16 Mayıs 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / Bedbaht Olmak; Kişinin Kendi Tercihidir
Bedbaht Olmak; Kişinin Kendi Tercihidir

Bedbaht Olmak; Kişinin Kendi Tercihidir Hüseyin Kerim ECE

 

 

Kur’ân; bazı konuları ve pek çok kavramı ikişerli olarak anlatır. Yani zıddı (karşıtı) ile... Buna ‘mesâni metod‘ denir. Birbirini açıklayan âyetler arasındaki ikişerli ilişkiyi gösteren de mesânî kelimesidir.

İsfahânî; ‘mesânî’ kelimesinin, Kur’ân sûreleri için kullanıldığını belirttikten sonra bu kelimenin “Zamanın geçmesiyle değerini yitiren şeylere benzemeksizin, tekrar tekrar okunan ve yeniliğini koruyan” anlamına geldiğini söylüyor.[1]

“Her şey zıddı ile kâimdir“ sözü de galiba bunu ifade eder. Zira bir şeyi zıddı ile anlatmak, o şeyin daha kolay anlaşılmasını sağlar. Tıpkı; olumluyu daha iyi kavratmak üzere olumsuzu da söz konusu etmek gibi. Meselâ, aydınlığı açıklarken karanlığı, gündüzü anlatırken geceyi, doğruyu açıklarken yanlışı anlatmak... Kur’ân‘da bunun pek çok örneği vardır. Hak-bâtıl, tasdîk-tekzîb, günah-sevap, hidâyet-dalâlet, nâr-zulumât, hak-bâtıl, takvâ  fücûr gibi.

Bunlardan bir tanesi de ‘saîd ve şekî‘ kavramları... (Türkçe‘de bunun şakî olarak teleffuz edildiğini hatırlayalım)

Birisi; bahtiyar, mutlu insanları nitelerken, diğeri; bedbaht, mutsuz kişileri niteliyor. İkisi birbirinin karşıtı. Her ikisi de insan eylemlerinin sonucunu işaret ediyorlar. Yaptıklarıyla elde edecekleri veya ulaşacakları sonucu haber veriyorlar. Ya da eylemlerin mutlaka bir sonucu olacağını farklı bir şekilde îmâ ediyorlar.

Bir de bunların ‘saadet ve şekâvet‘ şeklinde masdarları var. Yani mutluluk ve bedbahtlık/mutsuzluk... Şekî ve saîd Kur’ân’da var, ama saadet ve şekâvet yok. Bu yazıda şekî ve şekâvet üzerinde duracağız.

Bu kavramın fiil, masdar ve özne olarak anlamlarına ve Kur’ân’da nasıl geçtiğine bakalım:

 

-Sözlükte şekî ve şekâvet nedir?

Bunların kökü ‘şe-kı-ye‘ veya ‘şe-ka-ve‘ fiilidir. Bu da sözlükte bedbaht olmak, yorulmak, bitkin hâle gelmek, zorluğa düşmektir.

Aynı kökten gelen; ‘eşkâ‘ fiil olarak; bedbaht etmek, mutsuz etmek; sıfat olarak da en şeki, en bedbaht, en huysuz, en yaramaz,

Masdar olarak ‘şekâ-şekâvet-şıkve‘; zorluk, sıkıntı, perişanlık, şiddet, mihnet, yorgunluk,

‘şekî’ şeklinde; bedbaht, mutsuz, bitkin demektir.

 ‘Şekâvet’, saadetin zıddıdır. Şekâvetin de saadet gibi temelde uhrevî ve dünyevî iki çeşidi var. Ancak dünya dünyada her ikisi de bedenle, nefisle (iç dünyasıyla) ve çevreyle yaşanır, tadılır.[2]  

 

-Kur’ân’da şekî ve şekâvet

Bunlar Kur’ân’da ilk defa Hûd sûresinde cehennemlikleri ve cennetlikleri anlatan bir bağlamda, fiil ve özne olarak geliyor:

“O gün geldiği zaman Allah’ın izni olmadan hiçbir kimse konuşamaz. Onlardan mutsuz-şekî’ler (cehennemlik) olanlar da vardır, mutlu saîd’ler (cennetlik) olanlar da.

Bedbaht olanlar (şekî’ler) ateştedirler, orada onların (öyle feci) nefes alıp vermeleri vardır ki... Onlar, gökler ve yerler durdukça orada ebedî olarak kalacaklardır...” (Hûd 11/106-107)

Allah (cc) Âdem’i (as) yarattıktan ve ona kendi rûhundan üfleyip can verdikten sonra meleklere; “Onun önünde secdeye kapanın diye emretti. Meleklerin hepsi bu emre uydular. Fakat İblis secde etmekten kaçındı.

Bunun üzerine Allah (cc) Âdem’e (as); “…Ey Âdem, bu (İblis) gerçekten sana da eşine de düşmandır; sakın sizi Cennet’ten sürüp çıkarmasın, sonra ‘şekâvete’ (mutsuzluğa, sıkıntıya) düşersiniz.” (Tâhâ, 20/117)

Ancak Âdem (as) ve eşi bu uyarıyı unuttular; kendilerine yasaklanan meyveden yediler. Hatalarını anlayınca da tevbe ettiler. Allah da onları bağışladı. (Tâhâ, 20/122) Bakara (2/37)

Ancak bu hatanın bir karşılığı olmalıydı ve oldu... Cennetten dünyaya inmek, bir anlamda sürgün olmak...

Âdem (as) ve eşi dünyaya indirildi... Artık onlar bundan sonra dünyada yaşayacaklar... Ama bir müddet... Bir yol gösterme ve uyarı ile birlikte... Dünyada bir görevi, işlevi yerine getirmek üzere... Denenmek için... Sonra geldikleri yere geri dönecekler...

Allah (st) onlara şöyle dedi: “... Birbirinize düşman olarak hepiniz oradan inin. Eğer tarafımdan size bir yol gösterici (hidâyet) gelir de, kim benim hidâyetime uyarsa artık o, ne sapar, ne de sıkıntı çeker (lâ teşkâ).” (Tâhâ, 20/123)

“İnin oradan (cennetten) hepiniz. Tarafımdan size bir yol gösterici (hidâyet) gelir de kim ona uyarsa, onlar için herhangi bir korku yoktur, onlar üzülmeyeceklerdir” dedik.” (Bakara, 2/37)

Burada dikkat çeken birkaç önemli gerçek var:

-İnsan yaptığı hatanın karşılığını alır. Cennette olsa bile.

-Allah (cc) kendi bildiği bir hikmete bağlı olarak Âdem‘in (as) ve soyunun dünyada Son Saate (kıyâmete) kadar yaşamalarını istedi.

-İnsanı bir hikmetle dünyaya gönderen Allah (st) onlara yol gesterici elçiler, elçilerle birlikte kitaplar yani hidâyet de gönderdi. İnsanı başıboş, kendi hâline, rehbersiz, kılavuzsuz, uyarısız, ilimsiz bırakmadı.

-Ancak bunun bir şartı ve sonucu vardır. Kim Allah’tan gelen hidâyete, bilgiye, kılavuza uyarsa bedbaht olmaz. Yani dünyada ve âhirette mutsuz olmaz

Ya da Allah’tan gelen hidâyete, yol göstericiye uyan –özellikle âhirette- korkulardan emin olur, üzülmez. Bir anlamda mutsuz olmaz.

-Tersi, yani hidâyetten uzak olmak, ona uymamak, bu rehberliği rededdetmek şekâvet (bedbahtlık), mutsuzluk, sıkıntı, üzüntü kazandırır.

-Bu sonuçları kazanmak da insanın kendi tercihidir. Kişi vahiyle gelen apaçık ve sağlam bilgilere ve uyarılara, yani hakikate rağmen, ilâhî hidâyete uymazsa, kendisi bilir...

-Bunun anlamı şudur: Allah’tan gelen hidâyet, yani Allah’ın dini İslâm, son vahiy-Kur’ân; insana doğru yolu gösterir. Hayatını inşâ eder. Görevlerini ve şükrü, hayrı ve şerri, iyilikleri ve kötülükleri öğretir. Bunların dünyadaki ve âhiretteki sonuçlarını haber verir. Bunları onun önüne koyar. Sonra da der ki; buyur seçim senin“. İster dünyada ve Âhirette saadeti seç... İstersen dünyada ve Âhirette şekâveti seç...

Kur’ân’ın Rasulüllah’a (sav) sıkıntı, zorluk veya güçlük için gönderilmediği aynı kökten gelen bir fiil ile ifade ediliyor.

Tâhâ. Biz, Kur’ân'ı sana, güçlük çekesin (li-teşkâ) diye değil, ancak Allah'tan korkanlara bir öğüt olsun diye indirdik.“ (Tâhâ 20/2)

Aynı durum diğer insanlar ve mü’minler için de geçerli. Allah’ın Kur’ân’ı göndermesi, yani vahiy; onları yormak, sıkıntıya sokmak, bitkin hâle getirmek değildir asla. Her ne kadar bazıları Kur’ân’ın tekliflerini zor ve uygulanamaz bulsalar da... Tam tersine âlemlerin Rabbi Allah (st) Kur’ân‘ı insanların dünyada ve Âhirette ‘şekâvete’ düşmelerini önlemek ve onlara ‘dareyn saadeti-iki mutluluk’ kazandırmak için indirdi.

‘Şekî’ kelimesinin iki âyette de ‘mahrum olmak, istediğine kavuşamamakla mutsuz olmak’ anlamlarına da geldiği görülmektedir. Zekeriyya ve İbrahim (as) Allah’a dua ettiklerini, Allah’tan başkasına ibadet edenler gibi dualarının sonucundan mahrum ve bedbaht olmadıklarını söylüyorlar. Ancak Allah’tan başkasından medet umanlar sonunda bedbaht olurlar, dualarının karşılığını alamazlar. Böylece şekî, yani mahrum, perişan, mutsuz olurlar.

Zekeriyya (as) şöyle demişti: “... Rabbim! Şüphesiz kemiklerim gevşedi. Saçım sakalım ağardı. Sana (yaptığım) dua sayesinde hiç bedbaht (şekî) olmadım.”

O, bundan sonra ilerlemiş yaşına rağmen Rabbinden bir oğul istedi. Allah (st) da onun duasını kabul ederek ona Yahya’yı insan etti. (Meryem 19/4-7)

Ayetin son kısmı “Rabbim, Sana ettiğim dualarda hiç eli boş dönmedim“ şeklinde de anlaşılabilir. Bu aynı zamanda Allah’tan hiç bir zaman ümit kesilmemesi gerektiğini de haber veriyor.

Bir örnek de İbrahim (as). O puta tapan babasından yüz çevirerek;

“Sizden de, Allah'ın dışında taptığınız şeylerden de uzaklaşıyor ve Rabbime yalvarıyorum. Umulur ki Rabbime dua etmemle bedbaht (şekî) olmam” dedi. (Meryem 19/48)

 Âyetin son kısmı “umulur ki Rabbime dua etmemle emeği boşa gitmiş olmam”, ya da “uumulur ki, yakarışım Rabbim tarafından cevapsız bırakılmayacaktır” şeklinde de anlaşılabilir.

Aynı kelimeyi İsa’nın (as) da kullandığını Kur’ân söylüyor:

(İsa henüz çocukken); "Ben şüphesiz Allah'ın kuluyum. Bana kitap verdi ve beni peygamber yaptı, nerede olursam olayım beni mübarek kıldı. Yaşadığım müddetçe namaz kılmamı, zekât vermemi ve anneme iyi davranmamı emretti. Beni bedbaht (şekî) bir zorba kılmadı" dedi.” (Meryem 19/32)

Şekî ayrıca “en bedbaht ve en kötü” anlamına gelen ‘eşkā’ şeklinde sıfat olarak Kur’ân’da üç âyette geçmektedir.

“Şu halde, eğer ‘öğüt’ ve hatırlatma bir yarar sağlayacaksa, öğüt ver ve hatırlat. (Allah’tan) içi titreyerek korkacak olan öğüt alıp düşünür.

Bedbaht olan (şekî olan) ise ondan kaçınır. Böylesi büyük ateşe yaslanacaktır.” (Âlâ 87/9-12)

Onlar Allah’tan gelen daveti yalanlarlar, inkâr ederler. Allah’ın hükümlerine karşı gelirler. Bu seçimleri sebebiyle hem bedbaht olurlar, hem de kendilerini sıkıntıya sokacak şeyi kazanırlar.

“(Ey insanlar!) Alev alev yanan bir ateşle sizi uyardım.

O ateşe, ancak yalanlayıp yüz çeviren en bedbaht (eşkâ) kimse girer. (Leyl 92/14-16)

Şekî’ler, gerçeğin ortaya konulmaması için uğraşırlar, Hakkın sesini kısmaya çalışırlar, çapulculuk ederler, toplumun huzurunu bozarlar, Hakk temsilcilerine tuzak kurarlar.

Semûd milleti, içlerinden en azgını (eşkâ) ileri atılınca, azgınlığı yüzünden peygamberleri yalanladı.“ (Şems 91/11-12)

Cehennemlikler dünya hayatında Allah’ın âyetleri okunduğu zaman onları yalanladıklarını, ‘şekâvetleri’ yüzünden sapık bir topluluk hâline geldiklerini itiraf ederler.

”Onlar da şöyle derler: “Ey Rabbimiz! Biz azgınlığımıza (şıkve’mize) yenik düştük ve sapık bir toplum olduk.” (Mü’minûn 23/106)

 

-Şekâvet nedir?

Şekâvet, insanın, “hayra ermesini sağlayacak olan ilâhî yardımdan mahrum bırakılması” diye tanımlamak yanlış olmaz.

Şekâvet; öncelikle dünyadaki bedbahtlık ve meşakkat, darlık ve zorluktur. Ama asıl şekâvet Âhirette gerçekleşecek.

Kişi, işlediği bir fiil (amel) yüzünden perişan olur. Sıkıntıya düşer, zorluk çeker. İçinde bulunduğu saadet (mutluluk) hâlinden çıkar, mutsuzluğa, perişanlığa düşer. Bu durum ‘şekâvet’tir.

Nitekim, ilk insanların Cennet’te yasak meyveyi yemesi, onları sıkıntıya sokmuştu. Onlar Cennet’te bol ni’metlerin içerisinde iken, yaptıkları yanlış iş yüzünden ceza aldılar, dünyaya gönderildiler, orada sıkıntıya düştüler, meşekkat çektiler. Cennetteki saadet hâlini kaybettiler. Elbette kendi hataları sebebiyle. Demek ki her hatanın, günahın, yanlışın farklı şekillerde sonucu olur.

 Buna göre ‘şekâvet’ insanı sıkıntıya sokan, ceza almasına sebep olan, mutsuzluğa düşmesine kapı açan davranıştır.

‘Şekâvet’in temelinde ilâhî yasakları çiğneme anlayışı vardır. Kimilerine göre İslâmî hükümleri yaşamak zordur, ya da gereksizdir. Ancak kişi, İslâmın emir ve yasaklarına aykırı hareket ettiği zaman daha büyük bir ‘şekâvet’e (zorluğa, sıkıntıya, azaba) düşer. Eğer İslâmın ölçülerine uyulursa; şekâvet yerine arzu edilen saadete-mutluluğa ulaşılır.

-Şeki kimdir?

‘Şekâvet’ içinde olanlara, bedbaht, mutsuz olanlara, kendi hatası sebebiyle sıkıntı ve güçlük çekenlere ‘şekî’ denilir. (Türkçedeki ‘eşkıya’ şekî’nin çoğulu olup, huysuz, yol kesen, yaramaz, isyancı anlamına gelir.)

Şekâvet sahipleri, yani şekîler toplumunun yaramaz kimseleridir. Azarlar ve şımarırlar, İslamın günah-haram dediği işleri zevkle yaparlar. Buna rağmen doğru yolda olduklarını, seçtikleri yolun, yaptıkları işlerin kendilerini mutlu edeceğini zannederler. Halbuki onlar ‘şekâvet’ içindedirler, mutsuzdurlar ama mutlu olduklarını hayâl ederler.

‘Şeki’ler, ilâhî ölçülere karşı geldikleri için zorluğu, bedbahtlığı, mutsuzluğu, cezayı hak ederek sıkıntıyı kendileri kazanmışlardır.

Kısaca şekî; kendi tercihi sonucu, yaptıkları sebebiyle ister bu dünyada, ister Âhirette bedbaht, huzursuz, mutsuz olan, azabı, cezayı hak eden kişidir. Ya da yaptığı yanlışlar yüzünden kendi ipini çeken, kendi ateşini alazlandıran kimsedir.

 

-Şekî olmak insanın kendi tercihidir

İlk insanlar dünyaya gönderilirken Allah’ın onlara uyarısını tekrar hatırlayalım. (Tâhâ 20/123. Bekara 2/38)

Âdem’e ve eşine yapılan bu ikaz herkes için geçerlidir. İşte gerçek, işte iki dünyada da mutlu olmanın förmülü: Allah’tan gelen hidâyete uymak...

Allah (cc) vahiyle insan nasıl yaparsa iki dünya saadetine ulaşacağını, nasıl ‘saîd‘ olacağını, nasıl yaparsa iki dünya şekâvetini kazanacağını, nasıl ‘şekî‘ olacağını, saadetin, huzurun ve tertemiz bir hayat sürmenin yolunu öğretti.

İnsan doğuştan ‘saîd veya ‘şekî’ olarak doğmaz. (İlgili hadisler için bkz: Buhârî; Bid’u’l-halk/6 no: 3208, 3332, 6594, 7454) Bu özelliği insanlar sonradan kendi tercihleriyle elde ederler. Allah’tan gelen hidâyete uyanlar, rüşd yoluna girip Hak Dinin ilkelerine göre yaşayanlar, hayatlarının her alanında ilâhî ilkelere tabi olanlar iki dünyada da ‘saîd-mutlu’ olurlar. Cenneti ve ilahi ödülleri hak ederler. İlâhî hidâyete sırt çevirenler kendi elleriyle şekâveti; bedbahtlığı, mutsuzluğu, acı pişmanlığı, bitkinliği, yani Cehennemi ve azabı kazanırlar.

Bu anlamda İslâm, yani Allah’ın razı olacağı hayat şekli saadetin kaynağı; bütün bâtıl yollar ve dünya görüşleri ise şekâvetin kaynağıdır. “İslâm zaten saadetin diğer adıdır.”

İnsandan beklenen, kendine şekâvet kazandıracak yani onu mutsuzluğa ve bahtsızlığa sürükleyecek yollara gitmek değil, iki dünya için saadet/mutluluk  yolunu arayıp bulmaktır.

Unutmamak gerekir ki insanların yaptığı iyiliğin karşılığı iyilik, kötülüğün karşılığı kötülüktür. (Rahman 55/60)

Böyle bir sonuç öncelikle dünyada, sonra da Âhirette insanın karşısına gelecektir. “Ne doğrarsan çanağına, o gelir kaşığına” atasözünde olduğu gibi. 

Güzel davrananlara, ya da iyilik edenlere “güzel karşılığın en güzeli” hatta daha fazlası verilecek. (Bkz: Yûnus  10/26) Hem burada, hem öteki hayatta.  

Allah (cc) işte iyilik yapanlara, hayatını güzelliklerle donatanlara, Allah’ın kendisini gördüğü bilinciyle hareket edenlere çift mükâfat va’d ediyor.

“İyilik ederseniz kendinize iyilik etmiş olursunuz, kötülük yaparsanız yine kendinize yapmış olursunuz...” (İsrâ 17/7. Bir benzeri: Bekara 2/286)

 “Bu dünyada güzel davrananlara, güzel mükâfat vardır. Âhiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takvâ sahiplerinin yurdu gerçekten güzeldir!” (Nahl 16/30)

-Sonuç olarak; insanın şekâveti de, saadeti de, saîd olması da şekî olması da kendi elindedir.

 


[1] el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 111. 

[2] el-Isfehânî, el-Müfredât, s. 388.

Yazar:
Hüseyin Kerim ECE
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul