19 Nisan 2021 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / Unutmamak İçin!
Unutmamak İçin!

Unutmamak İçin! Abdullah DÂİ

“Hani Rabbi, İbrahim’i birtakım kelimelerle denemişti. O da (istenilenleri) tam olarak yerine getirmişti. (O zaman Allah, İbrahim’e): ‘Seni şüphesiz insanlara imam kılacağım.’ dedi. (İbrahim): ‘Ya soyumdan olanlar?’ deyince (Allah) ‘Zalimler, Benim ahdime erişemez’ dedi.” 1 diye buyurur. Kendisinden başka hüküm koyucu hak ilâh olmayan Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ!..

    Muhammed b. İshâk (rh.a.), Said b. Cübeyr (rh.a.) veya İkrime (rh.a.) kanalıyla İbn Abbas (r.anhuma)’dan şöyle naklederler:

    “Allah, İbrahim (a.s.)’ı imtihan edip de O’nun tamamladığı kelimeler şunlardır: Allah emrettiğinde İbrahim (a.s.), Allah için kavminden ayrıldı. Çok tehlikeli olduğu hâlde Nemrud’la tartıştı ve Nemrud onu, yakmak için ateşe attığında Allah için sabretti. Allah ona, orayı terk etmesini emrettiğinde, Allah uğrunda vatanını ve memleketini terk etti. Allah’ın, ona verdiği konuklarını ağırlama emrini yerine getirmek için canı ve malıyla sabır ve sebatla çalıştı. Allah, oğlunu kesmeyi emrettiğinde de buna sabretti. Tüm bunları geçip sınavı başarıyla vermesinin ardından Allah: “Teslim ol!” deyince, insanların ayrı ayrı ve Allah'tan uzak olduğu bir devirde İbrahim (a.s.): “Âlemlerin Rabbine teslim oldum.” dedi.”2

    Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, kendisine “Halîl” kıldığı İbrahim (a.s.)’ı, insanlara imam kılacağını beyân buyurunca, İbrahim (a.s.): “Ya soyumdan olanlar?” demiş, Allah: “Zalimler benim ahdime erişemez.” buyurmuştu...

    Mâlikî fukahasından İbn Huveyz der ki:

    -Zalimin, halife, yargıç, müftî, namaz imamı, şahid ve hadis ravisi olma ehliyeti yoktur!3

   “Zalimler, Benim ahdime erişemez.”

    Süddî, bu ayette geçen imamlık ahdi ile peygamberlik makamının kastedildiğini söylemiştir.

    Mücahid ise şöyle demiştir:

    -Zalimlerin imam/önder olamayacakları bu ayetle anlatılmak istenmiştir.

    İbn Abbas (r.anhuma) dedi ki:

    -Ayette anlatılmak istenen şudur: Zalimle yapılan anlaşmaya uymak gerekmez. Zalim biri, zulüm üzere seninle akid yaparsa, akdi boz!

    Hasan dedi ki:

    -Zalimlere Allah katında verilmiş bir söz yoktur ki, âhirette Allah, hayır ve mükâfat versin.

    Ebu Bekr el-Cessâs dedi ki:

    Bahsedilen ayetin, rivayet edilen bu mânâların hepsini içermesi mümkündür. Cenâb-ı Allah’ın bu mânâların tümünü murad etmiş olması da mümkündür. Bize göre, ayeti böyle yorumlamak mümkündür. Dolayısıyla zalimin Peygamber, Peygamber halifesi, kadı, müftî, şahid, Peygamber (s.a.s)’den hadis rivayet eden ravî gibi dinî konularda insanların sözünü kabul etmekle yükümlü kılındıkları biri olması câiz değildir. Ayet-i kerime, dinî konularda önder ve örnek olan kimselerin adâletli ve salih olmalarını şart koşmaktadır. Bu da, namaz kıldıracak imamlarının salih kimseler olmaları, fasık ve zalim olmamaları gerektiğine de delâlet etmektedir. Çünkü ayet, dinî konularda imamlık/önderlik makamına atanan kimselerin adâletli olmalarını şart koşmaktadır. Zira Allah’ın ahdi, O’nun emirleridir. Bu emirlerin zalim kimselerden alınmasını istemiş değildir. Bu ilâhî emirler, Allah tarafından imamlara/önderlere emanet edilmiş, onların bu emirlerle ilgili olarak söyledikleri sözler geçerli kılınmış ve insanlardan da onların söylediklerini kabul etmeleri ve onlara uymaları istenmiştir.”4

    İmam el-Cessâs (rh.a.), böyle diyor meşhur “Ahkâmu’l-Kur’ân” adlı eserinde... Ve şehid imamımız İmam Ebu Hanîfe (rh.a.)’in görüşlerini naklediyor:

    “Ebu Hanîfe’nin zalimlerle ve zorba hükümdarlarla savaşma yolunu tuttuğu herkesçe bilinmektedir.

    Bu bağlamda Evzâî şöyle demiştir:

    -Ebu Hanîfe’ye her şeyi yükledik. Nihayet bize kılıç getirdi, yani zalimlerle savaştı. Amma biz, bu yükü taşımayı üstlenemedik."

    “Sözlü olarak iyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırmak farzdır. Eğer söyledikleriniz dinlenmezse, o zaman bu görevi kılıçla yerine getirmek gerekir!” sözü, ona aittir.”5

    “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat”ın en büyük müctehid imamı Şehid İmam-ı A’zam Ebu Hanîfe (rh.a.)’in zulüm ve zalime karşı tavrı bu idi!.. Bu tavır, Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmedilen, fakat hükümlerde âdil davranılmayan “İslâm Devleti”nin egemen olduğu “Daru’l-İslâm”da zalim, fasık ve fâcir yöneticilere karşı sergilenen tavır idi!..

    Devlet, “İslâm Devleti”, ülke, “İslâm Ülkesi” fakat yöneticilerin zalim, fasık ve fâcir olduğu bir devirde Şehid İmam-ı A’zam Ebu Hanîfe (rh.a.)'in tavrı bu idi!..

    İmam el-Cessâs (rh.a.) , “Ahkâmu’l-Kur’ân”da verdiği örneklerin birinde yönetici kadroyu şöyle beyân ediyor:

    “Araplarda ve Mervânî hânedanında Abdulmelik’ten daha zalim, daha kâfir ve daha fâcir bir kimse yoktu. Onun atadığı velîler arasında da Haccac’dan daha kâfir, daha zalim ve daha fâcîr bir kimse yoktu. İyiliği tavsiye edip kötülükten sakındırma konusunda insanları ilk susturan, Abdulmelik idi.

    Bir defasında minbere çıkıp şöyle konuştu:

    -Allah’a yemin ederim ki ben, Osman gibi zayıf ve güçsüz, Muaviye gibi başkasına yaltaklanan, hilekâr bir halife değilim. Bize bazı şeyleri tavsiye ediyorsunuz. Ama kendiniz o şeyleri nefsinize uygulamayı unutuyorsunuz. Allah’a yemin ederim ki, şimdiden sonra bir kimse bana takvalı olmamı tavsiye ederse, kesinlikle boynunu vururum!”6

    İmam el-Cessâs (rh.a.), Şehid İmam-ı A’zam Ebu Hanîfe (rh.a.)’in, devlet, “İslâm Devleti” olmasına rağmen zalim yöneticilere karşı dik duruşlu tavırlarından çeşitli örnekler verdikten sonra şunları beyân ediyor:

    “Hadisçilerden; ilmî tecrübesi ve donanımı olmayan bazı kimseler, Ebu Hanîfe’ye karşı tavır almışlar, iyiliği tavsiye ve kötülükten sakındırma görevini ihmal etmişler; derken de zalimler İslâm ümmetini yönetme makamına geçmişlerdi.

    İyiliği tavsiye ve kötülükten sakındırma konusunda tavrı böyle olan Ebu Hanîfe, nasıl olur da fasığın devlet başkanı olmasını câiz görür? Bunu iddia edenler, ya Ebu Hanîfe’nin ve onun gibi düşünen Irak ulemâsının görüşlerini naklederken yalan söylemişlerdir ya da nakilde hâtâ etmişlerdir. Çünkü Ebu Hanîfe ve diğer Irak ulemâsı, zalim devlet başkanı tarafından atanmış olsa bile kendisi adâletli ise, böyle bir Kadı’nın verdiği hükümler geçerli ve yargılaması da sahihtir. Zalim ve fasık da olsalar, arkalarında kılınan namaz da geçerlidir. Bu, sahih bir görüştür.

    Bu anlatılanlarda, fasığın devlet başkanı olmasını Ebu Hanîfe’nin câiz gördüğünü ispat eden bir delil yoktur. Çünkü kadı adâletli olursa, verdiği hükmü uygulama imkânına sahip olan gerçek anlamda bir kadı olur. Hükmünü kabul etmeyeni, kabule zorlayacak güce sahip olur. Bu durumda kendisini atayanın nasıl biri olduğuna bakılmaz. Çünkü onu atayan, hükümlerini infaz etmede kendisine destek olan diğer yardımcıları gibi kabul edilir. Kadı yardımcılarının ise, adâletli olmaları şart değildir.

    Bakınız, meselâ bir ülkenin devlet başkanı bulunmadığını varsayalım. Bu ülkenin halkı, aralarında âdil bir kişiyi kadılığa atama hususunda bir araya gelip anlaşırlarsa, atadıkları kadının verdiği hükümleri kabul etmeyene karşı kadıya yardımcı olurlarsa, kendisini atayan bir devlet başkanı bulunmadığı hâlde bu kadının verdiği hükümler geçerli olur. İşte bu noktadan hareketle Kadı Şüreyh ile Tabiîn devri kadıları, kadılık makamına Emevîler tarafından atanmışlardı. Şüreyh, Haccac-ı Zalim'in zamanına kadar Kûfe kadılığı görevine devam etti.”7

    “İslâm Devleti”nde durum bu!

    Çağdaş zalim tağutî güçler tarafından işgal edilip, “Allah’ın indirdiği hükümler ile hükmedilmesinin yasaklandığı, cahilî hükümler olan şirk ve küfür hükümleriyle, yani yasalarıyla hükmedilen İslâm topraklarındaki yönetici kadroların hükmü ve durumu nedir?" sorusu sorulduğunda; birileri, öne atılıp yöneticilerin “ben de Müslümanım!” dediğini ve onların namaz kıldıklarını gündeme getirip savunmaktadırlar... Onlara şu hadis-i şerifi hatırlatırız!

    Ömer b. Abdulaziz (rh.a.), minberin üzerinde şöyle dedi:

    -Bize, Ubade b. Abdullah ve Talha b. Ubeydillah rivayet etti.

    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

    “Dikkat edin ey insanlar, Allah Teâlâ’nın indirdiğinden başkasıyla hükmeden idarecinin namazını Allah kabul etmez!

    Allah, tahâretsiz namazı ve ganimetten aşırılan maldan verilen sadakayı da kabul buyurmaz!”8

    Bunu, böylece naklettikten sonra, Abdullah b. Abbas (r.anhuma)’ın “Küfrün dûne küfrün” diye küfrün altında bir küfür olduğunu beyân edip “küfrün bir çeşidi” olarak “Küfür” kelimesiyle vasıflandırdığı görüşünü hatırlayalım!

  1. Tavus (rh.a.) naklediyor:

"İbn Abbas (r.anhuma) dedi ki:

-(Ayette) söz konusu edilen küfür, onların anladıkları anlamda bir küfür değildir. O, kişiyi dinden çıkartan mânâsıyla küfür değildir.

“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, kâfirlerin tâ kendileridir.” (Mâide 5/44) Küfrün altında bir küfürdür (küfrün düne küfrün)."9

  1. Tavus (rh.a.)’den.

      İbn Abbas (r.anhuma):

    “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, kâfirlerin tâ kendileridir.”    (Mâide 5/44) buyruğu hakkında şöyle dedi:

-Bu, kişideki bir küfürdür (kâfirliktir). Ama o, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve rasûllerine küfreden kimse gibi değildir.10

  1. İbn Abbas (r.anhuma):

“Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, kâfirlerin tâ kendileridir.” (Mâide, 5/44) buyruğunu açıklarken:

-Allah’ın indirdiği hükümleri inkâr eden kâfirdir. Ancak bu hükümlerin hak olduğunu ikrar edip de onlarla hükmetmeyen kişi, zalim ve fasıktır, dedi.11

    Âdil şahidlikte bulunan her vicdan sahibi ilim ehli, iyi anlar ve tasdik eder ki İbn Abbas (r.anhuma), Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyeni küfre nispet ederek bunun, “küfür altında bir küfür” ve “Bu, kişideki bir küfür(kâfirlik)dür” demiştir... Bu bir çeşit küfürdür ki, Allah’ın indirdiği hükümleri inkâr etmeyip tasdik ettiği hâlde onunla hükmetmeyenin vasfıdır... Kendisini mürted etmez, zalim ve fasık eder... Elbette ki, bu konuda İbn Abbas (r.anhuma)’nın görüşünün aleyhine, Ashab-ı Kiram’dan görüşler mevcuttur... Gayemiz bu görüşleri çatıştırma değil, İbn Abbas (r.anhuma)’nın görüşünü hafife alan anlayışın yanlışlığını gündem etmektir... İbn Abbas (r.anhuma), “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenleri, gizli olan niyetlerine vurgu yaparak, “küfrün altında bir küfür” içinde olduklarını beyân etmektedir... Bu ince anlayış ve bu hakikat unutulmamalı ve göz ardı edilmemelidir...

    Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

    “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar, zalim olanların tâ kendileridir.”12

    Merhamet olunmuş, vasat, şahid ve insanlar için çıkarılmış hayırlı ümmetin mutlak müctehid imamlarından Şehid İmamımız İmam-ı A’zam Ebu Hanîfe (rh.a.)’ın zulme ve zalime karşıki net ve değişmeyen asîl tavrını beyân etmiştik... Bu tavrı “İslâm Devleti” egemen olduğu zamanda idi. Ya yüz yıllık işgal altında, İslâm’ın hükümlerinin yasaklandığı, “Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmolunsun” isteğinin suç sayıldığı bir dönemde tavır nasıl olur? Küfür ve şirk yasalarının egemenliği, zulmü ve baskısı altındaki İslâm topraklarında esareti yaşayan muvahhid mü’min Müslümanların durumu göz önünde bulundurulduğu takdirde nasıl bir tavır sergilenir? İmam-ı A’zam Ebu Hanîfe (rh.a.)'i, iyi anlayan ve iyi tanıyan her muvahhid mü’min şahsiyet, İmam’ın tavrının bir benzerini takınır ve usule göre davranır!.. İmam-ı A’zam (rh.a.), Allah katında kabul gören hak din İslâm’ı en iyi anlayan, incelikleri ve hikmetleriyle kavrayan, gereği gibi yaşayan muvahhid mü’minlerden idi...

    İslâm, gerçek adâletiyle geldi ki, yeryüzünden zulmü tamamen yok etsin ve zalimleri ıslah eylesin!.. Ne zulmedilsin, ne de yapılan zulme rıza gösterilsin! Katıksız iman edip İslâm’ın hükümlerine göre hayatı düzenleyenler, Allah’ın emirlerine itaat edip nehyedilenlerden kaçınanlar için, Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

    “Ne zulmetmiş olursunuz, ne zulme uğratılmış olursunuz.”13

    Süleyman b. Amr’ın babası Amr b. el-Ahfas (r.a.) anlatır:

    Rasûlullah (s.a.s.)’i Vedâ Haccı’nda dinledim, şöyle buyuruyordu:

   “Siz zulmetmeyiniz, zulme de uğramayınız!”14

    İslâm, adâletin tâ kendisi, onun dışındaki bütün bâtıl dinler ve ideolojiler, zulmün tâ kendileridir... En büyük zulüm de şirktir!.. Allah’a, zatında ve sıfatlarında ortak koşmak, en büyük zulümdür!.. Bütün bâtıl dinler ve ideolojilerin temelleri şirk üzere atılmış ve binaları şirk üzere yükselmiştir... Hiçbirinde gerçek adâlet yoktur... Şirk üzere yapılan toplumsal bir sözleşme sonucu gaflet ve cehâlet içinde yaşadıkları bir hayata alıştıkları için zulmü, adâlet gibi görmektedirler... Şirk dininin mensupları, atalarından miras kalan şirk ilkelerine göre hayatlarını tanzim eder ve ona göre yaşarlar... Bu, onlar için mukaddes olduğu için tâbi olup itaat etmek, onların inançlarının gereğidir... Gerçek adâletle tanışmayınca, zulmü adâlet gibi algılamaları, cehaletten kaynaklanan tabii bir hâldir... Adâletin tâ kendisi olan İslâm ile tanışılınca, gözler ve kulaklar gafletten uyanıp açılır, kalp temizlenmeye ve idrak etmeye başlar... İslâm, yegâne hak din olarak, yeryüzünü zulümden temizlemeye ve gerçek adâleti yerli yerine koymaya gelmiştir... İslâm’a katıksız iman eden muvahhid mü’minlerin kulluk vazifesi, İslâm’ın hedeflerini gerçekleştirmektir...  Bundan dolayı, zulmedenlere asla meyletmez, onlarla yakınlık kurmaz, onlara sevgi beslemez, yardımcı olmaz ve zulümlerinde destek vermez...15 Bu konudaki bilgisizlikten kaynaklanan “iyi niyet” ile desteklemek ve yardımda bulunmak, sonucu değiştirmediğinde, niyeti ne olursa olsun, ameli, zulmü ve zalimi ayakta tutmak olacaktır... Onun niyetinin çok iyi oluşu, zulmü ve zalimi engelleyici olmadığı gibi, zulme ve zalime destek verişi, hayatın zalimler tarafından kontrolünü sağlamakta, zulmün egemenliğinin devamını gündeme getirmektedir...

    Hiç unutulmamalı!

    “Haberiniz olsun! Allah’ın lâneti zalimlerin üzerinedir.”16

    Böyle buyurur Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ!

    Zalimlere ve zulüm düzenlerine asla yardımcı olunamaz... Kişideki bilgisizlikten kaynaklanan iyi niyetli destek, zalimin zulmünü artırmaktan başka bir işe yaramadığı, her ferâset ve bâsiret sahibi tarafından apaçık olarak görülmektedir...

    Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz, en son Nebî ve en son rasûl Rasûlullah Muhammed (s.a.s.)’in, ne olursa olsun zalim olanlara asla yardım edilmemeli, zulümlerine destek verilmemeli, emirlerini tekrar hatırlatırız!

     Vazifemiz:

    “Sen, öğüt verip hatırlat. Çünkü gerçekten öğütle hatırlatma, mü’minlere yarar sağlar.”17

  1. Evs b. Şurahbil (r.a.) rivayet eder.

Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Zalimle, zalim olduğunu bildiği hâlde (beraber) yürüyüp onu destekleyen, İslâm’dan çıkmış olur.”18

  1. İbn Abbas (r.anhuma)’dan.

Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Her kim bir zalime, hakkı yok etmesi için yardımda bulunursa, gerçekten Allah’ın ve Rasûlü’nün zimmetin(himayesin)den uzak olur.”19

  1. Abdurrahman b. Abdillah’ın babası (Abdullah b. Mes’ud, (r.a))’dan bildirdiğine göre.

Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Bir kavme, zulümlerinde yardımcı olan kişi, çukura düşüp kuyruğundan çekilerek çıkarılan deve gibidir.”20

    Yegâne önderimiz Rasûlullah (s.a.s.)’in, bütün çağları kuşatıcı beyânlarına dikkat edin!

    Zalimlere, yani Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlere yardımcı olan, onlara zulümlerinde ve zulüm yönetimlerinde destek veren, onlara hayat hakkı tanıyan, ömürlerini uzatanlar:

    “İslâm’dan çıkmış olur!”

    “Allah ve Rasûlü’nün zimmetinden, yani himayesinden uzak olur!”

    Aklı başında, düşünebilen ve kendisini İslâm’a nispet edip Müslüman olduğunu söyleyen kadın olsun, erkek olsun böyle bir duruma düşmeyi arzu eder mi veya razı olur mu?..

    Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ şöyle buyurmuşken:

    “İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın ve Allah'tan korkup sakının. Gerçekten Allah, (cezâsı ile) sonuçlandırması pek çetindir.”21

    İmam el-Cessâs (rh.a.) , ayetin açıklamasında şunları söyler:

    “Ayetin zahiri, Allah’a itaat olan her hususta yardımlaşmayı gerekli kılmaktadır. Zira iyilik de Allah’a itaat olan işlerdendir.

    Yüce Allah’a karşı günah ve isyan sayılan işlerde başkalarıyla yardımlaşmamız yasaklanmıştır.”22

    Prof. Dr. Vehbe Zuhaylî, “Tefsirü’l-Münir” adlı eserinde şunları kaydeder:

    “İyilik (el-birr), şeriatın emrettiği her bir hayır veya kalbin kendisiyle huzur bulduğu şeydir. Günah (el-ism) üzere yardımlaşmayın. Bu da, günah ve masiyet demek olup şeriatın yasakladığı her bir şey yahut kalbi huzursuz edip insanların bilmesinden hoşlanılmayan şeydir. Başkalarının haklarına tecavüz etmek konusunda birbirinizle yardımlaşmayın. Günah işlemek ve haddi aşmak ifadeleri ile, işleyeni günaha sokan her türlü suç kastedilmektedir. Bir topluluğa haksızlık etmek sûretiyle Allah’ın sınırlarının aşılması demektir. İşte sizler, Allah’ın size vermiş olduğu emirleri yerine getirmek, size yasaklarından da sakınmak sûretiyle Allah'tan korkun.”23

    Muvahhid mü’minler, Allah’ın rızasına uygun yardımlaşmayı ibadet olarak kabul eder ve bu niyet ile imkânlarını seferber etmeye gayret ederler... Mazluma yardımcı olunduğu gibi, önderimiz Rasûlullah (s.a.s.)’in verdiği ölçüye göre zalime de yardımcı olunur... Zalimi, yaptığı zulümden alıkoymak ve zulmünü engellemek, ona yapılan en büyük yardımdır! Zulümde ona yardım etmek değil, onun zulmünü engellemek ya da onu zulümden alıkoymak, ona yardımda bulunmak demektir... Yardım edenler, bu ölçü ile yardım etsinler!..

    Rasûlullah (s.a.s.), bu konuda böyle buyurdu ve bu ölçüyü sundu!

    Enes b. Mâlik (r.a.) anlatır:

    Rasûlullah (s.a.s.)

    “Sen (Müslüman) kardeşine, ister zalim olsun, ister mazlum olsun, yardım et!” buyurdu.

    Bir adam:

    -Ya Rasûlallah, (Müslüman kardeş) mazlum olduğu zaman ona yardım ederim, fakat o zalim olduğu zaman ben, ona nasıl yardım ederim? Bana haber ver!" diye sordu.

    Rasûlullah (s.a.s.):

    “Onu, zulümden ayırırsın –yahut- zulümden menedersin. İşte bu menetmen, ona yardımdır.” buyurdu.24

    Cabir (r.a.) rivayet eder.

    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

    “Kişi, zalim de olsa, mazlum da olsa (din) kardeşine yardım etsin! Zalimse, onu menetsin. Zira bu, onun için bir yardımdır. Mazlum ise, ona yardımda bulunsun.”25

“Öğüt alıp düşünen bir topluluk için.”26

  1.  Bakara, 2/124.
  2. İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, Çev. Dr. Savaş Kocabaş, İst. 2010, c. 1, sh. 520.
  3. İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, c. 1, s. 225.

İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, Çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 1997, c. 2, s. 320.

  1. Ebu Bekr Ahmed b. Ali er-Râzî el-Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, Çev. Mehmet Keskin, İst. 2018, c. 1, s. 221-222.
  2. el-Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, c. 1, s. 224.
  3. el-Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, c. 1, s. 226.
  4. el-Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, c. 1, s. 225-226.

Ayrıca bkz. İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, c. 2, s. 318-320.

  1. Ömer b. Abdulaziz Hayatı ve Müsnedi, Çev. Ebrar Sönmez Demirel-Hatice Gürel, Konya, 2020, s. 54-55, Hds. 37.

Hadisin ikinci bölümü için bkz.

Sahih-i Müslim, Kitabu’t-Tahâre, B. 2, Hds. 224.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’t-Tahâre, B. 2, Hds. 271-272.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tahâre, B. 1, Hds. 1.

  1. Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, Çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, c. 5, s. 106, Hbr. 3272.

Beyhakî, es-Sünenü’l-Kebîr, Çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2016, c. 15, s. 183, Hbr. 15951. c. 19, s. 594, Hbr. 20940.

Ebu Ca’fer Muhammed b. Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri, Çev. Hasan Karakaya-Kerim Aytekin, İst. 1996, c. 3, s. 308.

Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsir bi’l-Me’sûr, Çev. Hasan Yıldız, İst. 2012, c. 5, sh. 296-297. Said b. Mansûr, Firyâbî,             İbnu’l-Munzir ve İbn Ebî Hâtim’den.

  1. İmam Ahmed b. Hanbel, el-İrcâ-Kitabu’l-İman, Çev. Mustafa Özenli, Konya, 2020, s. 143-144, Hbr. 252.

et-Taberî, Taberî Tefsiri, c. 3, s. 308.

Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c. 5, s. 297. Abdurrezzâk Abd b. Humeyd, İbnu’l-Munzir ve İbn Ebî Hâtim’den.

  1. Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c. 5, s. 296.

İbn Cerîr, İbnu’l-Munzir ve İbn Ebî Hâtim’den.

  1. Mâide, 5/45.
  2. Bakara, 2/279.
  3. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Büyû, B. 5, Hds. 3334.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Menâsik, B. 76, Hds. 3055.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 10, Hds. 3281.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’l-Büyû, B. 3, Hds. 2537.

  1. Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Zulmedenlere eğilim göstermeyin, yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velîleriniz yoktur. Sonra yardım göremezsiniz.” Hud, 11/113.

  1. Hud, 11/18. Ayrıca bkz. A’râf, 7/44.
  2. Zariyat, 51/55.
  3. Beyhakî, Şuabu’l-İman, Çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, c. 7, s. 335, Hds. 7269.

Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, Çev. Yaşar Güngör, İst. 2015, c. 7, s. 260, Hds. 7064. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr’den.

İmam Hafız el-Munzirî, Hadislerle İslâm-Terğib ve Terhib, Çev. A. Muhtar Büyükçınar, vdğ. İst. T.y. c. 4, s. 459, Hds. 6.

İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, c. 3, s. 426, Hds. 2420.

  1. Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabakatu’l-Asfiyâ, Çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, c. 10, s. 349, Hds. 1999.

İmam Taberânî, el-Mu’cemu’s-Sağîr, Çev. İshak Doğan, Konya, 2019, s. 106, Hds. 224.

Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 7, s. 260, Hds. 7063. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr ve el-Mu’cemu’l-Evsat’tan.

İmam Hafız el-Munzirî, Hadislerle İslâm-Terğib ve Terhib, c. 4, s. 459, Hds. 5.

  1. Beyhakî, Şuabu’l-İman, c. 7, s. 336, Hds. 7272.

Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, c. 9, s. 578, Hds. 7357.

  1. Mâide, 5/2.
  2. el-Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, c. 5, s. 226.
  3. Prof. Dr. Vehbe Zuhaylî, Tefsirü’l-Münir, Çev. Hamdi Arslan, vdğ. İst. 2003, c. 3, s. 355.
  4. Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İkrah, B. 7, Hds. 12.

Kitabu’l-Mezâlim, B. 4, Hds. 5.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-Fiten, B. 58, Hds. 2356.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, Çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, c. 15, s. 544, Hds. 22514-22515.

  1. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Birri ve’s-Sılâ, B. 16, Hds. 62.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 15, s. 545, Hds. 22516.

  1. Nahl, 16/13.

 

Yazar:
Abdullah DÂİ
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul