19 Nisan 2021 - Pazartesi

Şu anda buradasınız: / Şehidlik ve Ona Dair Ahkâm
Şehidlik ve Ona Dair Ahkâm

Şehidlik ve Ona Dair Ahkâm Seyfulislam ÇAPANOĞLU

ŞEHİDLİK VE ONA DAİR AHKÂM

Seyfulİslam Çapanoğlu

 

 

Şehid kelimesinin sözlük anlamı hakkında şunlar kaydedilmiştir:

“Şehid: Şahid olan, tanıklık eden, kesin bir haberi veren, hazır olan gibi anlamlara gelir.”[1]

Şehid kelimesi lügatta bu mânâda kullanılır. Şeriatta ise Allah yolunda öldürülen kimseye şehid denir. Allah yolunda öldürülenlere bu ismin verilmesinin nedenini; (İnşaallah) Şehid Abdullah Azzam (rh.a) “Cihad Âdâbı ve Ahkâmı" adlı eserinde şöyle nakleder:

"Şehid" diye İsimlendirilmesinin Sebebi:

Ulema, şehid olarak isimlendir(il)menin sebebi hakkında ihtilaf etmiştir. Bu konuda El-Ezherî şöyle demiştir: “Çünkü Allah ve Rasûlü o kimsenin cennette olduğuna şahid olurlar.” Nadr b. Şumeyl ise şöyle demiştir: “Yaşayan şehid bu böyle isimlendirilmiştir. Çünkü onlar Rableri katında diridirler.” Denilmiştir ki: Rahmet melekleri (onun cennete gideceğini) görür ve ruhunu kabzederler. Bir başka kavilde ise şöyle zikredilmiştir: Çünkü o (kıyamet gününde geçmiş) ümmetleri müşahede eden kimselerdendir. (Bu sözleri El-Ezherî zikretmiştir).

İmam Nevevî ise [2] (El-Mecmu’da c. 1/s.277) şu sözleri rivayet eder:

1. Çünkü onun lehinde imanlı olduğuna ve açıkça hâlini sona erdirdiğine şahidlik edilir.

2. Çünkü onun ölümüne kendi kanı şahid olur. O kıyamet günü yarasından kan aktığı hâlde dirilir.

3. Çünkü onun ruhu Darus-Selam’ı görür. Başkalarının ruhları ise kıyamet günü dışında kesinlikle Darus- Selam’ı göremez.”[3]

            Ulemamız şehidin tarifinde değişik görüşlerde bulunmuşlardır. Hanefiler ve Şafiiler şehidi üç kısma ayırmışlardır:

a) Kâmil şehid (veya hem dünya hem âhiret şehidi)

b) Dünya şehidi

c) Âhiret şehidi.

            Diğer imamlarımız böyle bir tasnif yapmamışlardır. “Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı” adlı eserde mezheplerin görüşleri şöyle aktarılmıştır:

HANEFİLERE göre şehid; ister savaşta, ister bir azgın ve dar-ul harbe mensup bir harbî, isterse bir hırsız veya yol kesici tarafından dolaylı bir sebeple de olsa haksız yere zulmen öldürülen kimsedir. Şehidler üç kısma ayrılır:

Kâmil Şehid: Bu hem dünya hem de âhiret şehididir. Kâmil şehid olmak için altı şartın gerçekleşmesi icap eder. a) Akıl. b) Buluğ. c) İslâm. d) Büyük hadesten, hayız ve nifastan temiz olma. e) Yaralandıktan hemen sonra ölme. Öyle ki, yaralandıktan sonra bir şey yememiş, içmemiş, uyumamış, tedavi görmemiş, yaralandığı yerden sağ olarak evine veya çadırına nakledilmemiş olmalı ve üzerinden bir namaz vakti geçmemiş bulunmalıdır. f) Öldürülmesi nedeniyle katile kısas vacip olmalıdır. Sulh ve benzeri ârızî bir sebeple kısas hükmü kalkarsa da, bu şarta halel gelmiş olmaz. Hataen öldürme gibi, öldürülmesi nedeniyle malî bir cezalandırma vukû bulan kişi, kâmil şehid olmaz. Canını, malını, Müslümanları ve Müslümanların kefaleti altında bulunan zimmîleri müdafaa uğruna ölen kişiler de, kesici bir âletle öldürülmüş olma şartıyla kâmil şehid statüsüne tâbi olurlar. Bu gruptaki şehidler, üzerlerine kendi kanları dışında bir necaset bulaşmadıkça yıkanmazlar. Kefen olmaya elverişli olmayan kürk, şilte, talike, mest, silah ve zırh gibi eşyaları üzerlerinden çıkarıldıktan sonra geri kalan elbiseleriyle birlikte defnedilirler. Şalvar veya pantolonları çıkarılmaz. Başka giyecekleri olmadığı takdirde kürk ve şiltesi de üzerinden çıkarılmaz. Eğer sünnet miktarından az ise, kefenine ilave yapılır. Eğer fazla olursa eksiltilir. Üzerilerine cenaze namazı kılınır. Kanlı elbiseleriyle defnedilirler.

Sadece Âhiret Şehidi: Zulmen öldürülmekle beraber yukarıda sayılan altı şarttan birini taşımayan şehid, sadece âhiret şehididir. Mesela zulmen de olsa şehid olan kimse hayızlı ve nifaslı ise, ya da yaralandıktan hemen sonra ölmemişse, ya da vurulan çocuk veya deli ise, ya da öldürülmesi bir hata nedeniyle olup malî cezayı gerekli kılan kimse ise sadece âhiret şehididir. Bunlar kıyamet gününde şehidlere verileceği va'dedilen mükâfata nail olacaklardır. Yıkanıp kefenlenmeleri ve diğer ölüler gibi üzerlerine namaz kılınması vacip olur. Boğularak, yanarak, duvar altında kalarak, vebaya, karında su birikmesine, ishale, zatül cenbe, vereme, sa'râya, hummaya yakalanarak ölenler; nifas hâlindeyken, gurbetteyken, ilim talep ederken ölenler; akrep sokması nedeniyle ölenler ve cuma gecesi ölenler âhiret şehididirler. Bunlar her ne kadar âhirette şehid sevabına nail olacaklarsa da yıkanır, kefenlenir ve üzerilerine namaz kılınır.

Sadece Dünya Şehidi: Müslümanlar safında savaşırken öldürülen münafıklar gibi. Bunlar yıkanmaz ve kendi elbiseleriyle birlikte defnedilirler. Zahire göre hareket ederek üzerilerine namaz kılınır.

HANBELİLER’e göre şehid kadın olsun, erkek olsun ganimet malını gizlemiş olsa da, mükellef olmasa da kâfirlerle savaşılırken ölen kimsedir. Böyle birini yıkamak ve üzerine namaz kılmak haramdır. Şehid düşerken üzerinde bulunan elbisesiyle birlikte defnedilir. Ancak şehid düşmeden önce İslâm olma guslü dışında kendisine başka bir gusül vacip olmuşsa, yıkanıp kefene sarılması ve üzerine namaz kılınması vacip olur. Yine aynı şekilde üzerine kendi kanı dışında başka bir necaset bulaşmışsa, yine yıkanıp kefenlenmesi ve üzerine namaz kılınması vacip olur. Bu durumda üzerindeki silah ve deri giysileri çıkarılır. Öldürüldüğü esnada giymiş olduğu elbiselerden ne bir eksiltme yapılmalı, ne de bunlara bir giysi eklenmelidir. Eğer bunlar üzerinden çıkarılacak olursa, başka şeyle kefenlenmesi vacip olur. Irzını ve malını koruma yolunda ve benzeri sebeplerle zulmen öldürülen kimseler de bu şehidler gibidirler. Yıkanmaz, kefenlenmez ve üzerilerine namaz kılınmaz. Elbiseleriyle birlikte defnedilirler. Savaştayken, düşmanın etkisi olmaksızın binmiş olduğu binekten veya yüksekçe bir dağın tepesinden düşen, bu sebeple ölen veya attığı okun tekrar geri dönüp kendisine isabet etmesiyle ölen, savaştan sonra ölü olarak bulunan, yaralandıktan sonra bulunduğu yerden taşınan, bir şeyler yiyip içen, yaralanmasıyla ölmesi arasında örfe göre uzun bir fasıla geçen kişilerin diğer şehidler gibi yıkanıp kefenlenmeleri ve üzerilerine namaz kılınmaları vacip olur. Bunlar her ne kadar da âhirette şehid sevabına nail olacaklarsa da, sadece âhiret şehididirler. Anılan sıfatları taşımadıkları için hem dünya hem de âhiret şehidi değildirler. Sahih haberler, bunların kıyamet gününde şehid muamelesi göreceklerine delalet etmektedir. Veba, karın ağrısı, boğulma, şiddetli öksürük dolayısıyla nefes alamamak, yangında yanma, bina yıkıntıları altında kalma, zatülcenb, verem, avurtları boyun gerisine götürecek kadar yüz şişkinliği hastalığı, dağ tepesinden düşme, Allah yolunda hac ibadeti esnasında, ilim tahsil ederken ölenlerde ve bu gruptaki şehidlerdendirler. Dürüst bir niyetle Allah yolunda savaşmak üzere evinden çıkıp da kâfirlerin fiiliyle olmaksızın ölen kimselerle, sınırda nöbet tutanlar, yeryüzünde Allah’ın emirlerini -ki bunlar âlimlerdir- dinini, namusunu, malını veya canını savunma uğrunda ölen, canavarlar tarafından parçalanan insanlar da bu tür şehidlerden sayılmaktadırlar.

MALİKİLER’e göre şehid; dar-ul harbten olan bir kâfirin öldürdüğü Müslümanlarla, kâfirler arasında meydana gelen savaşta ölen kimselerdir. Bu savaş dar-ul harbte de olsa, dar-ul İslâm’da da olsa hüküm aynıdır. Anılan bu şehidi yıkamak ve üzerine namaz kılmak haramdır. Bu kişi kâfirler tarafından, dalgın veya uykuda olma gibi sebepten ötürü savaşmaksızın dahi öldürülecek olursa yine şehid sayılır. Müslüman biri tarafından kâfir sanılarak, öldürülmüş olan veya atların ayakları altında ezilerek, attığı okun geri dönüp kendisine isabet etmesiyle kuyuya düşerek, yüksekçe bir dağın tepesinden düşerek ölen kimse yine şehid sayılır. Cünüp olsunlar olmasın, böylelerini yıkamak ve üzerlerine namaz kılmak haramdır. Tabii savaş alanında sağ olarak kaldırılmamış olurlarsa… Sağ olarak kaldırıldıkları takdirde yıkanıp üzerlerine namaz kılınır. Yine bunlar savaş alanında sağ ve fakat koma hâlinde kaldırılırsa, yıkanmaz ve üzerlerine namaz kılınmaz. Çünkü komadakiler de ölüler gibidirler. Şehidin öldürüldüğü zaman üzerinde olan elbisesiyle -eğer bu mübah bir elbise ise- defnedilmesi vaciptir. Bu elbise, bedenin tümünü kapatıyorsa üzerine bir şey ilave edilmemesi gerekir. Bedeninin tamamını kaplamadığı takdirde bedenini kapatacak kadar ilave yapılır. Mestleri, takkesi ve değeri çok fazla değilse bel kuşağı, kaşının değeri çok yüksek değilse gümüş yüzüğü çıkarılmaz. Kılıç ve zırh gibi savaş aletleri üzerinden alınır bahse konu bu şehid hem dünya, hem âhiret şehididir ki, bu “îlayı kelimetullah” uğruna savaşan ve bu yolda ölen kimsedir. Sadece dünya şehidine gelince bu ganimet elde etmek amacıyla savaşan ve bu yolda ölen kimsedir. Sadece âhiret şehidi ise, karın ağrısı illetinden, boğulmaktan ve benzeri sebeplerden dolayı ölen kimsedir. Harbîlerle yapılan savaş dışında ve harbîlerden

başkaları tarafından zulmen öldürülen kimseler; yıkama ve kalan işlemlerde diğer ölüler statüsüne tâbi olurlar. Dolayısıyla yıkanıp kefenlenmeleri ve üzerine namaz kılınması vacip olur. Öldürülürken üzerlerinde bulunan elbiseleriyle beraber gömülmeleri gerekmez. Anılan âhiret şehidleri, şer’an bildirilen sevap ve mükâfatları inşaallah, âhirette elde edeceklerdir. Dünya şehidine gelince her ne kadar bu dünyada şehid muamelesi görmüşse de âhirette hiçbir mükâfata nail olmayacaktır.

 ŞAFİİLER şehidleri üç kısma ayırmışlardır:

1-Dünya ve âhiret şehidi: Bu ganimetten mal gizlemeyerek, riyakârlık yapmayarak Allah’ın dini yüceltmek maksadıyla kâfirlerle savaşan ve şehid düşen kimsedir. 2- Sadece dünya şehidi: Bu Allah’ın dini yüceltmek amacıyla beraber, ganimet için savaşan veya riyakârlık yaparak, ya da paylaşmadan önce ganimetten mal saklayarak savaşan ve bu yolda ölen kimsedir. 3- Sadece âhiret şehidi: Bu, enkaz altında kalarak, boğularak ve zulmen öldürülme gibi buna benzer sebeplerden ötürü şehid olan kimsedir. İlk iki gruptaki şehidlerin kendilerine küçük ya da büyük hades hâli olsa bile yıkanmaları ve üzerilerine namaz kılınması haramdır. Bunlar bir kâfirin veya hata sonucu başka bir Müslümanın silahıyla ya da attığı silahın geri dönüp kendisine isabet etmesiyle de ölse, bineğinden düşmekle, hayvanların ayakları altında ezilmekle de ölse, aynı hükme tâbidir. Yine bu kişinin derhal ölmesiyle yararlandıktan sonra sağ kalıp ölmesi arasında bir fark yoktur. Yalnız bunun savaş bitiminden önce ölmüş olması gerekir. Ya da savaş bitiminden sonra ölmesine rağmen, kendisinde kesilmiş bir hayvanın çırpınışlarını andıran hareketlerden başka hareketlerin görülmemesi ve hayat hâlinde bir istikrar bulunmaması şarttır. Böylelerinin kefenlenmeleri sünnettir. Elbisesi vücudunu kapatmıyorsa, kapatacak kadar ilave edilir. Zırh ve silah gibi savaş aletlerinin, mest ve kürkünün üzerinden çıkarılması menduptur. Sadece âhiret şehidlerine dünyada diğer ölüler gibi muamele edilir. Yıkanır, kefenlenir ve üzerlerine namaz kılınır. Diğer ölüler için yapılması gereken her şey bunlar içinde yapılır. Yıkanılması haram olan şehidlerin bedeninde, şehadet kanı dışında necasetli şeyler varsa, beraberlerinde de şehadet kanı giderilecek de olsa yine bu necasetleri gidermek vacip olur.”[4]

                              Şehid ve Mürtes Arasındaki Fark Nedir?

            الْمُرْتَثُ Mürtes kelimesi رَث Elbisesinin eskimesi çürümesi mânâsına gelen kelimeden türetilmiş bir kelimedir. اُرْتُثُّ فُاَنُ demek; "Filan yaralı ölmemişken harpten dışarı kaldırıldı ve sonra öldü." mânâsına gelir. الْمُرَتَثُ kelimesi harp alanında yaralanmış kimse mânâsına gelir.

Şehid Abdullah Azzam (rh.a) “Cihad Âdâbı ve Ahkâmı” adlı kitabında “Mürtes Kimdir?” başlığı altında şunları söylüyor:

“Fukahanın çoğunun görüşü şu beyan etrafındadır. Savaş alanından yaralı olarak taşınan, yemek yemek, vasiyet yazmak gibi yaşayanların yaptığı bir şeyi yapan ya da aklı başında iken üzerinden bir namaz vaktine ulaşıp edasına gücü yeten kişidir. Fakat bunları savaş devam ederken, savaş alanında iken yaparsa o zaman mürtes değildir.” Menfuzul Mukatil (ağır öldürücü yarası olup iyileşmesinden ümit edilmeyen)e gelince: Yese de, vasiyette bulunsa da şehid uygulaması yapılır. Günlerce de kalsa baygın olarak getirilene de şehid uygulaması yapılır. Öyle ise mürtesin şartları şöyledir: 1. Savaş alanından yaralı olarak taşınması 2. Yaşayanların yaptıklarını yapması, yemek, alışveriş, vasiyet yazmak v. s gibi… 3. Öldürücü yarasının olmaması 4. Baygın olmaması… Eğer bu dört şart bir arada bulunmazsa ona şehid muamelesi yapılır.

A. Hanefilerden İbni Abidin, “Haşiyesi”n de (c. 2/s. 252) şöyle demiştir: Mürtes, yaralanıp sonradan ölendir. Yiyip içen, uyuyan, az dahi olsa tedavi olan, çadıra giren, aklı başında iken üzerinden bir namaz vakti geçip edasına gücü yeten, savaş alanından aklı başında iken taşınan, ister canlı ulaştırılsın isterse ölü olarak ikisi de birdir. Hayvanların kendisini ezmesi korkusundan dünya işleri ile ilgili bir şey söylemek için değil de bulunduğu yerden kalkıp da başka bir yere gitse de aynı hüküm geçerlidir. İmam Muhammed’e göre, âhiret işleriyle ilgili ise mürtes olmaz. Sahih olan da budur. Çünkü o (şehid olan) ölülerin hükmündedir. Satmak, satın almak ve çokça konuşmakta aynı şekildedir. Yoksa mürtes olmaz. Bütün bunlar savaş bittikten sonradır. Eğer savaş anında olursa yukarıda söylenenlerden birisiyle mürtes olmaz.

B. Dusuki’nin Şerhi Haşiyesi’nde (c. 1/s. 426) Malikilerin şöyle dediği zikredilmiştir:

“Mürtes, mağmurun-yemeyen, içmeyen, ölünceye kadar konuşmayan dışında savaş alanından diri kaldırılan kimsedir.”[5]

            Ulemanın beyan ettiği kâmil şehid, dünya şehidi ve âhiret şehidi kavramlarına kısaca değinelim:

            Kâmil Şehid veya Gerçek Şehid: Allah (c.c.) kelamı olan Kur’ân-ı Kerim’de bu konu ile ilgili olarak şu sözler geçmektedir:

            “Ey iman edenler, sizi çok acıklı bir azaptan kurtaracak bir ticareti size göstereyim mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman ederseniz, mallarınızla, canlarınızla Allah’ın yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bunlar sizin için daha hayırlıdır. Günahlarınızı da mağfiret eder ve sizi altından ırmaklar akan cennetlere ve Adn cennetlerindeki çok hoş meskenlere koyar. İşte bu, çok büyük kurtuluştur.” es-Saf (61/10-12)

“Şüphesiz Allah, mü’minlerden canlarını ve mallarını onlara cenneti verme karşılığında satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşır, öldürür ve öldürülürler. Bu Tevrat’ta, İncil’de ve Kur’ân’da yerine getirmeyi taahhüt ettiği hak bir vaattir. Allah’tan daha çok ahdini kim yerine getirebilir ki? O hâlde yapmış olduğumuz bu alışverişe sevinin. En büyük kurtuluş işte budur!” et-Tevbe (9/111)

“Allah yolunda öldürülenler için “ölüler” demeyiniz. Aksine onlar diridirler.

Fakat siz (onu) anlayamazsınız.” el-Bakara (2/154)

Bu üç ayette dikkati çeken ifade “Allah yolu” ifadesidir. Allah yolunun ne olduğunu açıklayan Rasûlullah (s.a.s.) bu kelimeyi en iyi bir şekilde anlamamızı sağlıyor. Bu konudaki hadis şöyledir:

“...Ebu Musa (r.a.) şöyle demiştir: Peygamber (s.a.s.)’e bir kimse geldi de: “Bir kısım kimseler ganimet malı için muharebe eder, bir kısım kimseler de insanlar arasında adının söylenip övülmesi için muharebe eder; bir kısım insanlar da yiğitlikteki mevki derecesi görülsün diye cihad eder. Şu hâlde Allah yolunda cihad eden kimdir?” diye sordu. Peygamber: “Her kim Allah’ın kelimesi en yüksek olsun diye mukatele ederse, onunkisi Allah yolundadır.” buyurdu.”[6]

            Konu ile ilgili olarak Yusuf Kerimoğlu Allah’ın selameti üzerine olsun. Allah sıratul müstakim üzere ayağını sabit kılsın. “Emanet ve Ehliyet” adlı İslâm İlmihali kitabında şunları söylemektedir:

“Bir kimsenin şehid olabilmesi için aranan ilk şart; mü’min olmasıdır. İkinci şart: Akıl baliğ olmasıdır. Üçüncü şart: Zulmen öldürülmesidir. Bu üç şartta ittifak vardır. Temiz olması meselesine gelince: “Cünüp olan erkek veya hayızlı ve nifaslı olan kadın şehid olursa yıkanır mı?” meselesinde ihtilaf vardır. İmam-ı Azam Ebu Hanife (rh.a)’nın kavline göre, yıkanması

icap eder. İmameyn’in ictihadı ise, cünüplük sebebiyle vacip olan gusül, şehadetle birlikte düşer. Sahih olan rivayete göre Hz. Hanzala (r.a.) şehid olduğu zaman melekler onu yıkamışlardır. Burada “Zulmen öldürülme” kavramı üzerinde duralım: “Hadlerin tatbiki veya kısas sebebiyle öldürülenler” adaletin gereği olarak öldürülmüştür. Zira adalet, Allahu

Teâlâ (c.c)’nun indirdiği hükümlere göre amel etmektir. Zıttı ise zulümdür. Tağutî güçlerin heva ve heveslerinden kaynaklanan kanunları gereğince öldürülen her mümin (zulmen öldürüldüğü için) “şehid” hükmündedir. Burada “mü’min” kaydını hassaten zikrediyoruz. Zira Allahu Teâlâ (c.c.)’nun indirdiği hükümleri tasdik etmeyen ve hatta şeriata karşı savaş

açan kimseler, herhangi bir sebeple öldürüldüğü zaman “şehid” olmazlar. Maalesef günümüzde İslâm’a düşmanlıklarıyla maruf olan ideolojiler “şehid” kavramını yozlaştırabilme gayretindedirler. Mahiyeti küfür olan ideolojilere itikad eden kimseler; kendi ölülerine başka bir isim bulamadıkları için “şehid” demekten çekinmiyorlar! Onların hiç birisi “şehid”

değildir. Tağutî güçlerin birbirleriyle mücadelelerinde veya savaşlarında ölen hiç kimse “şehid” değildir. Tağutî güçlerin emri ile savaşan kimselerde velev ki Müslüman dahi olsalar, şehid olmazlar. Zira “şehadet mertebesi” Allahu Teâlâ (c.c.)’nın kendi rızası için savaşanlara ihsan buyurduğu bir nimettir. Ne mutlu şehadet nimetine talip olanlara!”[7]

            Bu sözlerin hatırlattığı şey; bir devleti İslâm’a ve ya bir orduyu İslâm’a nispet etmek için, devletin anayasa olarak İslâm hukukunu kabul edip uygulaması esastır. İşte böyle bir devlet içerisinde Allah’ın adı yani “Allah’tan başka ilah/kanun koyucu ve yaratıcı yoktur.” sözü yücelsin, yeryüzüne hâkim olsun diye yapılan cihadda ölen kâmil anlamıyla şehiddir. Yoksa halkında göstermelik olarak İslâm’ın adından başka bir şey kalmamış, laik demokratik, kominist, faşist vb. izmlerle yönetilen devletlerin ordularında ölenler değil…  Asıl itibariyle eğer İslâm’ın şehidlik kavramını kullanıyorlarsa kendi anayasalarına göre yargılanmalıdırlar. Çünkü anayasayı İslâmî düzenle değiştirme cürmünü işlemişlerdir. Ama bu kadar mert düşman nerede?!...

            İşte gerçek mânâda Allah’ın adının yücelmesi için cihad eden bir Müslüman/mü’min bu savaşta ölürse İnşaallah şehid olur. Böyle bir kişi yıkanır mı? Cenaze namazı kılınır mı? Bunu bir başka başlık altında inceleyelim:

            ŞEHİD YIKANIR MI VE CENAZE NAMAZI KILINIR MI?

            Şehidlerin yıkanması ile ilgili olarak iki görüş mevcuttur. Bunlardan biri şehidlerin yıkanabileceği, ikincisi ise yıkanmayacağıdır. İmam Azam, Said b. el-Müseyyeb ve el-Hasan (rh.a) şehidlerin yıkanacağını söylemişlerdir. Yalnız İmam Azam (rh.a) şehid eğer cünüp veya hayızlı ise yıkanacağını söylemiştir. Said el-Müseyyeb ve el-Hasan (rh.a) ise kayıtsız olarak her şehidin yıkanabileceğini söylemişlerdir. Cumhur ulema, İmam Yusuf, Muhammed, Şafii, Malik, Ahmed, İshak, Evzâi, Davud bin Ali (rh.a) ise şehidlerin yıkanmayacağını söylemişlerdir.

            Bu konuda İmam Azam (rh.a)’in delili cünüp olarak Uhud Savaşı’na katılmış ve şehid edilmiş Hanzala (r.a.) meselesidir. İmam Azam burada Hanzala (r.a.)’ı yıkayanın melekler olduğuna değil, yıkama fiiline dikkat çekerek içtihatta bulunmuştur. Diğer ulema ise bunun ona has bir ikram olduğunu, yıkanması gerekseydi insanların bunu yapması gerektiğini söyleyerek cevap vermişlerdir.

            Cumhur ulema şehidlerin yıkanmayacağına ve cenaze namazlarının kılınmayacağına dair görüşlerini Cabir (r.a.) Uhud Savaşı’nda şehid olan babasının durumunu anlattığı hadisteki şu “…şehidlerin kendi kanları içinde, yıkanmadıkları ve üzerlerine namaz kılınmadığı hâlde gömülmelerini emretti.” lafızdan hüküm çıkarmışlardır. “Şehid yıkanmaz ve  cenaze namazı kılınmaz.” demişlerdir. İmam Şafii “el-Umm”da konu ile ilgili olarak şunları söylemektedir:

            “Tevatür sayılacak sağlamlıkta rivayetlerde Rasûlullah (s.a.s.)’in Uhud şehidlerinin cenaze namazını kılmadığı ve : “Onları yaralarıyla birlikte defnedin.” dediği belirtilmiştir. Biri dese ki: “Cenazeleri yıkanır, ama namazları kılınmaz”  Ona karşılık sunulacak şudur: Bu sözünle sen hadisin bir kısmını terk ediyor, bir kısmını alıyorsun.”[8]     

Hanefi ulemamızın bu hadisin açıklayıcı konumunda olan hadislerle istidlal ederek şehidler için cenaze namazı kılınacağını  şöylemişlerdir. Ebi Malik el-Gıffari’nin Rasûlullah (s.a.s.)’ın Uhud şehidleri üzerine cenaze namazı kıldığına dair mürsel hadisi, Şeddad b. El-Had (r.a.) ‘ın rivayet ettiği bir bedevinin Rasûlullah (s.a.s.)’e iman ettikten sonra boynundan vurularak şehid olmasının ardından Rasûlullah (s.a.s.)’in onu kendi cübbesi ile kefenleyip üzerine cenaze namazı kılmasını delil getirerek şehidler üzerine cenaze namazı kılınabileceğini söylemişlerdir.

            Yeri gelmişken vurgulayalım ki dünyanın herhangi bir yerinde şehid olmuş bir Müslümanın gıyabî cenaze namazını kılma meselesi İslâm âlimlerinin onaylamadığı bir meseledir. Yalnız aksiyonu seven heyecanlı Müslüman gençlerin kendilerince oluşturdukları batıl bir fetvadır. Bu da cahil bırak(tır)ılmış işgal altındaki İslâm topraklarında yaşayan Müslümanların başına hâkim olan kuvvetin/otoritenin açtığı bir beladır. Allah bizleri bilen ve gereğince amel edenlerden eylesin. Âmin.

            Dünya Şehidi: Görünüşte Allah için savaşan Müslümanlar ve münafıklarda bu tarifin içindedirler. Münafıklar amelî ve itikadî diye iki ayrı babda incelendiğinden, itikadî münafık cihadda da ölse kalbindeki inanç bozukluğundan dolayı bütün amellerini yok etmiştir. Diğer münafık çeşidi de amellerinde onlarda bulunan özellikler üzerinde taşıyan birileridir. Onlar da amellerini darmadağın etmişlerdir. Müslüman olsa bile kişinin niyetinin hâlis olmaması da onun şehidliğinin âhiret bazında düşmesine ama zahire göre hükmeden Müslümanlarca Allah yolunda cihadda öldürüldüğünden şehid diye anılır olmasıdır. Bu konuda Ebu Hureyre (r.a.)’dan gelen hadisin konu ile ilgili bölümünü aktaralım.

            “…Süleyman b. Yesar’dan rivayet etti. (Şöyle demiş): Halk Ebu Hureyre’nin

yanından dağıldılar. Bunun üzerine Şamlıların Natil’i ona şunu söyledi: “Ya şeyh! Bize Rasûlullah (s.a.s.)’den işittiğin bir hadis söyle! Ebu Hureyre: “Peki! Dedi: Ben Rasûlullah (s.a.s.)’i şöyle buyururken işittim: “Kıyamet gününde insanların, üzerine ilk hüküm verilecek olanı şehid edilen bir adamdır. Bu adam getirilerek ona Allah’ın nimetlerini tarif edecek,

o da onları tanıyacaktır. “Bu nimetler hakkında ne yaptın?” diye soracak, şehid; “Senin uğrunda çarpıştım. Nihayet şehid edildim!” diyecektir. Allah Teâlâ; “Yalan söyledin! Lakin sen cesur denilmek için çarpıştın. Gerçekten denildi de” buyuracak. Sonra onun hakkında emir verecek ve yüz üstü sürüklenecek, nihayet cehenneme atılacaktır.”[9]         

Âhiret Şehidi: Bunlar dünyalık bazda normal bir Müslümanın ölüsüne yapılan muamele ile yıkanır, cenaze namazı kılınır ve defnedilir. Yalnız âhiret cihetiyle bir şehid gibi muamele görürler. Allah (c.c.)’nun onları imtihan ettiği olayın ağırlığının bir karşılığı olarak yine Allah(c.c.)’nun kuluna verdiği bir karşılıktır. Âhiret şehidi sayılan kişileri burada yalnız isim olarak saymakla yetineceğiz. Çünkü bu başlı başına bir dergi yazısıdır ki daha önceki yazılarımızdan birinde bu konuyu ulaşa bildiğimiz kaynaklar çerçevesinde incelemiştik. Âhiret şehidlerini saymadan evvel onların âhiret boyutuyla şehid gibi muamele gördüklerine dair hadisi zikredelim:

            “...Ata babasından, o da Ebu Hureyre (r.a.)’dan dedi ki:

Rasûlullah (s.a.s.) şöyle dedi: “Kim bir hastalıktan ölürse şehiddir. Kabir azabından korunur. Gıdası, üzerine sürdüğü kokusu ile onun rızkı cennettendir.”[10]        

Hadislerde şehidlik sayılan olaylar şunlardır: Taun (salgın hastalık), karın ağrısı hastalığı, suda boğulmak, yıkık altında kalıp ölmek, lohusa ile iken bir mü’mine kadının ölmesi. Hamile iken karnındaki çocuğuyla berber bir mü’mine kadının ölmesi, malını muhafaza ederken öldürülen, ailesini korurken öldürülen, canı korurken öldürülen. Zulme uğrayarak öldürülen, gurbette ölen, hâlis niyetle şehadeti isteyip yatağında ölen. Allah yolunda cihadda nöbet tutarken ölen İslâm devletinin askeri, Allah yolunda cihad ederken kişinin atından, devesinden, düşerek ölmesi veya zehirli bir hayvan tarafından ısırılarak zehirlenmeden dolayı ölen. Vahşi hayvanlar tarafında parçalanarak ölen. Zalim sultana hakkı haykıran ve bundan dolayı öldürülen. İlim talep ederken bu yolda ölen, yatarken Cabir (r.a.)’ın rivayet ettiği duayı okuyarak yatıp o uykusundan uyanmayıp ölen, denizde boğularak ölen. İman edip, namazlarını kılan orucunu tutan, Ramazan kıyamını yerine getiren ve zekâtını veren bunlar şehidlerden sayılırlar. En son olarak şu hadisi verip  bu konuyu kapatalım:

“… Ma’kil bin Yesar (r.a.) dan rivayet edilmiştir: Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Her kim sabah olduğu zaman “eûz’u billahi’s-Semii’l-Alimi mineş-Şeytanirracim”der  ve el-Haşr sûresinin sonundan üç ayet okursa Allah ona yetmiş bin melek koşar; ona akşam oluncaya kadar dua ve istiğfar ederler. Eğer o gün ölürse şehid olarak ölür. Akşam olduğu zaman onu söyleyen de aynı derecededir.”[11]

Şehid Olarak Ölen Biri Dahi Olsa Ölen Bir Kişi Bir Daha Dünyaya Geri Gelemez.

Bu konuda insanlar arasında İslâm’dan kaynaklanmayan bir inanış vardır. O da şehidlerin dünyaya geri dönüp özellikle savaştıkları söylentisidir/söylencesidir. Bu, sahih olarak gelen nasslara aykırıdır. Bu konuda yalnızca şu hadisi zikretmek yeterli olacaktır.

“…Cabir b. Abdullah (r.a)’dan rivayet edilmiştir; diyor ki: Rasûlullah (s.a.s.) bana rastladı ve “ Ya Cabir!” buyurdu. “Neden seni kırgın görüyorum?” Bunun üzerine “Ya Rasûlallah! Babam şehid düştü ve geride ıyal ve borç bıraktı.” dedim. Rasûl-i Ekrem, “Babanın Allah tarafından nasıl karşılandığını sana müjdeliyeyim mi?” buyurdu. “Evet, ya Rasûlallah!” dedim. Buyurdu ki: “Allah, bir kimse ile ancak perdesinin arkasından konuşmuştur. Fakat babanı diriltmiş ve onunla yüz yüze (perdesiz, elçisiz) konuşarak  “dile benden, sana (dilediğin) vereyim!” buyurmuştur. O da “ Ya Rabbi!” dedi, “Beni diriltirsin ve senin uğrunda ikinci kez öldürülürüm!” Allah (c.c.) şöyle buyurdu: “Ne var ki onların tekrar (dünya hayatına) dönmeyeceklerine dair benim sabık/geçmiş hükmüm vardır.” Ve şu ayeti indirdi: “Allah yolunda öldürülenleri birer ölü sanma…”[12]

 

 

Dipnot:

 

 

 

 

 

 

 


[1] (Hüseyin Kerim Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, (s.614), Şehid Maddesi, Beyan Yay, 2000. İst.)

 

[2] (El-Mecmu’da c. 1/s.277)

[3] ( Cihad Âdâbı ve Ahkâmı (s./137-8) Abdullah Azzam, Ravza Yay, 1992 İst. 1. Bsk.)

 

[4] ( Dört Mezhebe Göre İslâm Fıkhı (2/750-4) A. Cezeri ve Heyet, Çev. M. Keskin, 1990 İst. Çağrı Yay,3. Bsk İst.)

 

 

[5] (Cihad Âdâbı ve Ahkâmı (5/161-2), Abdullah Azzam, Çev. Mustafa Özel, Yücel Şimşek, Ravza Yay, 1992 İst.)

 

 

[6] ( Buhari (6/2657-8) K. Cihad ve’s-Siyer, Bab:15, Hds no:25 & Buhari (6/2907) K. Humus  Bab:10, Hds no:34 & Buhari (16/7329) K. Tevhid,  Bab: 28, Hds no: 84 & Müslim (9/109) K. İmare, Bab:42, Hds no:149  & Ebu Davud (9/509) K. Cihad, Bab:- Hds no:2517 & Nesai (6/391-2) K. Cihad, Bab: 21, Hds no:3122 & İbni Mace (7/502) K. Cihad,  Bab:-13 Hds no:2783 & Tirmizi (3/197) K. Fadailu’l-Cihad, Bab: 16, Hds no:1697, Hasen-Sahih & EbuYala el-Mavsili, Müsned (6/211), Hds no:7217 & Beyhaki, Sünenu’l-Kübra (13/550-1) K. Siyer,  Bab:- Hds no: 19055. )

 

[7] ( Emanet ve Ehliyet (1/352) Namaz Bahsi, Şehidin Tarifi ve Hükmü, Mad:709, 1985 İst. Ölçü Yay.)

 

[8] (İmam Şafi, el-Umm (3/285), Çev: Vahdettin İnce, Buruc Yay.)

 

[9] (Müslim (9/112), K. İmare, Bab: 43, Hds no:152 & Tirmizi (3/202) K. Zühd, Bab: 35, Hds no:2489, Hasen-garib. (farklı bir rivayettir) & Nesai (6/393) K. Cihad,  Bab:22, Hds no:3123 & Ahmed bin Hanbel, Müsned (2/322) )

 

[10] (Beyhaki, Şuabu’l-İman (7/174)  Bab: 70, Hds no:9897 (zayıf) & Ebu Ya’la el-Mavsili (5/361) Hds no:6119 (zayıf kaydıyla) Hadislerin zayıf olarak ifadesi bir şey değildir. Çünkü bu mânâyı doğrulayan bir çok şahidi vardır.)

 

[11] (Tirmizi, Sünen (5/56) K. Fadailu’l-Kur’an, Bab: 21, Hds no: 3089,  Bu hadis hasen-ğaribdir. Onu yalnız bu vecihten bilmekteyiz.)

 

[12] (Tirmizi, Sünen (5/128-9) Kur’ân Tefsiri Babları, Bab: 4, Hds no: 3196,  Hadis bu vecihten “hasen-ğarib”dir.)

 

Yazar:
Seyfulislam ÇAPANOĞLU
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul