24 Ekim 2021 - Pazar

Son Sayı Başlıkları
Şu anda buradasınız: / Bir Şehid Gibi Yaşamak
Bir Şehid Gibi Yaşamak

Bir Şehid Gibi Yaşamak Fırat TOPRAK

Evvelen ifade edilmelidir ki değil “Bir Şehid Gibi Yaşamak”; böylesi bir yaşam hakkında konuşmak bile devasa bir iddiadır. Genellikle yaşayanların konuşup-yazmadığı, konuşup-yazanların da –biz gibi- eksik ve kusurlu yaşadığı böylesi bir zamanda böylesi bir had bilmezliğe ancak tevdi edilen ve altında ezildiğimiz vazifenin içerdiği şeref ile müşerref olabilme saikiyle cüret edilebilir.

Vahyin en temel öğretilerinden biri hayatın ve ölümün imtihan olgusu gereği yaratıldığıdır. Bir diğer deyişle hayata ve ölüme anlam katmaktır İslam düşüncesinin temel hedeflerinden biri. Bu doğrultuda ölüme ölümsüzlük yüklemek anlamında şehadet kavramı, hayata yüce bir anlam katma manasında da “Şehid Gibi Yaşamak” yani Şahitlik kavramı özgün, kapsayıcı ve derin içerikli işlevsel kavramlardır.

Yazı başlığımız olan teşbih/benzetme cümlesinde kendisine benzetilenler Şühedadır. Yani seçilmişler, adanmışlar, nimet verilenler, Tevhidin kalbi, kavli, fiili şahidleri, Firdevsin ehli, sadık yiğitler, ahde vefalılar, her biri bir Allah kılıcı, her biri bir İslam fedaisi, bu dünyaya sığamayanlar, tüm nesillerin ve çağların çağrısına icabet edenler, İbrahim (as) baltasının varisleri, ümmet ve insanlık kadar büyük ve yufka yürek taşıyanlar, hayırlarda yarışıp öne geçenler, halleri nasipsizlerce anlaşılamayanlar, hurilerin âşıkları, kutlu kafile, mübarek kervan ve dahası kelimelerin tasvirde kifayetsiz kaldığı adam gibi adamlar.

Şühedadan bahsetmek duygu ve düşünce yoğunluğu gerektirir. Ehlince malumdur ki her bir şehid hikâyesinin görünür sıradanlığının satır aralarında muazzam detaylar serpiştirilmiştir. Ancak bu kadar dolu dolu yaşanır hayat aslında. Bu kadar mı hasbi, harbi, hesapsız olunabilir. Çoğunlukla sessiz sedasız geçip giderler bu dünyadan amellerinin ihlâsını gözeterek, riya ve emarelerinden sakınarak. Lakin hal ehline derin izler bırakarak iyiye, güzele ve doğruya dair. Yaşayan ölülerin aksine; yaşarken de, giderken de, gittikten sonra da söylemeye, eylemeye devam ederler. Bir lisan-ı sıdk/doğruluk dili kalır geriye bin bir güzelliğiyle ve geride kalanlar gıpta yüklü ağıtlar, hasretler dizer ardı sıra. Ve sonra bir diğeri daha süzülür aramızdan yine sessiz sedasız, böylece deveran sürgit yaşanadurur.

 Şühedadan ve hayatlarından bahsetmek bir şehadet duasıdır gerçekte, bir mücahid yüreği cesaretidir. Dünyanın saptırıcı malayanisi arasında sahici bir gündem oluşturmaktır. Hakikati yeniden hatırlamaktır, tarihsel Tevhid-Şirk çatışmasında taraf olmak, safları netleştirmektir. Muvahhid kimlik inşası, vahyin istediği şahsiyeti ilmik ilmik dokumaktır. Sırat-ı müstakim üzere yolu ve yöntemi doğrultmaktır. İnkılâpçı bir coşkuyla heyecanlanmaktır. İmrenmektir, gıpta etmektir. Cihad mektebine talebe yazılma şerefidir, onur tedrisatıdır, fikriyat yoğunluğu kesbetmektir. İmanı artırmaktır, Allah’a verilen ahdi yinelemektir. Zemheride bahar umudu yeşertmektir. Cehde takat bulmaktır. Dize derman, göze fer olmaktır. Sırasını bekleyenlerden olmaktır. Örselenmiş yüreklere ruh aşılamaktır. Yitik ümmeti yeniden inşa etmektir birer birer. Tüm sahteliklerden azade olmaktır. Az da görünse sahici bir yaşamı yoğunlaştırmaktır, ömrü bereketlendirmektir. İmanın cesaretiyle kâinata meydan okumaktır. Özne olmaktır, özgürleşmektir. Ve dahasıdır…

Mevzuya bir başka açıdan bakıldığında İslami Hareketin ve coğrafyamız Müslümanlarının yakın tarihi temel kavramlarımızın serencamı üzerinden de tahlil edilebilir. Cihad ve Şehadet kavramları bu açıdan önemli veriler ihtiva etmektedir.

Coğrafyamız Müslüman muhayyilesinde Şubat ayı Şehadetle özdeşleşmiştir. Şubat zemherisinde baharın muştusu olarak addedilmiştir Şehadet iklimi. Gecenin en zifiri karanlığının fecri sadıka en yakın vakit oluşu gibi. Genelde Türkiyeli şehidlerin çoğunun şubat ayına tevafuku, özelde Metin Yüksel’in 23 Şubat 1979 tarihinde Fatih camii avlusunda şehadetiyle yaşanan kırılmanın belirginleştirdiği Metin Yüksel’ce bir şehadet özlemi bir varoluş, bir direniş biçimine dönüşmüştür. Nasıl bir adanmışlıktır ki bir kuşağı silkelemiş, sağaltmış ve kanın nasıl bir bereketidir ki on binlerin dirilişinin yakıtı olmuştur. Bir ölüp bin dirilmenin slogandan çıkıp müşahhaslaşmasının nadir örneklerindendir bahsedilen.

Coğrafyamız Müslümanları açısından 1970’lerdeki çeviri hareketiyle başladı yeni bir sayfa denebilir. Sanki yeni Müslüman olunuyordu, sanki ilk defa asli kaynaklara yöneliniyordu. Kıt kaynaklarla ulaşılmaya çalışılan dinin hakikatine dair devasa cehddi cihadın evveli. Hissedilen ilmi açlığı gidermeye dönük yoğun okumalar tamamen hayata dönüktü. Asrı saadet bugüne taşınmalıydı en ince detayına kadar ve de pazarlıksız, tavizsiz. Öğrenilen her İslami hakikat tam bir teslimiyetle yaşanıyordu. Bilginin bilince, bilincin eyleme dönüştüğü bir süreçti bu.

Çağın muallimlerinden Hasan El Benna ne güzel dizmişti Vahiyden damıttığı düsturlarımızı ve bizatihi içeriklendirmişti her birini: Gayemiz Allah’tır. Önderimiz Resulullah’tır. Rehberimiz Kuran’dır. Yolumuz cihaddır. Allah yolunda ölüm/Şehadet en yüce emelimizdir.

Marşlar, ezgiler, neşitler yakılıyordu yanık sevdaya. Küfre karşı duracak tüm putları yıkacak, gözü yaşlı yavruların öcleri alınacaktı. En büyük sloganımızdı La ilahe illallah. Şehitsiz olmaz, kurbansız olmazdı. Gökten kara zulümler yağarken yeni bir dünya kurma özlemiydi dillerde, gönüllerde. Hayat iman ve cihaddı alnımızın yazısı. Bir avuçtuk biz göklere sığmayan, bir avuçtuk biz cennete susayan. Her şeyin ötesinde bu ruh haliyle yaşamanın hazzını tarif bile imkânsızdı.

Hiç olmazsa Şeyh Ahmed Yasin gibi tekerlekli sandalyede savaşçı onuruyla ölmek vardı mefluç ümmetin suskunluğunu Allah’a şikâyet ederek. Değil mi ki müslümanca yaşamanın olmadığı bir yerde müslümanca ölmenin elbet bir yolu vardı. Öyle ya İslami Harekete bakan olmak için değil şehid olmak için girilirdi. Ölüm hep yakada gezdirilen gül gibidir zaten. Giden savaşçıların ardından ağıt yakma seferberliği vardı her köşe bucakta. Ağıtlara özlemler gizliydi aslında. Cihad alınların çatına vurulmuştu. Şehadet konulmuştu her sabah duaların başına. Madem ölüm tek bir defa gelecekti o da neden Allah için olmasındı.

Seyyid Kutub’un eşsiz ifadeleri diğer tüm şehidlerin ölümsüz sözleri gibi tüm dünyayı etkilemekteydi: “Kalem sahibi kimseler, birçok işleri yapabilirler ancak; fikirlerin yaşaması pahasına kendilerini feda etmek şartıyla. Ya bütünüyle izzet, şeref ve özgürlük olan yüce Allah’a kulluk.. Ya da tamamıyla zillet ve mahkûmiyet olan Allah’ın kullarına kulluk. Dileyen dilediğini seçsin! Namazda Allah’ın birliğine şehadet eden parmağım, bir tağutun hükmünü asla onaylamayacaktır.” Ve özlenen âlim önderliğinin darağacına yürüyerek kavuştuğu ölümsüzlüktü şahitliğin ahiri.

Evet. İnsanlığı kula kulluktan Yüce Allah’a kulluğa, ideolojilerin zulmünden İslam’ın adaletine ve dünyanın darlığından genişliğine çıkarmaktı vazifemiz. Yürekler avuçta dağlara çıkılmıştı ve gerçekten de dağlardan dünya başka görünüyordu. Düşman üstüne şehit şehit varılan bir kavgaya tutulmuştuk. Kardan aydınlık bir sabahı getirecektik. Mücadele ederek getireceğimiz yeni altın çağımız çok yakındaydı. Davet, hicret ve cihaddı Nebevi Hareket metodu. Diğer metod denilenler hedeften sapmaydı. Bedenler soğuk kentlerin beton sokaklarında; ruhlar ve kalpler ise Filistin’de, Afganistan’da, Bosna’da, Çeçenistan’da, yani tüm ümmet coğrafyasında gezinmekteydi. Misak-ı Milli’nin canı cehennemeydi. Zaten emperyalist kâfirler cetvelle parçalamışlardı acılı yürek coğrafyamızı. Ancak müminler kardeşti. Ve Müminler bir vücudun azaları gibiydi. Bir uzuv acı çekince diğeri de acısına ortak olurdu, olmalıydı. Başörtü yasağı, imam hatiplerin kapatılması derken Beyazıt meydanında ortaya konulan ve tüm ülkeye yayılan toplumsal şahitlik de günün cihadıydı, anın vacibiydi. Seyrek sakalların altındaki poşularla, sırtta haki yeşil parkalarla sanki her an cepheye gitmek için emir bekleniyordu. Öyle ya yürekler namlulara sürülmüştü kurşundan önce. Kavganın en önünde olunmalıydı. Arkada kalmak yakışmazdı.

İslam sinmişlikten, pısırıklıktan, zulme rızadan bahseden afyon bir din değil; zalimlerle, tağutlarla hesaplaşmaktan bahseden devrimci bir dindi. Hayatın tam orta yerinde mücadele etmekten, sosyal adaletten, özgürlükten, insan yüzlü yeni bir dünya kurmaktan bahseden bir din. Rabbimiz Kuranda “Size ne oluyor da, Allah yolunda ve "Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zâlim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşmıyorsunuz?” buyurmaktaydı. Yine Rabbimiz “Ey iman edenler! Ne oldunuz ki, size "Allah yolunda sefere çıkın" denilince, yere çakılıp kaldınız.”Yoksa ahiretten vazgeçip dünya hayatını mı seçtiniz? Oysa ahirete göre dünya hayatının yararı, pek az bir şeydir.” buyurmaktaydı. Yine “Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah'ın oluncaya kadar onlarla savaşın. Eğer (küfürden) vazgeçerlerse şüphesiz ki Allah onların yaptıklarını hakkıyla görendir.” buyrulmaktaydı. Yine “Yoksa siz Allah içinizden cihad edenleri ve sabredenleri belli etmeden cennete gideceğinizi mi sandınız? diye sormaktadır. Ve yine Rabbimiz “Uğrumuzda cihad edenleri yollarımıza iletiriz. Muhakkak ki Allah Muhsinlerle beraberdir.” diye buyurmaktadır.” Yine Rabbimiz “Ey iman edenler! Sizi elem dolu bir azaptan kurtaracak bir ticaret göstereyim mi size? Allah’a ve Resulüne iman edersiniz, mallarınızla canlarınızla Allah yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” demektedir. Ve daha nice ayetler sanki ilk defa nazil oluyordu. Sahte gündemlerle sürüklenilmez, hep Tevhid, ümmet, cihad ve şehadet merkezli gündemlerle bir nesil inşa edilirdi yakın geçmişte.

Şubatlarda Şehitler gecesi düzenlenirdi dört bir yanda. Adağını yerine getirenler yâd edilirdi sırasını bekleyenlerce ve ahitler tazelenirdi bin heyecanla. Rabbimiz “Mü'minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah'a verdikleri söze sâdık kaldılar. İçlerinden bir kısmı verdikleri sözü yerine getirmiştir (şehit olmuştur). Bir kısmı da (şehit olmayı) beklemektedir. Verdikleri sözü asla değiştirmemişlerdir” buyurmaktaydı.  O halde adağını yerine getirenlerden olmak veya sırasını bekleyenlerden olmak üçüncüsü olmayan iki seçenekti. Gayrısı uzak olmamız gereken zilletti.

Gerçekten de cihadda izzet vardı ve bu zillet döneminde Müslümanlar en çok ta izzete muhtaçtı. Nebevi ifadedeki çok olduğumuz ama suyun üzerindeki çer çöp olduğumuz vakitlere, vehn ile malül vakitlere kalmıştık.

Gerçekten de nebevi ifadeyle mücahid nefsi ile cihad eden, muhacir ise günahları terk edebilendi. Müminin hazlarına karşı mücadelesi, nefs muhasebesi, kalp amellerini doğrultması azımsanmayacak bir cehd boyutuydu.

Şehadet ölümün kutsanmışlığı, “Şehid Gibi Yaşamak” yani Şahitlik hayatın ulvi bir gayeye adanmışlığı, kurban edilmişliğidir. Şehadet ve Şahitlik mütemmim cüzdür, sebep-sonuçtur. Değil mi ki yakinin başı Tevhide şahitliktir. İzzetli bir yaşamdır Şahitlik ve nihayetinde başı dik çıkabilmektir bu dünyadan. Bir diğer deyişle değerli bir yaşamdır, değer merkezli bir yaşamdır ne pahasına olursa olsun. Hep söylenegelen gece zahid gündüz mücahid olabilmektir şahitlik.

Şehadet ölümden ebedi hayatı damıtma sanatı ve lütfu; şahitlik ise imrenilecek bir hayattan en güzel ölüme yakışma, yakınlaşma çabası ve lütfudur. Şehadetin Kuran’i ifadesi şöyledir “Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.” Şahitlik ise Kurani ifadeyle “Kâfirlere itaat etmemek, onlara karşı bu Kuran’la büyük bir mücadele vermektir.” 

Şehid gibi yaşayan şehid gibi bakar olaylara, olgulara hikmetle. Her şey yerli yerindedir, yani Vahyin belirlediği yerde. Dünya den’idir, değersizdir. Ahiret bakidir, asıldır. Ve bir ağaç gölgeliğinde kısa bir moladadır şahid. Gurbettedir, misafir olduğu hep hatırında, misafir adabı davranışlarındadır. Sılası olan cennet yolcusudur şahid. Yarı yaranı oradadır, O’nu beklemektedirler. Aldanış yurdunda oyun oynaşa vakti yoktur. Sorumluluk sahibi, hayır delisidir şahid. Sadece kötüden iyiye değil, iyiden en iyiye hicrettir ilkesi. Yaşadığı zamanın ve mekânın şahididir. Yeryüzünü imar, inşa ve ıslah ile mükelleftir. Ahirete çalışır, dünyadan nasibini de unutmaz. Müfsitlerle, müstekbirlerle hesaplaşmakla mükelleftir. Mazlumlar adına Allah için intikama memurdur şahid. En öndedir, davette, ilim meclislerinde, meydanlarda ve tabi ki cephelerde. Korku, atalet, yılgınlık, yorgunluk yoktur kitabında, aklında ve hayatında. Bulunduğu her yer gülistana dönmektedir, nur yağmaktadır, melekler kuşatmaktadır kanatlarıyla. Çorak insanlık vadilerinde vahadır şahid. Rahmet yağmurlarıdır. Yeryüzünün damarlarına verilen kandır. Ab-ı hayat iksiridir.

Şahid kısır çekişmelerin değil sahici gündemlerin adamıdır. Sinesinde âlemleri ağırlayandır. Hayatı kendi doğallığında müstesna kelimelerden bir şiir gibi dizerek yaşayandır. Kalbiyle dokunur hayata incelikle. İman ve amel, söz ve davranış bütünüdür. Söylediğini yapan, yaptığını söyleyendir. Göğe savrulmuş yumruğu insanlığın vicdanıdır.

Derken küresel egemenlerce cihadın terörize edildiği vakitlere gelindi. Ilımlı İslam denilen iddiasından boşanmış, kolu kanadı kırılmış bir akredite dinin İslami dil ve düşünceyi oto sansüre maruz bıraktığı vakitlerdi bu. Derken amatörlüğün içtenliği yerini profesyonelliğin ruhsuzluğuna terk ediyordu. Derken yakinin yerini şek ve tereddüde, ilkeselliğin yerini müdahaneye, entegresyona, toplumsal şahitliğin yerini silikleşmeye ve buharlaşmaya bıraktığı vakitlerdi bu. Hayata anlam katan mücadele gençlik heyecanına indirgenerek mahkûm edilecekti. Ayağı yere basmaktan mücadelenin ötelenmesi, ertelenmesi hedeflenmekteydi sanki. Sanki millileşmekle ümmet hassasiyeti törpülenmekteydi. Acaba adı konulmasada itiraf edilmesede dünya ahirete tercih mi edilmişti? Yoksa Allah yolunda ölüm kerih mi görülmekteydi? Nebevi ifadeyle Vehn hastalığı tumturaklı cümlelerin içerisinde setredilmesi acı ama gerçek olan mıydı? Olan temel kültür kodlarımızın tahrifine yönelik bir dış müdahale miydi? Kavramlarımızın içeriği boşaltılıyor ve anlam kaybına mı uğruyordu? Vasat olma adına ifrattan kaçılıp tefrite mi gidiliyordu? Çok ta yapıcı olmadığı görülen insafsız eleştiriler İslami kimliğin deformasyonunun, İslami mücadeleden kaçışın kılıfı mıydı? İslami Hareket yeni bir sağcılaşmaya, muhafazakârlaşmaya mı maruz kalmaktaydı?  Ve üzerinde yeterince durulmadan sürüklenilen yeni döneme dair nice sorular.

İyisiyle kötüsüyle dün gitmiştir. An bu andır. Ne olursa olsun hayatta, imtihanda devam etmektedir. Her birimizin yapıcı eleştirilerle dünden devşireceğimiz derslerle birlikte “Şehid Gibi Yaşamak” yani Şahitlik sorumluluğu da devam etmektedir. Bu amaca mebni bir çerçeve çizmemize veri olmak için Aziz Şüheda’nın tebarüz eden, öne çıkan vasıflarına göz attığımızda ilkin yakini bir iman, kesin inançlılığın şekillendirdiği tavizsiz bir ilkesellikle karşılaşırız. Gaflet ve nemelazımcılığın izinin olmadığı bir köklü şuur ve farkındalık ile tereddüt ve gevşekliğin esamisinin okunmadığı bir kararlılık ve çaba ile karakterizedir onlar. Dinin, davanın reklamsız hakiki kahramanlarıdırlar. Dağ misali bir sabru sebat, her yönlü bir fedakârlık, başkası için yaşama anlamında bir diğergamlık, dünyanın değersizliği, sekinet ve huşu ehli olmak, canlı bir ibadet hayatı yaşamak, kınayıcının kınamasına aldırmamak, her koşulda Allah’tan gelene razı olmak, sevgi ve buğzun Allah için olması, ümmetin ve insanlığın derdini dert edinmek, ümitvar ve içtenlikli olmak, görüldüklerinde İslam’ı hatırlatmak, mahza edeb timsali olmak, yüreğe dokunmak, rızık ve gelecek endişesi taşımamak ve uzun hesaplı olmamak gibi özellikler öne çıkmaktadır. Yerine göre çehresi mütebessim, yerine göre gözü yaşlı, kalbi yufkadır. Yerine göre kaşları çatık, yumruğu sıkılıdır. Müşahede edilen kabına sığmazlık bir kontrolsüzlük değildir asla. Sermayesi buz olan tacir şuuruyla vaktin kanatlarına salih amel yükleme telaşıdır belki de. Gaflet ehlince anlaşılamamak, nasipsiz insanların acınası halleriyle onlara acıması ve dönenler, dökülenler, Allah’ı unutup O’nun da onları kendilerine unutturduklarınca da hep kınanmak kaderleridir.

Hala kaldı mı böyle adamlar denilen tarihin inci sayfalarından günümüze tenezzül etmiş adamlardır onlar. Yine onların her söz ve hallerine Allah’ı Rab Hz. Muhammed’i (sav) Rasul ve İslam’ı Din olarak kabul etmişlik sinmiştir. Lezzetler ahrete bırakılmış, takvanın zirvesini ifade olarak bu dinin ruhbanları olmuşlardır.

Evet, “Şehid Gibi Yaşamak” Şahitliktir. Şahitliğin temeli ise İbni Teymiyye’nin hikmetli tespitiyle bu dinin başı da, sonu da, içi de dışı da Tevhiddir. Kurani ifadeyle “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilah olmadığına adaletle şâhitlik ettiler. Ondan başka ilah yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.” La ilahe illallah için yaşamak şahitlik, La ilahe illallah için ölmek şehadettir.

 Şahitlik kurbu ilahidir, Yüce Allah’a yakın olmaktır. Takvayı yoldaş kılmaktır, dikenli bir tarlada elbiseyi toplayarak dikkatle yürümektir. İlayı kelimetullah için nefes alıp vermektir. Şahitlik aynı akide etrafında buluştuğumuz anamızın doğurmadığı bir dünya kardeşe ama hakiki kardeşe sahip olmaktır. Bir bedenin uzvu olmaktır, aynı hüzne ağlayıp aynı sevince gülmektir. Şahitlik kibrin belini kıran görkemli bir tevazuyu ete kemiğe büründürmektir. Şahitlik Allah’ın adamı olmak, Allah’ın boyasıyla boyanmak, üzerine Firdevs rayihası sinmektir. Şahitlik bugün insanlığın en büyük mahrumiyeti olan anlam, saadet ve iyilik adresi olmaktır.

Şahitlik Allah’ın tecelligahı olan selim kalplere sıkı sıkı tutunmaktır. Kalbin değişkenliği karşısında sekinet ve sebat duasıdır şahitlik. Zorlu dünya imtihanında yüz akı bir hayatı miras bırakabilmektir. Şahitlik bir ömür boyu müminlere karşı bir merhamet ve güven adası; kâfirlere karşı bir şiddet ve korku kaynağı olabilmektir. Şahitlik bir ömür boyu davet cehdinde olmak, söylemek, eylemek, vesile olunan hidayeti bir vadi dolusu kızıl tüylü develerden ala bilmektir. Şahitlik ruhsuz kentlere, kısır gündemlere, asgariliklere, ruhsatlara sığamamaktır. Gök maviliğine, yüce dağ ufuklarına ve yeşilin en şer’i tonuna tutkulu olmaktır. Şahitlik zillet ve meskenetten uzak izzetin tarifsiz onuruyla yaşamaktır. Şahitlik zalim sultana karşı hak sözü söylemektir kırılma vakitlerinde.

Şahitlik müşriklere karşı canlarla, mallarla ve dillerle savaşmaktır. Şeriatın gölgesinde ferahlamaktan daha azına razı olmamaktır. Şahitlik nihayetinde ay parçası canların birer güneş muştusuna dönüşmesi; kan kızılı içerisinde Kâbe’nin Rabbine sunulmaktır.

Elhak doğrudur ki bu ümmetin başı nasıl ıslah olduysa sonu da öylece ıslah olacaktır. Ne idiğü belirsiz bir yeniye değil sahih bir yineye ihtiyaç vardır. Tarihi döngüsel okuyuşumuz gibi. Her yeni kötü değildir bilirim. Lakin bid’i/türedi söylem ve pratiklerin peşinde tüketecek kadar, deneme yanılmaya verecek kadar ömrümüz var mı ki? Hayır üzere önden gidenlerin ayak izini takip etmek en sağlıklı yol değil midir?

Yine bir Şubat, bir zemheri üzereyiz. Ey Şubat! Sars bizi, getir kendimize, ısıt bizi yeniden önden gidenlerin pak kanlarının sıcaklığıyla. Zail olsun tereddütlerimiz, amalarımız, fakatlarımız. Yeniden doğrultalım yolumuzu, yöntemimizi. Çağır yine baharın, şehadetin coşkusuna. Boşayalım dünyayı ve zinetini üç talakla. Melekler tutsun ellerimizden. Dilimizden önce kalbimizle söyleyelim tekbirleri, marşları. Çıkalım yine ötelere, yücelere. Ümmetten hayır ve bereketin kesilmediğine şahitlik edelim yine. İnsanlığın körelen vicdanını tutuşturalım. Halisane uhuvvetle çoğaltalım birbirimizi ve dua dua yürüyelim yarınlara. Gideceksek yiğit gibi, şehid gibi gidelim. Kalacaksak adam gibi, şahid gibi kalalım.

Şehid gibi gidenlerden ve şahid gibi kalanlardan olma duasıyla….

SPOT İÇİN

1-  İbrahim (as) baltasının varisleri, ümmet ve insanlık kadar büyük ve yufka yürek taşıyanlar, hayırlarda yarışıp öne geçenler, halleri nasipsizlerce anlaşılamayanlar, hurilerin âşıkları, kutlu kafile, mübarek kervan ve dahası kelimelerin tasvirde kifayetsiz kaldığı adam gibi adamlar.

2-  Genelde Türkiyeli şehidlerin çoğunun şubat ayına tevafuku, özelde Metin Yüksel’in 23 Şubat 1979 tarihinde Fatih camii avlusunda şehadetiyle yaşanan kırılmanın belirginleştirdiği Metin Yüksel’ce bir şehadet özlemi bir varoluş, bir direniş biçimine dönüşmüştür.

3-  Seyyid Kutub’un eşsiz ifadeleri diğer tüm şehidlerin ölümsüz sözleri gibi tüm dünyayı etkilemekteydi: “Kalem sahibi kimseler, birçok işleri yapabilirler ancak; fikirlerin yaşaması pahasına kendilerini feda etmek şartıyla.

 

Yazar:
Fırat TOPRAK
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul