16 Mayıs 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / Gençleri Anlamak
Gençleri Anlamak

Gençleri Anlamak Dr. Elif Arslan

    Eğer bir genç ebeveyniyseniz, muhtemelen bu yazının başlığı sizde olumlu/olumsuz pek çok çağrışıma kapı araladı. Belki de aklınıza hemen, daha düne kadar dizinizin dibinden ayrılmayan,  sözünüzü dinlemediği ve sizi zorladığı zamanlarda bile sizi kahramanı olarak gören yavrunuzun âsi davranışları, kaldırmakta zorlandığınız acımasız eleştirileri ve bunların size hissettirdikleri ya da sizin gözünüzde hâlâ çocuk olan genç evladınızın bir sözü ve davranışıyla nasıl gururlandığınız, “Benim çocuğum ne zaman bu kadar büyüdü?” diye şaşırdığınız geldi.

    Böyledir işte! Gençlik bir taraftan hayatın en özel ve güzel yılları kabul edilirken diğer taraftan da neredeyse “problem”le özdeşleştirilir. “Gençlik geleceğimizdir” der, gençlerin ve gençliğin öneminden sıkça bahsederiz. Bir taraftan da gençliğe bir özlem duyarız. “Ah gençlik!” serzenişleri, gençlik yıllarına, o yıllardaki hayata bakışa, duygulara, saflığa temizliğe bir özlemdir belki de. Ama yine de gençlik denilince sanki duygusal olarak gardını alır genelde artık gençlik yıllarını geride bırakmış olanlar. Kendi gençlik yıllarını yâd ederken var olan nostaljik bakış açışı günümüz gençleri ve yeni nesil söz konusu olduğunda yerini büyük oranda en hafifiyle endişeye bırakmıştır. “Gençlik ve Sorunları”, “Eyvah Çocuğum Büyüdü”, “Ergenlik Sorunları ve Çözüm Yolları” gibi konunun doğrudan “problem”li boyutlarını ele alan kitap ve sempozyum başlıkları veya bizim bu yazımızda olduğu gibi “Gençliği Anlamak”, “Gençlerle İletişim” gibi daha ortada gibi duran yazı ve kitap başlıkları da aslında gençlik konusunun sadece romantik ve olumlu çağrışımlara kapı aralamadığını gösteren örneklerden sadece birkaçı. 

    Görünen o ki gençler söz konusu olunca yetişkinler, çoğunlukla bir acemilik yaşıyorlar. Aslında bu durum biraz şaşırtıcı. Zira hiç kimse çocukluktan yetişkinliğe doğrudan adım atmaz.  Her yetişkin çocukluk, ergenlik ve gençlik dönemlerini yaşadıktan sonra yetişkinlerin dünyasına dâhil olur. Herkes genç olur. Her genç, doğru/yanlış bazı adımlar atar, kimliğini ve kişiliğini bulma yönünde çabalara girişir, arayış içine girer. Yetişkinlerin dünyasına girmeye hazır olduğunu ispat etmek için onlar tarafından takdir edilen, edilmeyen pek çok davranış ve tavır sergiler, tepkiler ortaya koyar. Bununla birlikte hemen her dönemde de gençlerin ve gençliğin anlaşılması konusu bir problem teşkil eder. Gençler anlaşılmadıklarından dert yanar, yetişkinler gençlerin kendi zamanlarındaki gençlikten çok farklı olduğunu söyler. Onları anlamanın mümkün olmadığını düşünür ve yine onlar için endişelenerek sıkça eleştirirler gençleri. Onlara nasihatler eder ve bu nasihatlerin gençlerin bir kulağından girip diğer kulağından çıktığından yakınır, üzülürler. Âdetâ tarih tekerrür eder. Bir zamanlar büyüklerinin dini, dünyası, değerleri, sağlığı, geleceği için endişelendikleri, belli konularda uyardıkları, nasihat ettikleri gençler,  iyisiyle kötüsüyle bir gençlik dönemini geride bırakmışlar, artık onlar günün yetişkinleri olmuşlardır. O gün büyükleriyle zaman zaman çatışmalar yaşayan, anlaşılmamaktan,  sözüne değer verilmemesinden şikâyet eden, aile değerlerinden  kopmasından, yanlış arkadaşlar veya alışkanlıklar edinmesinden, yanlışa düşmesinden endişe edilen dünün genci bugün kendi çocukları için benzer endişeleri taşımaktadır. Peki, sanki böyle bir tecrübe hiç yaşanmamış gibi hissedilen acemilik, tecrübesizlik, korku ve telaş yabana atılır şeyler midir? Sanırım öyle değil. Çünkü insan hissetmediğinin ve yaşamadığının acemisidir. Yetişkin ve ebeveyn rolü, dahası ergen ve genç ebeveyni rolü, önceden tecrübe ettiği bir durum değildir. Tecrübe ettiyse de her insan, dolayısıyla her genç biricik olduğu için onunla ilgili olan pek çok şey de farklı olacak, farklı hissettirecektir. Üstelik kendisi de eskilerin tabiriyle saçlarını değirmende boşuna ağartmamış, bazen doğru bazen yanlış yaparak, yaşayarak görerek bir tecrübe edinmiştir. İster ki bu tecrübelerini genç evladına anlatabilsin, onun yaptığı yanlışları evladı tekrarlamasın.  Yaşanarak, bazen acı çekerek, bazen doğru, bazen telâfisi çok zor olan hatalar yaparak edinilen tecrübe denilen bir cevher vardır, elinde. Evladı onu anlasın ve hiç dolanmadan, hata yapmadan, zorluk çekmeden geçsin ister, bazı geçitlerden. Bu sırada bin bir umut bin bir endişeye karışır. Ya çocuğum yanlış bir yola saparsa, ya telâfisi olmayan bir hata yaparsa, ya yanlış arkadaşlar edinirse?… Bu endişeler saymakla bitmez. Evet, böyle riskler her zaman vardır. O hâlde bu riskler altındayken gençlik enerjisiyle dolup taşan, canı kabına sığmayan,  bir taraftan da çocukluktan gençliğe geçişin türlü zorluklarını yaşayan ve bunları aşmaya çalışan evladımıza, gencimize nasıl yardımcı olabilir, birbirimize güvenimizi yok etmeden bu zorlukların üstesinden nasıl gelebiliriz? Aramızda aşılması zor duvarlar örmeden bu sorunları aşmanın yolu her şeyden önce genci anlamaktan geçiyor aslında. Kendi korkularımız, endişelerimiz, ümitlerimiz ve beklentilerimiz üzerinden tek taraflı bir iletişim kurmaya çalışmak tek kanatlı kuşu uçurmaya çalışmaya benziyor aslında. Bu noktada genci ve onun dünyasını anlamaya çalışarak köprüler kurmak; hayâtî bir önem taşıyor. 

   Çok çeşitli yönleri olan bu konuyu böyle kısa bir yazı çerçevesinde ele almanın zorluğunu kabullenerek gençlerin nasıl olması gerektiği ve onlara neyi nasıl verebiliriz’e odaklanmış zihinlerimizi biraz “Genç insanı, onun içinde bulunduğu ruh hâlini, tavır ve davranışlarının sebeplerini, beklentilerini nasıl daha iyi anlayabiliriz”e yönlendirmek istiyorum. 

    Eğer bir genç ebeveyni iseniz, belki defalarca, küçük çocuğu olanlara “Bunlar daha iyi günleri. Büyüsünler de siz o zaman görün çocuk büyütmenin ne demek olduğunu.” derken yakalamışsınızdır kendinizi. Gerçekten de çocuğunuzun bir nevi “Ben artık büyüdüm, sizden bağımsız bir kişiyim.” demesinin bir göstergesi olan âsi davranışları, size karşı zaman zaman gösterdiği eleştirel tutumu ve verdiği bazı tepkileri pek çok anne baba için “can acıtıcı”dır. Küçük çocuğunuz büyüyor ve nev-i şahsına münhasır bir şahsiyet olmaya çabalıyor. Bunu yaparken de sizin bir kopyanız olmadığını göstermeyi öyle önemsiyor ki zaman zaman kasıtlı olarak sorun çıkarıyor, sizi acımasızca eleştiriyor, sizin isteğinizin tam tersi yönde davranıyor.  Böyle durumlarda sâkin ve soğukkanlı kalmayı başarabilen ebeveynler kazançlı çıkıyor.  Keskin ifadelerle çocuğumuza tartışmada galip gelmek, sözlerimiz veya fiillerimizle onu alt etmek, o an bizim öfkemizi biraz olsun yatıştırsa da bu sözde galibiyetin gençle iletişimimize en ufak bir katkı sağlamadığı bir gerçek. Sadece aramıza duvarlar örüyor veya var olanları yükseltiyor. Zira “Ebeveynle çocuğun çatışmasında kaybeden, her zaman ebeveyndir” desek mübâlağa etmiş sayılmayız zannımca. Gençle girdiğimiz anlamsız tartışmalarda söz düellosunu kazansak da kaybetsek de aslında yine biz kaybediyoruz. Çünkü çocuğumuzla aramıza engeller koymuş, duvarlar örmüş veya bu sefer başaramadığını başka sefer belki de daha tehlikeli şekillerde başarmaya çalışması için ortam oluşturmuş oluyoruz. Gencin eleştirilerinin, itirazlarının kendisini onaylatma, aile içindeki konumunu keşfetme çabalarının ve yaşadığı çalkantıların bir sonucu olduğunu bilirsek daha anlayışlı davranabiliriz. Söyledikleri ciddiye alınıyor mu, kabul görüyor mu, itiraz ediliyor mu, itiraz ediliyorsa körü körüne mi itiraz ediliyor? Yoksa kendisiyle açık yüreklilik ve samimiyetle konuşuluyor mu, mantıklı ve kibar cevaplar veriliyor mu? Bu; onlar için çok önemli. Çünkü bütün bunlar gencin aile ve toplumda nasıl algılandığıyla ilgili olarak kendi kendisine sorduğu soruların cevabını oluşturuyor aslında zamanla.  Bu çabalar sırasında sürekli olarak önemsenmediğini, görülmediğini, duyulmadığını ya da anlaşılmadığını hisseden genç, gittikçe ailesinden uzaklaşıyor. Herhangi bir sebeple tartıştığımız çocuğumuzu azarlayarak,  söylediklerini hafife alıp alay konusu ederek üste çıktığımızda ya da onu bir şekilde susturduğumuzda söylediklerimizi kabul ettirmiş, onu inandırmış, ikna etmiş olur muyuz? İşin doğrusu böyle yapmakla onu aslında kendimizden uzaklaştırmış oluruz. Evet, gençlerle iletişim kurmakta, onları anlamakta zorlandığımız zamanlar olabilir. Hatta bu sık sık olabilir ve bizi çok yorabilir. Ancak çocuğumuzdan vazgeçmemiz mümkün olmadığına göre bu zamanların da geçeceğini düşünerek elimizden geldiğince sabırlı ve anlayışlı olmak düşüyor biz yetişkinlere. Unutmayalım ki gençlerle iletişim konusunda iki tarafı keskin kılıç gibi davranmak, yıkıcı ve çok sert konuşmak, onları acımasız bir şekilde eleştirmek, sözlü veya fiziksel şiddet uygulamakla onların hata yapmalarına engel olamayız, görmelerini beklediğimiz gerçekleri görmelerini sağlayamayız.

    Elbette anlayışlı olmak sorunu hafife almak ya da görmezden gelmek değildir. Bilakis, sorunla karşı karşıya kalındığında soğukkanlı ve çözüm odaklı olmaktır. Bazı durumlarda da paniğe kapılmadan, dikkatli ve kontrollü hareket ederek sorunun türüne göre çözümü zamana yaymaktır. Zira kimi sorunların çözümü pratik ve kısa vadeli iken kimi sorunlarsa hemen çözülebilecek türden değildir. “Ben söyledim bu olacak!” deyip kestirip atmak çoğu zaman çözüm yerine çözümsüzlüğü getirir. Hatta yeni sorunlara yol açar.

    Biz sadece kendi kızgınlıklarımız, yaptırmak istediklerimiz ve kendi hissettiklerimizle meşgul olup gence önemli olduğunu hissettirmediğimizde genç de kendisini önemli hissetmesini kim veya kimler sağlıyorsa onları önemseyecektir. Evladımızın gözünde, bizi “kahramanı” olarak gördüğü zamanlarda olduğu çerçevede olmasa bile yine de önemli kalmaya devam etmek istiyorsak ona da önemli olduğunu hissettirmeliyiz. Bizi çok zorladığı zamanlarda bile. Elbette genç evladımıza değer vermek, onu sevmek, verdiğimiz değeri ona hissettirmek onun hatalarını görmezden gelmek, önemsememek anlamına gelmiyor. Her anne baba, ortak bir tavırla aile olarak kırmızı çizgilerini net bir şekilde belirlemeli ve bu çizgileri evlatlarıyla konuşmalıdır. Ama genç nereye dönse, nereye elini uzatsa bir kırmızı çizgiye temas ediyorsa; artık o kırmızı çizgileri çiğnemek onun için bir amaç hâline gelebilir. Dememiz o ki; ailenin kuralları ve olmazsa olmazları dikkatli belirlenmelidir. Aile olarak çok önemli temel konular dışında da kırmızı çizgiler koyarsak, mesela günlük herhangi bir konu için saatlerce söylenip kızar, bunun için cezalandırırsak daha önemli meselelerde çocuğumuzun söz dinlemesini zorlaştırmış olabiliriz.

    Her anne baba çocuğunun iyi olması için çabalar. Ondan istekleri de çoğunlukla bu amaca yöneliktir. Ancak bu durum, bu amaçla yapılan her şeyin doğru olduğu anlamına gelmez. Hatırlayalım ki biz de bir zamanlar o yaşlardaydık. Ve muhtemelen biz de o zamanlar şimdiki biz ve çocuğumuzun olmasını istediğimiz kişi değildik. Çocuklarımız elbette değişecekler, gelişecekler. Ama iyi yönde değişmeleri ve gelişmeleri, bugün olduklarından daha iyi olmaları için bizim de doğru davranma konusunda daha hassas ve dikkatli olmamız, daha sabırlı olmamız, onlarla yakînen ilgilenmemiz gerekiyor. Kızgın olsak, çocuğumuz beklentilerimizin uzağına düştüğü için hayal kırıklığı yaşıyor, üzülüyor veya bunlar gibi olumsuz başka duygular hissediyorsak bile... Çocuğumuza küserek, onunla iletişimi keserek ya da ona sözlü veya fiziksel şiddet uygulayarak doğruyu anlamasını sağlamamız mümkün görünmüyor. Onunla iletişimi keserek, ilgilenmeyerek belki psikolojik baskıyla pes etmesini sağlayabilirsiniz; ama hatasını görmesini sağlayamazsınız.  Çoğumuzdan tecrübe etmişizdir ki otorite, çocuğumuza mesafeli durmakla, ona katı davranmakla sağlanamıyor. Genç evladımıza yakın olarak, onunla ilgilenerek, onun dünyasını anlamaya çalışarak da otoritemizi devam ettirebiliriz. Aslında gençlerle iletişimde problem, bir otoritenin varlığı yokluğu değil nasıl sağlandığıdır. Bunun için en önemli hususlardan biri de eşlerin birbirlerine karşı tavır ve davranışlarıdır. Anne baba, çocuğun gözünde bir diğerinin otoritesini sağlamlaştırmaya yardımcı olabilir. Eşine kıymet vermek, bu kıymeti söz, tavır ve davranışlarına yansıtmak, çocuğunun yanında onu eleştirmemek, çekiştirmemek, birinin söylediğine diğerinin muhalif davranmaması gibi konularda dikkatli ve özenli davranarak her bir eş diğerinin çocukları gözündeki değerine, dolayısıyla otoritesine olumlu katkı sağlayabilir.

    Genç, zaman zaman anne babasının kendisine sarılmasından, onu öpmesinden rahatsız olup buna engel olabilir. Bu tür davranışlar genelde “Ben artık çocuk değilim” anlamını taşır ve sosyal ortamlarda daha fazla görülür. Arkadaşlarının ya da yabancıların bulunduğu ortamlarda kendisine yöneltilen bu tür sevgi davranışlarını reddeden gencin de aslında anne babasıyla yakınlaşma ihtiyacı vardır. Bazı gençler içten içe hissettiği bu ihtiyacı dile getiremez. Oysa sevgiyi hissetmek çok önemlidir. Bir taraftan elinizi omzundan iten, sevgi sözcüklerinize gülüp geçen çocuğunuz, diğer taraftan sizin sarılmanıza, sevgi ve şefkatinize tahmininizden çok ihtiyaç hissedebilir. Bu sebeple onlara yakın ilgi göstermekten, onları bağrımıza basmaktan, öpüp koklamaktan hiç vazgeçmeyelim.

    Yetişkinlerin dünyasına girme ve artık çocuk olmadığını gösterme isteği; genç insanın davranış ve tavırlarını önemli ölçüde etkiler. Yetişkinlerin sabrını zorlayan, onları yoran ve çoğunlukla sağlam bir temele oturmadığı fark edilen eleştirileri de aslında bu isteğin birer yansımasıdır. Öyleyse belki de yapılabilecek en doğru şey gencin tartışma isteğini geri çevirmemektir. Ama onu ciddiye alarak, bir yetişkinle tartışıyor gibi dikkatle dinleyerek ve düşüncelerinin dikkate alındığını hissettirerek... Bu şekilde davranıldığında tartışma esnasında yetişkine itiraz etmiş olsa da doğrular zihninde yer edecektir. Ayrıca genç, dinlemeyi ve insanların görüşlerine saygı duymayı da bu tartışmalar sırasında yetişkinlerden öğrenecektir.

    Gençlerle iletişim ve onlarla konuşma deyince, nasihat konusunun da mutlaka masaya yatırılması gerektiği kanaatindeyim. Yetişkinlere özgü bir iletişim tarzıdır, nasihat etmek. Çünkü yetişkin; yaşamış, görmüş, geçirmiş, hatalar yapmış, doğruyu bulmuş, bu arada nice badireler atlatmıştır. Bazen doğruyu çabuk görmüş, bazen bu çok uzun zaman almış, bazı hatalarını telâfi etmesi zor olmuş, bazılarını telâfi etmiş, bazılarını ise hiç telâfi edememiş, bunların toplamı da tecrübe denen yaşanmışlık ve öğrenmeleri oluşturmuştur. Yetişkinler ister ki; yaşanmış bunca tecrübe varken ve kendileri bunları gençlere anlatırken onlar hata yapmasınlar, bu tecrübelerden yararlansınlar, gençlik enerjilerini heba etmesinler. Gençse çoğunlukla öyle düşünmez. Kendisinden emindir, “Ben aynı hatalara düşmem.” der ve kendisi denemek ister. Bu farklı bakış açılarının ortasında ne kadar iyi niyetle ve hâlisâne yapılırsa yapılsın nasihat, tek taraflı bir konuşma şekline dönüşürse amacına ulaşmaz. Saatlerce yapılacak bir konuşma yerine genci biraz dinlemek, onun ne istediğini, ne düşündüğünü gerçekten anlamaya çalışmak daha olumlu sonuçlar doğurabilir. Gencin kendini ifade etme imkânı bulmadığı, sadece talimat aldığı konuşmaların gerçek anlamda etkili olmadığını ifade etmeliyiz.

    Buraya kadar ettiğimiz kelâmların hülâsası olarak diyebiliriz ki dünya ve âhiret saadetimize vesile olmaları inancı ve duasıyla yavrularımızı yetiştirirken zaman zaman zorlanabilir, sabır gerektiren süreçler yaşayabiliriz. Ancak biliriz ki; sabrın sonu selâmettir. Burada sabırdan kastımız elbette katlanmak değil, anlamaya ve iletişimde kalmaya özen göstererek zorlukların kolaylığa, olumsuzlukların güzele, olumluya dönüşeceğine inanarak aktif bir beklemedir. Bu süreci başarıyla yöneten, enerjilerini çatışmaya değil evlatlarını anlamaya ve onlara zaman ayırmaya harcayan anne babalar; âsi, uzlaşıdan uzak çocuklarının zaman içerisinde onlarla sohbet etmek, duygu ve düşüncelerini paylaşmak, onlarla yakın olmak için daha istekli olmaya başladığını göreceklerdir.

 

 

Yazar:
Dr. Elif Arslan
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul