16 Mayıs 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / Kör Olan Kalpler Beyin-Akıl, Bağlamda İman Oluşumu!
Kör Olan Kalpler Beyin-Akıl, Bağlamda İman Oluşumu!

Kör Olan Kalpler Beyin-Akıl, Bağlamda İman Oluşumu! Abdullah HAKAN

KÖR OLAN KALPLER BEYİN-AKIL, BAĞLAMDA İMAN OLUŞUMU!

Kur’ân-ı Hakîm,  bakma ile görmenin salt duyma ile işitmenin arasını ayırır. Bakan her ne kadar göz, işiten her ne kadar kulak olsa da hakiki gören ve işiten, imanın etkinliği ile organize olmuş kalptir. Bu bağlamda Kur’ân, “Acaba onlar yeryüzünde gezmezler mi ki, kendileri ile akledecek kalpleri, kendileri ile işitecekleri kulakları olsun. Çünkü gözler kör olmaz, asıl göğüslerdeki kalpler kör olur.” (Hacc, 22/46)  ifadesiyle bu körelmenin mahiyetinden bahseder.

O halde gerçek imanın ve mü’minin, kâmil aklı ve kâmil insanı ifade ettiğini söylemekle doğru bir tespit yapmış oluruz. İman, akıldaki yerleşik vahiy ve sünnet dışı yargıları ve çağın küfrü olan laik demokratik düşünce bağımlılıklarını temizleyerek aklın, hakikati ve sahih tevhid anlayışını anlamasını kolaylaştırır.

“Acaba onlar” Mekke kâfirleri “yeryüzünde gezmezler mi ki” şu kasabaları görüp de öğüt alsınlar, kendilerinden öncekilerin başına indiği gibi Allah'ın azabının kendilerinin de başına inmesinden sakınıp, çekinsinler de “kendileri ile akledecek kalpleri, kendileri ile işitecekleri kulakları olsun.”

Bu âyette Yüce Allah aklı, kalbe izafe etmiştir. Çünkü aklın mahalli orasıdır. Nitekim işitme yeri de kulaklardır. Aklın bulunduğu yerin dimağ (beyin) olduğu da söylenmiştir. Şimdi bu aklın ve de, onla bağlantılı olan kalbin selim, kalb-i selîm olması gerekmektedir.

 “İbrâhim de onun (Nûh’un) yolunu izleyenlerdendi. O, Rabbine kalb-i selîm ile gelmişti...” (Saffât, 37/83-84)

“[İbrâhim şöyle duâ etti:] Rabbim, bana hikmet ver ve beni sâlihler arasına kat. Bana, sonrakiler arasında dosdoğru biçimde anılmayı nasip et. Beni, naîm cennetinin vârislerinden kıl. Babamı da bağışla, çünkü o sapkınlardandır. [İnsanların] Diriltilecekleri gün, beni mahcup etme. O gün, mal da evlât da fayda vermez. Ancak Allah’a kalb-i selîm ile gelenler [kurtulabilir].” (Şu’arâ, 26/83-89)

​Her iki âyette de Hz. İbrâhim’in (a.s.) tebliğinde ifadesini bulan kalb-i selîm tanımlamaları, açık bir şekilde, Allah’ın huzurunda bir insanın âhiret mükâfatını hak edebilmesinin şartı olarak zikredilmiştir. Buradan çıkan sonuç, kalb-i selîm sahibi olmak, makbul bir imana sahip olmak demektir. Kalb-i selîm için çalışmak, bir insan için olmazsa olmazıdır. Hem dünyadaki huzuru hem de âhiretteki kurtuluşu buna bağlıdır.

​Kur’ân’da bize, Hz. İbrâhim’in (a.s.)  kalb-i selîm ile Rabbine geldiği vurgulandıktan sonra, yine onun dilinden bir kalb-i selîm hatırlatmasının daha yapılması, Hz. İbrâhim’in (a.s.)   tevhid mücadelesine ayrı bir şekilde yoğunlaşmayı ve onu sünnetini doğru biçimde anlamayı gerektirmektedir.Kalb-i selîm,aynı zamanda akl-ı selîmi gerektirmektedir.

Aklın faaliyetine verilen anlam/kavram isimlendirmesi; mârifet, dirâyet, fetânet, fehim, hatır, vehim, hayal, keys, ferâset ve kehânet gibi anlamlara gelen akıl kelimesi beş, farklı türev ve mürâdifleriyle beraber Kur’ân’da beş yüz civarında âyete konu edilmiştir. “el-Akl” şeklinde Kur’ân’da geçmeyen bu kelime lübb, hicr, nuhâ, hulm, kalp ve fuâd gibi mürâdifleriyle ifade edilmektedir. Aklın olgunlaşmış faziletli merhalelerine işaret eden bu kelimeler, fıtrî yapısına değil, onun gaye ve fonksiyonuna işaret etmektedir. Akıl ve kalbin sağlam / selim bir şekilde faaliyet göstererek saf tevhid inancına erişmesi gerekmektedir. Meselâ “lübb” ve “nühâ” sahiplerinin sahih manada düşünebilecekleri Kur’ân’da vurgulandıktan sonra kişilerin iman ve itaatlerinin sahihliğinden ayrıntılı olarak bahsedilir. Aklı konu edinen âyetlerin siyak ve sibakı dikkatle incelendiğinde aklın mükellefi, tevhid inancına ulaştıran kısmı devamlı olarak dile getirilir.

Rabbimiz Allah’ın (c.c.) ve Rasûlullah (s,a.s.)’ın kalp ve akıl hakkındaki beyânları ile birlikte, çağın bilimsel disiplinleri, günümüzde endüstriyel tıbbın bir alanı olan nörokardiyoloji (kalp-sinir bilimi) ve bu alanda çalışmalar yürüten Dr. Armour ve Dr. Ardell; kalpte merkezî sinir sisteminden bağımsız, öğrenme, bilgi işleme, hatırlama ve idrâk gibi fonksiyonlarla donatılmış, küçük bir beyin olarak vasıflandırılan bir nöron ağı keşfetmiştir.

 Beyinden bağımsız en az 40.000 sinir hücresinden meydana gelen, kendine has karmaşık bu sinir sistemi, kalpteki muhteşem beyin olarak tarif edilmektedir. Kalpte bulunan nöron hücreleri hem beyinle iletişim kurmakta, hem de kalbin faaliyetlerini düzenlemektedir. Böylelikle hem kalpten beyne hem de beyinden kalbe bilgi akışı gerçekleştirilmektedir. Araştırmalar kalpten beyne gönderilen bilgi miktarının beyinden kalbe gönderilenden daha fazla olduğunu ortaya koymuştur. Bu da bizlere insan kalbinin fıtrî bir zekâ kapasitesi olduğunu ve bu zekânın da beyin (akıl/dimağ) ile karşılıklı etkileşim halinde olduğunu gösteriyor. Tabii ki, bu etkileşimlerin ve oluşan süreçlerin aynı zamanda Allah (c.c.) katında değerlendirmeye tâbi tutulduğuna ve oluşan bu süreçlerinde ( niyet dediğimiz fıkh-ı bâtın ve akîde dediğimiz kesin inancın) fıkhî, hukukî açıdan fiillerimizi; bunun sonucunda da âhiretimizi etkilediğini unutmamamız gerekmektedir.

Beyindeki mücerret, analitik ve mantıkî zekânın; bilgi işleme, depolama, hatırlama fonksiyonlarının yanında; kalbin de, duygu ve iletişim zekâsıyla donatıldığı, duyguların ilk üretim merkezinin kalpte vücut bulduğu, kalpte üretilen duygu taşıyan sinyallerin, limbik sisteme çok hızlı şekilde taşındığı, beyin üzerinden hislerle alâkalı cevabın bütün hücrelere ve civardaki insanların kalp ve beyin dalgalarına tesir ettiği, kalbin de aynı beyin gibi; yargılama, karar verme, bilgi işleme ve hatırlama fonksiyonlarının olduğu farklı ilim adamları tarafından (McCraty, McCraty ve Childre, Thurber ve arkadaşları) 2010 yılında, değişik merkezlerde yapılan araştırmalarla ortaya konmuştur.

Şimdi bu bilgiler çerçevesinde “Tabîbul Kulûb (kalplerin tabibi)” olan, Rasûlullah (s.a.s.)’ın yeni konuşmaya başlayan çocuklara neden kalp ve akıl eğitimi çerçevesinde tevhidin öğretilmesi gerektiğini ve Ashâb-ı Kirâm'ın kendi çocuklarına öğrettikleri ilk kelimelerden birisinin de, “Âmentü Billah ve Kefertü Bittâğût” (Yani âmentülerin çarpışma meydanında tevhide iman ettim, tâğûtu da inkâr ettim, reddettim) kavlinin,[1] olduğunu daha iyi anlıyoruz. Kalbe ve beyne giden mesajlar, insanın kanaatlerini ve hareketini oluşturacağı için, deyim yerinde ise bunlara çakılacak ilk temel çivi, tâğûtu red ve Allah’a (c.c.) iman olmalıdır ki böylelikle sahih İslâm binası küfür ve haram depremlerinde çökmesin.

Yine aynı şekilde Nörokardiyoloji bilimi çerçevesinde yapılan bu araştırmalar, insana dâir bakış açısını ve ön kabulleri kökten değiştirecek gibi görünmektedir.
Son ilmî araştırmalar (McCraty, 2002, 2010; Haspel, 2009), bilhassa kalp ve beyin arasındaki münasebete dikkat çekerek, kalbin beyinle dört farklı yol üzerinden iletişim kurduğunu ortaya koymaktadır: 

1. Sinirler (nörolojik yol),
2. Hormonlar ve nörotransmitterler (Biyokimyevî yol),
3. Kan basıncının oluşturduğu nabız dalgaları (Biyofızikî yol),
4. Elektromanyetik alanların karşılıklı etkileşimi.

Kalp-beyin ve kalp-diğer vücut sistemleri arasındaki bu iki yönlü iletişim ağı, bilinen en kompleks iletişim ağlarından biridir. Her bir kalp atışı sadece kanı pompalamakla kalmaz; aynı zamanda bütün vücuda kan basıncıyla, nörolojik, hormonal ve elektromanyetik yollarla bilgi gönderir ve ondan aynı yollarla bilgi alır. Burada bilgi transferi, yani ilim dediğimiz bilgi disiplinleri nefsimizde tesir meydana getirerek hareketlerimizin kuvvetini ve enerjisini oluştururlar.

Şimdi tüm bu açıklamalardan sonra, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) çağları aşan şu mübarek sözleri bizlerin imanını daha da kuvvetli hale getirmelidir. Peygamber (s.a.s.) Efendimizin sıklıkla okuduğu “Yâ mukallibe’l-kulûb! Sebbit kalbî alâ dînik” Kalbe bilgi transferi yapılacaksa ilk önce din emniyeti esas alınacak !!

Şehr İbni Havşeb şöyle dedi: Ümmü Seleme radıyallahu anhâ’ya:

- “Ey mü’minlerin annesi! Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem senin yanında bulunduğu zamanlarda en çok hangi duâyı okurdu?” diye sordum. O da şöyle dedi:

Çoğu zaman “Yâ mukallibe’l-kulûb! Sebbit kalbî alâ dînik: Ey kalpleri halden hale çeviren Allah! Benim kalbimi dininden ayırma!” diye duâ ederdi. [2] Yani kalpler üzerinde dilediği gibi tasarrufta bulunan sadece Cenâb-ı Hak’tır. Zira O, insana kalbinden, kalbine de kendisinden daha yakındır. “Allah kişi ile onun kalbi arasına girer.” (Enfâl, 8/24) âyet-i kerîmesi de O’nun kalplere ne kadar yakın olduğunu ve onlara dilediği şekli verdiğini göstermektedir. İşte bu sebeple şu âyet-i kerîme dilimizden düşmemelidir:

“Rabbenâ lâ tüziğ kulûbenâ ba‘de iz hedeytenâ ve heb lenâ min ledünke rahmeh, inneke ente’l-vehhâb: Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin.” (Âl-i İmrân, 3/8).

Bu deliller de bizlere gösteriyor ki Allah (c.c.) ve Rasûlullah (s.a.s.) bizlere günlük yaşantımızı, kalp boyutunda yaşamamızı emrediyor. Pozitivizm, ilahî emirleri metafizik olarak isimlendirse de fizik ve biyoloji disiplinleri ile ölçüm yapan günümüz araştırmacıları da bakalım bu konuda insanlığa neler bildiriyorlar:

KALP İLE BEYİN ARASINDA BİR KÖPRÜ BULUNDU !!

Bu köprünün henüz ne yaptığı bilinmiyor. Muhtemelen BİLGİ taşıyor. Çünkü nöron demek bize ait bilgiler demek. Ya bizim kalbe kaydettiğimiz, ya da doğuştan gelen…

Kalbimizin beynimizden 100 kere daha güçlü elektrik alan ve 5000 kere daha güçlü manyetik alan ürettiği saptandı.
O kadar güçlü manyetik bir alan ki 22.000 mil uzaktaki uydudan bile ölçülebiliyor.
Dünyanın manyetik alanındaki dalgalanmalardan biz insanların etkilendiği biliniyordu. Ancak bizim kalbimizin yaydığı manyetik alanın dünyanın manyetik alanını etkilediği pek bilinmiyordu.

Yeryüzünün manyetik alanları ve bu alandaki dalgalanmalar uydulardan düzenli olarak ölçülüyor.
Örneğin ikiz kulelerin yıkıldığı 11 Eylül günü, dünyanın manyetik alanlarında bilim adamlarının anlayamadığı anormal bir sapma olmuş. Sonradan araştırdıklarında o gün televizyonlardan kulelerin yıkılma görüntüsünü dünyanın çeşitli yerlerinden izleyen insanların duyduğu üzüntüden kaynaklandığı anlaşılmış. Kalbe dayalı yaşamı geliştirmek için bir Kalp Matematiği Enstitüsü bile kurulmuş.
Belki internetten girip bakmak isterseniz diye İngilizcesini de yazayım: IHM, açık hali ile  Institute of Heart Math.

Başında Howard Martin adında bir bilim adamı var. Sürekli kalp zekâsı ve kalpten evrene yayılan dalgalarla ilgili çeşitli bilimsel araştırmalar yapıyorlar
Bu enstitünün misyonu kalbe dayalı yaşamı geliştirmek, insanların stres düzeylerini azaltıp kalp ve beyin ilişkisinin COHERENCE dedikleri durumda kalabilmelerini sağlamak.

Bir de Global Coherence adını verdikleri bir yeryüzü manyetik alanı ile insan kalbi ve beyin manyetik dalgaları arasındaki ilişkiyi gözlemleyen bir proje ya da sistem kurmuşlar. Coherence (uyum, âhenk, eş fazlı) durumunda kalp ve beyin dalgaları arasındaki ilişki uyumlu oluyor ve ölçülebiliyor.

0.10 hertz olduğunda coherence yani uyum gerçekleşiyor.

Ve bu dalga boyuna gelebilmek ise ancak bir başkası için şefkat, çare, takdir, affetme ve şükran duyguları hissettiğinizde oluyor. Yine tüm bu duyguların oluşması için İslâm’ın bize bu konulardaki emirlerinin, (mü’minlerin birbirini afftemesi, helallik müessesi, her dâim şükür üzere olunması…) hayatımıza ne gibi etkilerinin olduğunu çok daha iyi anlıyoruz ve imanımız bu gerçekler karşısında daha da kuvvetli hale geliyor.

Rasûlullah Efendimiz’in, (s.a.s) “Bana öyle bir nasihatte bulun ki, beni cennete ulaştırsın. Ama çok da uzun olmasın, aklımda tutamam” diyen sahâbîye, “Öfkelenme!” deyişi, sahâbe-i kirâm soruyu tekrarladığında, her seferinde yeniden “Öfkelenme!” diye vurgulayışı (Buhârî, Edeb, 76), kalp eğitiminin başlangıcıdır. Öfkelenmemek, sinirini kontrol etmek, insanları affetmek, öfkesini yutmak… Bunlar, aynı zamanda Kur’ân’da da medhedilen özelliklerdir. [3]

Tabii ki İslâm, bizden hiçbir şeye sinirlenmeyen, hiçbir şeye öfkelenmeyen, ne olursa olsun bir konuda öfke ve kızgınlık duymayan, çevresindeki hadiselere tepki göstermeyen, sürekli suskun, refleksleri tamamen alınmış, kendisine dayatılan her şeye boyun eğen insanlar olmamızı istemiyor.  Günlük muamelelerimizde ve insanlarla olan ilişkilerimizde öfkelenmemeyi ve affetmeyi bir fazilet olarak zikreden Rabbimiz, kâfirlere karşı gayzımızı ve kinimizi her dâim diri tutmamızı da emrediyor bize.[4] Allah’ın kendilerini sevdiği ve onların da Allah’ı sevdiği Müslüman bir toplumu “kâfirlere karşı zorlu ve izzetli”[5] olarak tanımlayan Kur’ân, Müslümanların “birbirlerine karşı muhabbetli ve müşfik”, kâfirlere karşı ise “şiddetli ve dik başlı”[6] olduklarını vurguluyor. ​

Öfke ve öfkeyi dizginleme konusunda yine Kur’ân’dan öğrendiğimiz ve Efendimiz’in tatbikatında yakından gördüğümüz pratik ölçüler de var: ​

- İslâm’a fiilî bir saldırı olduğunda, ona misliyle karşılık vermek bir görevdir. Ancak bunu​yaparken muhataplarımızın putlarına sövmemiz[7] onlar Allah’ın âyetlerini ​yalanlarken veya alaya alırken onlarla birlikte oturmaya / sohbete devam etmemiz[8] Allah ve Rasûlü’nün yalanlanmasına sebep olacak şekilde onlara ​ fırsat vermemiz[9] haddi aşarak sınırları aşmamız[10] haramdır. ​

- Günahkâra değil, günaha öfke duymak, ilkemizdir. Günahkâr kardeşimizi  ​zemmetmek değil, o günahtan kurtulabilmesi için uygun ve düzgün nasihat ile onu doğruya çekmek, en ​doğru olandır. ​

- Yanlışları sadece dile getirmek, o yanlışların düzeltilmesi için yeterli değildir. ​“Emr- i bi’l-ma’rûf neyh-i ani’l-münker” prensibi, bir kötülük görüldüğünde önce elle​müdahale edilmesi gerekir. Elle müdahale, o kötülüğün ortaya çıkmasına yol açan bütün ​vesile ve vasıtaların yok edilmesi için gayret etmektir. Bu da cihâdın cüzlerindendir.

İşte kalbin bu durumda uyum içerisinde olması ise bağışıklık sistemimizin güçlenmesine, hastalıklar varsa iyileşmesine yardımcı oluyor, stres hormonlarının düzeyi düşüyor.

Kalbin uyum içerisinde olması ile aynı zamanda yeryüzü manyetik alanı ile de uyum içerisinde oluyorsunuz. Kalbin bu uyum durumuna ise Coherence deniyor.
Hatta Coherence durumunda olup olmadığınızı ölçmek için bir âlet bile geliştirmişler.
Âletin adı DA EM Wave. Artık bazı bilim adamları bu âleti takıp dolaşıyor.
Eğer uyum durumunda değilseniz âlet de kırmızı ışık yanıyor.

Kalp ve beyin arsındaki iletişim uyumlu ise yani takdir, şükran ve sevgi duyguları içerisindeyseniz âlet yeşil yanıyor. Kısacası iman etmemiş pozitivist bilim dahi, bizlere şah damarından daha yakın olan Allah (c.c.)’ın emirleri ve Tabîbul Kulûb olan Rasûlullah’ın (s.a.s.) emirlerinin bizlerin ruh, karakter ve dahi vücut sağlığımız için ne derece önemli olduğunu gösteriyor.
 

“Andolsun, biz cinler ve insanlardan birçoğunu cehennem için yaratmışızdır. Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler. İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gafiller onlardır. ”(A’râf, 7/179)

Elmalılı Hamdi Yazır merhum, “Rabbinizden size pek çok basiretler geldi” (A’râf, 7/203) âyetini tefsir ederken “gözün görmesine basar, kalbin görmesine basiret denir” diyor. Yani basireti de kalp ile irtibatlandırıyor ve basiret nurlarının fark edilebilmesi için kalp gözlerinin açık tutulması gerektiğini bildiriyor. İmam Gazâlî de İhyâ’sında (4/289) altıncı his olarak değerlendirdiği basiret mefhumunu beyan ederken, kalp, nur, akıl gibi sözcüklerin birbirinin yerine kullanılabileceğini ifade ediyor. Bununla birlikte basiretin de kalpten bağımsız olmadığı aksine onun kalbî bir eylem olarak ele alınması gerektiği de anlaşılmış oluyor.

Rasûl-ü Ekrem sallahu aleyhi ve sellem’den meâlen şöyle bir hadîs-i şerîf rivâyet ediliyor:

“Mü’minin ferâsetinden sakının!. Çünkü o Allah’ın nuruyla bakar.”[11] 

 Hadîs-i şerîfin Hazreti Osman’la (r.a.) bağlantılı bir bölümü de var. Şöyle ki:

Hz. Osman (r.a.), yanına gelen birine, “Gözünde zina eseri var. Bir kadına bakmışsın.” dedi. O kimse “Nereden bildin?” diye karşılık verdi. Hz. Osman da, Mü’minin ferâsetinden korkun, o Allah’ın nuru ile bakar.” 

Enes (r.a.) rivâyet ediyor, Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdular:

“Allah’ın öyle kulları vardır ki, insanları ferâsetleriyle tanırlar. ”[12]

Tüm bunlar anacak sahih bilgi ile oluşmuş, kalp zekâsı ve olgunlaşmış, kalp kıvamı ile olabilecek hallerdir.

“Kalpten anlaşılan, Allah’ı tevhid etmeye mahsus bir yer olan ruhun hakikatidir. Yoksa ölülerle, hayvanlarda da bulunan et ve kan değildir.”
Kalp, bedenimize kan pompalayan bir organ olmanın ötesinde Rabbimiz ile irtibatımızı sağlayan bir imtihan sahasıdır. Biz kul olarak ancak kalbimiz vâsıtası ile Rabbimize yöneldiğimiz gibi Allah (c.c.) da bizim kalplerimize bakar. Ontolojik olarak kalp, yapısı gereği sürekli olarak hareket eden ve aşkın olana madde ötesine yönelen bir alıcı gibidir. Kulları/insanları, dünya hayatını ebedî zannetmekten, kendimize, heva ve heveslerimize, Tek İlâh’tan gayrısına itaatten alıkoymaya, ancak tek yaratan ve tek kanun koyucuyu tanıyıp, O’na kulak verdiğimizde huzur, sükûn, selâmet ve tatmin bulacağımızı hatırlatmaya çalışır. Ama bilmeliyiz ki, kalp, maraz ve illet içerisinde olmaz, her zaman Rabbânî kıvamda olur. Kalbin yaratılışına uygun çalışabilmesi için selim olması, yani sahibi olan kişinin Allah’a ve Rasûlü’ne, dünyaya geliş amacına yönelmesi, Allah’ı zikretmesi, yaşantısını; “Tâğûtu red ve Allah’a iman” ilkesine göre yaşaması, hayrı ve iyiliği çoğaltmak için son nefese kadar gayret göstermesi gerekir.

 

 

 



 

 

.
 

                                                          

 


[1] Sünen-i Dârimî (Dârimî), c.2, s.404, Beyrut / ty. Sünen (İbn-i Şeybi) c. 1, s.348, Beyrut / ty.

[2] Tirmizî, Kader 7, De’avât, 90, 124; Ayrıca bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 182, VI, 91, 251, 294, 302, 315.

[3] Âl-i İmrân, 3/134; Şûrâ 42/37. ​

[4] Tevbe, 9/73; Tahrim, 66/9.

[5] Mâide, 5/54.

[6] Fetih, 48/29.

[7] En’âm, 6/108.

[8] ​En’âm, 6/68, Nisâ, 4/140.

[9] Bakara, 2/104.

[10] Bakara, 2/190, Nahl, 16/​126.

[11] Tirmizî, Tefsîr, 15.

[12] Câmiüssağîr.

 

Yazar:
Abdullah HAKAN
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul