16 Mayıs 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / Batı'da Hz. Muhammed (s.a.s) Üzerinden İslamofobi'nin Yansımaları
Batı'da Hz. Muhammed (s.a.s) Üzerinden İslamofobi'nin Yansımaları

Batı'da Hz. Muhammed (s.a.s) Üzerinden İslamofobi'nin Yansımaları Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya

BATI’DA HZ. MUHAMMED (S.A.S.) ÜZERİNDEN İSLAMOFOBİ’NİN YANSIMALARI

-İSLAMOFOBİ’NİN FELSEFÎ KÖKENLERİ[1]

1.“Öteki”nin Düşünce ve Basın Özgürlüğü

Öncelikle, bir dönem gösterime girmiş, Hz. Îsâ’ya hakaret eden ve Hristiyan değerlerini aşağılayan “Günaha Çağrı” adlı bir filmin, Batı coğrafyasında uyandırdığı yankı ve tepkiyi hatırlamak gerekir. Filmin sinemalarda gösteriminin başlamasıyla, bu yaşlı kıtada yer yerinden oynamış, gösteriler yapılmış, sinema salonlarına saldırılarda bulunulmuştur. Vatikan dolayısıyla Papalık ayağa kalkmıştır. Nihayetinde genel olarak filme gösterilen tepki ve reaksiyon, masum, makul ve haklı bulunmuştur. Tabii ki, filmin gösterilmesinin meşru olduğu; fikir ve düşünce özgürlüğü çerçevesinde görülmemiş ve bu kapsamda ele alınmamıştır. Dolayısıyla Batı kamuoyunu, siyaset çevresi ve entellektüelleri; kendi kutsal ve inançları söz konusu olduğunda çok duyarlı bir tavır sergileyerek, herhangi bir saldırıya kesinlikle müsaade etmemektedirler.

Yine, yakın zamanda çekimi yapılan ve gösterilen “Îsâ’nın Çilesi (Istırabı)” isimli film, Yahudilerin Hz. Îsâ’ya yönelik acımasız işkence ve eziyetlerini, gereğinden fazla abartılı bir şekilde işlemekteydi. Ancak başlangıçta filmin gösterimi için, ABD’de sinema bulunamadı. Bununla birlikte film, birçok Yahudi örgüt ve kuruluş tarafından haklı olarak şiddetle eleştirildi ve kınandı. Dolayısıyla bu filmle ilgili ileri sürülen eleştiriler de gösteriyor ki, hakaret içeren ve gerçekçi olmayan görüntüler, eğer İslâm’ın dışındaki bir din için olduğu takdirde, filme yöneltilen tenkitler mâkul ve meşrûdur. Ancak İslâm’a ve onun değerlerine yapılan yazılı ve görsel sataşma, saldırı ve iftiralara karşı ortaya konan tepkiler, Batı’da düşünce ve fikir özgürlüğü çerçevesinde ele alınmamaktadır.

Garaudy, Yahudilerin İkinci Dünya Savaşı’nda uğradığı soykırımın gereğinden fazla abartıldığını ve bu dönemdeki Hitler Almanyası’yla Yahudiler arasındaki ticarî faaliyetlere ve bazı gizli anlaşmalara dikkat çeken bir kitap kaleme aldı. O, kitapta; bu soykırımda, Yahudilerin bildirdiğinin aksine altı milyon insanın öldürülmediğini, bu sayının çok daha az olduğunu, birtakım tarihî olay ve belgelerle ortaya koyuyor. Ancak Garaudy’nin bir özelliği de var ki, o da İkinci Dünya Savaşı’nda Nazilerin ölüm cenderesinde bulunan bir kısım Yahudiye yardım etmiş ve onların hayatta kalmalarını sağlamış olmasıdır. Ne yazık ki, İsrail, Mitler ve Terör (Les Mythes Fondateurs de la Politique Israélienne[2]) olarak isimlendirdiği bu eserini, fikir ve düşünce özgürlüğünün şampiyonluğunu yapan Fransa’da yayımlayacak bir yayınevi bulamadı.

Zira, Avrupa’nın birçok ülkesinde olduğu gibi, Fransa’da da Yahudi soykırımının aksini iddia etmek veya küçümseyici göstermek, cezaî müeyyidesi olan bir suç niteliğindeydi. Nihayetinde Garaudy, kendi imkânlarıyla kitabını yayımladı. Ancak bugün Hz. Peygamber’i terörist gösteren ve aşağılayan karikatürlerin yayımlanmasına, düşünce ve basın özgürlüğü kapsamında fırsat veren, göz yuman, hatta –abartılı söylemezsek- neredeyse alkışlayan Fransa, kendi ülkesinin Müslüman bir aydınına, aynı hakları tanımadı ve onu büyük bir para cezasına çarptırdı.

Bir başka örnek, AİHM’nin son olarak, başörtüsü konusunda aldığı karar, kurumun adâlet mekanizmasına, olay ve olgunun değişmesiyle hükmün de nasıl değişebileceğini gösteren dikkat çekici bir örnektir. Diğer taraftan Yahudi bir öğrencinin Cumartesi’nin (şabat) kutsal günleri olduğu; o gün yapılan sınava girmek istememesi için mahkemeye yaptığı müracaat, kurumun en yüksek Yahudi din otoritesinin görüşünü esas alarak verdiği karar… Tabii ki, bu karar, din ve inanca saygının en güzel örneklerinden biridir ve takdir edilmelidir. Ancak adâleti bulamayanların son sığınağı(!) olan bir mahkemenin, başka dinlere de (İslâm’a) ve onun mensuplarına da özgürlüklerden yararlanma fırsatını ve hakkını vermesi gerekir.

Yine aynı Batı, senaryo ve aktörler değiştiğinde, özgürlüğü Salman Rüşdi ve benzeri olaylarda da göstermiştir. Bu çerçevede, Batı’daki fikir ve siyaset eylemcilerinin, Salman Rüşdi’nin Hz. Peygamber ve İslâm’a hakaret içeren eserinin yayımlanmasına, dağıtılmasına, tanıtım ve propagandasının yapılmasına ne kadar geniş bir imkân ve ortam hazırladıkları düşündürücüdür.

 

2. Batı ve Tarihî-İdeolojik Takıntılar

Acaba tüm olanları, Batı’nın tarihî ve ideolojik damarlarının bir uzantısı şeklinde mi okumak gerekir? Yoksa yaşananları, kendinden gelişen sıradan vakıalar şeklinde mi görmek gerekir?

İkincisini, ihtimal dâhilinde değerlendirmek mümkün gözükmemektedir. Zira birkaç ülkede (Danimarka ve Norveç) başlayan/başlatılan kışkırtma ve tâciz, akabinde muhafazakâr ve dindar tebaası ağırlıklı olan, aynı zamanda İslâm ülkeleriyle tarihî karşılaşmaları olan ülkelerde (İspanya ve İtalya) harekete geçiriliyor.

Şu halde bir cinnet ve hedonist kampanya şekline büründürülen bu hamlelerin hedef noktası, Hz. Peygamber’in (s.a.s.), terörist ve kan dökücü ambalajıyla sunulmasının bir gerçekliği var mıdır? Bu sorunun cevabını, Hz. Peygamber’in (s.a.s.), söz, eylem ve uygulamalarında aramak lazımdır.

Nitekim Sevgi Peygamberi’ne gönderilen Kadîm Kelâm, onun misyonunu “(Ey Muhammed!) Biz Seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik”[3] sözleriyle bütün kâinata ilan eder. Bu evrensel hitabın muhatabı Allah’ın Sevgili’sinin sevgi sözleri ise, gerçekten her biri insanlık için birer evrensel ilkeler manzumesi şeklinde tezahür etmektedir.

Tarih boyunca, Batı’da, Peygamberimiz (s.a.s.) ve İslâm dini şartlı, belirli ön yargılarla ve iftiralarla anlatılmıştır ve bu durum devam etmektedir. Tabii ki bunun birtakım dinî ve siyasî sebepleri vardır.[4] Mesela;

Hz. Muhammed (s.a.s.), sürekli kılıç ve savaş peygamberi, İslam da savaş ve kılıç dini olarak sunulur. Diğer taraftan bir İslâm ülkesi atom bombası ürettiğinde bu silah “İslam atom bombası” olur[5]; ancak bir Hristiyan veya Yahudi ülke bu silahı imal ettiğinde bunun adı “Hristiyan veya Yahudi Atom bombası” olmaz. Yani olumsuzluklar ve yanlışlıklar veya böyle olmaya müsait haller, İslâm’a fatura edilir. Ancak başarı ve üstünlükler söz konusu olduğunda, olay mümkün olduğunca İslâm’dan ve Müslümanlardan yalıtılmış bir halde insanî alana çekilerek sunulur.

 

3. Terörün/Teröristin Dini Olmaz

Bunun gibi İslâm dinini referans alarak acımasız terör ve bombalama fiillerini gerçekleştirenlerin eylemlerini, bilinçaltında küllenmiş amaç ve niyetlerinin bir sonucu olarak “İslâmî/İslâmcı terör” olarak tanımlamak ve sunmak hem İslâm’a hem de milyonlarca Müslümana yapılan en büyük haksızlık ve zulümdür. “Çünkü, böyle olaylar İslâm ile özdeşleştirilirse, İsrâil’in, dinî içerikli siyasî hedeflerini gerçekleştirmek için Filistinlilere karşı yaptığı saldırılarını “Yahudi terörü”, ABD’nin 11 Eylül’den hemen sonra “Haçlı seferlerini başlatacağını” dil sürçmesiyle Irak’ta yaptıklarını ve bunu yapan iktidarların da büyük ölçüde Evanjelik Hristiyan söylemi[6] ile hareket etmesini de “Hristiyan terörü” olarak nitelemek mümkündür.”[7]

            Dolayısıyla terörü gerçekleştirenler, her dinin mensupları içerisinden çıkabilir. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de bunun örnekleri görülmektedir:

“Oklahoma City’de (ABD) içinde çocuk yuvası da bulunan bir devlet binasını havaya uçurup (19 Nisan 1995) 168 kişinin ölümüne sebep olan Timothy McVeigh ‘Hristiyan’ idi ve eylemini de ‘inançları uğruna’ yapmıştı. Filistin’in el-Halil kentindeki İbrâhim Camii’ni basarak cemaati kurşuna dizen (25 Şubat 1994) Dr. Baruch Goldstein da inançlı bir Mûsevî’ydi; tıpkı Başbakan İzak Rabin’i öldüren (4 Kasım 1995) genç Yigal Amir gibi.”[8]

Amerikalı yazar Robert Spencer, İslâm’ın Batı’yı tehdit ettiği ve Müslüman askerlerin batıyı doğru yürüdüğünü haber vermekte ve Müslümanların ortaya koyduğu dinsel şiddetin, bu zamana kadar söylendiği gibi İslâm’ın yanlış yorumu olmadığını; aksine şiddet ve terörün İslâm’ın teolojik merkezi olduğunu ileri sürmektedir. Müslümanların kendi inancının dışındakileri öldürmeyi emreden teolojileri ile Batı’nın üzerine yürüdüğünü ileri süren Spencer, Müslümanlara karşı ‘nihaî savaş’ta zafer kazanmak için bazı önerilerde bulunmaktadır: İslâm öğretilerinin Batı’ya karşı doğrudan bir tehdit oluşturduğunu doğrulamak için ‘vurdumduymazlığa son verilerek radikal İslâm tehdidinin doğası ile kavranmalıdır.’ İşbirliği yapılan devletlerin İslâm hukuku uygulayanlarıyla uluslararası ilişkilere son verilmelidir. Birleşik Devletler’deki camiiler, vatana ihanet gerektiren İslâm öğretilerinin engellenmesi için denetlenmelidir. Müslüman göçmenler ‘anayasada sıralanan Amerikan idealleri doğrultusunda’ asimile edilmelidir. Amerikan vatandaşı olmak isteyen herhangi bir Müslüman ‘hoşgörü, düşünce özgürlüğü, cumhuriyet idaresi ve seküler hukuk gibi Batı ideallerini’ kabul etmelidir. Birleşik Devletler’de ve diğer ülkelerde ılımlı İslâm anlayışı cesaretlendirilmelidir. Ilımlı Müslümanların, ‘şiddetin çoğalıp yaygınlaşmasında Kur’ân’ın rolünün olduğunu kabul etmeleri’ için çaba gösterilmelidir. Müslümanlar Kur’ân’ın ‘ahlâkî, tarihî ve bilimsel açıdan çok önemli hatalar içeren insanî bir metin’ olarak görmeye ikna edilmelidir. İslâm, ‘kapsamlı ve evrensel bir reforma’ tâbi tutulmalıdır. Ilımlı Müslümanlar şer’î hukukun Birleşmiş Milletlerin 1948 tarihli insan hakları evrensel beyannamesini ihlal ettiğini ilan etmeleri için ikna ve teşvik edilmelidir.[9]

Nihayetinden şu husus anlaşılmaktadır ki; İslamofobi’nin siyasî, içtimâî, askerî, iktisadî ve felsefî sebepleri bulunmaktadır.

 

4. İslamofobi’nin Felsefî Kökenleri

VIII ve IX. yüzyıllar, İslâm karşıtı teolojik polemiklerin yoğunlaştığı bir dönemdir. Bede (ö.735), Yuhanna (Yahya) ed-Dımeşkî (Johannes Damascenus) (ö.749) ve öğrencisi Theodore Ebû Kurre (ö.825) gibi Hristiyan teologları, eserlerinde İslâm, Kur’ân ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.), isminden bahseden ilk Batılı düşünürlerdir. Eserlerini Arapça, Yunanca ve Süryanice yazan Ebû Kurre, Abbâsî Halîfesi Me’mûn’un sarayında Müslüman kelâmcılarla birçok tartışmanın içinde bulunmuştur. Farklı bir öneme sahip olan Yuhanna ed-Dımeşkî, Ortaçağ boyunca hâkim olacak teolojik İslâm algısının ilk önemli temsilcisidir. Doğu Hristiyan teolojisi üzerine önemli eserler yazan Dımeşkî, Emevî sultanının sarayında malî işlerinden sorumlu bir memurdur. 720 yılında Kudüs’te inzivâya çekilen Dımeşkî, burada kaleme aldığı eserlerinde İslâm dininden “İsmâiloğuları’nın sapıklığı” şeklinde bahsedecektir. Arapların İsmâil soyundan geldiğine inanan bu Hristiyan düşünürü için İslâm yeni bir vahiy değil, Hristiyanlığın içinden çıkmış heretik/sapkın bir mezheptir. Yine Dımeşkî’nin düşüncesine göre, Hz. Muhammed (s.a.s.), bir sahte peygamberdir; şans eseri Eski ve Yeni Ahit’i görmüş, bir Aryan din adamıyla (burada Hristiyan din adamı Bahîra’ya atıf yapılıyor) karşılaştığını iddia etmiş ve böylece kendi sapık mezhebini kurmuştur. Dımeşkî, İslâm’ı aynı zamanda “deccâlin habercisi” olarak nitelendirir. Bu algılama ve imaj, Ortaçağ boyunca sürecek ve bugüne kadar uzanacaktır.[10]

XII. yüzyılın iki önemli Hristiyan düşünürü Clairvauxlu St. Bernard ve Raymond Lull, Müslümanların sadece kılıç zoruyla değil, aynı zamanda ikna yoluyla Hristiyanlaştırılmasını öneriyorlardı. İkinci Haçlı Seferi’nin düzenlenmesinde önemli bir rol oynayan St. Bernard, Müslümanlar arasında misyonerlik çalışmalarının yetersizliğinden şikâyet etmekte ve şu tavsiyelerde bulunmaktaydı: “Hristiyan inancının onlara kendiliğinden gelmesini mi bekliyoruz? Kimin şans eseri imana geldiği görülmüş? Eğer biz onlara anlatmazsak, nasıl imana gelecekler?”[11]

Ortaçağ boyunca öne çıkan bir olgu, Hz. Muhammed (s.a.s.), hakkında oluşmaya başlayan Avrupa literatürüdür. Her ne kadar Yuhanna ed-Dımaşkî İslâm Peygamberi’ne doğrudan atıfta bulunan ilk Hristiyan düşünürüyse de, Haçlı seferlerinin başladığı ve Kur’ân’ın Latince’ye çevrildiği XI. XII. yüzyıllarda Hz. Muhammed (s.a.s.), hakkında müstakil bir kitaplar yazılmaya başlanacaktır. Burada özellikle Mainzli Embricco’nun (ö.1077) Vita Mahumeti, Compigne’li Walter’ın 1137-1135 yılları arasında kaleme aldığı Otia de Machomete ve Nogentli Guibert’in XII. yüzyılın başında yazdığı Gesta Dei per Francos adlı kitapları hatırlanabilir. Bu çalışmaların hepsi, tarihî kaynaklardan çok, Bizans kökenli söylenti ve hikâyelere dayanan ve önceden belirlenmiş bir Hz. Peygamber (s.a.s.), imajını doğrulamak için yazılmış kitaplardır.[12]

Ortaçağ’da Hz. Muhammed’i (s.a.s.), tamamen şeytanî bir sahtekâr olarak gösterilmesi sıradan bir olgudur. Konuya ihtiyatla yaklaşan Hristiyan düşünürlerin daha büyük kısmı bu konuda hüküm vermezken, bazı Romalı Katolik İslâm uzmanları, Hz. Muhammed’i (s.a.s.), dindar bir ‘dâhî’ olarak düşünmektedirler. Diğerleri daha da ileri gitmiş ve bir bakıma onun gerçek bir peygamber olup olmadığını tartışmışlardır. Sözgelişi St. Thomas Aquinas’ı (ö. 1274) ele alırsak, o, yol gösterici peygamberlikten bahsetmekte ve bunun zorunlu olarak yanılmaz ve kusursuz olmadığını îma etmektedir.[13]

Ortaçağ dinî düşüncesine damgasını vuran ve “Batı’nın Gazâlîsi” olarak görülen St. Thomas Aquinas, Summa Theologia adlı eserinde İbn Sîna ve İbn Rüşd’e iki yüzden fazla yerde isim vererek atıfta bulunur.[14]

Thomas Aquinas: Muhammed Eski ve Yeni Ahit’teki İfadeleri Almış, Kendisine Mâl Etmiştir

Hristiyan yazarların ilk dönemlerde Yahudilere ve “kafirler”e karşı Hristiyanlığı savunmak için apolojiler yazdıkları görülür. Klasik apoloji diye adlandırılan bu dönemin zirve ismi olarak Origien (ö.254?) gösterilir. Ortaçağ’da Yahudilerin ve kâfirlerin yanı sıra, Müslümanlara karşı da apolojiler kaleme alınmıştır. Dönemin öne çıkan isimleri, Doğu’da Yahya ed-Dımeşkî ve Abdulmesih el-Kindî (ö. 866); Batı’da ise Thomas Aquinas’tır. Daha sonraki yüzyıllarda Hristiyan apolojiler, Protestanlığa, pozitivizme, evrim teorisine ve din karşıtı akımlara karşı da Hristiyanlığı savunma vazifesini yerine getirmişlerdir.

Papa VI. Innocent’in (ö.1362), “Onun öğretisi Kutsal Kitap dışındaki bütün öğretilerden daha üstündür.” diyerek düşüncelerini övdüğü St. Thomas Aquinas, Summa Contra Gentiles ( Kâfirlere Karşı) eseriyle apoloji tarihinde önemli bir yere sahip olmuştur. Onun, Summa Contra Gentiles’i, Dominikien Tarikatı’nın başkanlığını da yapmış olan Raymond of Penafort’un (ö. 1275) talebine bir cevap olarak yazdığı yönünde eski bir söylenti bulunmaktadır. Bunu göre Raymond, misyonerlerin, Müslümanların Hristiyanlaştırılması için gerekli olan aklî silahlarla donatılması için genç meslektaşı Thomas Aquinas’tan bir eser kaleme almasını arzulamıştır. Bu rivâyetin doğruluğu sorgulanmakta ve Summa Contra Gentiles’in gerçekten İslâm ve Müslümanlara karşı yazılmış bir eser olup olmadığı yönünde tartışmalar varlığını sürdürmektedir.[15]

Aquinas, İslâm’ı bir ‘mezhep’; Muhammed’i ise şehevî vaatlerle insanları yoldan çıkaran bir kişi olarak tasavvur etmektedir. Ona göre Muhammed, kendisini destekleyecek hiçbir mucize gerçekleşmediği gibi önceki kitaplarda onun geleceğine ilişkin herhangi bir haber ve işaret de bulunmamaktadır. Bununla birlikte Aquinas, İslâm’ı sadece aptalların inandığı, şiddet ve şehvetten ibaret bir öğreti olarak düşünür.

“(Muhammed) bedenin bizi sürüklemeye çalıştığı şehevî zevklere dayalı vaatlerle insanları yoldan çıkarmıştır. Onun öğretisi, vaadlerine uygun kurallar içermekteydi; şehevî arzuları dizginleyecek hiçbir engel koymamıştı. Tahmin edilebileceği gibi, şehvete düşkün insanlar kendisine itaat etti. Doktrinini gerçekliği ile ilgili olarak (Muhammed’in) getirdiği deliller, sadece çok düşük bir algılayışa sahip insanların anlayabilecekleri şeylerdir. Nitekim öğrettiği gerçekler pek çok masal ve büyük hatalarla doluydu. Olağanüstü bir tarzda gerçekleşmiş ve ilâhî ilham aldığını ispat edecek hiçbir mucize gösterememiştir… Bilakis, Muhammed, ordularının gücü ile gönderildiğini söylemiştir (ki bu, eşkıya ve zorba hükümdarlarda da eksik olmayan bir özelliktir). Dahası, akıllı insanlar, yani ilâhî ve insanî şeyler hakkında bilgi sahibi olan kişiler, başlangıcından itibaren kendisine inanmıştır. Ona inananlar ilâhî şeyler hakkında tamamen bilgisiz vahşi insanlar ve bedevîlerdir. (Muhammed) Bu cahil ve vahşi insanlarla şiddet uygulayarak insanları kendine bağlamıştır. Önceki peygamberlerin ilâhî beyanları da kendisinden hiç bahsetmemektedir. Tam tersine (Muhammed), Eski ve Yeni Ahit’teki ifadelerin neredeyse tamamını almış ve kendisine mâl etmiştir; onun şeriatını inceleyen herkes bu gerçeği görebilir. Yalanının ortaya çıkmaması için kendisine inananların Eski ve Yeni Ahit’i okumalarını yasaklaması onun adına zekice bir karardı. Bundan dolayı, onun sözlerine iman eden kişilerin aptalca bir inanca sahip oldukları ortadadır.”

Müslümanlara karşı Hristiyanlığı savunmak amacıyla kaleme aldığı beş ciltlik Summa Contra Gentiles’te Aquinas’ın, İslâm hakkında verdiği bilgi yukarıdaki ifadelerinde görünmektedir. Yine Müslümanlara karşı yazdığı Reason fort the Faith against Muslim Objections… adlı eserinde de, Hristiyanların, Mesih’in, yaşayan Tanrı’nın Oğlu olduğuna inandıklarını açıklayan Aquinas, bu inanç sebebiyle kendilerini eleştiren Müslümanları aptallıkla itham eder ve küçümser. Ona göre Müslümanlar, zihnî ve manevî şeyleri değil, bedensel şeyleri düşünmeye eğilimlidirler ve bu eğilimleri sebebiyle, Mesih’in Tanrı’nın Oğlu olması gibi manevî şeyleri anlamaları mümkün değildir.[16]

St. Thomas Aquinas için, Putperestlerin, Yahudilerin ve Heretiklerinki olmak üzere üç tür inançsızlık bulunmaktadır. Onun tanımlamasına göre İslâm, inançsızlık türleri içerisinde bir bakıma en günahsızıdır; çünkü Müslümanlar İncil’i hiçbir zaman kabul etmemişlerdir.  Ona göre puta tapanlar, Hristiyan olmaya zorlanmamalıdır. Bir insan en yüksek iyinin mutluluğunu yaşamak için zorlanamaz. Bu sebeple birçok pagan zümre üzerinde hükümran olan Hristiyan yöneticiler, onların Tanrı’ya kulluk etme yöntemlerini hoşgörüyle karşılamalıdır.[17]

İslam’ın güç ve şiddete aslî rol verdiği ithamı yeri geldiğinde Hristiyanların İslâm karşısında benimsedikleri tavır için teorik meşrûiyet ve mazeret işlevini görmüştür: Genellikle kabul edildiği üzere misyoner çaba, silahla desteklenmedikçe umutsuzdu ve probleme etkili gerçek çözüm, Müslümanların öldürülmesi ya da dinlerinin değiştirilmesi suretiyle İslâm’ın ortadan kaldırılmasıydı. İslâm’ın peygamberini ya yalancı ya da peygamberlikle hiçbir ilgisi bulunmayan bir kimse olarak nitelendiriliyordu. Ya yanlışı öğreten uğursuz bir peygamber ya da peygamberliğin aslî ve zorunlu özelliklerine sahip olmayan bir insandı. St. Thomas Aquinas tarafından tamamlandığı üzere bu özellikler üç taneydi: Tutkulardan arınmışlık, mûcizeler gösterme ve peygamberin peygamberliği dolayısıyla söylediği şeyin değişmez, mutlak doğruluğu. Fakat Ortaçağ Avrupası’nı gözünde İslâm’ın Peygamberi, doğru olan hiçbir şeyi önceden haber vermemiş, hiçbir mûcize göstermemişti; hayatı da erdemli bir model değildi. En kötü haliyle düşünüldüğünde o, “hilekâr bir meczup, ya da bir büyücü”ydü, en iyi haliyle, güç elde etmek için peygamberî nitelikleri ileri süren bir dolandırıcı, güce sahip olduğunda bir müstebid, dinî iddia ve argümanları kendi ahlâkî düşkünlüğünü meşrû göstermek üzere kullanan düşük ve ikiyüzlü bir kimse idi.[18]

Roger Bacon: Muhammed, Sahte Peygamber ve Deccâldir

Roger Bacon (1214-1294) gibi skolastik düşünürler, Fârâbî ve İbn Sînâ’nın aslında Hristiyan olduğunu, gizlice vaftiz olduklarını ve sadece Müslümanların şiddetinden emin olmak için kendilerini zâhirde Müslüman olarak gösterdiklerini iddia edecektir. Zira Bacon’a göre, Fârâbî ve İbn Sînâ gibi birinci sınıf filozofların, İslâm gibi sapık ve irrasyonel bir dine mensup olması imkânsızdı.[19]

Bu dönemde Avrupa’da Arapça kaynakları okuyup değerlendirebilecek nitelikli ve donanımlı insan sayısı çok yetersizdi. Bu durumdan şikâyetçi olan ünlü skolastik filozofu Roger Bacon, XI. Louis’in Mısır sultanının gönderdiği Arapça mektubu tercüme edip Arapça cevap yazabilecek tek bir kişi bulamadığından şikâyet eder. Nitekim Arapça, bir Avrupa üniversitesinde ilk olarak Paris’te College de France’de 1587 gibi geç bir tarihte okutulmaya başlanacaktır.

Bu kitapların sunduğu Hz. Muhammed (s.a.s.) imajı, Ortaçağ’dan günümüze kadar Avrupa’nın İslâm Peygamberi algısını şekillendirmiştir. Bu literatürde Hz. Peygamber (s.a.s.), insanları büyü yoluyla kandıran, kendisi de psikolojik olarak hasta, şehvet düşkünü olduğu için çok kadınla evlenen ve takipçilerini de buna teşvik eden, düşmanlarına karşı merhametsiz, Hristiyanlığı ortadan kaldırmak isteyen bir sahte peygamber ve nihayet “deccâl” (anti-Christ) olarak tavsir edilir. Bütün bu kitapların ortak amacı ve iddiası bir hususu ispatlamaktadır: Hz. Muhammed (s.a.s.) gibi biri, Tanrı’nın elçisi olamaz. İslâm ve Hristiyan peygamberleri arasında yapılan mukayeseler Hz. Muhammed’i (s.a.s.) Hz. Îsâ’nın (a.s.) tam zıttı bir şahsiyet olarak ortaya koyar.[20]

Pascal: Muhammed Otoritesi Olmayan, Sıradan ve Gülünç Biriydi

Hristiyanlığın XVII. yüzyıldaki en hararetli müdafii olan Pascal (1623-1662), ünlü Les Pensees adlı eserinin “Contre Mahomet” başlıklı bölümünde, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) sahte bir peygamber olduğu iddiasını güçlü bir şekilde seslendirir. Akabinde “insan ve tarihüstü Îsâ’nın Muhammed (s.a.s.) gibi “dünyevî” biriyle karşılaştırılamayacağını söyler.[21]

Kilise dışındaki düşünce dünyasında da benzer algılama biçimlerinin hâkim olduğu görülmektedir. XVII. yüzyılın önde gelen düşünürlerinden Pascal (ö.1662), Hristiyan inancının dönemindeki en önemli savunucularından biriydi. Les Pensees adlı eserinin bir bölümünü Hz. Muhammed’e (s.a.s.) ayıran Pascal burada, Hz. Îsâ (a.s.) ile Hz. Muhammed (s.a.s.) arasında ilgi çekici mukayeseler yapar. Pascal, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) sahte peygamber olduğu iddiasını tekrar ettikten sonra, Hz. Îsâ (a.s.) ilâhî otoriteyle konuştuğu, mûcizeler gösterdiğini, gelişinin önceden haber verildiği ve yaptığı şeylerin insan ve tarihüstü olduğunu söyler.[22]

Pascal’a göre İslâm peygamberi, Îsâ Mesîh’in zıttıdır. Mesîh’in insanları öldürülüyorken Muhammed öldürüyordu. O bağlılarını okumaktan men ediyor; hâlbuki Mesîh’in havârîleri onların okumalarını buyuruyordu. Muhammed, insanî bakımdan zafer kazanmıştı. Hâlbuki Mesîh mahvı perişan olmuştu; ve gerçekte o başarılı olduğundan dolayı Mesîh için fâni olmak elzemdi. Yaptığı hiçbir şey insanî bir açıklamadan fazlasına gereksinim duymuyordu; “Onun yaptığını herkes yapabilirdi. Çünkü onun hiçbir mûcizesi yoktu, hiçbir şeyi önceden haber vermiyordu.” O, “ otoritesi olmayan, sıradan ve gülünç biriydi.” On yedinci yüzyılın sonlarına doğru bir kere daha peygamberin hayatını yazarken Pridaeaux, kitabına “İslâm Peygamberi’nin hayatında eksiksiz bir biçimde açığa çıkmış olan hilekârın doğası” ismini uygun görmektedir. Pascal gibi onun da amacı “İslâm ile Hristiyanlık arasındaki zıtlığı işaret etmek”tir: Birinin bütünüyle insanî, diğerinin tanrısal bir kaynağa sahip olduğunu göstermek ve insanlığın tanrısal olandan ne kadar uzak düştüğünü göstererek Hristiyanlığı zamanının moda olan deizmine karşı savunmaktır.[23]

Martin Luther: Son Nefesimi Verene Kadar Türklere ve Türklerin Tanrı’sına Karşı Çarpışırım

Protestanlığın kurucusu Martin Luther, Türklere karış düşman tavrıyla bilinmekteydi. Luther’in pek çok eserinde ve mektuplarında “… Türklere karşı…” ifadesinin apokaliptik bir nitelik kazandığını görülür. Luther, “Son nefesini verene kadar Türklere ve Türklerin Tanrı’sına karşı çarpışırım” diyecek kadar kin ve nefret içindedir. Fakat aynı Luther Türkler hakkındaki bir başka görüşünden dolayı Katolik Kilisesi tarafından bir kez daha zındık ve sapık ilan edilecektir. Luther’e göre, Avrupalıların Türklere karşı savaşması, Tanrı’nın insanların günahlarına karşı verdiği cezayı reddetmek anlamına geliyordu. Bundan dolayı Türklere karşı savaşmak, sadece askerî açıdan boşuna bir çaba değildi; aynı zamanda Tanrı’nın öfkesine karşı çıkmaktı.[24]

Luther için İslâm, Ortaçağ’da Deccâl’in hizmetindeki bir şiddet hareketi olarak düşünülüyordu. İslâm’ın akla kapalı olduğu ve bu sebeple dönüştürülemeyeceği varsayılıyordu. O dönemdeki anlayışlara göre, İslâm’a ancak kılıçla karşı konabilirdi ki bunun imkânından söz etmek de her zaman imkân dâhilinde değildi. Fakat zamanla yaşanan değişiklikler neticesinde İslâm’ın gerçek Deccâl olmadığı, gerçek Deccâl’ın başka bir yerde olduğu düşünülmeye başlandı. Artık Papa ve Türkler “Îsâ’nın ve Kutsal Kilisenin iki temel düşmanı” olarak algılanmaktaydı. Türkler Deccâl’ın bedeni ise, Papa onun başıydı.[25]

İsveçli Protestan P. Vinet ise İslâm’ı bir tür Katoliklik olarak tasvir edebiliyordu. Ona göre İslâm’ın Peygamberi kendisini, tıpkı Papa’nın yaptığı gibi, bir Kilise başkanı olarak gösteren bir Hristiyan mürtediydi. Katolik tarafından da, İslâm’ı bir tür Protestanlık şeklinde değerlendirmek mümkündü. Bundan hareketle William Rainolds, Calvino-Turcisnus gibi anlamlı bir başlığı taşıyan meşhur eserinde, iki sahte doktrin arasındaki paralellikleri şu şekilde çizer:

“Muhammedanizmin temel ilkeleri Kalvinizminkinden çok daha iyidir. Her ikisi de Hristiyan inancını yok etmenin peşindedir; her ikisi de Mesîh’in tanrısallığını inkâr etmektedir, Kalvin’in sözde İncil’i, İslâm’ın Kur’ân’ından daha kötü ve berbat olması bir tarafa, pek çok bakımdan ondan daha çok tiksinti uyandırıcı, daha günahkâr ve şeytanîdir.”[26]

XVI-XVIII. yüzyıllarda Avrupa’daki Türk imajı somut bir şekil alarak zengin bir literatür oluşur. Ortaçağlarda “Sarasin”; Endülüs’te “Moor” kelimeleriyle ifade edilen Müslümanlar, XVI. yüzyıldan sonra giderek “Türk” tipiyle özdeşleştirilir. Türklerin, yani Osmanlıların Balkanlar’ın içlerine ve Güney Doğu Avrupa’nın sınırlarına kadar ilerlemesi, kıyametin bir işareti olarak değerlendirilir. Edebiyattan resme, siyasî metinlerden halk şarkılarına kadar çok geniş bir kültür yelpazesinde Türk imajı köklü ve kalıcı bir yer edinir.[27]

William Muir: Muhammed Psikopattır

Hz. Muhammed’in (s.a.s.) başarıları ve İslâm’ın hızla yayılmasını açıklamasının nasıl olacağı hususunda çok sayıda Ortaçağ ve Rönesans düşünürü bunun için kendilerince mâkul bir çözüm bulacaktır: Muhammed, en az dinî sapkınlık ve putperestlik kadar menfur bir şey olan büyüye başvurmuş, izleyicilerini büyü yoluyla kandırmıştır. Bu inançla hareket eden kimi Avrupalılar, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) psikolojik hayatı hakkında olur olmaz spekülasyonlarda bulunacaklar ve bu yönelim, modern dönemlere kadar sürecektir. İngiliz Krallığı’nın Hindistan’daki görevlilerinden ve daha sonra Edinburgh Üniversitesi rektörü olan oryantalist William Muir (1819-1905), Life of Mahomet (Muhammed’in Hayatı) adlı son derece tartışmalı ve saldırgan kitabında Hz. Muhammed’e (s.a.s.) “psikopat” diyecek ve Hindistan Müslümanların büyük tepkisine muhatap olacaktır. Muir’in bu suçlaması, daha önceki Hz. Muhammed (s.a.s.) tasvirleriyle önemli paralellikler gösterir. Bize ulaşan kaynaklarda Hz. Muhammed’in (s.a.s.) cesedinin domuzlar (bir başka rivayette köpekler) tarafından yendiği, ölmeden önce ruhunu kurtarmak için gizlice vaftiz olduğu ve Hristiyanlığı kabul ettiği şeklindeki efsaneler çarpıcı detaylarla aktarılır.[28]

Peygamber ve halifelere dair yazdığı kitapları hala bütünüyle aşılamamış olan Sir William Muir, peygamberi şeytanın oyuncağı, oluşturduğu toplumu ise kısır ve çorak bir toplum olarak kabul ediyordu. Ona göre İslâm durağandı; ruhanî ve maddî olanı karıştırmakla gerçek özgürlüğü yitirmişti. Mutlak monarşi ve denetimsiz bir askerlik ruhsatı arasındaki orta yoldan habersizdi. En iyi haliyle bile oluşturduğu medeniyet, aile hayatına hiçbir biçimde nüfuz etmediğinden, ne istikrarlı ne de kalıcı olabilirdi. İslâm’ın öğretisinde kimi doğrular bulunmakla birlikte bunlar bile hakikate ulaşmada engel teşkil ediyordu.

Muir’e göre, İslâm’da, daha önceki vahiylerden ödünç alınmış birçok doğru mevcuttur. Bununla birlikte dünyanın henüz tanıdığı Muhammed’in kılıcı ve Kur’ân, medeniyetin, özgürlüğün ve hakikatin en azılı düşmanlarıdır.[29]

Leibniz: Türkler Akıldışı Davranış Sergileyen Asyalılardır

Ortaçağ’ın olumsuz Müslüman imgesinin tesirinde olan Leibniz, akıldışı durumları anlatmak için sıkça kullandığı “fatum Muhametunum” (Muhammet yazgıcılığı) kavramını Türklerle somutlaştırmıştır. Bu amaca yönelik olarak, söz konusu kavramın akıldışını açıklamak için “Türkler, veba salgınının kasıp kavurduğu yerden sakınmazlar” ön yargısını sıkça tekrarlamıştır. Veba gibi ağır bir salgın hastalığın kasıp kavurduğu bir yerden uzak durmamak, doğaldır ki akıldışı bir davranıştır. Leibniz’e göre Türkler, bu akıldışı davranışı sergileyen Asyalı ve Müslüman topluluklardan biridir. Söz konusu akıldışılık, Türklerin yazgı anlayışlarının bir neticesidir.

Leibniz, “özellikle Türk askerlerinin sağlarını sollarını düşünmeden kendilerini tehlikeye attıklarının öne sürüldüğünü” söyler ve şu görüşleri ekler: “ Bana kalırsa, bu tutumda söz konusu yanlış akıldan çok, uyuşturucunun payı daha yüksektir. Bu bir yana, Türklerin kararlığı günümüzde kendisini yalanlarla cezalandırılmaktadır.”

İnsan yaşamında irade dışı gelişmeler sonucunda ortaya çıkan durumlar ya da rastlantıların yorumlanışı konusundaki düşüncelerini izah etmek için Leibniz şu örneği verir: “Polonya’da doğmuş iki çocuğu, ikizleri düşünelim. Biri Tatarlarca zorla alınarak, Türklere satılsın. Hristiyanlıktan koparılarak, dinsizliğe (tanrısızlığa) düşürülsün ve umutsuzluktan ölsün. Öbürü herhangi bir rastlantıyla kurtulsun; iyi ellere düşsün ve uygun bir eğitim alsın; dinin güvenli hakikatine inandırılsın; bu dinin öğütlediği erdemleri uygulasın ve iyi bir Hristiyan’ın görüşlerine sahip olarak ölsün. Bu durumda, birincisinin felaketinden yakınılacak ve söz konusu küçük rastlantının bu çocuğun yazgısını ebediyen belirlediği şaşılacaktır.”[30]

Türkler ve Müslümanlarla ilgili olumsuz ve tahkir edici bir tavır içinden bulunan Leibniz için, “Türkler nedenlerle ilgilenmezler. Buna karşın, Hristiyanlar ve bütün öbür kavrayışlılar, sonucu nedenden türetirler.” Ona göre, “Söylendiği gibi, Türkler, insan ne yaparsa yapsın ya da hiçbir şey yapmasın, yazılanın başa geleceği gerekçesiyle veba ya da öbür felaketlerden kaçmaya çalışmanın boş bir çaba olduğu kanısındadırlar.” Ona göre “akıl, kuşkusuz vebadan ölecek olanın, vebanın nedenlerinden sakınamayacağını öğretir.”[31]

Leibniz’e göre İslâm, doğal bir teoloji biçimi olmasından dolayı yayılmış, Peygamberin takipçileri onu Hristiyanlığın götürülmemiş olduğu Asya ve Afrika’nın uzak ırklarının arasına dahi taşıyabilmiş ve buralarda Tanrı’nın birliğinin ve ruhların ölümsüzlüğünün hakiki doktrinine karşı olan boş inançları yok etmiştir.[32]

Voltaire: Yıkmaktan Başka Bir İş Yapmayan ve Sanatların Düşmanı Olan Bu Halkı Sevmem

18. yüzyıl Fransa’sında Doğu’ya, İslâm’a ve Türk’e bakışı büyük ölçüde biçimlendiren düşünür/yazarların başında hiç kuşkusuz Voltaire gelir. Zihnindeki birtakım kurguların ve ön yargıların etkisinde olan Voltaire’e göre, Türkler, 18. yüzyılda henüz “Avrupa’ya özgü olan frengi hastalığını” tanıyan; köle ticareti yapan, kibar insanlardır. Yazar eserinde kurguladığı III. Ahmet figüründe, Türkleri “vezirlerinin kafalarını vuran, taht kavgası içinde olan”; gayr-i müslim tutsakları ‘köpek gavur’ diye adlandırılan; ‘güzel bir içoğlanı ile denize giren Fransız papaza, bir Hristiyan bir Müslüman ile denize girdi diye sopa atan, kürek cezasına çaptıran; “camiide göğsü açık, güzel bir Türk kadınına, yere düşürdüğü ciçek demetini vermekte geciken Hristiyan’a, imamın kızması üzerine kürek cezası veren” bir topluluktur.

Voltaire’in düşüncesine göre, Osmanlı yönetimi, “beyleri paşaları, kadıları, imparatorluğun her yanına sürgün etmiş”, ‘sürgünü’ sürekli yinelenen bir uygulama durumuna getirmiştir. Sürgünün yanı sıra, ‘kellesini kesme’ de sıradanlaşmıştır.[33]

Türk ve Müslüman imajına düşmanca tavır içindeki Voltaire, şu ifadeleri onun içinde bulunduğu ruh halini tasvir eder: “Koşun peşinden şu Müslümanların/Kaldırın aradan engeli/Yerle bir edin şu küstah sünnetlileri /Mücadele tutkusuydu dolu/Alın ayaklar altına türbanları/Bitirin artık şu yaşamı/Osmanlıların sarayındaki.”

Aynı yıl Prenses Talmont’a Türkler hakkında şöyle yazar:

“Yıkmaktan başka bir iş yapmayan ve sanatların düşmanı olan bu halkı sevmem.”

Alman Kralı II. Friedrich’e şöyle seslenir: “Tüm içten gelen duygularla bu barbar Türkler Ksenophon’un, Sokrat’ın, Platon’un, Sophokles’in, Euripides’in ülkesinden kovulmasını diliyorum.”

Voltaire, Gelenekler ve Ulusların Zihniyeti/Mentalitesi adlı eserinde Türklere ilişkin şunları söyler: “Türklerin kurmuş olduğu bir kenti kimse bilmez. Onlar, Antikite’nin en güzel yapılarını yıkıma terk ettiler ve şimdi bu yıkıntılar üzerinde hüküm sürüyorlar.”[34]

Oryantalist söylemde çoğu kez, İslâm denilmez. İslâm yerine, aşağılayıcı ve dışlayıcı vurgusu belirgin olan, İslâm’ı bir kişinin doktrini veya ideolojisine indirgeyen “Muhammetçilik” kavramını kullanır.

Voltaire’in, Muhammet (1742) dramasıyla kaleme aldığı Felsefe Sözlüğü’ne (1765) yazdığı, “Muhammetçilik” maddesinde İslâm yerine indirgemeci ve küçümseyici bir kavram olan “Muhammetçilik” kavramını kullanması Batı’nın kollektif bilincine ve oryantalist söylemine ortam ve fırsat hazırlamıştır.[35]

Ansiklopedi’nin Muhammetçilik maddesinin girişinde, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) kısaca özgeçmişine değinilen yerde Voltaire, onun “üstün yeteneklerinden”, ‘sanattan ve yöntemden yoksun’ olmasına karşın, “canlı ve güçlü hitabet”inden, “yüksek cinsel güce” sahip olduğundan ve “her bakından İskender’e benzediğinden” bahseder.

Muhammetçilik maddesinde ‘çok kadınla evlilik’ gibi Doğu’nun tenselliğe ve cinselliğe düşkünlüğüne gönderme yapan anlatımın yanı sıra, İslâm’ın diğer dinlere göre ‘daha bağlayıcı’ olduğu, ‘insan doğasına aykırı’ şeyleri içerdiği vurgulanır. Buna karşın, ödül olarak ‘duyusal/tensel şehvetin’ önerildiği, İslâm sözcüğünün ‘boyun eğme’, ‘Kur’ân’ın ‘okuma’ anlamına geldiğini belirtilir. Kur’ân’ın özünün ‘vermek’, ‘affetmek’, ‘iyilik yapmak’, ‘cahillerle tartışmamak’ gibi olumlu özellikler olduğu, bunların yanı sıra, ‘Doğu beğenisine uygun olarak çok sayıda tutarsızlık’ ‘anakronizm’ ve ‘muhteşem bir Tanrı tasviri’ içerdiği de dile getirilir.[36]

Voltaire, Fanatizm ya da Muhammed Peygamber adlı bir oyun yazdı. Peygamber burada, insanoğlunun duygu ve inançlarını kendi “kötü emellerine” hizmet etmek için kullanan teokratik tiranın timsali olarak tasvir edilir.[37]

Voltaire meşhur oyunu, Le Fanatisme ou Mohamet le Prophete’de İslâm Peygamberini, dünyayı sarsan bir sahtekâr olarak, “ayağına kapanmış ereni değiştirmek amacında” kendi hedeflerinin ve fiillerinin farkında olan birisi olarak niteler:

Tanrı ben ki seni beşerlerin felaketlerine kullandım,

Sen ki benim korkunç gayelerim tapılası aracısın,

Sana karşı geldim ama senden hâlâ korkuyorum,

Evren bana taparken ben kendimi mahkûm edilmiş hissediyorum.

Bana verilen özelliklere boşuna karşı çıkıyorum.

Ölümlüleri kandırdım, kendimi kandıramam.[38]

Diderot’nun Encyclopediesinde de, İslâm’ın zaferini “bilinçli bir sahtekâr” olarak nitelendirdiği Hz. Muhammed’e (s.a.s.) atfeder. Diderot’a göre Muhammed, takipçilerinin saflıklarını öğrendikten ve coşkuyu hep hazır olduklarını gördükten sonra kendini, peygamber ilan edebileceğini anlamış, vahiy alıyor gibi yapmış, konuşmuştu.[39]

Kant: Araplar Doğu’nun İspanyolu İranlılar ise Asya’nın Fransızlarıdır

Kant en genel anlamıyla ve ayrımsız bir biçimde insanı öne çıkardığı durumlarda son derece evrenselci, ırkların ayırıcı yönlerini irdelediği yerlerdeyse güncel söyleyişle ırkçı sayılabilecek ölçüde ayırıcı ve ayrımcı bir tavır içindedir.[40]

Avrupalı aklı da üstün akıl olarak gören Kant, düşünsel köklerin ortaklığını, söz konusu birliğin güvencesi saymış; üstün akla ahlâksal bir görev yüklemiştir.[41]

Alman kültür tarihinde Araplara ve Farslara/İranlılara ilişkin görece ve yerleşik olumlu bakışa sahip olan Kant’a göre, “Araplar Doğu’nun İspanyolu İranlılar ise Asya’nın Fransızlarıdır.”

Kant’ın gözünde; İranlılar iyi şairlerdir, kibardır ve beğenileri oldukça incedir. İslâm’ın sıkı izleyicileri değildir ve neşeli ruh yapılarına uygun bir şekilde Kur’ân’ın daha yumuşak sevecen yorumlanmasına ve uygulanmasına izin verirler.[42]

Doğulularda cinsellik ya da kadın erkek ilişkisi konusunda Kant açık ve olumsuz bir bakış içindedir. Ona göre Doğulunun cinsel güdüyle bağlantılandırılabilecek ‘ahlâksal güzele’ ilişkin herhangi bir kavramı yoktur. Bu sebeple, Doğulu duyusal hazzın değerini de azaltır.

“Harem”, için ‘haram’ kavramını kullanan Kant, Doğulu için sürekli bir huzursuzluk kaynağıdır. O da birçok Alman yazar ve düşünür gibi, ‘harem” ve ‘haram” kavramları arasındaki ayrımı yapamaz; doğru yanlış, birinin yerine öbürünü kullanır.

Kant’a göre Doğulu erkeklerin haremi vardır; Doğulu erkekler istediği zaman istediği kadınla ilişkiye girer. Dolayısıyla keyfiliğin egemen olduğu böyle bir cinsellik anlayışında da ahlâksal boyut olamaz.[43]

Ruslarla Türkleri birlikte değerlendiren Kant’a göre, “ikisi de büyük ölçüde Asyalı olan Rusya ve Avrupalı Türkiye, Frenkistan’ın üstünde olduklarını sanırlar. Biri Slav öbürü Arap kökenli olan bu iki halk, bir zamanlar başka hiçbir halkın başaramayacağı ölçüde Avrupa’nın büyük bir bölümünü hâkimiyetleri altına almış ve oralarda özgürlük ortamını yok etmişler ve bu sebeple de oralarda yaşayan insanların yurttaş olmalarını önlemişlerdir.[44]

Ayrımcı ve ötekileştirici bir tavır içindeki Kant’a göre, “Avrupalı Türkiye ulusları, doğal gelişim için gerekli niteliklerden yoksundurlar; hiçbir zaman belli bir ulus özyapısı (karakteri) edinebilmek için gerekli olan doğal yeteneğe sahip olmamışlardır ve bundan sonra da olmayacaklardır.”[45]

Kadın ve erkeğin baskın özelliklerini böyle niteleyen Kant, Çerkez ve Gürcü kızlarının tüm Avrupalılarca güzel bulunduğunu söyler. O, bu konuda “Türklerle Arapların ve İranlıların beğenilerini benzer” olduğunu düşünür. Kant’a göre, “Türkler, Araplar ve İranlılar, halklarını bu güzellikle, asil kanlarla birleştirmeye çok meraklıdır ve İran ırkı da bunu başarmıştır.”

Kant, Türkleri, Arapları ve İranlıları güzel bulmaz. Bu ırklar, Kant’a göre, güzelleşmek için başka ırklarla birleşmeye gereksinme duymakta ve bu doğrultuda çaba göstermektedirler.[46]

Kant’a göre, “Muhammed’in cenneti, din bilginleri ve mistikleri erime ölçüsünde bütünleştirir.” Söz konusu cennetin yaratıkları, canavarları akla dayatırlar. Bu yüzden aklı düşlere feda etmektense, ona hiç sahip olmamak yeğlenmelidir. Ahlâksal yasa bilincinin gösterdiği gibi, akıl kendisi için edimsel ve gerçek olabilmelidir.

İslâm ve Hz. Muhammed (s.a.s.) hakkında müspet bir tavır içinde bulunmayan Kant’a göre, Muhammet’in cennet tasarımı ve sunumu, nesnel tanımlamalara dayanmaz. Oysa saf akıl, nesnel tanımlamalara dayanır. Bu nedenle, İslâm’ın cennet tasarımı saf aklın doğal durumunu bozucu özelliktedir.[47]

Kant, İslâm’a yüksek bir yer vermeyi düşünmemiştir. O İslâm’ın Peygamberini, cennetinin şehevî ve ahlâkî tavrının da kibirli bir tavır olduğuna inanıyordu. Kant için Muhammed, inancını mûcizelerle değil zaferlerle pekiştirmenin arayışı içindeki bir insandır.[48]

Hegel: Doğulu Şeyler Felsefe Tarihinden Atılmalıdır

Doğu ve İslâm’a ait -düşünce de dâhil- hiçbir şeye tahammül edemeyen Hegel’e göre, “tin/düşün Doğu’dan doğar; ama Doğu’da dizginleştirilemez; çünkü Doğu’da irade ve bilinç özgür değildir. Öz bilinç ancak Batı’da özgürleşir. Doğu’da ışık dışı, Batı’da içi aydınlatır. Doğulular, insanın insan olduğu için özgür olduğunu bilemezler. Bu nedenle, Doğu’ya özgü şeyler felsefeden silinip atılmalıdır.”[49]

Hegel, ‘Doğu-düşün/tin’ ilişkisi çerçevesinde Doğu insanının bireyleşme(me), kişileşme(me) sorununu ele alır. Doğulular, Hegel’e göre, ‘kolay kişileşemezler’; çünkü düşünsel etkinlikleri henüz tam anlamıyla dünyasallaşmamıştır. Nihayetinde Hegel’e göre, “Doğulu şeyler felsefe tarihinden atılmalıdır.”

Hegel; Doğulunun düşünüş ve davranışına ilişkin yargılarını ve ön yargılarını daha da ileri boyutlara taşır: Doğulular ‘özyapısal ölçüler geliştiremezler; çünkü öznesel özgürlükten yoksundurlar.’ Ayrıca, Doğulularda ‘vicdan ve moral de yoktur’. Doğuluların bilgi dedikleri, tözsel ya da genele ilişkin bilgi değildir; bu sebeple, felsefî bilgi olarak değerlendirilemez. Yani Doğu ve Doğu’ya özgü düşünüş tarzları ve düşünce ürünleri, felsefî öz ve nitelikten yoksun olduğundan, felsefeden çıkarılmalıdır.[50]

Batı düşünce ve değerleri önceleyen ve onları yegâne hakikat olarak görme eğiliminde olan Hegel’e için, asıl felsefe Batı’dan başlar; öz bilincin özgürlüğü ancak Batı’da ortaya çıkar. Doğu’nun parıltısında birey yitip gider; ışık, Batı’da kendi içinde çakan ve o andan itibaren kendi dünyasını yaratan şimşeğe dönüşür.

Özgürlüğü sadece Batı insana özgü bir olgu olarak kabul eden Hegel düşüncesinde “Doğu’da tek bir kişi özgürdür. Yunanistan’da bazıları özgürdür! Alman ülkesinde herkes özgürdür. Yunanistan’da bazıları özgürdür! Alman ülkesinde insan, insan olduğu için özgürdür. Bu şematik ve çizgisel özgürlük anlayışına göre, özgürlük veya uygarlık Doğu’dan Batı’ya gidildikçe gelişir ve güçlenir.”[51] “Doğulular, düşünün ve insanın böyle oluşundan dolayı bir başına özgür olduğunu henüz bilmezler; bilmedikleri için de kendileri de özgür değildir. Bildikleri sadece şudur: Bir kişi özgürdür; bu yüzden de böyle bir özgürlük, sadece keyfîlik, vahşilik, tutkuların sönüklüğünü ya da yumuşaklığını ve sıradanlığını içerir; yine böyle bir özgürlük sadece doğal bir durum ya da keyfîliktir. Bu tek kişi bu yüzden sadece bir despottur ve özgür bir adam değildir.”[52]

Doğu ve Müslümanlara tarihte var olma hakkını bile verme niyetinde olan Hegel için, “Doğu’da ışık içi değil, dışı aydınlatır. Tarihte büyük ölçüde tarihten yoksundur; çünkü Doğu’da tarih, görkemli çöküşün yinelenmesinden ibarettir.”[53]

Araplardan kaynaklanan ve sınırsız ve belirsiz genelliğe, bir başka anlatımla, soyut ve her şeyi kapsayan teke bağımlılaşmaya dayanmayı Muhammedanizm olarak isimlendiren Hegel düşüncesi, bu dinin insana inancını mutlaklaştırmaktan başka bir seçenek bırakmadığını iddia eder. Bu yüzden de Hegel’e göre, Muhammedanizmde ‘en büyük kazanım, inancı uğruna ölmektir.’ Bir başka ifadeyle ‘cihattır.’ Arap tini/düşünü oldukça yalındır. Biçimsizlik burada yurdundadır; çünkü ‘çöllerde oluşturulabilecek veya biçimlendirilebilecek bir şey yoktur’.

Çoğu Batılı filozof ve düşünür gibi Hegel de, İslâm ile kılıç ve savaşı özdeşleştirme çabası içerisindedir. Ona göre, Muhammedanizmin bir başka özelliği ‘hızlı ve korkunç fetihçilik ve yayılmacılıktır’. Arap fetihçiliği, Hz. Muhammed (s.a.s.) döneminden başlamıştır. Bu ‘korkunç fetihler’, hem Doğu’ya, hem de Batı’ya yönelmiştir.

Muhammetçilerde ‘soyutluk egemendir; çünkü amaçları soyut hizmeti gerçekleştirmektir.’ Muhammetçiler, Müslümanlar, ‘büyük bir coşkuyla bu soyut hizmet için uğraşırlar.’ Bu izahların ardından Hegel, sonuç önermesini haykırır: ‘Bu büyük coşku, fanatizmdir’[54] “Muhammetçi Doğu’nun coşkusu soyuttur, soyut olduğu için de her şeyi kapsayıcı, hiçbir şeyin durduramadığı ve kendisini hiçbir şeyle sınırlamayan, hiçbir şey gereksinmeyen bir coşkudur.”[55]

Zihninde yerleştirdiği ve varoluş hakkı tanıdığı İslâm coğrafyasının durumu, Hegel için, yaşadığı zamanda ideal bir konumdadır: “Şimdilerde Asya ve Afrika’ya geri kovulan ve Hristiyan güçlerin kıskançlığından ötürü, yalnızca Avrupa’nın bir köşesinde kendisine göz yumulan İslâm, artık dünya tarihinin zemininden çıkıp yok olmuştur ve Doğu rahatlığına ve sükûnetine geri dönmüştür.[56]

Marx ve Engels: Doğu’nun Barbarları Osmanlılar/Türklerdir

Batı entelijansiyasının “barbarlık ve Doğu” şeklinde yaptığı kodlama ve formatlamayı devam ettiren Marx ve Engels’e göre, “Osmanlı topraklardaki ‘her türlü uygarlığın gerçek dayanağı kentlerdeki Yunan ve Slav burjuvazisidir. Bütün Türkler Avrupa’dan uzaklaştırılsa bile ticaret ve uygarlık bundan zarar görmez. Türkler, uygarlığın önünde engel oluşturduklarından, ortadan kaldırılmalıdır.”

Marx ve Engels’in düşüncesine göre, Bizans/Yunan “Batı Uygarlığı”, Osmanlı/Türk ise “Doğu Barbarlığı” ile özdeştir. Bunun yanı sıra Marx, İstanbul’u “Doğu ile Batı arasında altın bir köprü” olarak kabul eder. Ona göre, “Batı uygarlığı, aynı güneş gibi, bu köprüden geçmeden dünya etrafından dönemez. Dünya etrafında dönemediği gibi, Rusya’yla savaşmaksızın bu köprüyü geçemez.”[57]

Engels: Türkler Ortadan Kaldırılmalıdır

Türkler ve Osmanlıları birbirleri yerine kullanan Engels, Osmanlı İmparatorluğu’nun var olan durumunun korunmasını, ‘ölü bir atın leşinin tümüyle çürümeden önce, içinde bulunduğu çürüme sürecinin belli bir aşamasında durdurulmak’ istenmesine benzetir. Benzetmeyi şu düşünceler takip eder: “Şimdiki Avrupa güçler dengesi sistemi ve statüko korunduğu sürece, Türkiye çürümektedir ve giderek daha fazla çürüyecektir. Ayrıca, Türkiye kokuşmakta olan her maddenin çevresine hidrokarbon ve güzel kokulu gazlar salması gibi, bütün kongrelere, tutanaklara ve ültimatomlara karşın, her yıl diplomatik güçlükler ve uluslararası kargaşalar konusunda payına düşeni yapacaktır.”[58]

Engels’e göre, “Osmanlı İmparatorluğu’nun içinde bulunduğu bütün gücün odak noktası, Asya Türkiye’sidir. Dört yüz yıldan beri Türklerin esas olarak yaşadığı Küçük Asya ve Ermenistan, Viyana surlarını tehdit eden ordulardan başlayarak, Kulev&

Yazar:
Prof. Dr. Bayram Ali Çetinkaya
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul