05 Aralık 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / İşittik ve İtaat Ettik Diyebilmek
İşittik ve İtaat Ettik Diyebilmek

İşittik ve İtaat Ettik Diyebilmek Hüseyin Kerim ECE

- Kur’an’da kalp, kulak ve gözün konumu

İnsanın kalp, kulak ve göz gibi organlara sahip olması Allah’ın en büyük lütfudur. Bütün bunlar olmazsa hayat olmaz, yani insan olmaz.

Kur’an, hem bunların büyük birer nimet olduğunu hatırlatıyor hem de onların doğru kullanılmasına işaret ediyor. Bu organlar, doğru ya da yaratılış amacına, yani fıtrata uygun kullanılmazsa olabilecek zarar konusunda aklı başında insanları uyarıyor.

“Siz hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı; şükredesiniz diye size kulaklar, gözler ve kalpler verdi.” (Nahl 16/78)

“De ki: ‘O, sizi yaratan ve size kulaklar, gözler ve kalpler verendir. Ne kadar da az şükrediyorsunuz!” (Mülk 67/23. Mü’minûn 23/78. Secde 32/9)

Ancak Allah’tan gâfil olanlar, kendi iradeleriyle kulak, göz ve kalplerini fıtratları doğrultusunda kullanmadıkları için Allah, onların kulak ve kalplerini mühürler ve gözlerine perde çeker. Bir başka deyişle onlar, kalplerinin mühürlenmesine, gözlerinin perdelenmesine kendileri sebep olur.

“İşte onlar Allah'ın, kalplerini, kulaklarını ve gözlerini mühürlediği kimselerdir. Ve onlar gafillerin kendileridir.” (Nahl 16/108. Bkz. Bakara 2/7)

Burada bâtıl inanca inatla sarılan ve vahyin davetini dinlemeyi reddeden kişinin, zamanla hakikati kavrama yeteneğini kaybedeceği ve “böylece, sonunda kalbinin mühürlenmiş olacağı” şeklindeki ilahî yasaya bir gönderme var. Bütün tabiat kanunları Allah tarafından ortaya konulduğu için bu “mühürleme” işi de O'na izafe ediliyor. Oysa bu, insanların hür tercihlerinin sonucudur. “Önceden onlar için takdir edilmiş” bir şey değildir. (Esed, M. Kur’an Mesajı, 1/5)

Kulak, göz ve kalplerini gereği gibi kullanmayanlar kendi değerlerini, derecelerini düşürürler. (A’râf 7/179)

Kulak, göz ve kalp, yaptıklarından (ve yapmak zorunda olup da yapmadıklarından) sorumludur.

“Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme. Çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur.” (İsrâ 17/36)

Gerçek körler, kafa gözü görmeyenler değil; kalp gözlerini, basiretlerini kaybedip tarihten, olaylardan, tecrübelerden ibret almayan, bu yüzden  geçmiştekilerin ve başkalarının işlediği hataları tekrar edenlerdir.

“(Onlar) hiç yeryüzünde dolaşmadılar mı? Zira dolaşsalardı elbette düşünecek kalpleri ve işitecek kulakları olurdu. Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.”  (Hacc 22/46)

Böyleleri, olayların iç yüzünü, görünen şeylerin arkasında olan gerçekleri düşünmezler. Onlar dünya hayatının görünen, maddi tarafıyla ilgelenir; ötesine kafa yormazlar. (İbrahim 14/3)

Kafadaki kulağın görevi kendisine ulaşan sesleri ayırt edip sahibine bildirmek ise, manevi kulağın görevi de hak sesi, hak daveti, haktan gelen çağrıyı duymak, anlamak ve kabul etmektir. Ama ne yazık ki fıtrat üzere görevini icra etmeyen kulak bazen duymaz, bazen göz görmez.

Kur’an bu gerçeği, daha doğrusu onların yanlışlarını şöyle haber veriyor:

“Onları doğru yola (hidâyete) çağırmış olsanız işitmezler. Ve onları sana bakar görürsün, oysa onlar görmezler.” (A’raf 7/198)

Kendilerine davette bulunan peygamberi cisim olarak görüyorlar. Ona bakıyorlar ama onu, onun davetini, onun görevini, misyonun anlamıyorlar.

Burada geçen ‘basîret’, duyular üstü bir görmedir. Bu, bir anlamda kalbin görmesi ya da kalbin bir şeyi idrak edip anlamasıdır. Baştaki göz, fizikî şartları hazır olduğu zaman (ışık, görme duyusu, boyut ve mesafe) cisimleri ve eşyayı görür. Kalp ise bu fizikî şartlara bağlı görmenin ötesinde, Allah’tan kaynaklanan bir kabiliyetle eşyanın ötesini anlayabilme yeteneğine sahiptir.

Dahası inatçı inkârcıların kulaklarında hakkı duymalarına engel şeyler vardır. Onların kulakları Kur’an’a kapalıdır. (Sanki) onlara uzak bir yerden bağırılıyor da Kur'an'da ne söylendiğini anlamazlar. Zira ciddiye alıp kulak vermezler, dinlemek istemezler, ne dediği ile ilgilenmezler. (Fussilet 41/5, 44. Lukman 31/7)

Onlar vahye karşı kesin bir tavır aldıkları ve bir daha hidâyete dönmelerinde ümit kalmadığı için böylelerinin kalplerinin üzerine perde çekilir, kulaklarına ağırlık konulur. Bundan sonra hakkı anlamazlar, hak sesi işitmezler, Hakk’ın davetine itibar etmezler. Tıpkı kalpleri mühürlenenler gibi. (Bkz: En’am 6/25. İsrâ 17/46. Kehf 18/57)

- Dinlemenin adaplarından

Madem ki kulağın, daha doğrusu yürek kulağının işitme, anlama, idrak etme diye bir görevi var; öyleyse bunun bir adabı, yöntemi olmalı. Şöyle ki:

- “İşittik ve itaat ettik” demek

Kur’an’a göre gerçek kurtuluşun şartı ilâhî davet karşısında “İşittik ve itaat ettik” diyebilmektir.

“Aralarında hüküm vermesi için Allah'a ve Rasûlüne davet edildiklerinde, müminlerin sözü ancak “İşittik ve itaat ettik” demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Nûr 24/51)

Gerçekten iman edenler, art niyet taşımaksızın, samimi bir şekilde ilâhi davete kulak verirler. Yani işittikleri, okudukları veya bir şekilde kendilerine ulaştığı zaman Allah’ın ve elçisinin davetine icabet ederler. (Enfal 8/24. Bir benzeri: Mâide 5/7)

İman edenler hak davete böyle karşılık verirler. Zira işitmek can kulağı ile dinlemeyi ve işitilen şeyi yürekten kabul etmeyi gerektirir. Bununla da kalmayıp duyulan şeyleri –eğer yapılması istenen bir şey ise- uygulamayı içerisine alır.

“ ‘... İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş sanadır’ dediler.” (Bakara 2/285)

Ancak insanlardan bazıları böyle değildir. Böyleleri, yaptıkları yanlışın farkına varmadan Allah’ın kelâmını işitirler; ancak bile bile onu bozarlar, değiştirirler, başka anlama çekerler. (Bakara 2/75)  

Bir kısmı daha da ileri giderek, peygamberlerine çıkışarak, âdeta meydan okuyarak; “Senin Allah’tan getirdiğini iddia ettiğin mesajları işittik ama karşı geliyoruz” dedi, diyorlar. (Bakara 2/93) Halbuki onlar, bu ilâhi mesajları işittik ve itaat ediyoruz, deseler daha dürüst bir tavır, onlar için daha hayırlı olurdu. Hakikati bile bile rededenlerin sonu iyi olmaz. (Nisâ 3/46)

- Her sesi duymamak

Ya da kulağı manen temiz tutmak, kirletmemek. Her sesi duymak, her sese kulağı açmak gerekmez. Kulağa yük olacak sesleri duymaya çalışmak, işitme kabiliyetine yazık etmektir.

Kulağı kirletmemek, kulağın sağlığını korumak bir görevdir. İşitme kabiliyetini köreltmemek, yanlış yerde kullanmamak, nimetin değerini bilmektir.

Dedikodu,  gıybet, mâlâya’ni, yalan dolan, nemime, seviyesiz güldürüler, içi boş iddialar, küfür ve sövmeler, bâtıl sözler, abes ve boş lakırdılar, mühtehcen ve müptezel konuşmalar, hiçbir işe yaramayan gevezelikler, sulu şakalar ve benzeri sesler/sözler, onları duymak isteyenlerin kulaklarını kirletir.

Kulağı kirli olan da sesler arasından en güzelini seçemez.

- Kirlenen kulağı abdestle yıkamak ve dinlendirmek

Mü’minler, büyüdükleri zaman kulaklarını manen kirletmesinler diye doğumdan sonra çocuklarının sağ kulağına ezan, sol kulağına kamet okurlar. Böylece onların fıtrata uygun yaratılan kulaklarını yalana ve bâtıla, kötü ve çirkin sözlere karşı manen sigorta ederler. Âkil-bâliğ olduğu zaman bunun farkında olan mü’minler kulaklarını manevi kirlerden korurlar.

Kulak kirini ya tevbe ve onu kirleten şeyleri terketmek ya da abdest ve abdestle yerine getirilen ameller temizler.

Abdestte kulakları meshetmek, hak ve güzel şeyleri duymaya; bâtıl, çirkin ve yalan şeyleri duymamaya söz vermeyi hatırlatır.

-Seslerin arasından en güzelini seçmek ve almak

“O kullarım ki, onlar sözü dinlerler, sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah'ın doğru yola ilettiği kimselerdir. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.” (Zümer 39/17-18)

Burada aklın ve kulağın asıl işlevine işaret ediliyor. Bu prensip sâlih, muttaki, raşid ve akıllı kulların tavrıdır.

Âyeti genel anlamda alırsak, bu tavrın sahipleri dinlenebilecek sözleri dinlerler. Ama onların arasından en güzeline kulak verirler. Gerekirse alır kabul ederler. Bu söz kimden gelirse gelsin, hangi kaynaktan olursa olsun.

Âyeti özel anlamda alırsak, bu grup mü’minler dinî teklifleri bile akıl ve basiret ışığında değerlendirirler, ikna olduktan sonra alıp kabul ederler. Ya da kişi, insanı çağıran bir çok ses, davet, iddia, inanç, eylem çağrısı duyabilir; ama gerçek akıl sahipleri “sözlerin en güzeline” uyarlar. Bazılarına göre âyette geçen sözlerin en güzeli de Kur’an’dır. (Mukâtil b. Süleyman, Tefsir 3/130. Sa’dî, Tefsir, s: 703. el-Hâzin, Tefsir 4/54. Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/2672) Zaten Kur’an kendisine “en güzel söz” diyor (Zümer 39/23)

-Seste de hikmeti aramak

Hiç bir insan diğerine tıpatıp aynen benzemediği gibi, parmak izleri ve sesleri de benzemez. İnsan sayısı kadar ses. Bunu yapan usta ne kadar güçlü ki, bu kadar farklı şeyi yapabiliyor. “Yaratıcıların en güzeli olan Allah ne yücedir.” (Mü’minûn 23/14)

Bunda da aklını kullananlar için ibretler ve hikmetler vardır. Bu da Allah’ın varlığının belgelerinden, O’nun açık âyetlerindendir.

Hikmet yüklü sözleri arayıp onlara daha fazla kulak vermek, yapılabilecek en güzel işlerden biridir. Zaten “Hikmet mü’minin yitik malıdır. Onu nerede bulursa alır.” (Tirmizî, İlim 19, (2687)) Bu aynı zamanda, “Bari siz hikmet dolu söz sarfedin” anlamına gelir.

- Sözün gücüne inanmak

Ya da güçlünün sözünü dinlemeye değer bulmamak. Sözün savaş ve baş kestirdiğini, hatta en zehirli aşı bal gibi yapabildiğini, yılanı deliğinden çıkardığını, gönüller yaptığını ve yıktığını, sahibini rezil/vezir yapabildiğini unutmamak gerekir.

Söz hem güçlüdür hem de söze dönüşen düşünce değerlidir. Bunun insana kazandırılması başlı başına bir ihsan ve nimettir. İnsanın bu yetenekle donatılması, onun kendi hür iradesiyle doğru ve en güzel olanı seçmesi için teşviktir.

Mü’minler sözün gücünü bilirler ama, güçlünün sözünü dinlememeye cesaret ederler. Her ne kadar günümüzde güçlünün sesi ve sözü daha yüksek perdeden çıksa da böyleleri hangi sese kulak vereceklerini, hangi sözü dinleyeceklerini, hangi sözün hikmet olduğunu iman nûruyla, basiretle bilirler. Kur’an’ın ağır bir söz olduğunu da hatırlamak gerekir. (Müzemmil 73/5)

- Can kulağı ile dinlemek

Sesi/sözü/mesajı anlamanın bir yolu da onu can kulağı ile ya da yürek kulağı ile dinlemektir. Üstünkörü, eli işte gözü oynaşta, baştan savma tarzı dinlemeler,  dinliyor gibi yapmalar anlamanın önünde engeldir.

Kur’an, Nuh kavminin peygamberi dinlememek için parmak uçlarıyla kulaklarını kapadıklarından, başlarını elbiseleriyle kapattıklarından bahseder. Yani Nûh’u (a.s) dinlememek için böyle yaparlardı. (Nûh 71/7)

Bazıları ‘hakikat’e davet eden bir çağrı duydukları zaman onu duymamış gibi yaparlar. Aldırmadan geçer giderler. Kur’an böylelerini şöyle tarif ediyor: Böyle birine mesajlarımız aktarıldığında, sanki kulaklarında bir sağırlık varmış da onları hiç duymamış gibi, küstahça yüz çevirir. İşte ona (öteki dünyada) acıklı azabı haber ver!” (Lukman 31/7)

Bazıları da davetçi ile adeta alay edercesine; “... Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde bulunmaktadır...” (Fussilet 41/5) derler. Böylelerinin hak sesi duymak, kulak vermek, can kulağı ile dinlemek gibi bir dertleri yoktur. (Kehf 18/57)

Burada hem hak sese kulak verme anlayışını hem de muhtabımızı dinlerken

can kulağı ile dinlemeye dair işaretler bulabiliriz. Nitekim muhatabı can kulağı ile dinlemenin önemini bilen inkârcılar Kur’an’la ilgili şöyle derler. “...Bu Kur’an'ı dinlemeyin ve onun hakkında saçma, anlamsız şeyler uydurun ki onu(n gücünü) bastırasınız!” (Fussilet 41/26)

Bunun gibi kişi bir sözü anlamak istiyorsa onu dikkatlice dinlemeli. Yürek kulağını da dinlediği şeye açmalı.

- Neyi ne kadar dinlediğini bilmek

Her şeyin bir sınırı olduğu gibi dinlemenin de biri sınırı vardır. Bu da hem insanın kapasitesiyle hem de ihtiyacıyla ilgilidir. Her şeyi ve herkesi dinlemek, her sese kulak vermek gerekmez. Akıllı insanlar, duyma yetilerini de yönetebilen (kontrol edebilen) kimselerdir.

- Sözün/sesin kaynağını iyi seçmek

Dinlediğimiz şeyin/sesin hikmet olup olmaması, bize fayda verip vermemesi, dinlemeye değer olup olmaması sesin kaynağına bağlıdır. Söz, değerini geldiği kaynaktan alır. Âlim, vakur, ciddi, ne dediğini bilen, işe yarar şeyler söyleyen birinin sözüyle; tvlerde, orada-burada gevezelik edenlerin sözü, lâfı bir olur mu?

İnanan bir insan Allah’ın âyetlerini dinlerken gösterdiği titizliliği, kezzaplardan ve şeytanın iki ayaklı yardımcılarından gelen seslere tersinden gösterir.

Konuşmacı kim ve ne konuşuyor? Konuşulan şeylerin ‘hakikat’ açısından değeri nedir? En azından insanî ilişkiler açısından söyleneni duymaya değer mi? Dinlenilen şeyler kişiye ne fayda sağlar?

- Muhatabı ciddiye almak

Karşımızdaki kim olursa olsun; ders, konuşma, sohbet, müzakere, hâl-hatır sorma, bayramlaşma, soru-cevap, muhâvere, fikir alış-verişi olan konuşmalarda muhatabımızı ciddiye almak, saygılı davranmak, gerçekten dinlemek güzel ahlâktır. Böylece karşımızdakine hem değer vermiş hem de ne duyduğumuzu anlamış oluruz.

Hele bu muhatap vahiy ise, vahiy adına konuşan elçi ise daha da çok değer vermek iman edenlerin tavrı olmalı. Kur’an, bu konuda mü’minleri şöyle uyarıyor: “(Ey iman edenler!) İşitmedikleri hâlde, “İşittik” diyenler gibi de olmayın.” (Enfal 8/21) Buradaki işitmenin ‘duymak’ olmadığı, işitip gereğini yapmak olduğu açıktır.

*

Sözü dinleyip “en güzeline” tabi olanlara, gereğini yapanlara, kendi sözünü bu anlamda güzelleştirenlere müjdeler olsun.

Yazar:
Hüseyin Kerim ECE
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul