29 Temmuz 2021 - Perşembe

Şu anda buradasınız: / İslamofobinin Kökenleri ve Nedenleri
İslamofobinin Kökenleri ve Nedenleri

İslamofobinin Kökenleri ve Nedenleri Mustafa Özcan

İSLAMOFOBİNİN KÖKENLERİ VE NEDENLERİ

 

   İslâm İşbirliği Teşkilatı ve Türkiye, 15 Mart tarihini her yıl İslamofobi ile mücadele günü ilan etti.  Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, twitter hesabından yaptığı paylaşımda, Christchurch'te düzenlenen terör saldırısının üzerinden 2 yıl geçtiğini hatırlatarak "Bu vahşette kaybettiğimiz Müslüman kardeşlerimizi rahmetle anıyorum. 15 Mart'ı hiç unutmamak adına 'Uluslararası İslamofobiyle Mücadele Günü' ilan ettik. Bu mücadeleyi kararlılıkla sürdüreceğiz." ifadesini kullandı. Yeni Zelanda'nın Christchurch kentindeki Nur ve Linwood camiilerine, 15 Mart 2019'da, terörist Brenton Tarrant tarafından cuma namazında otomatik silahlarla saldırı düzenlenmişti.  Terörist Tarrant, 51 kişinin öldüğü, 49 kişinin yaralandığı saldırı nedeniyle Ağustos 2020'de ömür boyu hapis cezasına çarptırılmıştı.

  Aynı bağlamda Pakistan Dışişleri Bakanlığı, "15 Mart Uluslararası İslamofobi ile Mücadele Günü" münasebetiyle bir mesaj yayımladı. Bakanlıktan yapılan açıklamada, İslâm İşbirliği Teşkilatı’nca (İİT) 15 Mart'ın İslamofobi ile Mücadele Günü ilan edilmesinin dünya genelinde milyarlarca Müslümanın duygularını yansıttığı belirtildi. Açıklamada, inekleri korumak için linç girişiminde bulunan çetelerin, ayrıştırıcı yasaların, başörtüsü sebebiyle kadınların saldırıya uğramasının, minarelerin yasaklanmasının, İslâm sembollerine ve İslâm'ın kutsal mekânlarına kasıtlı saldırıların ve İslâm'ı terörizm ile eşitlemeye yönelik girişimlerin de İslamofobi'nin başka bir türü olduğunun altı çizilerek bu tür eylemlerin herkes için barışçıl dünya özlemlerini tehlikeye attığı vurgulandı.  Popülizmden, nefret söyleminden, bilgi eksikliği ve dezenformasyondan beslenen İslamofobi belasının dünya genelindeki Müslüman azınlıklara hayal edilemeyecek derecede zarar verdiğine işaret edilen açıklamada, Pakistan'ın kültürler ve medeniyetler arasında köprü inşa etmeye yönelik çabalara desteği yinelendi.

 Nefretin Sahaya Yansıması

    Her gün dünyanın dört bucağında İslamofobik eylemler yaşanmaktadır. Hatta dünyanın periferisinde yaşayan ve kendisi de dünyanın paryası olan ve bu yönde muamele gören Hindular bile Müslümanlara yukarıdan bakıyor. Kötü muamele uyguluyorlar.  Son sıralarda Müslümanlar dönemin veya dünya sathının ve sisteminin paryaları haline gelmiştir. Cengiz Çandar da bir kehânetinde 21’inci yüzyılda Müslümanların Kızılderililer haline geleceklerini söylemişti.

 Nitekim,  Hindistan’ın Uttar Pradeş eyaletine bağlı Ghaziabad şehrinde, bir tapınaktan su içen Müslüman bir çocuk, Hindu bir adamın saldırısına uğradı. Hindu adamın çocuğu dövdüğü anların sosyal medya platformlarında paylaşılması sonrası yetkililer, saldırganın tutuklandığını bildirdi. Görüntülerde, "Shringi Nandan Yadav" isimli adamın, adını sorduktan sonra "Asif" isimli Müslüman çocuğu önce tokatladığı daha sonra yere yatırarak tekmelediği ortaya çıktı.  Tapınaktan su içen Müslüman çocuğa yönelik saldırı, başkent Yeni Delhi’ye 33 kilometre uzaklıktaki Uttur Pradeş eyaletine bağlı Ghaziabad’ta gerçekleşti.

Dalitler ve En Alttakiler!

 

   Dalitler, Hindistan kast sisteminde en alttakilerini temsil ediyor.  Müslümanlar onların da altında bulunuyorlar.  Hindistan’da Dalitler ve Müslümanlar nasıl en altı veya altın da altını temsil ediyorlarsa Almanya’da da en alttakileri Müslümanlık adına Türkler temsil ediyorlar. Bu gerçek bittecrübe sâbittir.  

 Nitekim, En Alttakiler kitabı, Günter Wallraff’ın, Almanya’da çalışan bir Türk işçisi (Levent Ali Sığırlıoğlu, daha sonraki baskılarda Sinirlioğlu) kılığına girerek, çalıştığı çeşitli işyerlerinde karşılaştığı sömürü, yok sayılma ve kini anlatmaktadır. Wallraff, Mart 1983 tarihinden itibaren iki yıl boyunca araştırma yaptığı kitabının önsözüne şunları yazar: “Ben gerçek bir Türk değildim. Fakat toplumun maskesini düşürmek için kılık değiştirmek zorundasınız. Gerçekleri ortaya çıkarmak için aldatmak ve sahte tavır takınmak zorundasınız. Ben hâlâ, bir yabancının, günlük aşağılamalarla, düşmanlıklarla ve kinle nasıl baş ettiğini bilmiyorum. Ama şimdi, neler çektiğini ve bu ülkede insanları aşağılamanın nereye kadar gittiğini biliyorum. Bir parça Apartheid var içimizde, demokrasimizde yer alıyor. Yaşananlar benim beklediklerimi tam olarak karşıladı. Tabii olumsuz açıdan. Ben Federal Almanya’da, aslında sadece 19. Yüzyıl üzerine yazılan tarih kitaplarında yer alması gereken olayları yaşadım.”

   Wallraff, Ali Sinirlioğlu olarak, tanınmış firmalarda, çok ağır işleri, çok az saat ücreti ile yapmak, Alman iş arkadaşlarından eziyet görmek, emniyet önlemleri alınmadan, sosyal haklardan mahrum olarak sigortasız ve çoğu zaman vardiyaları arka arkaya çalışmak zorunda kaldı. Alman iş arkadaşları koruma elbiseleri alırken, ona vermediler. (Örneğin kanal işlerinde ısının sıfır derecenin altında olduğunda)  Nükleer enerji santralinde çalışan Türk işçileri tehlikeli dozda ışınlara mâruz kalıyorlardı. Bu çalışanların çoğu, bu insanlık dışı çalışma koşullarına karşı gelemiyorlardı. Ya kaçak işçi idiler ya da sınır dışı edilmekten korkuyorlardı. Wallraff’ın sağlığı da bu araştırma esnasında,  Ali Sinirlioğlu olarak çalışmak zorunda olduğu için, kötü etkilenmişti.

Sadece çalıştığı iş yerlerinde değil, günlük yaşamında da, akıcı Almanca konuşmasına ve örneğin bir Almanya – Türkiye futbol karşılaşmasında, Almanlar lehine tezahürat yapmasına rağmen, görünümü yabancı olduğu için, “Türkler defolun”, “Almanya Almanlarındır” gibi düşmanlıklara mâruz kalmış, çeşitli hakaretlere uğramış, saçlarına sigara atılmış ve kafasından aşağı bira boşaltılmıştır (1).

 Pakistan Başbakanı İmran Han Hindistan’da ayrımcılığı körükleyen ve örgütlü biçimde temsil eden BJP veya onun alt kanadı, kolu RSS’i Nazi kurumlarına benzetmiştir. Esasında Hindu milliyetçiliğini ifade eden Hindutva bir Nazi eğilimini andırmaktadır. RSS ise bu ideolojiyi savunan, arka çıkan bir çetedir ve daha ziyade Siyonist çeteleri andırmaktadır.  İrgun, Stern, Hagahan çeteleri gibi. 

 Lebensraum ve Keşmir Bağlantısı

 Lebensraum Almanca hayat sahası demektir ve Nazilerin komşularına abanma politikasına işaret eder. Mesut Yılmaz’ın görevde iken bu ifadeyi kullanması, Türkiye- Almanya hattında, arasındaki ilişkilerde dalgalanmalara ve gerilime neden olmuştur. 

Pakistan Başbakanı İmran han da Hindutva ve RSS’in Keşmir politikasını ve yayılmacılığını Almanların çevreye ve komşulara yayılma politikası olan Lebensraum’a benzetmiştir. Nitekim Modi  Keşmir’deki özerkliği kaldırmış ve bu özerk vilayeti doğrudan Yeni Delhi’ye bağlamıştır. 

    Bugün Hindistan'da iktidar partisi BJP ve Modi, bağlı olduğu RSS yapılanmasından ve Hindutva ideolojisinden hareketle, çok sistematik bir şekilde ilerliyor. Öyle ki Modi’nin Nisan-Mayıs (2019) aylarında yapılan genel seçimlerden daha da güçlenerek ikinci kez seçilmesinden sonra, ardı ardına içe dönük radikal hamleler geliyor. Anayasanın “geçici” olan 370. maddesi kaldırıldı ve ayrıcalıklı bir statüyle kontrol altında tutulan Cammu-Keşmir ülke topraklarına tamamen katılarak “Hindulaştırılmış” oldu. Assam’a yönelik “Ulusal Vatandaşlık Kaydı” (NRC) düzenlemesi getirildi. Eski adı Faizabad olan Ayodhya şehrinde 1992’de radikal Hindularca yıkılan Babri Camii’nin arazisine Ram Tapınağı’nın yapılması kararı alındı. Ülke genelinde Vatandaşlık Değişiklik Yasası getirildi. Dolayısıyla önce Assam’la sınırlı tutulan Ulusal Vatandaşlık Kaydı şimdi tüm ülke genelinde söz konusu olacak.

 Esasen bugünlerde yaşanan şiddetli protesto olaylarının da temelinde bu yatıyor. Çünkü Vatandaşlık Değişiklik Yasası ve Ulusal Vatandaşlık Kaydı aynı madalyonun iki yüzüdür; her ikisi de Hindistan Müslümanlarını ikinci sınıf vatandaş yapmaya ve onları yabancılaştırmaya çalışıyor. Hindular ya da ülkede sayıları çok az olan diğer din mensupları Ulusal Vatandaşlık Kaydı kriterleri ekseninde Hindistan’a ait olduklarını belgelendiremezlerse dahi Ulusal Vatandaşlık Kaydı onlara hak tanıyor, yani her hâlükârda Hint vatandaşlığını alabilecekler; fakat bundan sadece Müslümanlar faydalanamayacak. (2)

 Pakistan Başbakanı İmran Han 11 Ağustos’ta (2019) Hindistan’ın üstünlük ideolojisinin Nazilerin ideolojisine benzediğini ve bu durumun sonlanmayacağını söyleyerek Keşmir adımının “Hitler’in yaşamsal alandaki Hindu versiyonu” olduğunu ifade etti. Han, bunun Hindistan’daki Müslümanların bastırılmasına ve daha sonra da Pakistan’ın hedef alınmasına yol açacağını duyurdu.

“Hayat alanı” terimi, Hitler’in Nazi Almanya’sının hayatta kalmasını ve ekonomik refahını sağlamak için kontrol altına alınması gereken bölgeler için kullanılan bir terim. Bu çerçevede Yeni Delhi’nin adımının “Keşmir’in demografisini, etnik temizlik aracılığıyla değiştirme girişimi” olduğunu vurgulayan Pakistan Başbakanı, “Dünya Münih’te, Hitler’de olduğu gibi Hindistan’ı da izleyecek mi?” diye sordu. İmran Han, Hitler’in, ağırlıklı olarak Almanca konuşan (o dönemde) Çekoslovakya’ya bağlı, Südet bölgesinin kendisine verilmesini diretmesiyle Nazi Almanyası ile İngiltere, Fransa ve İtalya arasında bir çözüm olarak kabul edilen 1938 Münih Anlaşması'na dikkati çekti.

Küreselleşen İslamofobya

   Batı’da Aydınlanma dönemiyle birlikte kilisenin zayıflamasından sonra Müslümanların dünyadaki yeri gerilemesine rağmen İslâm düşmanlığı öne çıkmıştır. Batı düşman ihtiyacını İslâm dünyasından sağlama yoluna gitmiş ve Osmanlı’daki azınlık meseleleri sürekli kaşınan meseleler haline gelmiştir.   Dine ya da Hristiyanlığa dayalı dinî düşmanlığın yerini seküler düşmanlığa bırakmıştır, almıştır. İsrâil’in kurulmasından sonra uluslararası mahfilleri kışkırtan bu ülke Müslümanların günah keçisi haline gelmelerini sağlamıştır.  SSCB ile Batı arasında Soğuk Savaş ortamının yatışması ve bitmesi de  kızıl düşman yerine yeşil düşmanın raftan indirilmesine neden olmuştur. Bunun temel nedenlerinden birisi de İslâm medeniyetinin diğer medeniyetler gibi ehlîleştirilememesi ve sürüye katılamamasıdır. İslâm dünyası siyasî liderlik anlamında varlık gösteremese de hâlâ değerleri canlı durmakta ve bendelerine ve mensuplarına yön ve istikamet vermektedir.   Bu nedenle İslâm düşmanlığı artık her yerdedir. 11 Eylül sonrasında dünyanın gayr-i müslim odakları Müslümanlar karşısında işbirliğine gitmişlerdir.

   Şarkiyatçı Bernard Lewis düşman  tespitini iyi yapanlardan birisidir. 1991yılında Müslüman Öfkenin kökenleri adıyla bir makale yazmıştır. Daha sonra bu makale Huntington'a ilham kaynağı olmuş ve o da  izinden ‘Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması’  adlı çalışmasını hayata geçirmiştir. Dünya düzeni yeniden kurulamamış ama İslâm dünyası yerle bir edilmiş, taş üstünde taş gövde üzerinde baş bırakılmamıştır.

   Soğuk Savaş sonrasında ideolojik olarak İslâm düşmanlığını kışkırtan medeniyetler çatışması tezi tam anlamıyla İslamofobik bir tezdir. Bunun harcında Yahudi asıllı Bernard Lewis vardır.  Bu adam küresel anlamda avcı kekliği gibi hareket etmiştir.  Haçlıların vuracakları yerlere kılavuzluk yapardı.  İslâm dünyasında bölünmeyi muhafaza etmek için önce Türklere kanca attı ve Türk dostu olarak göründü,  kabul gördü.  Ermeni soykırım tezviratına ve tezlerine karşı bizleri savundu. Lakin devran döndü ve 2005 tarihinden itibaren bu sefer de Batı âlemine Türkleri düşman göstermeye başlamıştır.  2010-2011 yılında bölgede saldırganlıkta İran’ın yerini Türkiye’nin alacağın öngördü. İslamofosyanın bir parçası da Türk düşmanlığıdır. Zaman zaman birbirlerinin yerlerine ikame edilmektedirler.

   Lewis, Kasım 1993'te Le Monde'a verdiği bir mülâkatta, Osmanlı Ermenilerinin başına gelenlerin "soykırım" olmayıp, "savaşın korkunç bir sonucu" olduğunu söylediği için bir Paris mahkemesi tarafından 1 frank ceza ödemeye mahkûm edildi. Osmanlı Ermenilerinin başına gelenler konusundaki görüşünü şöyle açıklıyordu: "Evet korkunç katliamlar oldu... Ama mesele, katliamlar yapılıp yapılmadığı değil, bunların Türk hükümetinin bu kasıtla aldığı bir kararın sonucu olup olmadığıdır... Böyle bir karar alındığına dair hiçbir kanıt yoktur. Aksine, katliamları önlemek için başarısız kalan çabalar harcandığına dair deliller vardır." Lewis, kısmen bu görüşlerinden dolayı bir "Türk dostu" olarak tanınmış, 1998'de Uluslararası Atatürk Barış Ödülü'ne layık görülmüştür.

"Uygarlıklar Çatışması" kavramını (Huntington'dan çok önce) ortaya attığı "The Roots of Muslim Rage/Müslümanların Öfkesinin Kökenleri" (1990) adlı makalesinde Lewis, İslâm üzerine şunları yazar: "İslâm dünyanın büyük dinlerinden biridir... Milyonlarca erkek ve kadına rahat ve huzur getirmiştir. Yoksul ve kasvetli hayatlara saygınlık ve anlam kazandırmıştır. Farklı ırklardan insanlara kardeşçe yaşamayı ve farklı inançlardan insanlara mâkul bir hoşgörü ortamında yan yana yaşamayı öğretmiştir. İslâm, Müslümanların yanında, başkalarının da yaratıcı ve yararlı hayatlar yaşamalarına imkân veren ve başarılarıyla bütün dünyayı zenginleştiren büyük bir uygarlığa esin kaynağı olmuştur."

11 Eylül'den sonra Lewis, Bush yönetiminin Ortadoğu politikalarının fikir babalarından biri olmakla kalmamış, İslamofobi'nin Batı'daki baş körükleyicilerinden biri haline gelmiştir. 28 Temmuz 2004'te Alman Die Welt dergisine verdiği mülakatta şunları söylemiştir: "Yüzyılın sonuna kadar Avrupa'ya İslâm hâkim olacaktır... Avrupa, Arap batısının, Magreb'in bir parçası haline gelecektir." 31 Ekim 2005 tarihli The New Yorker dergisine göre de Lewis, ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney'e şu tavsiyede bulunmuştur: "Araplara yapılması gereken şeyin iki gözleri arasına büyük bir sopayla vurmak olduğuna inanıyorum. Onlar yalnızca güce saygı duyar." Tepkiler üzerine dergiye gönderdiği açıklamada da Lewis, "Evet, Arapların yalnızca güce saygı duyduklarını düşündüğüm doğrudur" demiştir. İslâm ile ilgili yukarıda aktardığım olumlu değerlendirmeyi söz konusu makalenin son baskısından çıkarmış olması dikkatlerden kaçmamıştır. 

 Onun İslâm düşmanlığı ve ardından gelen mütemmimi Türk düşmanlığı tamamen İsrâil ve bekasıyla bağlantılıdır.

   Bugün İslamofobya seküler bir zeminde seyretmektedir. Bununla birlikte seküler mahfillerin dinî ayakları, müttefikleri vardır. Nitekim, 16’ıncı Benediktus  12 Eylül 2006 tarihinde Regensburg Üniversitesinde yaptığı bir konuşmada İslâm’ın şiddetten başka bir şey getirmediğini öne sürmüştür.

 Batı’nın egemen mahfillerine göre Müslümanlar sadece yabancılara karşı değil kendi içlerinde de şiddet uygulamaya meyillidirler. Bu anlamda kadına,  çocuğa ve hayvana şiddet noktasında Müslümanlar olağan zanlıdır. İnsan hakları tüzükleri üzerinden yine Müslümanlar töhmet altındadır. Richard Falk gibi insaflı akademisyenler  küreselleşmenin tüketime dayalı ve laik karakterli olduğunun altını çizmiştir. Bu hususta tasarrufu emreden İslâm küreselleşme teorisyenlerinin işine gelmemektedir.

 Küreselleşmeyle bağlantılı olarak sömürgecilik tarihi 1492 yılında Müslümanların İspanya’dan kovulmasına bağlanıyor.  Müslümanların İberya Yarımadası’ndan kovulmaları sömürgecilik tarihinde bir milattır. Nitekim,  Müslümanların Endülüs’ten çıkarılmaları,  Amerikan kıtası ve Batı’nın yükselişi olmuştur.    

  Maalesef globalleşme tabiri Özal döneminde revaç bulmuş ve sık kullanılır hale gelmiştir. ABD; demokrasi ve insan hakları getireceğim, diyerek Irak’ı işgal etmiş ama sadece emperyalizm, sekterizm ve yıkım getirmiştir.  Demokrasi veya terörle mücadele adına Somali, Irak ve Afganistan gibi ülkelere çöreklenen, saldıran ABD, hiçbirinde tepeden inme demokrasi getirememiştir.  Sadece yolsuzluk ve iç kavga  üretmiştir.

Fransa’nın Düşmanlığının Sırrı  

  Fransız Profesör Olivier Lecourt, Fransa'nın İslamofobik tavırlarını ve İslâm düşmanlığını; sömürgecilik geçmişine ve tarihine bağlamaktadır. Olivier Lecourt bunun tamamen sömürgecilik  geçmişiyle ve bu yöndeki başarısızlıkla ilişkili olduğunu ifade etmiştir.  Araplar Fransa’nın durumundaki ülkelere ve liderlere ‘mevtur’ derler. Yani muradına erememiş ve nâmurad kalmış ve bunun öfkesiyle hareket eden kimse!  

   Birinci Dünya Savaşında Fransa'ya yararlılıklar gösteren Müslümanların gönlünü kazanmak için Paris Camii'ni inşa eden Fransa bugün daha farklı ve zıt bir politika izliyor.  Ülkedeki İslâm’ın etki alanını daraltmak ve  Gannuşî'nin ifadesiyle kaynakları kurutmak istiyor. Fransız Profesör Olivier Lecourt’a göre,  Cezayir devrimi ve direnişi karşısında tutunamayan Fransa İslâm düşmanlığından medet umuyor ve Cezayir karşısında başarısızlığının intikamını bu yolla almaya çalışmaktadır (3). Demek ki Fransa’nın İslâm düşmanlığı çıkar ve sömürgecilik üzerine kuruludur.

 Fransa’da Olivier Lecourt emsali kişilerden birisi de Güneyin Sesi gibi kitaplara imza atan François Borga’dır.  Birkaç insaflı yazar ve gazeteciden biri olarak temayüz etmiştir.

 Batı mahfilleri genelde insaftan uzaktır. Bosna’da Srebrenitsa soykırımı reddeden Peter Handke gibi isimlere  2019 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü layık görmüştür (4).  Suriye’deki soykırımı veya katliamları da kale almayan Adonis de Almanlar tarafından ödüllendirilmiştir. İslâm Peygamberi’ne hakaret eden Selman Rüşdi de İngilizlerce ödüle layık görülmüştü. Fransızlar ise İslâm’a hakareti; ifade hürriyetinin olmazsa olmaz şartı sayıyorlar.  Hepsi de İslâm’a ve Müslümanlara aynı yaydan ok atıyorlar.

 

DİPNOT

1- https://www.izdiham.com/gunter-wallraffin-en-alttakiler-kitabi-alman-sermayesinin-barbarligina-iyi-bir-ornek/

2- https://www.aa.com.tr/tr/analiz/hindutva-rss-bjp-modi-ideolojik-prizmayla-yeniden-tasarlanan-hindistan-i-anlamak/1683434

3- //www.aa.com.tr/ar/

4- Sizinle savaşmaya Devam Ediyorlar, Prof.Dr. Fahreddin Kabavi, Çeviri: Dr. Fatma Çetin, Safa Yayın Dağıtım, s: 16

 

 

Yazar:
Mustafa Özcan
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul