama anlaşma “nükleer kulüp” olarak nitelendirilen ve bu teknolojiyi silahlanmada kullanmak üzere tezgahını zaten kurmuş olanların bu tezgahlarını dağıtmalarını ve ellerindeki nükleer silahları imha etmelerini gerektirmiyor.
Öte yandan küresel emperyalizm nükleer enerjiden yararlanmak isteyen ülkelerin hizaya sokulması ve kontrol altına alınması konusunda da tarafsız davranmıyor. Özellikle İslam ülkelerini, NPT’yi imzalamaya zorlayan ABD’nin ve diğer nükleer kulüp üyesi ülkelerin ilginç bir tutumları da nükleer silah gücünü sürekli artırmaya çalışan İsrail’e hiçbir şekilde baskı yapmamalarıdır.
Aslında Ortadoğu’da en büyük nükleer tehdit gücüne sahip ülkenin İsrail olduğunu bütün dünya biliyor. İsrail, kuruluşundan dört yıl sonra 13 Haziran 1952 tarihinde Savunma Bakanlığı’na bağlı olarak Atom Enerjisi Kurumu’nu kurdu. Amacı nükleer araştırmaları hızlandırmak ve kurumsallaştırmaktı. Bu kurum tarafından daha sonra Kudüs’teki İbrani Üniversitesi’nin Waisman Enstitüsü’ne bağlı olarak nükleer araştırma merkezleri kuruldu. 1950’li yıllarda İsrail, nükleer araştırma alanında Fransa’yla işbirliği yapmaya başladı. Bu işbirliği sonucu elde ettiği yardımlarla 1958’de Nakab Çölü’nde ünlü Dimona nükleer reaktörünü kurdu. Bu reaktörü sonraki yıllarda modernleştirdi ve geliştirdi. Nükleer teknolojiyi kullanma imkânlarını genişletmek için ABD, Fransa ve Hindistan’la işbirliği içinde olduğu bilinmektedir.
Bütün bu gerçekler siyonist işgal rejiminin nükleer teknolojiyi geniş çaplı kullandığını ortaya koyduğu halde o, NPT’ye imza atmadığı gibi nükleer santrallerinin IAEA tarafından denetlenmesine de izin vermemektedir.
Küresel emperyalizm teröre destek iddiası gibi nükleer silahlanma konusunu da aynı zamanda bir siyasî baskı aracı olarak kullanmaktadır. Bu sebeple sıkıştırdığı ülkelerin başında yer alanlar ise Kuzey Kore ile İran’dır.
Kuzey Kore, nükleer teknolojiyi silahlanmada kullandığını ibraz ediyor ve zaman zaman nükleer füze denemeleri de yapıyor. İran ise bu teknolojiyi sivil amaçlı kullanmak istediği iddiasıyla yola çıktı. Fakat ABD ve İsrail, İran’ın bu alana girmesinin, bir kazanım ve altyapı elde etmesinin tehlikeli olduğunu düşünerek onun bu teknolojiyi kullanmasına tamamen engel olmak istedi. İsrail her ne amaçla olursa olsun İran’ın nükleer teknolojiye sahip olmasına itiraz ederken ABD, İran’a baskısının amacının bu teknolojinin silah yapımında kullanılmasını engellemek olduğunu ortaya koymaya ve bu ülkenin sıkı bir denetim altına alınmaması durumunda çok tehlikeli nükleer silahlara sahip olmasından kimsenin emin olamayacağını vurgulamaya çalıştı. Bu yüzden ona ambargo uygulama kararı aldı.
İran ise ABD’nin baskılarına rağmen nükleer teknolojiyle ilgili çalışmalarını sürdürmekte ve geliştirmekte kararlı olduğunu ortaya koydu.
2015’te Barack Obama’nın ABD Başkanı olduğu dönemde bu sorunun çözüme kavuşturulması, İran’ın denetlemeyi kabul etmesi, ABD’nin de kademeli olarak ambargoyu kaldırması konusunda bir uluslararası anlaşma imzalandı.
Bu anlaşma, İran ile BMGK’nin beş daimi üyesine ek olarak Almanya’nın dâhil olduğu P5+1 ülkeleri arasında imzalandı.
ABD yönetimi yaptığı açıklamalarda İran’a isteklerini kabul ettirdiğini ifade ederek bunun kendi açısından kazanım olduğunu ileri sürdü ve anlaşmayı “tarihî” olarak niteledi. İran da kendi açısından tarihî bir zafer olarak nitelendirdiği anlaşmayla aynı zamanda nükleer teknolojiden yararlanma projesiyle ilgili haklarını aldığını iddia etti.
Gerek Avrupa ülkelerinden ve gerekse bölge ülkelerinden açıklamalarda bulunanlar genellikle anlaşma hakkında olumlu yaklaşımda bulundular. İsrail işgal rejimi ise tepki göstererek bunun tarihî bir hata olduğunu söyledi. Ancak ondan farklı bir açıklama yapması ve onayladığını söylemesi beklenemezdi. İsrail’in karşı çıkması ve anlaşmayı tarihî hata olarak nitelemesi stratejik açıdan İran’ın da işine yaramıştır.
Kısmen çekinceli davranan bir ülke de Suudi Arabistan oldu. Onun çekincesi ise nükleer teknolojinin kullanılmasına izin verilmesinden kaynaklanmıyordu. Hatta şartlarına tam uyulması durumunda bu anlaşmanın İran’ın nükleer silah edinmesini önleyeceğini de dile getirdi. Fakat Suudi Arabistan, İran’a uygulanan yaptırımların kalkmasının onun bileğini güçlendireceğini ve bölgede daha büyük bir sorun olmasına yol açacağını düşünüyordu.
O zamanki BM Genel Sekreteri Ban Ki-moon da anlaşmayı tarihi bir olay olarak nitelerken diyaloğun faydasını ortaya koyduğunu iddia etti.
Türkiye de anlaşmaya olumlu yaklaşırken şartlarının tam yerine getirilmesi gerektiğini vurguladı.
Anlaşma sebebiyle İran halkı da âdeta bayram sevinci yaşadı. Fakat halkı böyle bayram sevincine yönelten sebep anlaşmanın nükleer projeyle ilgili yanı değil ülkelerine uygulanan yaptırımlarla ilgili yanıydı. Yıllardan beri bu yaptırımlar yüzünden önemli sıkıntılar yaşayan İran halkı, başlarındaki yönetim nükleer projeden tamamen vazgeçseydi, projeye ait elinde ne kadar malzeme varsa hepsinin Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) gözetiminde imha edilmesini kabul etseydi bile yine bayram sevinci yaşayacaktı.
Anlaşmanın İran’ın talepleri doğrultusunda değil P5+1 ülkelerinin şartları doğrultusunda sağlandığı, dolayısıyla nükleer proje konusunda kazanan tarafın İran değil küresel emperyalizmi temsil eden ve kendilerini “uluslararası toplum” olarak tanımlayan güçler olduğu açıktı. Ama İran yine de olayı kendi açısından önemli bir zafer olarak değerlendirdi.
Fakat Obama’dan sonra ABD Başkanı olan Donald Trump, 2018’de, İran’ın gizli bir şekilde nükleer silah üretmeye devam ettiğini ileri sürerek anlaşmadan çekildi. ABD’nin çekilmesi İran’a ambargoyu yeniden başlatması anlamına geliyordu. AB ülkeleri ise anlaşmayı sürdüreceklerini açıkladılar.
Trump, anlaşmadan çekilmesinden sonra İran’a ambargoyu yeniden başlattığı gibi kendisiyle işbirliği içinde olan ülkelerden de bu ambargoya destek vermelerini istedi. Hatta İran’ın petrol satışını sıfıra düşürmeyi hedeflediğini dile getirdi. Bunun üzerine İranlı bazı yetkililer İran petrolünün satılamaması durumunda Körfez’deki diğer ülkelerin de petrollerini satamayacaklarını ifade ettiler. Bununla kastettiklerinin Hürmüz Boğazı’nın kullanıma kapatılması olduğunu da ima etmeye çalıştılar. Oysa İran’ın bu boğazı kapatma yetkisi olmadığı gibi buna cesaret etmesi de mümkün değildi. Zaten İranlı yetkililer de ABD’nin tehditleri üzerine ağız değiştirip, maksatlarının Hürmüz Boğazı’nın kapatılması olmadığını, İran petrolünün satılamaması durumda Körfez’deki diğer ülkelerin de petrollerini satmakta zorlanacakları olduğunu dile getirerek dolambaçlı ifadeler kullanma yoluna gittiler.
ABD anlaşmadan çekilmesinden sonra iki aşamalı ambargo uygulayacağını açıkladı. İkinci aşaması da 5 Kasım 2018’de başlatıldı. Bu aşamadaki yaptırımlar daha çok enerji, gemicilik, deniz ulaşımı ve finans sektörlerini kapsıyordu. Bazı ülkeler bu aşamada İran’la ilişki konusunda müstesna tutuldu. Türkiye de müstesna tutulan ülkelere dâhil edildi.
Trump döneminin bitmesi ve ABD’nin başına Demokrat Partili Biden’ın geçmesi üzerine anlaşmaya dönülmesi konusunda İran’da bir ümit ışığı oluştu. Fakat yeni başkan her ne kadar anlaşmaya dönmekte istekli olduğunu ortaya koyduysa da İran’dan tekrar masaya oturmasını ve bazı yeni tavizler vermesini istiyordu. İran ise anlaşmadan çekilen tarafın ABD olduğunu, dolayısıyla onun anlaşmaya geri dönmesiyle meselenin biteceğini, yeniden masaya oturulmasına ve pazarlık yapılmasına gerek olmadığını iddia etti.
Fakat İran bu konudaki tutumunda çok fazla ısrarlı olamadı. Çünkü uygulanan ambargo kendisini ekonomik yönden ciddi şekilde sarsıyordu. Dolayısıyla tekrar masaya oturup önüne sürülecek şartlarla ilgili görüşmeyi kabul etme zorunluluğu duydu.
Sonuçta geçtiğimiz ay, Avusturya’nın başkenti Viyana’da Avrupa Birliği’nin (AB) gözetiminde pazarlıklar başlatıldı. ABD, doğrudan iştirak etmediği toplantıya katılan taraflara, anlaşmaya geri dönmek için ileri sürdüğü şartları iletti.
Biden yönetimi, anlaşmanın tekrar uygulamaya geçirilmesi için İran’ın şartlara ne derece riayet ettiğini görmek, dolayısıyla ambargoyu da bir kerede değil aşamalı olarak kaldırmak istiyordu. Bu durumda İran geçmişteki süreçte elde ettiği kazanımlardan vazgeçmiş ve 2015’te başlatılan sürecin sıfır noktasına geri dönmüş olacaktı. O yüzden uzun süren görüşmelerden bizim bu yazıyı hazırladığımız tarihe kadar henüz bir netice çıkmamıştı.
Bu arada İsrail işgal rejimi de İran’ın nükleer teknoloji alanındaki çalışmalarına son dönemde iki önemli saldırı gerçekleştirdi. Bunlardan biri İran’da nükleer teknolojinin babası olarak bilinen Muhsin Fahrizade’nin Mossad tarafından 27 Kasım 2020’de düzenlenen suikastle öldürülmesiydi. Fakat İran, şiddetle tepki göstermesine rağmen cinayetin arkasında durduğu tahmin edilen İsrail’e karşı herhangi bir intikam eylemi gerçekleştirmeye de niyeti olmadığını belli etti. Çünkü İran liderleri ABD ve İsrail’in bu tür cinayetlerle İran’ı provoke etmek ve bir bataklığın içine çekmek istediği düşüncesindeydiler.
İran’ın sadece sözlü tepkilerle yetinmesinden cesaret alan işgal rejimi, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani’nin, 10 Nisan 2021’de Isfahan’daki Natanz Nükleer Tesisleri’nde önceki santrifüjlere nispetle 10 kat daha fazla uranyum üretebilecek 164 adet IR6 santrifüj zincirini devreye sokmasının hemen ardından bu santrale sabotaj düzenledi. Önce olayın kaza olduğunu açıklayan İran sonra bir sabotaj olduğunu ve arkasında da İsrail’in yer aldığını bildirdi. İsrail’in siyonist medyasında yayınlanan haberlerde de sabotajın arkasında Mossad’ın olabileceğine dikkat çekildi.
İran bu kez tavır değiştirerek sabotajın intikamının alınacağını söyledi. Ama İran’ın, “oyuna gelmeyeceğiz” tarzı açıklamalarının da, “intikam alacağız” tarzı açıklamalarının da içi boş balonlardan ibaret kaldığı artık herkesin gözlemleyebildiği bir gerçek.

Yazar:
Ahmet VAROL
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul