22 Mayıs 2022 - Pazar

Şu anda buradasınız: / ALAFRANGA SEKÜLERİZMDEN ALATURKA SEKÜLERİZME
ALAFRANGA SEKÜLERİZMDEN ALATURKA SEKÜLERİZME

ALAFRANGA SEKÜLERİZMDEN ALATURKA SEKÜLERİZME Prof. Dr. Bedri Gencer

Herkes toplumda giderek artan ahlâksızlıktan şikâyetçi, ancak ahlâksızlığın ontolojik kökenine inen yok. Meselenin özü, alafranga (Batılı) sekülerizme nisbetle alaturka (Türkiyeli) sekülerizmin nasıl ahlâksızlık (libertinizm) mânasını kazandığıdır.
Arapça ahlâk, huy mânasına gelen hulk kelimesinin çoğuludur; hulk, harekesiz yazıldığında hem yaratılış (halk), hem huy (hulk) olarak okunabilir; yaratılış (halk), bizi yaratıcıya (hâlık=Allah) götürür. Allah, insanın yaratılış güzelliğini huy güzelliği (güzel ahlâk) olarak korumak için isimli ve isimsiz (anonim) din gönderir. Dinin peygamberlere (Mûsâ) vahyedilen isimli türüne şeriat (nomos), filozoflara (Aristo) ilham edilen isimsiz türüne hikmet (logos) denir. Batı’nın iki bin yıllık din ve ahlâk krizi, teodise probleminden dolayı şeriat ve hikmet olarak dinin kaybıyla başladı.
Dinin gayesi ahlâktır; insanın yaratılışındaki (halk) güzelliği huyuna (hulk) yansıtmaktır. Ahlâkın girdisi (şartı), ibadet, çıktısı (müeyyidesi) şeriattır (yasa). İbadet-ahlâk-şeriat münasebetini pagan bir çerçevede kuran Sokrates ve Aristo gibi filozoflar için de bilginin gayesi ahlâktı. Aristo’nun Nikomakhos’a Etik adlı eseri, Batı’da ve Doğu’da evrensel hikemî ahlâkın elkitabı oldu. Ancak Aristogil hikmet ve ahlâk arayışı, Platon ile teodise probleminin zuhuruyla Hegel ve Marx’a kadar uzanan hakikat ve bilgi (ideoloji) arayışına kaydı. Batı, teodise problemiyle önce Platon ile hikmeti, sonra Paul ile şeriatı yitirdi; hikmetin kaybı ideolojiye, şeriatın kaybı teolojiye vücut verdi. Aquinas, Hıristiyanlığa Aristogil hikmet aşısı yapmayı denedi, ancak teodise ve anominin (şeriatsızlık) ezici yükü altında bu aşı da tutmadı. Beşerî amelin girdisi ve çıktısı (ibadet-şeriat) olmadan “Ağacı sev, yeşili koru” tavsiyesiyle ahlâk olamazdı.
Allahsız Ahlâklılık Olarak Sekülerizm
Modernizmde Platonik hakikat (hakikî bilgi) arayışı Descartes, Aristogil hikemî ahlâk arayışı Kant ile yeni bir merhaleye ulaştı. Luther, Descartes, Kant ve Feuerbach, yeni Tanrı, bilgi ve ahlâk anlayışlarıyla seküler (ateistik) ahlâkın temellerini attılar. Kant, Luther’in Deus Absconditus-Deus Revelatus (Gizli Tanrı-Açık Tanrı) ayırımındaki Açık Tanrıyı nefisteki ahlâk mercii kıldı. Onun hümanizmi, Pelagius gibi “Emir, kudrete (irade) bağlıdır” (“ought implies can”) anlayışına dayanıyordu. Ateist hümanizmin temsilcisi Feuerbach ise ilahî haşmet-insanî zillet tezadını reddetti, ilahî haşmeti, sıfatları, ‘zübde-i âlem’ olarak insana aktardı. Ona göre ancak Hıristiyanlığın kurguladığı kahhar, meçhul Tanrının reddiyle insan, insan olabilir. Din, ahlâksızlığın kaynağıdır; ahlâk ile din, iman ile sevgi birbirleriyle doğrudan çelişir.
Aslında Feuerbach’un yaptığı, Paul’un dinde açtığı çığırı tamamlamaktı. Allah’ın Tûr dağında Hz. Mûsâ’ya bildirdiği şeriatın dayandığı On Emir’in (Evâmir-i ‘Aşera) yedisi, katl, zina, hırsızlık, yalancılık gibi fiillere yönelik yasaktı. “Eşyada asl olan ibahadır” kaidesince ibaha asıl, haram arızadır, dolayısıyla On Emir’in mânası, “Fıtratını koruyacak bu yasaklar dışında dilediğini yapabilirsin” idi. Allah’ın gayesi, şeriat sayesinde insanları sıkmak, günaha düşürmek değil, tam aksine fıtratını, ismetini (günahsızlık) korumaktı. Ancak teodisal ve şehvânî zihniyetler için şeriat, ceza ve günah kaynağıydı. Bu yüzden teodise-zedeler, günahın sebebi şeriatı, şehvetperestler (libertinler), şeriatın ürünü günahı inkâr ettiler.
Yakından bakıldığında bu iki anlayışın birbirine bağlı olduğu görülecekti. Hıristiyanlığın kurucusu Yahudi Paul’a göre şeriat itaatsizlik, itaatsizlik günah, günah ahlâksızlık (libertinizm) doğuruyordu; onun için şeriatın gayesi, adeta “aslî günah” ile doğmuş potansiyel suçlu insanı “ârızî günah” ile cezalandırmaktı. Yahudi Durkheim’ın kullandığı anomi (şeriatsızlık), gayri meşrûluk, günahkârlık, buna tepki olarak libertinizm (ibahiyetçilik, haramın inkârı) demekti; anomi libertinizmi, şeriatın ihlali korkusu, inkârını doğuruyordu. Bu yüzden Paul, bizzat bu çatışmanın sebebi olan şeriatın kaldırılmasıyla şeriat-libertinizm çatışmasının da kaldırılacağını düşünerek Hıristiyanlığı hüküm yasası (the law of precept) yerine sevgi yasasına (the law of love) dayandırdı.
Dolayısıyla Hıristiyanlıkta şeriat ile birlikte –hâşâ– Allah da yitmiş ve Feuerbach’tan Nietzsche’ye sekülerizm, ateist hümanizm (Allahsız ahlâklılık) olarak şekillenmişti. XVIII. asır Aydınlanma Çağı deizminin (imansızlık), XIX. asır İdeoloji Çağında ateizme (Allahsızlık) dönüşmesi tabiiydi; zira insan yapımı uyduruk bir tanrıya inanmak ile peygamberin tanıttığı Hak Allah’a inanmamak, deizm ile ateizm arasında vahyî din açısından bir fark yoktu. Dolayısıyla İslâm’da (Türkiye’de) şer’îlik-ibâhîlik (libertinizm) tezadınca şeriata tepki olarak Allahsızlık, ahlâksızlığa dönüştü; imansızlık ile ahlâksızlık, libertinizmde birleşti.
Batı’da sekülerleşmenin birinci merhalesi Feuerbach ile ahlâkın din dışına, ikinci merhalesi, Marx ile ideoloji alanına taşınmasıydı. Türkiye’de sekülerizmin libertinizme (ahlâksızlığa) dönüşmesi trajedisi, Batı’daki gibi ideoloji alanına taşınmış görünen mücadelenin aslında din alanı içinde Olimpos-Hira mücadelesi olarak yürütülüyor olmasıydı. Cemil Meriç, “Olimpos dağının çocukları, Hira dağının evlatlarını asla kabul etmeyecektir” derken, Türkiye’deki asıl tarihî mücadelenin, 1071’de Malazgirt’teki zaferle Anadolu’yu feth eden galibin (Alparslan’fın) torunları (müslimler) ile mağlupların torunları (gayri müslimler) arasındaki mücadele olduğunu söylüyordu. Yani asıl mücadele, Evlâd-ı Fâtihân ile “Zulüm, 1071’de, 1453’te başladı” diyenler arasındaydı. Günümüzde Hira’nın evlatlarının “Yallah Arabistan’a” sözüyle güya kovulması da bu derin din mücadelesinin göstergesiydi.

Bu derin tarihî mücadelenin özünde din mücadelesinin yattığı, 1990 sonrası Post-İdeoloji devrinde açığa çıktı. Gene Cemil Meriç’in tabiriyle “İzm»ler idraklerimize giydirilmiş deli gömlekleriydi”; bu deli gömleklerinin çıkarılmasından sonra ideolojik mücadeleyle kamufle edilen dinî kimliklerin mücadelesi ortaya çıktı. İdeolojik bağlılığın ahlâk (sahicilik) kusuru, söz ile özün, mesaj (insanlara sunulan ideal) ile amelin (sunulan ideali yaşama) çelişkisinde görülüyordu. Aliya İzzetbegoviç, ideolojik ahlâk kusurunu ‘insansız hümanizm’ olarak ifade ediyordu: “Tek tek insanları sevemeyenler, hümanizm kavramını icat etmişlerdir, hem istismar, hem teselli için.” Türkiye’de namazsız veya elinde viski şişesiyle emekçi halkların sömürüsünden bahseden sokak İslamistleri ve salon sosyalistlerinde bu kusurun ortak tezahürü görülebilirdi.
Ahlâksızlığın Sosyalleşmesi
Türkiye’de 1990 sonrasında üç sosyo-politik gelişmeyle ideolojik mücadele tamamen ahlâktan arındı: Mahallesizleşme, iktidar, dünyevîleşme. Fıtratın korunması olarak ahlâk, fıtrî bir mekânda, sosyal ahlâk, mahalle-eksenli organik, fıtrî şehirde hayata geçer. “Mahalle baskısı” deyiminin de ifade ettiği gibi, 1980’e kadar mahalle-eksenli şehirde gayr-i müslimler, önlerinde yiyip içmekten kaçınarak Müslümanların oruçlarına saygı gösteriyorlardı. 1980’den itibaren mahalle-eksenli şehrin kaybıyla sosyal ahlâk da kayboldu; değil gayr-i müslimler, sözde Müslümanlar, oruçluya saygı göstermez, hatta “Yavuz hırsız ev sahibini bastırır” misali, utanmadan oruçluları oruçsuzlara saygıya zorlar hale geldiler.
1990 ve 2000’den itibaren iktidar dengelerinin değişmesiyle mücadelenin seviyesi iyice düştü ve kızıştı. İslamizm, sosyalizm, Kemalizm vs. ideolojilerle birlikte ideal ve ahlâk da bitti; bilhassa sosyal medyanın zuhuruyla ideoloji mücadelesi, çamur savaşına, “Senin hırsızın kötü, benimki iyi” söylemiyle adi bir güç mücadelesine dönüştü. Ahlâksızlık, bu süreçte dindar ve seküler, iki tarafın da birbirini baş itham vesilesiydi. Seküler kesim, “Namaz 5 vakit, ahlâk 24 saat farz; Dindarlığını Allah’a, ahlâklılığını bana göster” gibi Olimpos sloganlarıyla Müslümanları ahlâksızlıkla suçluyordu. Hâlbuki Müslümanların ahlâk zaafı, din ve diyanetlerinden değil, “Sonradan görme, gavurdan dönme” atasözünün de ifade ettiği gibi, “sonradan görmelik”ten kaynaklanıyordu. Sonradan görmelik, din karşıtı laiklik siyasetinin iyice zayıflattığı dindarlığı tamamen kırılgan hale getirmişti. Dolayısıyla:
1. İslâmcılardaki çürüme, mahrumiyet ve sonradan görmelik ile dinsizlik siyaseti olarak laikliğin ürünüydü.
2. Sonradan görme İslâmcı çürür, ancak âhiret gününe iman etmiş Müslüman çürümezdi.
Buna karşılık bu süreçte alaturka sekülerizm, üç gelişmeyle libertinizme dönüştü:
1. Sekülerizm şemsiyesi: Sekülerizm, üst-ideoloji, sosyalizm, liberalizm, Kemalizm gibi ideolojiler, alt-ideolojilerdir. 1990 sonrasında ideallerini, iddialarını yitiren sosyalizm ve Kemalizm gibi karşıt ideolojiler, küllenmiş Hira-Olimpos mücadelesinin alevlenmesiyle “Düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla Hira’nın çocuklarına karşı “Yallah Arabistan’a” diye, ‘dinciliğe’ karşı sekülerizm şemsiyesi altında birleştiler.
2. Resmî zırh: Sosyalizm, Soğuk Savaş ile, 27 Mayıs darbesinde görüldüğü gibi aslında ordu ideolojisi olan Kemalizm, 12 Eylül rejimi ile birlikte çöktü; ancak “Atatürkçülük öldü ama Atatürk yaşıyor” sloganıyla Atatürk, çatık kaşlı fotoğraflarıyla adeta öcü gibi ideolojik bir kalkan haline getirildi. Sosyal medyada görüldüğü gibi, en saldırgan ve küfürbaz kişilerin Atatürkçü geçinenler olması, bu ideolojisiz fetişizmin sembolik şiddetinden kaynaklanıyordu. Fikren çöken karşıt ideolojiler olarak sosyalizm ile Kemalizm, laiklik ve Atatürk’ü koruma kanunlarının arkasına sığınarak ve birleşerek ayakta kalmaya çalıştılar.
3. Kalkışma ümidi: Sosyalist-Kemalist taife, zahiren ideolojilerle birlikte idealizmin kaybını telafi iddiasıyla, aslında iktidara karşı muhalefet cephesini genişletme hesabıyla eski İslâmcıların kimlik bunalımındaki çocuklarını da ayartarak sözde sosyal hareketlere kalkıştı. Ancak Gezi Parkı (27 Mayıs-15 Haziran 2013) ve diğerlerinin açık toplumcu bankerin finanse ettiği kalkışma provaları oldukları çok geçmeden ortaya çıktı.
Ahlâksızlığın Sekülerleşmesi
İdeolojiler, ahlâkî güçlerini adaleti içeren hürriyet (liberty) idealine dayanmalarından alırlar; adalet, zalimliğin, hürriyet, mazlumluğun önlenmesidir. Ancak Türkiye’deki, Batı’daki gibi ideal uğruna bir ideoloji mücadelesi değil, şehvet uğruna ideolojik kılıklı bir din mücadelesiydi. Dolayısıyla insanlık hürriyetinin müdafaası, ideal mücadelesi olarak liberalizm, ahlâksızlık hürriyetinin müdafaası, şehvet mücadelesi olarak libertinizme dönüştü; zira ibâhîlik (libertinizm), şer’îliğin zıttıydı. Alafranga seküler, Allahsız ahlâklı (ateist hümanist), alaturka seküler, Allahsız ahlâksız (ateist libertin) idi. İmansızlık ile ahlâksızlık, libertinizmde birleşmişti; imansız ahlâklı olmak imkânsızdı. Ahlâk timsali bir deist olarak tanınan Tevfik Fikret, bizde seküler ahlâkın istisnaî misali olarak kaldı.
Alaturka sekülerizmin (laisizm) ideali, fuhşu yasaklayan şeriata karşı ‘çağdaş’ (sefih) hayat tarzının korunmasıdır. Şeriat/tarikat ayrımına göre şeriat, dinin hüküm boyutudur; kurban, cenaze namazı da şeriatın parçasıdır; dolayısıyla dinin genel adı İslâm, özel adı şeriattır. Ancak seküler geçinenlere İslâm ile şeriat, Müslüman ile şeriatçı arasındaki fark sorulduğunda doktrinal değil, ancak antitetik-empresyonistik bir cevap verebilirler: “Şeriat, dinin zina, içki, faiz özgürlüğümüzü elimizden alan, yasaklayıcı kısmıdır; zinamıza, içkimize, faizimize karışmayın da istediğiniz kadar namaz kılın!”
Nitekim seküler geçinen biri, “Sizin fuhuş dediğiniz şey bizim özgürlük dediğimizdir” diye sekülerizmi fuhuş hürriyeti, libertinizm olarak savunduklarını açıkça itiraf etti. Başka bir yazar, zamanında fuhuş hürriyetini zina ve livatadan enseste kadar vardırmıştı. Bunlar, adeta, “Ey emekçiler! Size va‘dettiğimiz halkların özgürlüğü, zinadan enseste kadar varan tam fuhuş özgürlüğüdür” diyorlardı. Seküler ahlâksızlar, zina ve livatadan enseste kadar her türlü ahlâksızlık ve sapıklığı çağdaşlık ve özgürlük adına savunurlar, ancak evrensel olarak meşrû ergenlik yaşında evlenmiş yüz binlerce insana ve onların haklarını savunanlara pedofili iftirası atmaktan çekinmezlerdi. Normalin sapıklık, sapıklığın normal haline getirilmesi, fıtratın tersyüz edilmesi, seküler ahlâksızlığın zirvesiydi.
Bu yüzden alaturka sekülerler, Batı’daki gibi Allah’a değil, “Şeriat gelirse yanarız, adam öldüremeyiz, zina edemeyiz, faiz yiyemeyiz, içki içemeyiz, hırsızlık yapamayız” diye doğrudan şeriata küfrederler. Bilirler ki şeriat gelse, üç kişinin katilini “yazar E. S.” diye sunamazlar. Batı’da tolerans bir tarafa, en azından dinlere karşı nötralite, sekülerizmin gereğidir, ama alaturka seküler, Bodrum’da yatında kafayı çekerken Kur’ân âyetleriyle dalga geçmeyi marifet, şeriata ve ‘şeriatçılara’ (Müslümanlara) küfretmeyi seküler cihad, doğal hak sayar.
Seküler nefretin ‘şeriatçıların’ ötesinde doğrudan şeriata yöneldiğinin kritik bir göstergesi vardı. Doğan Cüceloğlu gibi bilim adamları, evrensel doğruları dile getirdikleri için her kesimin takdirini kazanmışlardı. Ancak bunlar, şeriatın değil, ilmin ve akl-ı selimin gereğince “Zina, içki, faiz, insan tabiatına aykırıdır” diye ‘suya-sabuna dokunan’ doğruları söyleselerdi, “dokunulmaz seküler hayat tarzlarının” üzerine titreyen şeriat düşmanlarının gazabına uğrarlardı. Dünyaca ünlü bilgin bir anda gider, ‘şeriatçıların’ ekmeğine yağ süren, sekülerleri hayal kırıklığına uğratan hain gelirdi. Ufuk Uras haklıydı: “İslamofobi derken kriminal işlerden değil, bir zihniyet dünyasından bahsettiğimi söylemiştim. Bizdekinin farkı İslamofobik olduklarının bile bilincinde olmamaları, nefreti o kadar içselleştirmişler ki bunu doğal bir hal sanıp, onlar gibi düşünmediğinizde size de kızıyorlar.”
Sekülerizmi fuhuş özgürlüğü, Kemalizm’i ayyaşlık özgürlüğü (rakı takdisi) olarak anlayan bir zihniyetten ahlâk namına bir şey beklenemez. Bu ahlâksızlık, sosyal medyada daha net olarak görülebilirdi. Bazı genç akademisyenler, doçentlik jürisinde unvan verirken, cübbe giydirirken size teşekkürden kırılırlar. Ancak sosyal medyada nezaket gereğince takip etme bir tarafa, ahlâksızca laf atarlar. Zira bunlar, yetiştikleri şehvet mahallesinde saygı, vefa, empati gibi asgarî ahlâkî vasıfları ve insanî melekeleri yok eden, Müslümanlara karşı seküler nefretle doldurulmuşlardır.
Bunlar, bu ahlâksızlığı, “Tencere dibin kara” söylemiyle misilleme gerekçesine de dayandıramazlardı. Arapça fikir ile küfür kelimeleri, sırası değişik aynı harflerden (f-k-r) oluşurlar; bu, fikir gidince yerini küfrün alacağını gösterir. Bir Müslüman akademisyen olarak hayatımda Müslüman veya seküler, hiç kimse aleyhinde yalan, çarpıtma, iftira, hakaret ve haksızlıkta bulunmadım. Buna karşılık, Batı ülkelerinde doktora yapanlar dâhil, seküler aydın geçinenler, fikre fikirle değil, küfürle, küresel kumandalı Gezi medyasına dayanarak yalan, çarpıtma, iftira, hakaret ve linçle karşılık verirler. Bunların “ifade özgürlüğü”nden anladığı, Müslümanlara “iftira özgürlüğü”dür. Bunlara “Gel sana tufûlet-büluğ-rüşd (çocukluk-ergenlik-yetişkinlik) farkını ilmî olarak açıklayayım” dediğinizde, “Hayır, bizim derdimiz, doğruları öğrenmek değil, kavgamız, hayat tarzımıza (fuhuş özgürlüğü) tehdit oluşturan dininizle” diye sözlerinizi çarpıtmakta ısrar ederler.
Hâsıl-ı Kelâm
1. Batı’da sekülerizm, a-nomik, ateistik moralizm-liberalizm (Şeriatsız, Allah’a karşı ahlâklılık-hürriyetçilik),
2. Türkiye’de sekülerizm, anti-nomik immoralizm-libertinizm (Şeriata karşı ahlâksızlık-ibahiyetçilik) olarak şekillenmiştir.
Alaturka seküler ahlâksızlığın mürteci (gerici) söylemine dayalı saldırganlığa dönüşmesi, Osmanlı devrinde gayr-i müslimlerin gavur diye aşağılandığı şer’î muzafferiyetçiliğe (nomic triumphalism) tepkiden, Olimpos’un çocuklarının Hira’nın evlatlarına “Bir gün sizden intikamımızı alacağız” tehdidiyle kendini gösteren rövanşizmden kaynaklanır.
“Hikmetin başı Allah korkusudur; kork Allah’tan korkmayandan” sözü, ahlâksızlığın Allah korkusuna dayalı hikmetin kaybından kaynaklandığına işaret eder. Buna göre ahlâksız bir dindar, hakkıyla Allah’tan korkuyu, âhirete imanı yitirdiği için çürümüştür. Ancak asıl felaket, negatif-kayıp yerine pozitif-ikâme edici ahlâksızlık, yani ahlâklılığın dinî temelinin aşınmasından ziyade, ahlâksızlığın sefih bir hayat tarzının takdisi olarak batıl (seküler) bir dine dönüştürülmesidir.
*Yıldız Teknik Üniversitesi

Yazar:
Prof. Dr. Bedri Gencer
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul