22 Mayıs 2022 - Pazar

Şu anda buradasınız: / MÜSLÜMANLARIN SEKÜLERİZMLE İMTİHANI
MÜSLÜMANLARIN  SEKÜLERİZMLE İMTİHANI

MÜSLÜMANLARIN SEKÜLERİZMLE İMTİHANI Necdet MEŞE

“Çalmayacaksın, öldürmeyeceksin” gibi insanın temel hak ve ödevleri üzerine oturan Dinin evrensel ilkelerinin yaşam alanı bulup bulmadığından daha çok, dinin görünürlüğünün artıp artmadığını dindarlığın kriteri olarak saymaya başladılar. Gazalî’nin El-Munkız adlı eserinde tanımladığı şekliyle; dinin ruhunun kabuğuna kurban edildiği bir hali yaşıyoruz.”1
Modernizmle birlikte hayatımıza transfer ettiğimiz Batı menşeli bir kavram olan sekülerizm, en geniş anlamıyla hayatın içindeki din dışı alanı/din dışı olanı tanımlar. “Sekülerleşme, en genel tanımıyla, dinin öneminin azaldığı veya tamamen kaybolduğu bir süreci niteler.”2 Batıdaki sürecinden faklı olarak bizde daha ziyade laiklik kavramıyla birlikte anılmış, sekülerleşme tartışmaları laiklik eksenli bir çizgide sürdürülmüştür. Böyle anlaşılmasında, -ileride zikredeceğimiz üzere- ülkemizde laikliğin “dînî alana/olana düşman”, sekter bir anlayışla uygulanmasının payı büyüktür. 
“Türkçede sekülerin karşılığı olarak dünyevî, sekülerleşmenin karşılığı olarak dünyevîleşme kavramları kullanılmakta… Öte yandan Türkçe de seküler ve sekülerleşme kavramlarının çoğu zaman laik ve laikleşme ile karıştırıldığına da şahit olunmaktadır. Oysa birbirinden farklı olan bu kavramlardan laiklik, daha ziyade sekülerliğin siyasî boyutunu oluşturmaktadır. Laiklik ile sekülerlik arasındaki farka işaret eden Niyazi Berkes de, hem anlam hem köken açısından sekülerleşmeye daha yakın, hatta tam karşılığı olduğu düşüncesi ile çağdaşlaşma sözcüğünü kullanmıştır. Ancak çağdaşlaşma, seküler sözcüğünün sadece zaman çağrışımını yansıtmaktadır.”3
Akademik tartışmaların dışında kalarak şu tespiti yapabiliriz; bu manada laikliğin kavramsal anlamı ıskalanmış olsa da, İslâm dinine ilişkin tasarruflarında siyasal iktidarın icraatlarının tanımlanması açısından sekülerizm kavramının kullanılmasında bir tuhaflık da yoktur. Ülkemizde Batı düşüncesinin ve Batı tarzı yaşamın temel kavramlarından biri olarak kurucu sistem tarafından “Türk modernleşmesini” gerçekleştirmek ve ülkeyi  “çağdaş uygarlık seviyesine” ulaştırmak, yani her yönden Batı’ya uydu yapmak amacıyla bir baskı aracı olarak kullanılagelmiştir ve kullanılmaya günümüzde de devam etmektedir.
Seküler düşünce ve seküler uygulamalar, Cumhuriyetle birlikte yeni rejimin elinde İslâm üzerine bina edilmiş olan geçmiş müktesebata (dil, tarih, medeniyet, kültür, gelenek vs.), halkın inanç ve yaşam biçimine karşı acımasız bir silaha dönüşmüştür. Batı medeniyetinin üstünlüğünü, erdemlerini savunan, cehaletten kurtulmanın ve ilerlemenin ancak Batı düşüncesini ve yaşam tarzını benimsemekle mümkün olacağına inanan kurucu babalar, bütün muhalefeti ezip susturarak “ilerleme, çağdaşlaşma” adı altında seküler anlayışı hâkim kılmaya çalışmıştır. Her ne kadar dindar halkın ve meclisteki temsilcilerinin önüne (vitrine)  “din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması “olarak laiklik konuluş olsa da, Kemalist ideoloji, bütün ilke ve inkılaplarıyla tamamen seküler bir sistem inşa etmeye çabalamış, dinden kaynaklanan, dini hatırlatan ne varsa gözlerden, gönüllerden ve zihinlerden silmeye azmetmiştir. Bunda o kadar ileri gitmiştir ki, Hilâfet’i ve Kanûn-u Esâsî’yi (şer’î kanunları) kaldırmakla yetinmemiş, Milli Şeflik dönemlerinde, yok edilmesi akla gelmeyecek devasa dinî ve tarihi eserleri dahi ya yıkıp yok etmiş yahut aslî hüviyetinden çıkarmıştır. İstanbul başta olmak üzere birçok şehirde yüzlerce cami, medrese, mektep, dergâh, han ve hamam yerle bir edilmiş, satılmış, depo ve gazino olarak kullanılmıştır. O kadar ki; geçmişle bağı tamamıyla koparmak, maziye ilişkin aidiyet duygusunu tamamıyla sıfırlamak için yıkamadıkları eserlerin üzerinde bulunan kitâbe, tuğra ve armaları tek tek kırmış yahut silmişlerdir! Dînî olanı yok etmek ve din dışı bir alan inşa etmek üzere yola çıkan Kemalist teorisyenler ve iktidarlar için bir sınır olmadığı gibi, onları durduracak bir güçte yoktu! Sırf İslâm’ı hatırlattığı, İslâm müktesebatının taşıyıcısı olduğu için, nihayet Türk milletinin bin yıllık alfabesini değiştirmeye karar verdiler. Meşhur tabirle “bir gecede milleti cahil bıraktılar!” Kütüphanelerin kapısına kilit, Osmanlıca kitap okumaya cüret edenlerin ensesine dipçik vurdular! Şehir ve kasaba meydanlarında kurulan darağaçlarında hocaları ipte sallandırdılar!Böyle bir cesaret ve icraatın, seküler bir toplum inşa etmede dünyada emsali görülmemiştir.
Laiklik, bidayetinden beri Kemalistler için sadece bir vitrin, bir aldatmacaydı; siyasî iktidar elinde bırakın kendi haline bırakılmayı, dine asla eşit ve adil davranılmadı. Tam tersine, Batıcı pozitivist/laik düşüncenin ülkemizdeki yansıması dinsizlik, hatta doğrudan din düşmanlığıdır! Cumhuriyetten maksat oligarşik dikta, demokrasiden maksat ise halkın muttasıl aldatılmasıdır. Çağdaş Batı uygarlığı ya da çağdaş uygarlık düzeyi, körü körüne Batı medeniyetine ve değerlerine iman etmektir. Kemalizm,ülkeyi yönetenlerin takındığı Jakobenist bir maske ve bozuk düzenin devamı için ilahlaştırılan Mustafa Kemal ise istismarın adıdır. Ve bu topraklarda geçmişle bağımızı koparmak anlamına gelen “redd-i miras” üzerine oturan bu seküler zihniyet, ülkedeki bütün önemli noktaları seksen yıldan fazla zamandır elinde tutmaktadır. Şairin dediği gibi “Yön yön sarılmışım ne yana baksam!” dînî inançlarını diledikleri gibi öğrenmek, yaşamak ve çocuklarına öğretmek için kendine en ufak bir gedik bulamayan ülke insanları, 1950’de iki partili hayata geçene kadar (topal demokrasi) devlet erkinin sopa zoruyla müthiş bir beyin yıkama operasyonundan geçirilmiştir. Seneler boyunca laiklik ilkesini, Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu ve 163. maddeyi, bünyesi bin yıl İslâm ile karılmış Anadolu insanı üzerinde bir işkence aleti gibi kullandılar, milletin ensesinde sallanan bir İskender kılıcına dönüştürdüler! 
Türk toplumunun bünyesinden dinin bir an önce sökülüp atılması için eğitim sistemi seküler bir anlayışla yeniden kurulmuş, ilgili bütün literatür Batı’dan tercüme edilmiş, bu işler bütünüyle Milli Eğitim ve Kültür Bakanlıklarına havale edilmiştir. Bu bakanlıklar ve Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu gibi müesseseler eliyle,Batı düşüncesi tesirinde şekillenen Kemalist ideolojinin modernleşme, din, dil, tarih, toplum tezleri ve Batı düşüncesine ait eserlerin sadece okullarda ve üniversitelerde değil,  toplum nezdinde de yaygınlaştırılmasına özel önem gösterilmiştir. “Milli Eğitim” adı altında, insan ve toplum şekillendirilmeye çalışılırken, bir yandan da devlet mekanizmasını laiklik adı altında İslâm’dan din dışı bir alana çevirmek üzere adımlar atılıyordu. 1924’de Hilâfet’in ilgası, 1928’te “Devletin resmî dini İslâm’dır” ibaresinin anayasadan çıkarılması niyetleri alenîleştirmiş ve 1937’de laiklik ilkesi anayasaya meşhur ilkelerin 6.sı olarak dâhil edilerek “resmî” süreç tamamlanmıştır! Tevhid-i Tedrisat kanunu ile de “devrimsel kazanımlar” garanti altına alınmıştır. Laikliğin hukukî bir statü kazanması rejimin eline resmî bir imkân (doğrusu bir silah) vermiş ve hükümetler bu imkânı en acımasız bir şekilde kullanmıştı. Kabul tarihinden itibaren laiklik ilkesi, rejimin elinde Müslümanlara karşı amansız bir silaha, her şaklatışta dindar kitleleri maymuna çeviren seküler bir kamçıya dönüşmüştü!
Sistem uzun yıllar boyunca eğitim, bürokrasi, medya ve STK’ların baskısı ile her türlü imkânı kullanarak Müslüman nesilleri zihnen iğfal etmeyi zaten başarmıştı. 
“Seksen yıllık “laik geçmiş” bir türlü peşimizi bırakmıyor. Bir heyula gibi ne düşünsek, neyi eyleme geçirsek, neleri elde etmek istesek bizi takip ediyor. İslâm adına ortaya koyduğumuz her şeyi illetli kılıyor. O kadar ki meselenin farkına varamayacak kadar, ortada bir sorun olduğunu anlayamayacak kadar tabii bir hal almış durumda. Dile kolay seksen yıl, tam seksen yıl laik bir eğitimden geçmişiz. Dört nesil; dedelerimiz, babalarımız ve biz… Şimdi de bizim çocuklarımız. En az okuyan beş yıl ilkokulda okumuş ki mecburi eğitim, şimdi sekiz yıl. Örgün eğitimden geçmeyenler ise (erkekler) askerde eğitiliyor, aylarca süren ve baskıcı seküler bir eğitim dikte ettiriliyor.”4
Sistem zihnen iğdiş ettiği, şuuraltını adeta bombardımana tuttuğu Müslüman camiayı asker ve sivil bürokrasi tehdidi ile sürekli gözetim altına alarak Müslümanları seküler dünya görüşüne mahkûm etmeye çalışmıştır! İmam Hatip Liseleri müfredatında; Kur’ân/tefsir dersinde insanın Âdem’den türediği öğretilirken, bir sonraki biyoloji dersinde insanın aslında yaratılmayıp maymundan evrimleştiği öğretilmekteydi. Din dersinde inancın yüceliği öğretilirken, felsefe dersinde dinlerin uydurma ve afyon olduğu, sosyoloji dersinde dinlerin ilkel insanların korkularından doğduğu öğretiliyordu. Böylelikle Müslüman çocukların ve gençlerin kafaları daha taze iken karıştırıyor ve bu bilinçli olarak yapılıyordu.
Yüz yıla yakındır totaliter bir yöntemle uygulanan seküler politikalar, toplum yapımıza o kadar yerleşmiştir ki, hiçbir kesim bu sığ düşünceden kendini sıyırmayı başaramamıştır. Adeta “öğretilmiş çaresizlik” içerisinde ne dindar/muhafazakâr kesim, ne diğer kesimler “seküler düşüncenin” sığ ve önyargılı kalıplarından kurtulamamıştır. Bir ideoloji olarak daha baştan kadük doğmuş Kemalizm’in faşizan baskıları sonucunda, bin yıllık birarada yaşama kültürüne sahip fikrî farklılıkları olan toplum kesimleri arasında sunî uçurumlar oluşmuştur! 
Kemalizm’in mutlak gücü ve şiddetli baskısı altında Müslümanlar 1960’a kadar adeta zorunlu bir uyku yahut nekahet dönemi geçirdiler. Necip Fazıl, Osman Yüksel gibi bazı ferdi çıkışlar dışında sosyal ortamda bir varlık gösteremediler. Fakat,zihin dönüştürücü seküler eğitim tehlikesini göze alarakçocuklarını “okutmaktan” geri durmadılar. Haliyle okumayı seçen herkes, ilkokuldan üniversiteye kadar Kemalist ideolojinin baskıcı seküler eğitiminden geçmiş oldu. Çok partili döneme gelindiğinde, uyku döneminde yetişen avukatlık, doktorluk, mühendislik gibi burjuva mesleklerine sahip ilk Müslüman aydın tipi ortaya çıktı. Bunlar dağınıkta olsa düşünceleriyle ve talepleriyle toplumsal alanda görünür olmaya başladılar.Başlangıçta edebi bir romantizmle dergiler etrafında fikir ve itirazlarını sergileseler de, realitede talepler daha ziyade ilerlemecilik ve politika üzerinde yoğunlaşıyordu. Neticede mühendislerin başını çektiği; bir yandan Batı’yı eleştirirken, diğer yandan “teknolojik ilerlemeyi hedefleyen” siyasi bir hareketlilik oluştu.  “Ağır sanayi” ve “adil düzen” söylemleriyle Milli Görüş partilerinin ortaya çıktığı, iktidar ortağı, hatta iktidar olduğu politik süreçler yaşandı. Bu süreçte, Batı düşüncesine ve Kemalist ideolojiye yöneltilen şiddetli eleştiriler, teknolojik ilerleme ve politikaya gösterilen aşırı ilginin gölgesinde görünmez oldu. İlerleme ve politik kulvarda var olma fikri ağır bastıkça devlete eklemlenen (ki azımsanmayacak sayıda devlet memuru da vardı) Müslümanların önünde iki yol belirdi; ıslahat ve şahsî teşebbüs. 
Milli Görüş camiasının oylarının çoğunu ve sağ partilere kayan dindar oyların tamamını alarak tek başına iktidara gelen ve ülkenin son yirmi yılına damgasını vuran AK Parti’ye kadar gelen süreci şöyle özetlemek mümkün:
 Müslüman kanaat önderleri 1960’lardan sonra karşı oldukları Batıcılıkla çelişkiye düşmek pahasına, kendilerini “ilerleme” fikri üzerinden ifade etmeyi tercih ettiler. Necmettin Erbakan’ın siyasal bir söylem haline getirdiği “Ağır Sanayi Hamlesi” tezinde somutlaşan bu “teknolojik ilerleme” fikri, düşünce üretmede kısır kalmış Müslüman camia için bir can simidi olmuştur. Milli Görüş hareketinin ortaya koyduğu ‘ilerlemeci ve ıslahatçı’ siyasi tezlerinin ilgi çekip çekmemesi bir yana, “80’lerin İslâmcılığı kendi ön-tarihinden sosyolojik olarak farklılaşmıştır. İlk elden söylenmesi gereken, hareketin taşralı küçük-burjuva (esnaf diyelim) karakterinin tedricen kentli ve eğitimli bir özelliğe büründüğüdür. Hemen her şehirde kurulan vakıf ve dernekler, orta Anadolu’da yaygınlık kazanan holdingler, MÜSİAD vb. örgütlenmeler bu özelliğin kapitalist bir entegrasyon süreci içerisinde kendisini yeniden üretmesini sağlamanın yanısıra, hareketin sınıfsal istikrarının korunması konusundaki güçlü eğilimleri de belgelemektedir. Eğitim, İslâmcı hareket içerisinde siyasal seçkinlerin üretimine önemli bir rol oynamaktadır. 80’lerde geleneksel olarak resmî toplumun taşıyıcısı olan bürokrasi içerisinde bile İslâmcı elitlere rastlanması bu açıdan şaşırtıcı değil, bilakis bu üretimin boyutlarının devlete doğru uzanması açısından anlamlıdır.”5
Şimdi burada bir nefeslenelim ve açıkça bazı itiraflarda bulunalım. Bir kere Batı türü bir “ilerlemecilik” fikri Kemalizm ile İslâmcılar arasında ortaktır! Kemalistler, Batı’yı her şeyi ile kurtarıcı olarak gösterirken, dönemin İslâmcıları Batıya tamamen karşı olup sadece tekniğini almaktan yanadırlar. Mehmet Akif’ten Necmettin Erbakan’a kadar Müslüman aydınlar, “Batı’nın fennini/tekniğini” almak gerektiğini savunmuşlardır. Bu manada Batı ile eğitim ve teknoloji transferi konusunda işbirliği yapmakta bir sakınca görmezler. Akif, Safahât’ında; 
“Alınız ilmini Garb’ın, alınız sanatını/Veriniz hem de mesainize son süratini                                                                                                        Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız/Çünkü milliyeti yok sanatın, ilmin yalnız.” 
diyerek Asım ve arkadaşlarını Avrupa’ya fen öğrenmeye yolcular. Onun idealini Erbakan gerçekleştirerek mühendis olmakla kalmaz, Akif’in ilerlemecilik fikrini bir neslin siyasî görüşü haline getirmeyi başarır. Ancak Erbakan, Akif’ten farklı bir önemli bir şey daha yapar; ıslahatçılık fikri ile Akif’in özenle uzak durduğu Kemalistlerin güdümündeki devlete eklemlenmeyi de hedefleri arasına koymuştur. Farkında olmadan bu düşünce ve gelişim seyri bir tehlikeye yol açar; gerek Batı ile, gerek Kemalizm’in güdümündeki devlet ile işbirliğini hedefleyen “ilerleme ve ıslahat” fikri, Müslüman zihinlerde sekülerizme zemin hazırlamıştır. “Muhafazakârlığın belirgin düşünsel talepler yerine, daha çok kültürel politikalarla yürütülmesi ve bütünüyle devletle “birlikte” hareket edecek bir işbirliğine evet demesi, daha sonraki dönemlerdeki saldırganlığını da açıklar.”6

O kadar ki, dindar/muhafazakâr kanaat önderlerinin genellikle mühendis/mimar olması, farkında olmadan Müslüman kitleyi girişimcilik ve konformizm üzerinden “din dışı” bir alana çekiyor, hatta kapitalizme eklemliyordu. 60 sonrasında bir yanda İlahiyatların, İmam Hatipler ve Kur’ân Kurslarının doldurduğu manevî alan, diğer yanda teşebbüs ve siyasetin doldurduğu maddî alan, Müslümanları laik bir zihnî kırılmaya yönlendirirken, aynı zamanda camiada sınıfsal bir uçurumun oluştuğunu da haber veriyordu.
Gelir düzeyi arttıkça Batı’dan gelen her şeyi tüketiyor, teknolojik ürünleri önünde kuyruğa giriyoruz ama modernizme yenik düşmekten, sekülerleşmekten dem vuruyoruz. Üstelik bu sadece ülkemizin değil bütün İslâm dünyasının tutulduğu bir hastalıktır.  “İslâm dünyasının modernizmle olan ilişkisini sadece modernizmin ete kemiğe bürünmüş hali diyebileceğimiz teknoloji kullanımına indirgemiş olduğunu görüyoruz. Modernitenin teorik alt yapısı hâlâ çetin bir direnişle karşılaşmaktadır. İslâm dünyası kendi modernliğini üretecek isteğe sahip olmadığı için savunmacı bir tarzda karşı kültürle mücadele ettiği sanısıyla kendi geleneksel kültürünü korumaya çalışmakta ama modernizmin ürettiği teknolojiyi de hızlı bir şekilde tüketmektedir.”7
İş bu noktaya geldikten sonra, son yıllarda ‘Ne zaman bu kadar sekülerleştik, neden bu kadar dünyevileştik?’ sorusunu sormakta sanki abes oluyor! Yine de biz AK Parti’ye kadar olan süreci, konunun daha anlaşılabilir olması için özetleyelim.
Elbette ticarî atılımlardan kazanılan servetlerin doğal olarak belli sosyal-kültürel değişimlere yol açması beklenmeliydi, böyle de oldu! Değişimler gerçekleşirken oluşan din dışı alanları ya fark etmedik ya da umursamadık. Gelir düzeyimiz artarken, konformizme boğulurken ve yegâne düşünce-kurtarıcı diye siyasi partilere sarılırken bizi hızla içine seküler kara deliği ne yazık ki göremedik!
Bu konuda öncelik, 90’lı yıllarda Müslüman cematlerin Televizyon kurmasına verilmelidir. Kendi inanç ve düşüncelerini ifade etmek amacıyla başlamış görünen bu “hayırlı iş”, maliyetleri karşılamak ve haliyle reklam geliri elde etmek amacıyla giderek pragmatist bir zemine kaymıştır.  Bu paradoksal durum, bu tvkanallarında programların giderek din dışı (seküler) alanlara kaymasına neden oldu. Zamanla dindar/muhafazakâr kanalların yayınlarının diğer tvkanallarından bir farkı kalmadı. Amaçsız, seviyesiz, eyyamcı programları Müslümanların üzerine boca ettiler. İslâm’ın emri olan örtünme, hayâ, edep gibi hasletleri reklam gelirine kurban ettiler. Hizmet-Fayda-Reklam presinde ezilmeyi daha baştan kabul ettiler ve diğerlerine benzediler. Bu değişimi kabul etmeyen güzide kanallarise varlığını maalesef sürdüremedi! 

Özel tv kanallarının da çoğalmasıyla 90’lı yıllarda Müslümanlar için yeni bir tebliğci/vaiz “yeni davetçi” hoca tipi ortaya çıkmıştı. Çoğunlukla ilahiyat kökenli olan bu televizyon hocaları, bu “yeni davetçiler” İslâmî hükümleri Batı düşüncesinin tesiriyle hümanist bir zemine çekmekten, çapsızlar önünde tartışma konusu yapmaktan çekinmediler. Yaşar Nuri Öztürk›ün öncülüğünü yaptığı bu akım günümüzde Hatipoğulları’na kadar ulaşmış durumda. Birer medya starına dönüşen bu yeni davetçiler artık programlarını büyük paralar karşılığında yapmakta, astronomik rakamlarla bir kanaldan diğerine transfer olmakta, haliyle kapitalizm etkisinde post-dindar dönemi başlatmaktadır. Yakında her birinin fotosu yahut bir sözü basılı olan patentli aksesuarlar piyasaya sürülürse şaşırmayalım!
Kemalist rejimin açık baskısı altında “laik bir karakter arz eden dindarlaşmayı” 8 son döneme damgasını vuran 28 Şubat sürecinden ayrı değerlendiremeyiz. Aslında İslâm’ı özünden koparma çabaları bu yıllarda CIA enstitülerinde kotarılan “ılımlı İslâm” adı altında İslâm ülkelerinde, “İslamofobia (İslâm korkusu)” adı altında küresel güçlerin oyunuyla dünya çapında sürdürülmekteydi.
“Bu evrensel dönüşümler, dinin kamusal alanla olan irtibatı noktasında sadece semboller, ritüeller ve anlamlarla yetinmemiş; daha derinde dinin kendisini de kavram ve yaşayış olarak dönüştürme düzeyine ulaşarak “dini laikleştirmeye” başlamıştır. Dini laikleştirmeye çalışan olguların başında dindar kanallar ve bu “yeni davetçiler» gelmektedir.»9
“TV kanallarında boy gösteren dînî programlar tam da Fransız düşünür Patrick Michael’in işaret ettiği gibi “izleyicinin dini ile tüketim ilişkisine girdiği bir ilişki biçimini temsil etmektedir. Böylece izleyici, içinde zorlama durumunun olmadığı bir değerler sistemine uygun olarak konforlu bir hâlet-i rûhiye içerisinde dinden istediğini alıp istediğini atma özgürlüğüne sahip olmaktadır.”10
TV kanalları ve bu “yeni davetçiler”in çabaları sonucunda, toplum nezdinde İslâm dini “bireysel bir inanç” halini almıştır! Laik anlayışın yıllarca arzu ettiği “dini camiye ve bireylerin vicdanına hapsetme” hedefi böylece daha 90’lı yılların sonunda gerçekleşmiş oldu!  Böylece, ya herkese özel bir “din algısı” oluştu, ya da herkes “din algısına” göre yeni davetçilerden “hocasını” buldu!Bu dönemde din, vicdanlara hapsedildiği oranda bireyselleşti ve bireyselleştiği oranda da din dışı alanlara “vicdan yapmadan” yönelir oldu. Bu durumu Hüsam Temmam şöyle açıklar: “Dinin kurumsallıktan bireysel yaklaşıma evrilmesiyle birlikte, dindarlığın laikleştirilmesi tamamlanmış, din ile insan arasındaki anlamlar bütünü bireysel bir ilişki haline getirilmiştir. İzleyicinin din ile olan ilişkisi; bir seçme ilişkisine indirgenmekte, böylece izleyici bireysel bir tercihte bulunmaktadır. Bunun neticesinde, kurumsal boyutunu yitiren din; giderek pazarda arz-talep eksenine oturan bir olguya dönüşmektedir. Bu pazarda izleyiciler, kendilerine ‘en uygun olan dini seçeneği’ almakta ve ona prim vermektedir. Din etrafındaki tartışmalar, konu üzerinde uzmanlaşmış kişiler ya da âlimlere değil, sosyal alana taşınarak din laikleştirilmektedir. Sosyal alan genelde laik bir karakter arzeder. Çünkü medyanın merkezi bir rol oynadığı “iletişimin demokratikleşmesi “denilen işleyiş; tartışma ve diyalog esası üzerine kuruludur. Medya, rekabet mantığına uygun olarak dînî tartışma sürecini, karşılıklı çatışmaların ve bireysel tercihlerin artışı temelinde hızlandırır. Yavaş yavaş dinin “nass” olan, üzerinde ittifak edilen, sabit, dokunulmaz olanhususları dâhil yok olmaya başlar ki, bu da dinin laikleştirilmesi demektir.” 11
Bu arada, yıllardır eviçlerimize kadar girmiş olsa da yabancı ve yabancılaştırıcı bir kültür taşıyıcısı olarak sinema, müzik, diziler ve internetin getirdiği yozlaşmayı da göz ardı etmemek lazım. Batı sinemasının saçtığı tehlike bir yana, ülkemizde sinema ve diziler zengin oğlan fakir kız edebiyatıyla, zenginliği hedef gösterip özellikle kadınlar üzerinden kaç nesli dönüştürdüler. Etkisi devam ediyor olmalı ki, hâlâ bu tür yıkıcı konformizm propagandası yapan diziler çekilmekte ve çokça izlenmekte. Pop müzik kültürü hakeza, şarkı ve klipleriyle ve starların yaşam tazıyla, seküler bir dünya özlemini sürekli gençlerimizin beyinlerine bateri ritmiyle çakmaktadır. İnternet ise ayrı bir dünya ve ayrı bir yaşantının kapılarını aralamakta çocuklarımıza ve gençlerimize. Pornografiden din tartışmalarına kadar sayısız seçeneğe sahip bir uzay boşluğu gibi herkesi içine çekmekte. O kadar ki, birçoğu doğru yanlış demeden dînî konuları oradan öğrenmekte, eleştirmekte, kinini kusmakta, hatta dinden çıkmaktadır. İnternet bu manada din dışı alanın evlerimizdeki ve elimizdeki en tehlikeli enstrümanıdır! Ancak bu çılgın aleti biz yuva ve ilkokul çocuklarının eline vermekten asla çekinmiyoruz!..
Bütün bu medya hikâyelerinin üzerine, 28 Şubat’ta Müslümanlar üzerine -sonuçları hâlâ devam eden- büyük bir oyun oynandı. Müslüman çoğunluğu Batı’nın tesiriyle gelecek için potansiyel tehlike olarak gören Kemalist/seküler/Batıcı sistem, anlamsız bir öfkeyle üzerlerine çullandı. Seçilmiş iktidarı, sırf Müslümanların oylarını alarak iktidar oldu diye post-modern bir darbeyle alaşağı ettiler. ‘Cihad Köfte Salonu’na kadar fişleyerek Müslümanları korkutmayı ve dönüştürmeyi hedeflediler. Ne acıdır ki, sistem bu dönüşümü gerçekleştirmeyi başardı! “Topyekün Savaş” manşetleriyle askere resmî geçit yaptırarak, STK’ları devreye sokarak, yargıyı tersine işleterek ve tankları yürüterek Müslüman camiayı partisiyle, sivil toplumuyla, okuluyla, medyasıyla korkutup kıstırdılar. 
Kendilerince tehdit olduğunu düşündükleri her türlü aykırı görünüşe, marjinal düşüncelere savaş açtılar. Kaos dönemi durulduğunda, geriye gölgesinden korkan dindar bir kitle ve üzerinde hareket edilebilecek gerçekten “din dışı (seküler)” bir alan kalmıştı. İşte Kasım 2002’de yapılan seçimlerde bütün siyasî partilerin -hataya zorlanarak- sandığa gömülmesiyle, kendini “yeni muhafazakâr” olarak tanımlayıp tek başına iktidara gelen AK Parti’nin icraatına “açılan alan” tam olarak budur!
Gelinen noktada tuhaf bir şekilde dindarlığın da, muhafazakârlığın da, Batılılaşmanın da, hatta devletin de temsilini eline geçiren AK Parti iktidarı, Müslümanların tarihî çizgisini büyük bir kırılmaya uğratarak, daha doğru bir deyişle Müslümanları büyük bir hayal kırıklığına uğratarak; muazzam bir yozlaşmanın, haksız kazancın, konformizmin, şatafat ve israfın önünü açmıştır. Din dışı bütün alanlarda kendini var ederek, Batıcı/seküler kurumlarla açık işbirliğine giderek, onlara imkânlar bahşederek, her türlü bireysel istismarı adeta yücelterek korkunç bir kaos ortamı oluşturmuştur. Dindar ve muhafazakâr düşünceye getirdiği “sınırsızlıkla” klasik ideolojik ve sosyal sınıflar arasındaki bariyerleri yıkmış, kafaları da yaşamları da allak bullak etmiştir. Seküler düşünceye ve yaşantılara açtığı alanla, ne râci bir tanıma sığmakta, ne de tanımlanmayı mümkün kılmaktadır. Son 20 yıllık süreçte yaşanan savrulmanın, konformizmin ve eyyamcılığın seküler yaşam tarzını beslemesi, önünü açması kaçınılmazdı, öyle de oldu!
Belki seküler yönelişler karşısında çözüme dönük bir faydası olur niyetiyle, hem günümüzde Müslümanların inanç ve amel zaaflarının temel nedenlerini sıralamaya çalışalım, hem de seküler düşüncenin zaaflarını zikredelim.
1)Dînî otoriteyi temsil edecek güvenilir-karizmatik bir kurumun olmaması: Bu durum dindar kesimleri ve bireyleri farklı arayışlara sürüklemiştir, bu da güvensizlik ve kargaşaya sebep olmuştur. 
2) Cumhuriyetle birlikte klasik ilim geleneğinde ve kurumlarında yaşanan kopma ve bunun telafi edilememesi.
3)Geçmiş ilim-bilgi müktesebatımızlailim ve eleştiri düzeyinde yüzleşilememesi.

Bu üç maddenin getirdiği olumsuzluklar birleşince; gerek dindar kesimde, gerek arayış içinde olanlarda ve gerekse karşı kesimde bilgi ve tenkit eksikliğinde doğan farklı inançlar, anlayışlar, itirazlar ve redler ortaya çıkmıştır.
4)Dünya için çalışıp çabalarken konformizmden kaçılamaması, hatta konformizmin esiri olunması.
5) Kemalist/seküler eğitim ve öğretimin yıllardır kesintisiz şekilde Müslüman zihinlerde açtığı tahribatın farkında olunamaması ve bunun için bir çözüm geliştirilememesi. 
6) Batı düşüncesi ve ülkemizdeki hâkim Batıcı düşünce-eylem zeminine alternatif yeni bir bakış açısı, yeni bir çözüm geliştirilememesi.
7) Müslümanların eğitim, öğrenme, okuma ve tartışma düzeylerinin düşük olması: Fikirde, edebiyatta, sanatta ve sosyal hayatta gerekli olan donanım ve yeniliklerden uzak olunması.
8) İslâm dininin yüceliğine ve kurtarıcılığına olan derin inanca karşılık, her türlü İslâmî donanımdan, öğrenme azmi ve disiplininden uzak olunması.
9) Eğitim-bilgi ve sermaye birikimi gibi iki önemli konuda, artık Müslümanlar arasında sınıfların oluşması ve bu sınıflar arasında adeta uçurumun olması. 
Sekülerizmin zaaflarına gelince;
Felsefî manada seküler düşünce ve seküler Batı sistemi, yüz yıldır bütün imkânlarını kullanarak daha barışçıl ve daha yaşanabilir bir dünyayı kesinlikle hedeflemedi! Hedeflediyse bile kapitalizm ve emperyalizmin gölgesinde “daha yaşanılası” bir dünya inşa etmenin imkânı yoktur ve bu her iki sistemin de tabiatına aykırıdır. Son asır Batılı ülkelerin tohumlarını ektiği bir savaş yüz yılı olmaktan öteye geçememiştir! Dünyanın diğer bölgelerini ateşe vermeleri bir yana, kendi aralarında “emperyal paylaşım savaşları” yaparlarken Avrupa kıtasını da yakıp yıkmaktan çekinmediler! Batı, seküler bir temele oturttuğu medeniyetinin yedeğinde bütün dünyayı ateşe sürükleyecek kadar gözünü karartmış durumdadır. Gelinen noktada sadece Lgbti+ rezilliği ile varmak istediği nihaî hedefi insanlığın gözüne sokmaktadır; aileyi öldür, cinselliği yaşamakta sınır tanıma (nerede duracağı belli değil), çocuklar kız-erkek cinsiyetlerini büyüdüğünde seçsin, çocukların da cinsel istismar aracı olması normal karşılanmalı vs. İşte Lgbti+ rezilliğinin açıklaması budur. Sondaki “queer” kavramını ifade eden + ise cinsel sapıklığın sınırsızlığına işaret etmektedir ki, burada satırlara dökmeye ne benim ne dergimizin edebi el vermez! Görüldüğü üzere Batı, bu gidişle sapkınlıkta ataları olmakla övündüğü antik Yunan ve antik Roma’ya rahmet okutturacak durumdadır. Ataları gibi geldikleri nihai nokta şurasıdır; “toplumda önünü almakta aciz kaldığın her türlü günah ve sapkınlığı tanrılaştır!” Bu inanç ne Batının ne doğunun derdine derman olur! Sadece insanı insanlıktan çıkarır ve insanlığı her geçen gün biraz daha uçuruma sürükler. 
Bu son nokta Batının inanç, düşünce ve sosyal manada bittiğinin resmidir. Bunları görerek, bu topraklarda hâlâ Batı düşüncesinin hâkimiyeti için çalışmak, Batılı erdemleri (!) savunmak, seküler temeller üzerine bir toplumsal yapı inşasına kalkışmak zulümden öte bir anlam taşımaz! Lakin durum böyle değil! Ülkemizde sadece bu Lgbt rezilliğini bile savunan binlerce kişi vardır! Görüldüğü gibi dinden boşaltılan her alanı sapkın inançlar ve eylemler doldurmaktadır ve bu manada insanlığın geleceği, hatta insan türünün geleceği bile tehdit altındadır.
Böyledir de, dindar/muhafazakâr kesim arasında sekülerleşme sorunu son yıllarda nedense paradoksal bir gelişme göstermektedir.Bu paradoksun bir ucunda dindar/muhafazakâr kesimde vukû bulan deist, ateist, agnostik vs. varyantlarıyla dinden kopuş yer almaktadır. 
Ebeveyninin ve çevresinin dindar görünmelerine rağmen, dinin temel kurallarına uymayan davranış ve tasarruflarda bulunmaları(mürailik) günümüz gençliğini maalesef dinden uzaklaştırmıştır. Dînî hükümlerin gözardı edilmesinden, yaşanmamasından (faiz yemek, namaz kılmamak vs.) ziyade, adam kayırmak, haksız servet yapmak, ihaleye fesat karıştırmak, makamı kötüye kullanmak, çıkar için her türlü dalavereyi çevirmek gibi menfaate ve kazanca dayalı gayr-i ahlâkî davranışlar gençler nezdinde dine inanmayı anlamsızlaştırmıştır. Yine ülkemizde ve dünyada bir türlü önü alınamayan kötülükler, savaşlar, soykırımlar özellikle üniversite gençliğini “kötülük problemi” çevresinde seküler bir yönelişe sürüklemiştir. Dindar/muhafazakâr ailelerin çocukları üzerinde bu yönelişler yıkıcı bir etkiye sahip ve sayıları hızla artmaktadır. Kötülükle mücadele etmek, kötülüğü icra edenleri eleştirmek yahut suçlamak yerine “tanrıyı göreve çağırma” hadsizliğini kendinde bulan gençlik, kötülükler ortadan kalkmayınca dini yalanlama yoluna yönelmiştir! Ancak bu gençlik, tanrıyı ve dini inkâr etmekle yahut görmezden gelmekle kötülüklerin ortadan kalkmadığını, kalkmayacağını göremeyecek kadarda kısır bir düşünme yetisine sahiptir.
Diğer ucunda ise, dindar/muhafazakâr kalmakla birlikte “dînî kuralların” alabildiğine esnetilmesi, hatta dînî hükümlerin tam zıddına yorumlanarak anlaşılıp uygulanması yer almaktadır. Nesebi belirsiz “yeni davetçiler” elinde; başörtüsü emri, faiz yasağı, hırsızın elinin kesilmesi, kadının dövülmesi, anlaşmayı bozan kâfirlerin öldürülmesi, cihad vs. gibi hükümleri, “çağdaş uygarlık seviyesine” uymuyor olmalı ki, te’villerle, tenkitlerle reddediliyor. “Bu çağın ruhuma uymadığı” ve “şiddet içerdiği/sert olduğu” gerekçesiyle tersyüz edilen Kur’ân’ın bu hükümleri delilsiz, sinsi ve seküler bir bakışla açıkça yok sayılmak isteniyor! Batı kaynaklı bu tür romantik ve hümanistik eleştirileri, Batı tarihine ve kutsal kitaplarına (mesela açık şiddet içeren Tevrat’a ve Talmud’a) yöneltemeyen güya şiddet karşıtı(!) söylemin sahipleri, seküler alanı beslemeye ve insanları dinden uzaklaştırmaya devam etmekteler.
Hayatı boyunca ailede ve okulda kendisine din diye yutturulan yanlış bilgileri hiç sorgulamamış, belki de din hakkında ciddi bir kitap okumamış, dinin gerçek kaynağına yönelmemiş gençlerin, komik bir ciddiyetle dînî inançtan koptuklarını ilan etmeleri, dini reddetmeleri gerçekten trajikomik bir durumdur! 
Bir de kendisini ne kadar yücelttiğinin farkına varmadan, dünyadaki zulümlerle ilgili parmağını kımıldatmayıp aklı sıra “Tanrıyı göreve çağıranlar” var! Bunların durumu gerçekten daha vahim! İnsanlığın müştereken ve müteselsilen işlediği, önünü alamadığı, belki de almak istemediği kötülükleri, Tanrı’yı eleştirerek, göreve çağırarak, çağrılarına ve eleştirilerine -güya- karşılık bulamayınca Tanrı’yı inkâr ederek bir iş yaptığını sananlar var! Yaptıklarının bir tür kendini “tanrılaştırmak” olduğunun farkında bile değiller!
Bitirirken bütün insanlık için tehdit oluşturan “sekülerizm sorunu” aşılabilir mi diye soralım. Ya da, görüldüğü gibi bir asra yakın derin bir geçmişi olan ve içimize kadar sinen seküler düşünceye karşı Müslümanların yapabileceği bir şey, alabilecekleri bir önlem var mıdır?
Her şeye olduğu gibi, elbette sekülerizm tehlikesine karşı İslâm’ın bir cevabı ve bu tehlikeye kapılanlar için bir çözüm önerisi vardır. Ancak, öncelikle şu hakikat bilinmelidir ki; İslâm kendi nizamını inşa etmeden, kendi binasını kurmadan önce insana arsasını temizlemeyi önerir. İslâm ile muhatap olan insan öncelikle benlik arsasını temizlemelidir; aklını, fikrini, kalbini ve zihnini câhilî tortulardan, edinilmiş saplantılardan, öğretilmiş çaresizliklerden ve çağdaş ilahların tasallutundan kurtarmalıdır! Öncelikle kendisiyle ve çağıyla yüzleşmeyi başarmalı ve çağının zulümlerinin şahidi olmalıdır! Sonra ailesini, çocuklarını ve çevresini bu câhilî sapkınlıklardan arındıracak yöntemler üzerinde düşünmelidir. Bu temizlik ve şahitlik, Batı düşüncesiyle ve Batı düşüncesinin eli sopalı totaliter temsilcisiolan Kemalizm’le yüzleşmeden olmaz. Bu tarihîyüzleşmenin vukû bulması, ülkemizin tarihi ve sosyal dinamikleri göz önüne alındığında kaçınılmazdır da.
1950’den sonra kamusal alanda görünür kılmak için dini,“teknolojik ilerlemeyi” kurtuluş zanneden mühendislere ve siyasetçilere emanet ettik, üstelik siyasete alet edilmesine de göz yumduk. Son 20 yıldır ise dini “politik kâr” güden siyasetçilerin emrine verdik, bu siyasetçilerin elinde dinin, “dindışı bir alanda” tutunmak ve menfaat devşirmek için kullanılmasına, iğdiş edilmesine göz yumduk. Şimdi ise Müslümanlarolarak “hangi ara sekülerleştik” diye gözyaşı döküyoruz!
Bizi takip eden bu “seküler geçmişten“ kurtulamadığımız ve gelecek nesilleri de kurtaramadığımız müddetçe ne sağlıklı düşüncelere, ne sıhhatli bir İslâmî anlayışa sahip olabiliriz. Bu tarihî yüzleşmeyi yapmadıkça, sorunlarımızı çözebilecek ve bizi aydınlığa çıkarabilecek güce hiçbir zaman erişemeyeceğiz.
Ş. Ali Düzgün, Âdem’den Öncesine Dönüş, sh.55.
Mehmet Ali Kirman-İhsan Çapçıoğlu,Sekülerleşme: Klasik ve Çağdaş Yaklaşımlar, sh.7, Otto y.
A.g.e, Kirman-Çapçıoğlu, sh.343.
Necdet Meşe, Seküler Geçmiş, Bizimmahalle.net.
Ahmet Çiğdem, Taşra Epiği, sh.131, Birikim y.
A.g.e, Çiğdem, sh.63.
A.g.e, Düzgün, sh.62-63.
Hüsam Temmam, İslâm’ın Laikleştirilmesi, 04.08.2008 www.timetürk.com.
Hüsam Temmam, İslâm’ın Laikleştirilmesi, 04.08.2008 www.timetürk.com.
A.g.m, Temmam.
A.g.m, Temmam.

Yazar:
Necdet MEŞE
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul