22 Mayıs 2022 - Pazar

Şu anda buradasınız: / KURTULUŞUN TEK YOLU: ALLAH’A DÖNMEK!
KURTULUŞUN TEK YOLU: ALLAH’A DÖNMEK!

KURTULUŞUN TEK YOLU: ALLAH’A DÖNMEK! MUHAMMED İSLAMOĞLU

Abdullah b. Ömer (r.anhuma) rivayet eder:
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Bir milletin içinde zinâ-fuhuş ortaya çıkıp nihayet o millet bu suçu alenî olarak işlediğinde, mutlaka içlerinde tâûn hastalığı ve onlardan önce gelip geçmiş milletlerde vukû bulmamış hastalıklar yayılır.”1
Hevâdan, yani kendi istek, düşünce ve tutkularına göre konuşmayan, söylediği şeyler, yalnızca kendisine vahyolunmakta olan bir vahiyden başkası olmayan,2 en son Nebî ve en son Rasûl Rasûlullah Muhammed (s.a.s.) böyle buyurdu!..
Buyurduğu hakikatin ta kendisidir... Çağları aşan, asırları kuşatan hakikat!.. “Sünnetullah”ı beyân buyurdu ve:
“(Bu) Allah’ın öteden beri sürüp giden sünnetidir. Sen, Allah’ın sünnetinde kesinlikle bir değişiklik bulamazsın.”3
“Değişmeyen Sünnetullah”, gerek dünyanın herhangi bir bölgesinde, gerekse yeryüzünün bütününde olsun, hangi çağda olursa olsun insanlar arasında başta zinâ olmak üzere her türlü rezalet denilen fuhuş ortaya çıkar, normal kabul edilir, sıradanlaşır. Ayrıca mevcut yönetimlerce yasallaşır, gelir yollarından biri görülerek vergiye bağlanır ve emniyet altına alındığında, artık zinâ ve fuhuş suçu apaçık işlenmiş olur... İşte o zaman o toplumun ya da toplumların âlemlerin Rabbi Allah’ın yasakladığı bu suçu, meydan okurcasına işlediklerinde, onlara ceza olarak tâûn/veba hastalığı verilir ve onlardan önce gelip geçmiş toplumlarda görülmeyen yeni hastalıklar ortaya çıkar!..

O kendilerini uygar kabul eden, teknolojinin zirvesinde gören, neredeyse ölüme bile çare bulduklarını haddlerini aşarak ilan edecek olanlar, bu hastalıklar karşısında elleri, kolları bağlı bir hâle gelip âcizlik içinde boyunlarını büküp kalırlar... Onların kendisiyle övündükleri her derde devâ bulduklarını ilan ettikleri tıbbları iflas eder, çaresiz kalır, her hastanın yardımına koşan tıbb, yardıma muhtaç olur... Ona yardım etmek isteyenler de onun gibi çaresiz hâle gelirler... Böyle bir felaket!..
Felaketten kurtulmak niyet ve gayesiyle bir başka felakete sarılmak, bir çaresizliği aşacağız diye bir başka çaresizliğe düşmek!.. İşte teknolojik uygarlığın son durumu!..
Kendi ellerinin, kendi amellerinin ortaya çıkardığı hastalıktan kurtuldukları zannıyla gülümserken, hemen peşi sıra tekrar bir felaket çığlığı, feryadla beraber ağlamalar, yeni virüsler ya da aynı virüsün kendisini yenilemesi haberleri...
Yeryüzünde yaşayan insanların hiç hatırına gelmiyor mu, hiç düşünmüyorlar mı ki, başlarına gelen felaketler, onların ellerinin yaptıklarındandır!.. Felaketin sebebini hazırlayanlar kendileridir... O hâlde bu sebebi işlemekten “nasûh tevbe” ile vazgeçerlerse, sebep ortadan kalkınca kötü sonuç gündeme gelmeyeceği malumdur!..
Tevbe edip kötülüklerden vazgeçerek kendilerini düzelteceklerine, kendilerinin sebep olduğu hastalıklardan kurtulmak için olmadık çarelere başvuruyor ve çaresiz kalıyorlar...
Âlemlerin Rabbi Allah azze ve celle şöyle buyurur:
“İşte bunlar, hidayete karşılık sapıklığı satın almışlardır, fakat bu alış-verişleri bir yarar sağlamamış, hidayeti de bulamamışlardır.
Bunların örneği, ateş yakan adamın örneğine benzer (ki onun ateşi) çevresini aydınlattığı zaman, Allah, onların aydınlığını giderir ve göremez bir şekilde karanlıklar içinde bırakıverir.
Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Bundan dolayı dönmezler.
Ya da (bunlar) karanlıklar, gök gürültüsü ve şimşek(ler)le yüklü, gökten şiddetli bir yağmur fırtınasına tutulmuş gibidirler ki, yıldırımların saldığı dehşetle, ölüm korkusundan parmaklarıyla kulaklarını tıkarlar. Oysa Allah, kâfirleri çepeçevre kuşatıcıdır.
Çakan şimşek neredeyse gözlerini kapıverecek, önlerini her aydınlattığında (biraz) yürürler, üzerlerine karanlık basıverince de kalakalırlar. Allah dileseydi, işitmelerini de, görmelerini de gideriverirdi. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir.
Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki sakınasınız.
O, sizin için yeryüzünü bir döşek, gökyüzünü bir bina kıldı. Ve gökten yağmur indirerek bununla sizin için (çeşitli) ürünlerden rızık çıkardı. Öyleyse (bütün bunları) bile bile Allah’a eşler koşmayın.”4
İşte iman etmeyen kâfirlerin, Allah’a şirk koşan müşriklerin ve iki yüzlü münafıkların hâli!.. İman etmek, şirkten vazgeçip tevhid ehli olmak ve nifâkı bırakmak hiç hatırlarına gelmiyor, hatta düşünmek bile istemiyorlar... Onlar, kendilerini yaratan âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’ya ihtiyaçlarının olmadığı inancını taşımakta ve kendi kendilerine yeterli oldukları kanaatini taşımaktadırlar... Bu azgınlıklar, onların bu bâtıl anlayışlarından kaynaklanmaktadır... Onlar, şimşeğin kaçışından meydana gelen ani aydınlıkta yollarını bulmaya gayret ederken tekrar kapkaranlığa gömülmektedirler... Hâl bu iken, hâlâ kendi kendilerine yettiklerini, kendilerinin dışında hiçbir güç sahibinin olmadığına, egemenliğin kendilerine ait olduğunun ve başka bir güce ihtiyaçlarının olmadığının anlayışı içindedirler... Bundan dolayı, çare diye çaresizliğe sarılmakta ve deneme-yanılmalarına bir türlü doymamakta, sonunda umduklarına ulaşacaklarının hayalinin peşini bırakmamaktadırlar...
Yalnızca kendisine ibadet, yani itaat etsinler diye kendilerini yaratan âlemlerin Rabbi Allah azze ve celle, sapkın insanların hâlini şöyle beyân buyurur:
“Hayır, gerçekten insan azar.
Kendini müstağnî gördüğünde.”5
Mülkünde elde ettiği geçici gücünden dolayı bağımsız ve hiçbir şeye muhtaç olmadığı inancını taşıdığından dolayı azan insan ve insanlar, öyle bir azgınlığın içine düşmüşlerdir ki, kendilerini yaratan yegâne Rabb ve İlâh Allah’a bile ihtiyaçlarının olmadığına inanır oldular... Bundan dolayı Allah’ın hükümlerine itibar etmez, emirlerini dinlemez, yasaklarını çiğner ve mülkün yegâne sahibine başkaldırıp isyan ederler...
“Kim de cimrilik eder, kendisini müstağnî (Allah’a karşı bağımsız) görürse, 
Ve en güzel olanı yalan sayarsa,
Biz de ona en zorlu olanı (azaba uğramasını) kolaylaştıracağız.
Tereddi edeceği (baş aşağı düşüşe uğrayacağı) zaman, malı ona hiç yarar sağlamaz.
Şüphesiz, Bize ait olan, yol göstermektir.”6
Yaratmak ve emir kendisine mahsus, yegâne kanun koyucu, âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, en son Rasûlü Muhammed (s.a.s.)’i ve en son mesajı olan hayat Kitabımız Kur’ân-ı Kerîm’i gönderip insan kullarına en hayırlı ve en güzel yolu göstermiş, sıhhat, afiyet, sağlık ve selâmet içinde yaşamanın ilkelerini beyân buyururken, kendilerini Allah’tan müstağnî kabul eden müstekbir egemenler, en güzel olanı yalanlamış, yönetimlerine karıştırmadıkları gibi, karıştırmak isteyenleri suçlu kabul edip cezalandırmışlardır...
Allah Teâlâ’nın gösterdiği, kendisinden başka hayırlı, iyi ve güzel kurtuluş yolu olmayan İslâm’ı reddedenler; hayırsız, kötü ve çirkin yollara saptıklarından dolayı başları beladan, bedenleri musibetlerden, ruhları ve kalpleri hastalıklardan kurtulmamıştır... Çünkü içine düştükleri bataklık, devamlı olarak mikrop ve virüs üretmektedir!.. Ayakların çektiği, akılsız baştandır... Ellerinin yaptığı ve ürettiği mikroplarla, virüslerle, yine elleriyle mücadele etmeye çalışanlar, mikrop ve virüs üretmekten vazgeçeceklerine, kendi ürettiklerini nasıl yok edeceklerinin çalışmalarını yürütmektedirler... Tekel bakanlıklarıyla, Yeşilay cemiyetlerinin aynı çatı altında, aynı düzene ve aynı ideolojiye mensup olmaları gibi bir ucube anlayışın benzeri, amma daha korkunç bir tehlike!.. Kendi hastalığının mikrobunu ve virüsünü kendisi üreten, bundan dolayı salgın hastalıklara düşen, ürettiği mikroptan ve virüsten vazgeçmeyip hastalığa ilaç ve aşı üretmeye, hastalığı bununla önlemeye ya da sıhhate kavuşturmaya çalışanın, aklının, zekasının, inancının, duygu ve düşüncelerinin çok ciddî bir şekilde, onun gibi olmayanlar tarafından gözden geçirilmesi gerekir!.. Bugünün modern, hatta postmodern dünyasının İslâm’sız perişan hâli... İslâmsızlık, her türlü zararın, ziyânın, hüsrânın, perişanlığın ve felaketin sebebidir...
Âlemlerin Rabbi ve İlâhı Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah) çoğunu da affeder.
Siz yeryüzünde (O’nu) âciz bırakacak değilsiniz. Ve sizin Allah dışında ne bir velîniz vardır, ne bir yardımcınız.”7
“Sana iyilikten her ne gelirse Allah’tandır, kötülükten de sana ne gelirse o da kendindendir.”8
“Gerçek şu ki, Biz insana tarafımızdan bir rahmet tattırdığımız zaman ona sevinir. Eğer onlara kendi ellerinin takdim ettikleri dolayısıyla bir kötülük isabet ederse, bu durumda insan bir nankör kesilir.”9
“Biz, insanlara bir rahmet tattırdığımız zaman, onunla sevinirler. Kendi ellerinin takdim ettiği dolayısıyla, onlara bir kötülük isabet ettiğinde hemen umutsuzluğa kapılırlar.”10
“İnsanların kendi ellerinin kazandığı dolayısıyla, karada ve denizde fesâd ortaya çıktı. Umulur ki, dönerler diye (Allah) onlara yaptıklarının bir kısmını kendilerine taddırmaktadır.”11
Emiru’l-mü’minin İmam Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) anlatıyor:

Allah’ın Kitabı’nda bulunan en değerli âyetini size söyleyeyim mi? Rasûlullah (s.a.s.) bunun:
“Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) çoğunu da affeder.” (Şûra, 42/30) âyeti olduğunu söyledi ve şöyle buyurdu:
“Ya Ali, sana bunu açıklayayım. Dünyada başınıza gelen hastalık, ceza veya musibet gibi şeyler, kendi yaptıklarınız yüzünden başınıza gelmiştir. Allah da dünyada iken cezasını çektiğiniz bir şey için âhirette tekrar sizi cezalandırmayacak kadar müsamahakâr birisidir. Dünyada iken, sizleri bağışladığı şeyler içinse bağışladıktan sonra tekrar dönmeyecek kadar kerem sahibidir.”12
İmam Hasan el-Basrî (rh.a.) anlatıyor:
Çok ağır bir hastalığa yakalanmış olan İmrân b. Husayn’ın ziyaretine gitmiştik.
Bir adam, ona:
-Senin şu hâlin beni çok üzüyor, dedi.
İmrân, şöyle cevap verdi:
-Ey kardeşimin oğlu, lütfen böyle konuşma! Allah’a yemin ederim ki, Allah için sevimli olan, benim için de sevimlidir. Zira Allah şöyle buyurmaktadır:
“Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) çoğunu da affeder.” (Şûra, 42/30) 
İşte bu, benim ellerimle kazandığımdır. Daha sonra kalanlar için Rabbimin affı gelecektir.13
Ebû Mûsâ (r.a.) rivayet eder.
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
“Kulun başına gelen herhangi bir eziyet veya bunun yukarısı ya da aşağısı, ancak bir günah sebebiyledir. Allah’ın bağışladığı ise daha çoktur.”
Daha sonra Rasûlullah (s.a.s.):
“Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah,) çoğunu da affeder.” (Şûra, 42/30) âyetini okudu.14
İmam Hasan el-Basrî (rh.a.) anlatıyor:
“Size isabet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazandığı dolayısıyladır. (Allah) çoğunu da affeder.” (Şûra, 42/30) âyeti nâzil oldu.
Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Bir kamışın yaralaması, bir damar seğirtmesi, taşa takılma veya ayağının tökezlemesi ancak kişinin işlediği bir günahtan dolayıdır. Allah’ın affettikleri ise daha çoktur.”15
İmam Ebû Mansûr el-Mâtürîdî (rh.a.), “Te’vîlâtü’l-Kur’ân” adlı tefsirinde bu âyet-i kerîmeyi şöyle açıklar:
“Onların başlarına geldiği belirtilen musibet, isyanları ve yapıp ettikleri yüzünden olsun veya olmasın herkesi kapsar. Kuraklık, kıtlık, düşman saldırısı ve benzerleri gibi musibetler, caniler olduğu gibi çocuklar, hayvanlar, iyiler ve salih insanlar da dâhil olmak üzere herkese şamildir. Dolayısıyla Allah tarafından musibete lâyık görülenler için bu bela bir uyarı ve öğüttür yahut kendi yaptıkları yüzünden musibete dûçar olanlar için de günahlarının kefâreti olur.
Kendileri bir suç işlemeyen sabîlerin ve iyilerin musibete uğramalarında da İlâhî bir hikmet vardır. Bu itibarla âyet iki şekilde yorumlanır.
Birincisi, bu bela, onların yaptıkları bir şey yüzünden başlarına gelmiştir. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın onlara vermiş olduğu sağlığın, afiyetin, güzelliklerin ve hayırların tamamen Allah’ın lütfu ve ikramı olduğunun bilinmesi içindir. Çünkü netice itibariyle insanlar, Allah’ın kullarıdır ve Allah isterse kulunu helâk eder, isterse onları hayatta bırakır, onlar hakkında her dilediğini yapar.
İkincisi, onların yaptığı herhangi bir kötülük ve günah olmasa da Allah onlara, âyette belirttiği musibeti verebilir. Sebebi de bunun karşılığı olan bedeli ve mükâfatı âhirette onlara vermektir. Buna göre o belanın, İlâhî hikmetin dışında olduğu nasıl düşünülebilir? Bir mükâfat vermek için acı çektirmek mümkündür ve câizdir. (........)
Âyette, insanın başına gelen belanın kendi yaptıkları yüzünden geldiği ifadesi, herkesin kendisini kontrol etmesi amacıyla söylenmiş olabilir. Buna göre insanın maruz kaldığı bela, geçmişte işlemiş olduğu bir kötülük yüzündendir. Bundan kurtulmanın yolu da herkesin kendine bakıp belanın geçmişte yaptığından dolayı başına geldiğini düşünmesi ve hemen ondan vazgeçip Allah’a tevbe etmesidir. Buna göre âyet, ya benzeri bir kötülüğü yapmasına karşı insanı uyarmak ve kınamak anlamına gelir ya da o bela, yaptıklarına kefâret olması ve onu günahlarından arındırmak içindir. Bu durumda da insanın, o belaya karşı Allah’a şükretmesi gerekir.”16
Kendisinden başka kanun koyucu hak ilâh olmayan âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Eğer o ülkeler halkı inansalardı ve korkup sakınsalardı, gerçekten üzerlerine hem gökten, hem yerden (sayısız) bolluklar (bereketler) açardık. Ancak onlar yalanladılar, Biz de onları kazanageldikleri nedeniyle yakalayıverdik.”17
“er-Rahmân”, “er-Rahîm”, “es-Sabûr” Allah Teâlâ, iman etmeyen, kendisine şirk koşup isyan eden ve her türlü haram bataklığına batıp günah işleyen ülkeler halkına imkânlar sunmakta, fırsatlar vermekte ve onların bu şirklerinden, günahlarından, küfürlerinden ve zulümlerinden vazgeçmelerini istemektedir... Eğer şirkten, küfürden, zulümden ve günah işlemekten nasûh tevbe ile tevbe edip vazgeçerlerse, dolayısıyla tevhide, imana, İslâm’a ve adâlete dönerlerse, üzerlerine hem gökten, hem de yerden bereketler açar, onları nimetlendirir... Fakat onlar, bu dosdoğru, bu hayırlı yolu seçmezler, kalpleriyle küfür ve şirki devam ettirirken, elleriyle fısk, fücûr, zulüm ve günahı işlemeyi sürekli hâle getirirlerse, onların işlediklerine bir ceza olsun diye başlarına belalar, hastalıklar, musibetler ve felaketler getirilir... Allah Teâlâ, onları şiddetli bir azab ile yakalayıverir...
Bu değişmeyen “Sünnetullah”tır!..
“Eğer gerçekten iman edip sakınsalardı, Allah katındaki sevab(ları) gerçekten daha hayırlı olurdu, bir bilselerdi.”18
İbn Subayh anlatıyor:
Bir kişi, el-Hasen (el-Basrî, rh.a.)’e kuraklıktan şikâyet etti.
(el-Hasen,) ona:
-Allah’tan mağfiret dile, dedi.
Bir diğeri ona, fakirlikten şikâyet etti.
O da:
-Allah’tan mağfiret dile, dedi.
Bir başka kişi, ona:
-Allah’a dua et de bana bir oğul ihsan etsin, dedi.
O da:
-Allah’tan mağfiret dile, dedi.
Bir başkası, bahçesindeki kuraklıktan ona şikâyet etti.
O da:
-Allah’tan mağfiret dile, dedi.
(Olaya şahid olan) biz, böyle demesinin sebebini ona sorduk.
O da:
-Ben, kendiliğimden bir şey söylemedim. Çünkü yüce Allah, Nûh sûresinde:
“Rabbinizden mağfiret dileyin. Çünkü gerçekten O, çok bağışlayandır.
(Öyle yapın ki) üzerinize gökten sağanak (bol miktarda yağmur) yağdırsın.
Size mallar ve çocuklarla yardımda bulunsun. Size (ürün yüklü) bağlar-bahçeler versin, ırmaklar da versin.”19 diye buyurmaktadır.20
“Hazret-i İmam’ın bu içtihadı, bizim için de ibret alınmaya değer mahiyettedir. Ve her türlü sıkıntılı zamanımızda kusurlarımızdan istiğfar ederek arınmak ve her gûnâ (türlü) maksadımızın husûlü için Rabbimize müracaat etmek gerekir.”21
Merhamet olunmuş ve insanlar için çıkarılmış hayırlı, şahid, vasat ümmetin müçtehid imamlarından İmam Hasan el-Basrî (rh.a.) gibi “Peygamberlerin vârisleri”nden çağımızda yaşayan, halktan ve devletten müstağnî, yalnız Allah’tan korkan ve Allah için olan, ilmiyle âmil, muvahhid mü’min ve muttakî bir İslâm âlimine:
-Efendim, insanlık âleminin bütününü kuşatan bir hastalık ortaya çıktığı malumunuzdur... Ne kadar doğru olduğu tahkike muhtaç olan haberlere göre, bu hastalığın ilacı ve aşısı bir türlü yeterli olmamakta ve günümüzün tıbbı hâlâ ciddî bir önlemi gündeme getiremedi... Birçok ölümler ve sakat kalmalar ortaya çıktı... Görüldüğü gibi insanlık âlemini hem maddî, hem de manevî yönüyle kötü bir şekilde etkileyen bu virüsten nasıl kurtulabiliriz?.. diye şikâyet edilirse, İmam Hasan el-Basrî (rh.a.)’in izinde olan o şahsiyet, İmam Hasan’ı örnek edinerek şöyle bir cevap verebilir muhtemelen:
-Allah’tan mağfiret dileyin! Nasûh tevbe ile tevbe edin! Başta şirk ve küfür olmak üzere bütün günahlardan tevbe edin! Haramlardan tamamen uzak durun, asla yaklaşmayın! Tevhide, imana ve İslâm’a dönün! Allah’a ve Rasûlü (s.a.s.)’e itaat edin! Yalnız Allah’ın hükmüne tâbi olun! Allah’tan başka bütün kanun koyucu otoriter olanları terk edip bırakın!
Sizi yaratan, hidayet eden, yedirip içiren, hastalandığınızda size şifa veren, dirilten ve öldüren Yegâne Rabbiniz Allah’tır... O’nun emir ve nehiylerine uyup itaat edin!..
Kendisine:
-Ey âlim, bütün bunları nereden çıkarıyorsun? Bunların, çağımızın hastalığına şifa olacağını nereden biliyorsun, delilin nedir?.. diye sorulursa cevabı:
-Yegâne Rabbimiz Allah’ın Kitabı’ndaki âyetlerdir!.. Rabbimiz ve İlâhımız Allah Azze ve Celle “Şu‘arâ sûresi”nde şöyle buyurur:
“Onlara, İbrahim’in haberini de aktar-oku:
Hani babasına ve kavmine: ‘Siz, neye kulluk ediyorsunuz?’ demişti.
Demişlerdi ki: ‘Putlara tapıyoruz, bunu için sürekli onların önünde bel büküp eğiliyoruz.’
Dedi ki: ‘Peki, dua ettiğiniz zaman onlar sizi işitiyorlar mı?
Ya da size bir yararları veya zararları dokunuyor mu?’
‘Hayır’ dediler. ‘Biz, atalarımızı böyle yaparlarken bulduk.’
(İbrahim) dedi ki: ‘Şimdi neye tapmakta olduğunuzu gördünüz mü? 
Hem siz, hem de eski atalarınız?
İşte bunlar, gerçekten benim düşmanımdır, yalnızca Âlemlerin Rabbi hariç.
Ki beni yaratan ve bana hidayet veren O’dur.
Bana yediren ve içiren O’dur.
Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur.
Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O’dur.
Din (ceza) günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da O’dur.”22
Güneş, balçıkla sıvanmayacağı gibi, bu apaçık hakikat de asla gizlenemez ve inkâr edilemez!..
Küfür ve şirk cephesinde bir araya gelen egemenler, kendilerini yaratan ve yegâne kanun koyucuları, Rabb ve İlâhları Allah Teâlâ’yı siyasetlerine, yönetimlerine, ekonomilerine, hukuk ve yargılarına, eğitimlerine, teknolojilerine ve sosyal hayatlarına karıştırmadıkları ve karıştırılmasını yasakladıkları gibi, tıbblarına da karıştırmamakta direnmektedirler... Böylece diğer meselelerde iflas ettikleri gibi, tıbb sahasında da iflasın içinde olduklarından dolayı, bir türlü gözle görülemeyecek kadar küçük bir virüsün hakkından gelemiyor ve her hamlelerinde yenik düşüyorlar!.. Onların bu anlayış ve tutumları, bütün insanlık âlemini etkiliyor, zarar üstüne zararı gündeme getiriyor... Hastalığın çaresini bulduk, ilacını ve aşısını yaptık deyip tedaviye başlamaları yeni yeni hastalıklar ortaya çıkarmaktadır... Öyle bir hâle geldiler ki, kendi kendilerine yeterli geldiklerini ve Allah’a ihtiyaç olmadığını gündeme getirip tedaviye başladıklarında, daha önce görülmemiş hastalıklara vesile olduklarını gördükleri hâlde küfür ve şirklerinde direnmekte devam etmektedirler...
Kurtuluşun tek çaresi: Yaratan ve kanun koyan âlemlerin Rabbi Allah’a dönmektir!
“Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur!”

 

Sünen-i İbn Mâce, Kitâbu’l-Fiten, B. 22, Hds. 4019.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahîhayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, c. 11, sh. 232-233, Hds. 8667.
Beyhakî, Şu‘abu’l-Îmân, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, c. 10, sh. 120-121, Hds. 10066.
Ebu Nu‘aym el-Isbehânî, Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabakâtu’l-Asfiyâ, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, c. 11, sh. 618-619, Hds. 3653/a.
İbn Ebi’d-Dünyâ, İbn Ebi’d-Dünyâ Külliyatı-Hadislerde İlâhî Cezalar, çev. Hüseyin Kaya, İst. 2013, c. 8, sh. 136, Hds. 11.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. Fikret Güneş, İst. 2010, c. 9, sh. 420, Hds. 9615. Bezzâr’dan.
Bkz. Necm, 53/3-4.
Fetih, 48/23.
Bakara, 2/16-22.
Alak, 96/6-7.
Leyl, 92/8-12.
Şûrâ, 42/30-31.
Nisâ, 4/79.
Şûrâ, 42/48.
Rûm, 30/36.
Rûm, 30/41.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, c. 15, sh. 185, Hds. 21806.
İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2011, c. 9, sh. 593, Hds. 5933. İbn Ebî Hâtim’den.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 11, sh. 597, Hds. 11328. Ebu Ya’lâ’dan.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 4, sh. 290, Hbr. 3802. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat’tan.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, c. 5, sh. 469-470, Hbr. 3717.
Beyhakî, Şu‘abu’l-Îmân, c. 9, sh. 294, Hbr. 9356. sh. 367, Hbr. 9500.
İbn Ebi’d-Dünyâ, İbn Ebi’d-Dünyâ Külliyatı-Hadislerde Hastalık ve Kefâretler, çev. Hüseyin Yıldız, İst. 2013, c. 7, sh. 114, Hbr. 250.
Sünen-i Tirmizî, Kitâbu Tefsîru’l-Kur’ân, B. 43, Hds. 3467.
Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsîr bi’l-Me’sûr, çev. Hüseyin Yıldız, İst. 2012, c. 13, sh. 160. Abd b. Humeyd’den.
Hennâd b. es-Serî, Kitâbü’z-Zühd, çev. Dr. Musa Akpınar-Dr. Faik Akçaoğlu, İst. 2017, sh. 223, Hds. 431.
Celâleddin es-Suyûtî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c. 13, sh. 160. Said b. Mansûr, Abd b. Humeyd, İbnu’l-Munzir, İbn Ebî Hâtim’den. sh. 162. İbn Merdûye’den.
Ebû Mansûr el-Mâtûridî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân Tercümesi, çev. Prof. Dr. S. Kemal Sandıkçı, İst. 2018, c. 13, sh. 211-212.
A’râf, 7/96.
Bakara, 2/103.
Nûh, 71/10-12.
İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, çev. Beşir Eryarsoy, İst. 2003, c. 18, sh. 48.
İmam Nesefî, Nesefî Tefsiri, çev. Şerafettin Şenaslan, vdğ. İst. 2011, c. 10, sh. 404.
Fahruddin er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr-Mefâtîhu’l-Gayb, çev. Prof. Dr. Suat Yıldırım, vdğ. Ank. 1995, c. 22, sh. 148-149.
İbn Acîbe el-Hasenî, Bahrü’l-Medîd fî Tefsiri’l-Kur’âni’l-Mecîd, çev. Doç. Dr. Dilaver Selvi, İst. 2014, c. 10, sh. 350.
Zeynü’d-din Ahmed b. Ahmed b. Abdi’l-Lâtifi’z-Zebidî, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, çev. Kâmil Miras, Ank. 1980, c. 12, sh. 334-335.
ez-Zebîdî, Sahîh-i Buhârî Muhtasarı Tecrîd-i Sarîh, c. 12, sh. 335.
Şu‘arâ, 26/69-82.

Yazar:
MUHAMMED İSLAMOĞLU
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul