24 Ekim 2021 - Pazar

Son Sayı Başlıkları
Şu anda buradasınız: / Davet Yolunda Örnek Tavırlar
Davet Yolunda Örnek Tavırlar

Davet Yolunda Örnek Tavırlar Muhammed İslamoğlu

İman ve amel konusunda, küçüğünden büyüğüne, gizlisinden açığına şirkin ve küfrün her türlüsünden arınmış, tertemiz olmuş muvahhid mü’minler, hayat nizâmı İslâm’dan kaynaklanan en güzel ahlâk ile salih amel işleyerek, yegâne Rabbimiz, melikimiz ve ilâhımız Allah Teâlâ’ya davet ederler. “Gerçekten ben müslümanlardanım” diyen en iyi, en hayırlı ve en güzel sözlü olan bu şahsiyetler,1 şuuruna vararak bilip inanırlar ki, Âlemlerin Rabbi Allah, yalnız kendi rızasına uygun işlenen amelleri kabul eder.2

Hayat nizâmı İslâm’ı, hayatın bütününü kuşatan akîdesi, ameli, kurum ve kuruluşlarıyla muhatapları olan insanlara delilleriyle beraber açıklamakla vazifeli İslâm davetçileri, tebliğ, davet ve irşâd görevlerini hakkıyla yerine getirmeye gayret ederken, Allah’ın kendilerine örnek olarak beyân buyurduğu önderlerine uymayı esas kabul ederler.

Muvahhid mü’min müslümanlara hayat örneği olarak beyân edilen yüce şahsiyetlerden biri, Allah Azze ve Celle’nin “halil”i rasulullah İbrahim (a.s.), diğeri ise, onun soyundan gelen, en son nebî ve en son rasul, Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’dir.

Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır.”3

“Andolsun, sizin için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler için Allah’ın Rasulü’nde güzel bir örnek vardır.”4

Bu iki hayat önder ve örneğini beyân buyuran ilâhımız Allah “İyilik yaparak kendini Allah’a teslim eden ve hanif (tevhîdî) olan İbrahim’in dinine uyandan daha güzel dinli kimdir? Allah, İbrahim’i dost (halil) edinmiştir.”5 buyurur ve kulu ve rasulü Muhammed (s.a.s.)’e “İbrahim’in  dinine uymayı” emreder:

“Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti. Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o, müşriklerden değildi.

O’nun nimetlerine şükrediciydi. (Allah,) O’nu seçti ve doğru yola iletti.

Ve Biz ona, dünyada bir güzellik verdik. Şüphesiz o, âhirette de salih olanlardandır.

Sonra sana vahyettik: ‘Hanif (muvahhid) olan İbrahim’in dinine uy. O, müşriklerden değildi.”6

Ve Allah Teâlâ, muvahhid mü’min kullarına da şunu emreder:

“De ki: ‘Allah doğru söyledi. Öyleyse Allah’ı bir tanıyan (hanif)ler olarak İbrahim’in dinine uyun. O, müşriklerden değildi.”7

Ayetlerdeki beyâna dikkat edilecek olursa; Allah, mü’min müslümanların uymalarını emrettiği kulu ve rasulü İbrahim (a.s.)’in müşriklerden olmadığını vurgulamaktadır. Muvahhid mü’minlere, yalnız ve yalnız tevhid üzere olan, bulundukları makamda Allah’a ve Rasulüne (s.a.s.) itaat eden önderlere/liderlere/yöneticilere itaat etmeyi emreder8 ve müşriklere, kâfirlere ve münafıklara itaat etmemeyi buyurur:

“Öyleyse kâfirlere itaat etme ve onlara (Kur’ân’la) büyük bir cihad ver.”9

“Ey Peygamber, Allah'tan sakın, kâfirlere ve münafıklara itaat etme. Şüphesiz Allah, bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.”10

“Onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz de müşriklersiniz.”11

Âlemlerin Rabbi Allah Azze ve Celle’nin hükümlerini yasaklayarak, egemen oldukları beldelerde şirk ve küfür hükümleriyle hükmedenlere, muvahhid mü’minler asla uyamaz, itaat edemezler. Onlar, İbrahim (a.s.)’ın dinine uyan, Allah’ın kulu ve rasulü Muhammed (a.s.)’a uyar, itaat ederler. Onların aralarında Allah’ın indirdikleriyle hükmeden12 Rasulullah (s.a.s.)’e tâbi olur ve asla sapmazlar. Çünkü bilip inanırlar ki, Allah ve Rasulüne itaatten yüz çevirenler, Allah’ın sevmediği kâfirlerdir.13

Âlemlerin Rabbi Allah, kulu ve rasulü İbrahim (a.s.)’ın, Allah’a davet etmesini emrettiği içinde bulunduğu toplumun, putperest şirk toplumu olduğu malumdur. Başlarında şirk ile hükmeden tağutları ve tağutî düzeni kabul edip tâbi olan müşrik putperest halkı, şirkten, putlara tapmaktan ve birbirlerini rabler edinmekten vazgeçip  Allah’ı birleyerek mü’min müslümanlar olmaları için kendilerini davet eden İbrahim (a.s.)’ın örnek mücadelesi, ayet-i kerimelerde şöyle beyân edilmektedir:

“Andolsun, bundan önce İbrahim’e rüşdünü vermiştik ve Biz onu (doğruyu seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik.

Hani babasına ve kavmine demişti ki: ‘Sizin karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?’

‘Biz, atalarımızı bunlara tapıyor bulduk’ dediler.

Dedi ki: ‘Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz.’

‘Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?’

‘Hayır’ dedi. ‘Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir. Onları, kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim.

Andolsun Allah’a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.’

Böylece O, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti, belki ona başvururlar diye.

‘Bizim ilâhlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir’ dediler.

‘Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik’ dediler.

Dediler ki: ‘Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahit olsunlar.’

Dediler ki: ‘Ey İbrahim, bunu, ilâhlarımıza sen mi yaptın?’

‘Hayır’ dedi. ‘Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir. Eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin.’

Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da ‘Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)’ dediler.

Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler:

‘Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin.’

Dedi ki: ‘O hâlde Allah’ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?

Yuh size ve Allah'tan başka taptıklarınıza! Siz yine de akıllanmayacak mısınız?’

Dediler ki: ‘Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilâhlarınıza yardımda bulunun.”14

Tek başına bir ümmetin gücüne sahip, Allah’ın hâlili İbrahim (a.s.), şirk toplumundan ona muhatap olanlara böyle bir delil getirmişti. Bu delile vicdanen iknâ olmalarına rağmen, dünya menfaatlerinden dolayı vicdanlarının sesini bastırıp şirkten kaynaklanan necisliklerini ortaya koymuşlardı. Allah’ın rasulü İbrahim (a.s.)’ın onları susturucu deliline karşı hiçbir söz söyleyemeyeceklerine kanaat getiren tağutî düzeninin müşrik halkı, ellerindeki egemenlik, yani millî irade gücünü kullanıp onu ateşe atıp yakmak ile cezalandırdılar. Şirk devletinin terörist halkının bundan başka yapacağı bir şey yoktur.

Müşrik halkı, getirdiği delillerle susturan ve hakkın galibiyeti ile mağlup eden rasulullah İbrahim (a.s.), şirk toplumunun yöneticisi tağutun da karşısına dikilip hakkı apaçık beyân buyurmuş ve o müşrik tağutu söz söyleyemeyecek bir hâlde suskun bırakmıştı.

Rabbimiz Allah Teâlâ, bu olayı şöyle beyân buyurur:

“Allah, kendisine mülk verdi, diye Rabbi konusunda İbrahim’le tartışmaya gireni görmedin mi? Hani İbrahim ‘Benim Rabbim diriltir ve öldürür’ demişti. O da ‘Ben de öldürür ve diriltirim’ demişti. (O zaman) İbrahim ‘Şüphe yok, Allah güneşi doğudan getirir. (Hadi) sen de onu batıdan getir’ deyince, o inkârcı böylece afallayıp kalmıştı. Allah, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.”15

Emiru’l-mü’minin İmam Ali b. Ebî Tâlib (r.a.) şöyle demiş:

- Rabbi hakkında İbrahim (a.s.) ile tartışan kişi Nemrüd b. Kenân’dır.16

Mücahid (r.a.) şöyle anlatır:

“Bu zorba hükümdara iki adam getirildi. O, adamlardan birini öldürdü, diğerini de bıraktı.

Dedi ki:

- İşte ben, şunu öldürdüm, şunu yaşatıyorum.

Bu davranış, Nemrud’un akmaklığını, beyinsizliğini ve anlamsız bir demagojiye giriştiğini gösterir. Çünkü yaşatma ve öldürme, yok olan bir şeyi var edip ona hayat verme, verdiği canı alıp onu öldürmedir. Yoksa bir insanı öldürüp, diğerini affetme değildir!”17

Halilullah İbrahim (a.s.)’ın usûlü, üslubu ve tavrı böyle idi. Ona tâbi olanların da hâli böyle olmalıdır. Çünkü o, kendisine tâbi olanlar için güzel bir örnek kılınmıştır.

Rabbimiz Allah şöyle buyurdu:

“İbrahim, ne yahudî idi, ne de hristiyandı. Ancak O, hanif (muvahhid) bir müslümandı, müşriklerden de değildi.

Doğrusu, insanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü’minlerin velîsidir.”18

İmam Hafız İbn Kesîr (rh.a.) şöyle diyor:

“Yüce Allah şöyle demek istemektedir: Halil İbrahim (a.s.)’a uymaya en layık olanlar, İbrahim (a.s.)’ın dinine uyanlar, bu peygamber, yani Muhammed (s.a.s.) ve de ona (s.a.s.) iman eden Muhacir ve Ensar arkadaşlarıyla sonra gelen mü’minlerdir.”19

Abdullah b. Mes’ud (r.a.) rivayet eder.

“Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

‘Bütün peygamberlerin, peygamberlerden velîleri vardır. Benim velîm ise, atam ve Rabbimin dostudur (İbrahim’dir).’

Sonra Rasulullah (s.a.s.) ‘Doğrusu, insanların İbrahim’e en yakın olanı, ona uyanlar ve bu peygamber ile iman edenlerdir. Allah, mü’minlerin velîsidir.’ (Âl-i İmrân, 3/68) ayetini okudu.”20

Muhataplarını hakka davet ve onları iknâ eden delil getirme konusunda Halilullah İbrahim (a.s.)’a yakın olup ona uyanlardan birisi de ashab-ı kiramdan Abdullah b. Abbas (r.anhuma)’dır. Usûlüyle, üslubuyla ve tavrıyla atası İbrahim (a.s.)’ı örnek almış, onun gibi davranmış ve muhataplarını iknâ etmeyi becererek başarıya ulaşmıştır. İlmiyle, irfânıyla, firasetiyle, basiretiyle ve delil getirme kabileyetiyle, İslâm davetçilerine güzel bir örnek olmuştur. Haricîlerle yapmış olduğu görüşmesindeki örnekliğini örnek edinmeli, davet ederken böyle davranılmalıdır.

Abdullah b. Abbas (r.anhuma) anlatıyor:

“Sayıları altı bin olan Harûrî (Haricî)ler, çıktıkları zaman bir avluya çekildiler.

(Ben,) Ali’ye:

- Ey mü’minlerin emiri, namazı geciktir de şu toplulukla bir konuşayım, dedim.

Ali:

- Sana zarar vermelerinden korkuyorum, dedi.

Ben:

- Hayır, deyip giyinerek, gün ortası yemek yerlerken gidip yanlarına girdim.

Bana:

- Merhaba ey Abbas’ın oğlu, neden geldin, diye sordular.

Ben:

- Yanınıza Rasulullah (s.a.s.)’in ashabı olan Muhacir, Ensar ve Rasulullah’ın amcasının oğlu ve damadının yanından geldim. Kur’ân, onlara nâzil oldu. Onlar, Kur’ân’ın te’vilini sizden daha iyi bilirler ve aranızda onlardan kimse yoktur. Size, onların söylediğini, onlara da sizlerin söylediğini tebliğ edeceğim, dedim.

İçlerinden bir grup bana karşı kibirlenince:

- Bana, Rasulullah (s.a.s.)’in ashabından ve amcasının oğlundan intikam alma sebebinizi söyleyiniz, dedim.

Bana:

- Üç sebep var, dediler.

- Onlar nedir, diye sordum.

Şöyle dediler:

- Birisi, Allah’ın emri konusunda insanların hüküm vermesi. Hâlbuki yüce Allah ‘Hüküm, yalnızca Allah’ındır’21 buyurmaktadır. İnsanlar, hangi hakla hüküm verirler?

 Ben:

- Bu, birinci sebep, dedim.

Şöyle devam ettiler:

- İkincisi ise, Ali savaştı ama ne esir ne de ganimet aldı. Eğer savaştığı kişiler kâfirse, onları esir almak helâldir. Eğer müslümanlarsa, onlarla ne savaşmak ne de esir almak helâldir.

Ben:

- Bu, ikincisi. Peki, üçüncü sebep nedir, diye sordum.

Şu mânâda bir şey söylediler:

- Kendini mü’minlerin emiri olarak vasıflandırmadı (bu ünvanını sildirdi). Eğer mü’minlerin emiri değilse, kâfirlerin emiridir, demektir.

Ben:

- Bundan başka diyeceğiniz var mı, diye sordum.

- Bu, bizim için yeterlidir, karşılığını verdiler.

Bunun üzerine ben:

- Eğer Allah’ın Kitabı’ndan ve Nebîsinin Sünneti’nden sizin dediklerinizi reddeden deliller sunarsam, bu iddianızdan vazgeçer misiniz, diye sordum.

-Evet, cevabını verdiler.

Ben şöyle devam ettim:

- İnsanların, Allah’ın emri olan bir konuda hüküm vermesi iddianızda; yüce Allah’ın çeyrek dirhemlik bir şeyde hükmü insanlara bırakmasıyla ilgili bir ayet okumaya ne dersiniz? Allah, bu konuda insanların hüküm vermesini emretmiştir.

Yüce Allah şöyle buyuruyor:

‘Ey iman edenler, siz ihramlıyken avı öldürmeyin. Sizden kim onu kasıtlı olarak (taammüden) öldürürse, cezası, hayvandan öldürdüğünün bir benzeridir. Buna da, Ka’be’ye ulaşmış bir kurbanlık olarak içinizden adâlet sahibi iki kişi hükmedecektir (öldürülen avın dengini takdir eder).’22

Bu, Allah’ın hükmüydü ve bu konuda insanların hükmetmesini istemiştir. Eğer Allah dileseydi, insanların hükmetmesini istemez, bu hükmü kendisi verirdi. Allah için söyleyin: Kişilerin, onların kanlarını, canlarını korumak ve aralarını bulmak için yaptıkları hakemlikler mi daha üstündür; yoksa tavşan için yaptıkları hakemlikler mi?

Onlar:

- Evet, bu daha üstündür, dediler.

Ben şöyle devam ettim:

- Kadın ve kocası hakkında yüce Allah ‘(Kadın ile kocanın) aralarının açılmasından korkarsanız, bu durumda erkeğin ailesinden bir hakem, kadının da ailesinden bir hakem gönderin.’23 buyurmaktadır.

Allah için söyleyin: Kişilerin, onların kanlarını, canlarını korumak ve aralarını bulmak için yaptıkları hakemlikler mi daha üstündür; yoksa bir kadının nikâh akdi mi? Bu mes’eleyi bitirdik mi?

Onlar:

- Evet, dediler.

Ben şöyle dedim:

- Ali’nin savaştığını ama ne esir ne de ganimet almadığını söylemenize gelince... Annemiz Âişe’yi esir alıp diğer esirler gibi onu, kendinize helâl kılmak ister miydiniz? Eğer evet derseniz, kâfir olursunuz. Şayet onun anneniz olmadığını söylerseniz, yine kâfir olursunuz.

Yüce Allah ‘Peygamber, mü’minler için kendi nefislerinden daha evlâdır ve onun zevceleri de onların anneleridir’24 buyurmaktadır.

Siz, iki dalâlet arasındasınız. Bundan çıkış yolu bulunuz. Bu mes’eleyi de hâllettik mi?

Onlar:

- Evet, cevabını verdiler.

Ben şöyle devam ettim:

- Ali’nin kendini mü’minlerin emiri olarak adlandırmamasına gelince... Ben size, razı olacağınız deliller getireceğim. Rasulullah (s.a.s.), Hudeybiye günü müşriklerle sulh anlaşması yapınca, Ali’ye ‘Yaz ey Ali! Bu, Allah’ın rasulü Muhammed’in yaptığı anlaşmadır’ buyurdu.

Müşrikler:

- Eğer senin Allah’ın rasulü olduğunu kabul etseydik, seninle savaşmazdık, diye buna itiraz ettiler.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

- (Allah’ın Rasulü) ibaresini sil ey Ali! Allahım, sen benim Allah’ın rasulü olduğumu biliyorsun. Ey Ali, sil ve ‘Bu, Muhammed b. Abdullah’ın yaptığı anlaşmadır’ yaz, buyurdu.

Vallahi, Rasulullah (s.a.s.), Ali’den daha hayırlıdır. Buna rağmen Allah’ın rasulü lafzını sildi. Bunu silmiş olması, kendini peygamberlikten silmiş olması mânâsına gelmez. Bu mes’eleyi de hâllettik mi?

Onlar:

- Evet, dediler.

İki bin kişi onlardan ayrıldı. Kalanlar Ali’ye karşı savaştılar ve dalâletleri sebebiyle Muhacir ve Ensar tarafından öldürüldüler.”25

Hakkı, adâleti ve hayrı dimdik ayakta tutmaya, iyiliği emredip kötülükten alıkoymaya en son imkânıyla gayret eden Abdullah b. Abbas (r.anhuma) ilmiyle, firâsetiyle, fıkhıyla ve üstün zekasıyla mes’eleleri böylece hâlletmiştir. Her davetçi muvahhid mü’minin bu olaydan alacağı ciddî ve hayatî dersler vardır. Her şeyden önce muvahhid mü’min davetçinin Kur’ân ve Sünnet ilmine vakıf olması gerekir. Akîdesiyle, fıkhıyla, siyasetiyle ve güzel ahlâkıyla İslâmî ilimlerini de elde etmeli, ayrıca muhatap kitlelerin inançlarını, iddialarını, hedeflerini ve hareket usûllerini de bilmelidir. Bundan sonra Rabbi Allah’ın kendisine bahşettiği aklı, zekayı, firâseti ve basireti yerinde değerlendirerek çalışmasını sürdürmelidir. Yeri geldiğinde “naslar”dan nakiller yapmalı ve yeri geldiğinde aklî ve mantıkî delillerle mes’elelerin çözümünü sağlamalıdır. Muhatabın seviyesine, anlayışına ve aklî ölçüsüne göre kendisine izahlar yapmalıdır.

Bu konuda ders verici örneklerden biri de şehid imamımız İmam-ı A’zam Ebu Hanîfe (rh.a.)’in bir olayıdır:

Ebu’l-Velid et-Tiyalusî anlatıyor:

“(Sapkın ve azgın Haricîlerden) Dahhak eş-Şarî, Kufe’ye gelir.

Ebu Hanîfe’ye:

- Tevbe et, der.

Ebu Hanîfe:

- Ne için tevbe edeyim, diye sorar.

Dahhak eş-Şarî:

- İki hakemin câiz olduğunu söylediğin için, der.

Ebu Hanîfe:

- Beni öldürecek misin, yoksa benimle münazara mı edeceksin, diye sorar.

Dahhak eş-Şarî:

- Münazara edeceğim, der.

Ebu Hanîfe:

- Münazara esnasında ihtilafa düşersek bizi ayıracak, aramızda bir arabulucu, hakem olması lazımdır, der.

Dahhak:

- Dilediğini seç, der.

Ebu Hanîfe, Dahhak’ın ashabından bir adam seçer ve ona:

- İhtilaf ettiğimiz konuda aramızda hakem ol, der.

Dahhak’a da:

- Bu kişiye, benimle senin aranda hakem olmasına razı mısın, diye sorar.

Dahhak eş-Şarî:

- Evet, der.

Ebu Hanîfe:

- İşte hakemliği sen de kabul ettin, câiz gördün, der.

Dahhak, kesildi kaldı. Buna bir şey diyemedi ve münazaradan çekildi.”26

İki hayırlı nesil olan ashab ve tâbiîn neslinden iki hayırlı öncümüzün tavrı böyleydi. Onları takip eden ve Rasulullah (s.a.s.)’in miras bıraktığı ilme sahip olan muvahhid mü’min davetçiler, muhataplarının durumuna göre, anlayıp kavrayanlara nâklî deliller, bundan anlamayanlara aklî deliller sunarak onları irşâd etmeli, hatâları gidermeli, bâtılı yok edip hakkın hakimiyetini sağlamalıdır. Elbette bu salih amel, çok büyük bir gayret, geniş bir sabır ve süreklilik ister. Az da olsa devamlı yapılan salih amelin makbul olduğu malumdur.

Muvahhid mü’minlerin vazifesi, tevhid, iman ve İslâm üzere sabit kalmak kaydıyla, diğer insanların hidayetine vesile olmaktır. Mutlak hidayeti veren Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ’dır.

Ve şöyle buyurdu Rabbimiz Allah:

“Onların hidayete ermesi senin üzerinde (bir yükümlülük) değildir. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir.”27

“De ki: ‘Ey insanlar, şüphesiz size Rabbinizden hak gelmiştir. Kim hidayet bulursa, o, ancak kendi nefsi için hidayet bulmuştur. Kim saparsa, o da kendi aleyhine sapmıştır. Ben, sizin üzerinizde bir vekil değilim.”28

Çünkü:

“De ki: ‘Hak geldi, bâtıl yok oldu. Hiç şüphesiz bâtıl yok olucudur.”29

 

  1. Bkz. Fussilet, 41/33.
  2. Bkz. Sünen-i Nesâî, Kitabu’l-Cihad, B. 24, Hds. 3140.

İmam Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, çev. Zekeriya Yıldız, İst.2011, c. 4, sh. 383, Hds. 4333.

  1. Mümtehine, 60/4.
  2. Ahzab, 33/21.
  3. Nisa, 4/125.
  4. Nahl, 16/120-123.
  5. Âl-i İmrân, 3/95.
  6. Bkz. Nisa, 4/59.
  7. Furkan, 25/52.
  8. Ahzab, 33/1, 48.
  9. En’âm, 6/121.
  10. Bkz. Mâide, 5/48.
  11. Bkz. Âl-i İmrân, 3/32.
  12. Enbiya, 21/51-68.
  13. Bakara, 2/258.
  14. Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsir bi’l-Me’sûr, çev. Hasan Yıldız, İst. 2012, c. 3, sh. 182. Tayalisî ve İbn Ebî Hâtim’den.
  15. Ebu Cafer Muhammed b. Cerir et-Taberî, Taberî Tefsiri, çev. Hasan Karakaya-Kerim Aytekin, İst. 1996, c. 2, sh. 117.
  16. Âl-i İmrân, 3/67-68.
  17. İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, çev. Dr. Savaş Kocabaş, İst. 2010, c. 2, sh. 435.
  18. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 4, Hds. 3178.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, c. 17, sh. 105, Hds. 24619-24620.

Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, c. 5, sh. 48, Hds. 3205.

  1. Yusuf, 12/40, 67. En’âm, 6/57.
  2. Mâide, 5/95.
  3. Nisa, 4/35.
  4. Ahzab, 33/6.
  5. İmam Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, c. 7, sh. 682, Hbr. 8522.

İmam Nesâî, Hadislerle Hz. Ali, çev. Naim Erdoğan, İst. 1992, sh. 155-158, Hbr. 185.

Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek, c. 4, sh. 321-324, Hbr. 2703.

Abdurrezzâk es-San’ânî, Musannef, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2013, c. 10, sh. 195, Hbr. 18678.

Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. İlker Mermer, İst. 2015, c. 10, sh. 601-603, Hbr. 10450. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr’den.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 19, sh. 562-565, Hbr. 27608. (Kısmen)

  1. İbn Abdi’l-Berr, el-İntika-Üç Fakîh İmamın Faziletlerinden Seçmeler, çev. Fahrettin Tülki, İst. T. y.  sh. 273.

İbn Hacer el-Heysemî, Menâkıb-ı İmam-ı A’zam, çev. Ahmet Karadut, Ank. 1983, sh. 126-127.

  1. Bakara, 2/272.
  2. Yunus, 10/108.
  3. İsra, 17/81.
Yazar:
Muhammed İslamoğlu
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul