05 Aralık 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / Rasulullah (s.a.s.) Ne Dediyse O!
Rasulullah (s.a.s.) Ne Dediyse O!

Rasulullah (s.a.s.) Ne Dediyse O! Abdullah DÂİ

Niçin yaratıldığının idrakinde,1 hedeflerin şuurunda,2 Allah’a ve rasulü Muhammed (s.a.s.)’e iman edip3 tam teslimiyetle itaat eden4 muvahhid mü’minler, yegâne rableri Allah Teâlâ’ya iman etmeyi ve emrolundukları gibi şirksiz ibadet yapmayı kendisinden öğrendikleri önderleri Rasulullah (s.a.s.)’i örnek edinerek hayatlarını devam ettirirler. Allah’ın kulu ve rasulü Muhammed (s.a.s.)’in, laik ve demokratik Mekke şirk devletinin egemen olduğu ve “daru’l-harb”e dönüşmüş olan Mekke şehrinde tevhide davetle vazifeli kılındığı ândan, kıyamete yakın bir zamana kadar, katıksız iman etmiş olan muvahhid mü’minlerin değişmez karakteri ve kulluk vazifesi budur! Onlar, önderleri Rasulullah (s.a.s.) gibi iman ettiler5 ve imanlarında hiçbir şüpheye düşmediler, salih amel işlediler ve sünnet üzere hareket ettikleri için amellerinde hiçbir kuşku duymadılar. Onların önderi, örneği, eğiteni ve öğreteni Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’dir. En son nebî ve en son rasul!6 Emrolunduğu gibi dosdoğru olan7 ve ümmetine çok düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici bir rasul (s.a.s.)!8

Önderimiz Rasulullah (s.a.s.), Allah’ın insan kullarını, rableri Allah’ın muradı ve rızasına uygun öğreten, eğiten ve yetiştiren bir muallimdir. O (s.a.s.), öyle bir eğitici ve öğreticidir ki, Allah’a kul olmak isteyen bütün eğitici ve öğreticilerin baş öğretmenidir. İnsan olmak ve insan eğitmek, insana öğretmek isteyenlerin bütünü ona muhtaçtırlar.

Abdullah b. Amr (r.a.) anlatıyor:

“Rasulullah (s.a.s.), bir gün odalarından birinden çıkıp mescide girdi. Mescidde iki ayrı grup hâlinde toplanan insanlar gördü. Onlardan bir grup, Kur’ân okuyup Allah’a duâ ediyorlardı. Diğer grup ise, ilim öğrenip halka ilim öğretiyorlardı.

Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):

‘Bunların hepsi hayır üzeredir. Şunlar, Kur’ân okuyup Allah’a duâ ediyorlar. Eğer Allah dilerse, onların istediklerini verir, dilerse vermez.

Bunlar ise, ilim öğreniyorlar. Ben, ancak öğretici/muallim olarak gönderildim’ buyurdu.

Ve onların (ilim öğrenenlerin) arasına oturdu.”9

Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, insan kullarına gönderdiği hidayet rehberlerinin en sonuncusu olan kulu ve rasulü Muhammed (s.a.s.)’e vahyederek öğretti, O da nübüvvet ve risâlet vazifesi gereği insanlara tebliğ edip duyurdu, iman edenleri vahiy ile eğitti.

Rabbimiz Allah şöyle buyurdu:

“Kendisiyle Allah’ın konuşması, bir beşer için olacak (şey) değildir; ancak bir vahiy ile ya da perde arkasından veya bir elçi gönderip kendi izniyle dilediğine vahyetmesi (durumu) başka. Gerçekten O, yüce olandır, hüküm ve hikmet sahibidir.

Böylece sana emrimizden bir ruh vahyettik. Sen, Kitab nedir, iman nedir, bilmiyordun. Ancak Biz onu bir nûr kıldık. Onunla kullarımızdan dilediğimizi hidayete erdiririz. Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip iletiyorsun.

Göklerde ve yerde bulunanların tümü kendisine ait olan Allah’ın yoluna... Haberiniz olsun, işler Allah’a döner.”10

İmam el-Beğavî (rh.a.), “Meâlimu’t-Tenzîl” adlı tefsirinde şunları söyler:

“Vahiyden evvel sen, Kitab nedir, iman nedir, bilmiyordun. İmanın şartlarını ve yollarını bilmiyordun, demektir.

Usûlcüler, peygamberlerin kendilerine vahiy gelmeden önce de mü’min olduklarını söylemişlerdir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) de kendine vahiy gelmeden önce, Hz. İbrahim (a.s.)’ın dini üzere ibadet ediyordu. O zaman, onun dininin kanunları henüz ortaya çıkmamıştı.”11

Âlemlerin Rabbi Allah Azze ve Celle, kulu ve rasulü Muhammed (s.a.s.)’i vahiy ile öğretip eğittiğinden dolayı “Şüphesiz sen, dosdoğru olan bir yola yöneltip iletiyorsun.” buyurur.

Ve

 “O, hevâsından (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz.

O (söyledikleri) yalnızca vahyolunmakta olan bir vahiydir.”12 buyurur Rabbimiz Allah!

Ve yine buyurur ki:

“Kim Rasul’e itaat ederse, gerçekte Allah’a itaat etmiş olur.”13

“Rasul, size ne verdiyse artık onu alın; sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, cezâsı (ikabı) pek şiddetli olandır.”14

Âlemlerin Rabbi Allah’a katıksız olarak iman eden her muvahhid mü’min, ayet-i kerimelerde buyrulanlara şüphesiz inanır ve gereği gibi amel eder. İmandan kaynaklanan teslimiyet budur!

Berâ b. Âzib (r.a.) anlatıyor:

“Rasulullah (s.a.s.), bana şöyle buyurdu:

‘Yatacağın yere vardığın zaman, namaz için abdest alışın gibi abdest al, sonra sağ tarafının üzerine yat.

Sonra ‘Allahım, kendimi sana teslim ettim. İşimi sana bıraktım. Arkamı sana dayadım. Çünkü ümidim de ancak sendendir. Senden sığınacak yer, yine sensin. Senden kurtulunacak yer de yine sensin.Allahım, indirdiğin Kitabına ve gönderdiğin nebîne iman ettim’ de!

Şayet o gece ölecek olursan, fıtrat (yani İslâm dini) üzerine ölürsün. Sen bu sözleri, söyleyeceğin sözlerin sonuncusu yap!’

Berâ dedi ki:

“Ben, bu sözleri Peygamber’in huzurunda tekrar ettim.

‘Allahım, indirdiğin Kitabına iman ettim’ ifadesine gelince ‘Ve gönderdiğin rasulüne’ dedim.

Rasulullah (s.a.s.) ‘Hayır! (Rasulüne deme, fakat) gönderdiğin nebîne (de)’ buyurdu.”15

Mühelleb (rh.a.), bu konuda şöyle der:

- Rasulullah (s.a.s.)’in hikmetin kaynağı, veciz ve beliğ olan ifadeleri değiştirilemez. Değiştirilmesi durumunda da onların hikmet ve faydaları elde edilemeyecektir.16

Hakikat bu olunca, muvahhid mü’minler, Rasulullah (s.a.s.)’e imanları ve itaatleri gereği, “Rasulullah ne dediyse o!” diye teslimiyetlerini ortaya koyarlar. Çünkü hayat önderimiz ve örneğimiz Rasulullah (s.a.s.) hevâdan konuşmaz.

el-Mazerî ve başkaları ise şöyle demişlerdir:

“(Rasulullah’ın,) onun sözünü düzeltmesinin sebebi, bu zikir ve duâda harfiyen vârid olmuş lafızları söylemek ve başka bir şey eklememek gerektiğinden dolayıdır. Çünkü bazen mükâfat, bu harflerle alakalı olabilir. Belki de yüce Allah, bu kelimeleri ona vahiy ile bildirmiştir. Böylelikle bunların harfiyen söylenmesi bir zorunluluk olur.”17

Allâme Bedreddin el-Aynî (rh.a.), bu konudaki değişmez hakikatı şöyle beyân eder:

“Lafzın belirlenmesi ve sevabın takdiri hususunda zikir lafızları tevkîfîdir. Bu lafız, görünüşte eş anlamlı olsa da diğer lafızda olmayan daha fazla açıklamayı içerebilir.”18

el-Mazerî (rh.a.) ve el-Aynî (rh.a.)’in beyânlarından anlaşılan, Rasulullah (s.a.s.)’in öğrettiği duâ ve zikirlerin tevkîfî oluşlarıdır. Nasıl beyan edilmiş ve nasıl öğretilmiş ise öylece alıp amel etmek gerekli. Ne bir fazla ne bir noksan... Rabbimiz Allah Teâlâ’nın da emri budur! Hatırlatalım:

“Rasul, size ne verirse artık onu alın; sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının.”19

Bu ayet-i kerimenin tefsirinde, el-Mehdevî (rh.a.) şöyle demiştir:

“Yüce Allah’ın ‘Rasul, size ne verirse artık onu alın; sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının’ buyruğu, şunu gerektirmektedir: Peygamber (s.a.s.)’in emrettiği her bir husus, Allah’tan bir emirdir. Her ne kadar ayet-i kerime ganimetler hakkında ise de onun bütün emir ve yasakları da bunun kapsamına girer.”20

Nu’mân b. Beşir (r.a.)’ın rivayetiyle, Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Duâ, ibadetin tâ kendisidir. Rabbiniz dedi ki: ‘Bana duâ edin icâbet edeyim.” (Mü’min, 40/60)21

Mü’min müslüman şahsiyetin, iman edip ibadet ettiği, hem imanında hem de ibadetinde tevhid üzere olup asla şirk koşmadığı yegâne rabbi Allah’a duâsının ibadetin tâ kendisi olduğundan hiçbir şüphemiz yoktur. Çünkü bunu, her beyânında dosdoğru olan önderimiz Rasulullah (s.a.s.) söylemektedir ve öğrettiği duâ ibadetinin bir kelimesinin bile değişmesini kabul etmemektedir. O (s.a.s.), nasıl öğrettiyse öyle!..

Bu, böyle iken, her ilkesi duâ gibi bir ibadet olan hayat nizâmı İslâm’ın hiçbir ilkesi, Allah’ın buyurduğundan ve Rasulullah’ın öğretmesinden başka bir şekilde anlaşılmamalı, olduğu gibi inanılıp kabul edilerek amel edilmeli ve hiçbir değiştirme gündeme gelmemelidir. Çünkü, Allah’ın katında yegâne din olan hayat nizâmı İslâm’ın her ilkesi tevkîfîdir. Siyasetinden ekonomisine, eğitiminden hukukuna, devletinden ülkesine, aile hayatından sosyal hayata bütün hayatî konuları kuşatan ve hepsine hükümler koyan İslâm’ın hükümlerinden hiçbir şey değiştirilemez  ve değiştirilmesi teklif edilemez. Çünkü bütünüyle tevkîfîdir.

“Allah’ın Kitabı ve Nebîsinin Sünneti”ne vâris olan muvahhid mü’minler, dünyanın neresinde ve hangi şartlarda olurlarsa olsunlar, bölgelerine, şartlarına ve imkânlarına göre emrolundukları gibi amel etmekle mükelleftirler. İslâm’dan tavizler vererek, eğip bükerek kendilerine ya da içinde bulundukları gayr-i İslâmî ortama uydurmaya asla hakları olmadığı gibi, böyle bir şeye hiçbir vakit meyledemeyeceklerinin şuurundadırlar. İslâm, insanların hevâsına uymaz; ancak katıksız iman edenler İslâm’a uyar, tâbi olurlar.

Kıyamete kadar bütün insanlara önder ve örnek olarak gönderilen Rasulullah (s.a.s.), insan şahsiyetine, izzetine ve şerefine yakışan bir şekilde kendilerine hayatı öğretmiş, hayatî ihtiyaçlarından hiçbir şeyi noksan bırakmamıştır. Çünkü O (s.a.s.), insanlık âleminin eğiticisi ve öğreticisi olan muallimidir.

Selmân (r.a.) anlatıyor:

“Bize, müşrikler(den biri):

- Görüyorum ki, sahibiniz (Rasulullah) size her şeyi öğretiyor. Hattâ kaza-i haceti (tuvalet âdâbını) bile öğretiyor, dedi.

Selmân şu cevabı vermiştir:

- Evet, hakikaten o, bizden birimizin sağ eli ile tahâretlenmesini ve kıbleye karşı abdest bozmamızı men’etti. Hayvan tezeği ve kemiklerle taharetlenmekten de men’etti. Hem ‘Hiçbiriniz üçten aşağı taşla taharetlenmesin!’ buyurdu.”22

Hadis-i şerifin şerhinde şöyle denilmiştir:

“Müşrik, bu suali alay etmek için sormuştur. Binaenaleyh Selmân (r.a.), ona gerektiği gibi ağzının payını verir, cevaba lüzum görmeyebilirdi. Lâkin o, böyle yapmamış; kâfirin alay etmesine aldırış etmeyerek sualini ciddî bir müsterşid suali gibi telakki ederek, şeriatın hükmünü kendisine anlatmış, bu makamın alay etme yeri olmadığını bu suretle göstermiştir.”23

Ebu Hureyre (r.a.) rivayet eder:

“Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

‘Ben, sizin babanız yerindeyim. Sizlere (gereken her şeyi) öğretiyorum.

Sizden biriniz helâya vardığında önünü veya arkasını kıbleye çevirmesin, sağ eliyle de tahâretlenmesin.”

Ebu Hureyre (r.a.), rivayetinin devamında dedi ki:

- Rasulullah bize, üç taş ile (tahâretlenmemizi) emreder, tezek ve çürümüş kemiklerle (tahâret) yapmayı yasaklardı.24

Ümmetine hayatî her şeyi öğreten Rasulullah (s.a.s.), on üç yıl, laik-demokratik bir devlet olan Mekke şirk devletinin ve zalim tağutlarının egemenliğinde, onlarla mücadele ederek tevhid dini ve hayat nizâmı olan İslâm’ın yayılıp kabul görmesine çalıştı. Kendisi ve ashabı, bu laik-demokratik şirk devletinin müşrik tağutlarından çok işkence gördü. Hakaret, eziyet ve zulümler ile geçen on üç yıldan sonra, Medine’ye hicretten sonra, laik-demokratik Mekke şirk devletinin zulmünden kurtuluş gündeme geldi. Ve Medine’de “İslâm Devleti” kuruldu.

Rasulullah (s.a.s.), ümmetine esaret döneminde nasıl davranacaklarını öğrettiği gibi, hürriyet devrinde nasıl hareket edeceğini de öğretmiştir. Bundan dolayı o (s.a.s.), ne dediyse odur! Ve ne yapmış ise odur!

Umeyye b. Abdillah b. Halid (rh.a.) anlatıyor:

Kendisi, Abdullah b. Ömer (r.anhuma)’ya:

- Biz, hazarda ve korku hâlinde kılınan namazı Kur’ân’da buluyoruz, fakat sefer namazını bulamıyoruz, diye sormuş.

Abdullah, ona şöyle cevap vermiş:

- Biz, hiçbir şey bilmezken Allah bize, Muhammed (s.a.s.)’i peygamber olarak gönderdi. Bunun için Muhammed (s.a.s.) nasıl yaparsa, biz de ancak ondan gördüğümüz gibi yaparız!25

Şerhte şunlar beyân edilmiştir:

“Şer’î bir hükmün varlığı için Kur’ân’da bir nassın bulunması şart değildir. Rasulullah (s.a.s.)’in fiili, şer’î bir hüküm için Kur’ân gibi delildir. Peygamber (s.a.s.), düşman korkusu olmaksızın yolculukta namazı kısaltmıştır. İbn Ömer (r.anhuma), Peygamber (s.a.s.)’in bu tatbikatı delil olarak bize kâfidir, diyerek cevap vermiştir.

Başka konular için de durum aynıdır.”26

Rasulullah (s.a.s.), ne dediyse o!

Bir örnek daha...

Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor:

“Rasulullah (s.a.s.), güneş zevale erdiği vakit çıkarak cemaate öğle namazı kıldırdı. Selâm verince, minber üzerinde ayağa kalktı ve kıyameti anlattı. Ondan önce büyük işlerin olacağını da andı. Sonra şöyle buyurdu:

‘Kim bana bir şey sormak isterse sorsun. Vallahi, bana bir şey sorarsanız, şu yerimde bulunduğum müddetçe onu size haber vereceğim.’

Cemaat, Rasulullah (s.a.s.)’den bu sözü işitince çok ağladılar.

Rasulullah (s.a.s.) de:

‘Sorun bana’ sözünü çok tekrarladı.

Derken, Abdullah b. Huzâfe kalkarak:

- Benim babam kim ya Rasulullah, diye sordu.

Rasulullah:

- Baban Huzâfe’dir, buyurdu.

Rasulullah (s.a.s.) ‘Sorun bana’ sözünü çok tekrarlayınca, Ömer diz çökerek:

- Biz, rab olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, rasul olarak da Muhammed’e razı olduk, dedi.

Ömer, bunu söyleyince artık Rasulullah sükût buyurdu.

Sonra Rasulullah şunu söyledi:

- Yazıklar ola! Muhammed’in nefsi elinde olan Allah’a yemin ederim ki, bana demin şu duvarın ardında Cennetle Cehennem gösterildi. Fakat hayır ve şerde bugün gibisini görmedim.”

İbn Şihâb şöyle demiş:

“Bana, Ubeydullah b. Abdullah b. Utbe haber verdi (dedi ki:)

Abdullah b. Huzafe’nin annesi, Abdullah b. Huzafe’ye şöyle söyledi:

- Senden daha âsî bir evlât işitmedim! Annen, cahiliye devri kadınlarının irtikâb ettikleri bir şenaette bulunmuş olsa, onu, halkın gözleri önünde kepaze etmeyeceğinden emin miydin?

Abdullah b. Huzâfe:

- Vallahi, Rasulullah (s.a.s.) nesebimi kara bir köleye katsa katılırdım, dedi.27

Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor:

“Rasulullah (s.a.s.), ashabına:

- Sorusu olan sorsun, buyurdu.

Adamın biri kalktı ve:

-Ya Rasulallah, babam kim, diye sordu.

Rasulullah (s.a.s.), halihazırdaki babasını kasdederek:

- Baban Huzâfe’dir, karşılığını verdi.

Adamın annesi:

- Oğulcuğum, anneni çok zor bir duruma soktun, dedi.

Adam:

- Hakkımda konuşulanlardan yana içimi rahatlatmak istedim, dedi.

Onun babasının kim olduğu konusunda söylentiler dolaşıyordu.”28

Rasulullah (s.a.s.)’e iman etmek, onun sözlerine itibar etmek, itaat edip teslim olmak konusunda Abdullah b. Huzâfe (r.a.)’ın dediğine dikkat edelim:

“Vallahi, Rasulullah (s.a.s.) nesebimi kara bir köleye katsa, katılırdım!”

Çünkü her muvahhid mü’min iman eder ki, Rasulullah (s.a.s.), ne dediyse odur!

Bir başka örnek!

İbn Abbas (r.anhuma) anlatır:

“Rasulullah (s.a.s.), Akabe sabahı devesinin üstünde olduğu hâlde (bana hitaben) ‘Benim için yerden çakıl taşları topla!’ buyurdu.

Bunun üzerine ben, onun için yedi adet çakıl taşı topladım. O taşlar, fiske taşları (kadar)dı.

Rasulullah (s.a.s.), taşları avucunda oynatmaya (veya silkelemeye) başladı ve ‘Ancak şunların emsâlini atınız!’ buyurdu.

Daha sonra şöyle buyurdu:

‘Ey insanlar, dinde haddi aşmaktan/teşdîdden sakınınız! Çünkü sizden öncekileri dinde aşırılık ve teşdîd helâk etti!”29

Allah’a ve Rasulüne iman etmiş mü’min müslümanlar, hayatın her biriminde önderleri Rasulullah (s.a.s.)’in izi, yani sünneti üzere hareket ederler. O, ne dediyse, nasıl yapılmasını ya da olmasını istiyorsa; o şey ancak o şekilde olmalı ve yapılmalıdır. Her muvahhid mü’min inanır ve kabul eder ki, Rasulullah (s.a.s.)’e itaat, Allah’a yapılan itaattir. Çünkü, Rasulüne itaat edilip tâbi olunmasını bizzat emreden ve yapılan itaatten razı olan Allah Teâlâ’dır.

Şöyle buyurur Rabbimiz Allah:

“De ki: ‘Eğer siz Allah’ı seviyorsanız bana uyun. Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, bağışlayandır, esirgeyendir.”30

Zührî (rh.a.), Rasulullah (s.a.s.)’in “Zinâ eden, zinâ ettiği sırada mü’min olarak zinâ etmez.”31 buyurduğunu naklettikten sonra, Evzâî kendisine şöyle sorar:

-Bu hadis hakkında ne dersin?

Zührî, cevaben şöyle der:

- Bir konuda gaybî bilgi Allah’tan gelir. Peygambere düşen bu bilgiyi tebliğ etmek, bize düşen de buna iman edip teslim olmaktır.

İşte bundan dolayı size düşen tavır, Rasulullah’tan gelen hadisleri, nasıl geldiyse o şekilde almaktır!32

Elbette öyledir, çünkü Rasulullah (s.a.s.) ne dediyse o!

“Merhamet olunmuş, vasat, şahid ve hayırlı ümmet”in mutlak müctehid âlimlerinden İmam Şâfiî (rh.a.) şöyle diyor:

“Bilinen veya kendini ilme adayan hiç kimsenin, Allah’ın, Rasulullah (s.a.s.)’in emrine tâbi olmayı veya hükmüne teslim olmayı farz kıldığına karşı geldiğini duymadım.

Allah, hiç kimseye ona ittiba etmekten başka bir yol vermemiştir. Ayrıca hiçbir zaman, hiçbir görüş, Allah’ın Kitabı ve Rasulü (s.a.s.)’in Sünneti dışında hiçbir şeye bağlı olmaz.

Bu ikisi dışında her şey, onlara tâbi olur. Allah bize, bizden sonrakilere ve bizden öncekilere, Rasulullah (s.a.s.)’in haberlerini kabul etmemizi farz kıldı. Hiçbiri, Rasulullah (s.a.s.)’in haberlerini kabul etmenin farz olduğu konusunda farklı düşünmez inşaallah. Çatlak sesli bir fırka dışında.”33

  1. Bkz. Zariyat, 51/56.
  2. Bkz. Beyyine, 98/8.
  3. Bkz. Hucurat, 49/15.
  4. Bkz. Nisa, 4/59. Enfal, 8/46.
  5. Bkz. Bakara, 2/285.
  6. Bkz. Ahzab, 33/40.
  7. Bkz. Hud, 11/12.
  8. Bkz. Tevbe, 9/128.
  9. Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 17, Hds. 229

Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 32, Hds. 355.

Beyhakî, es-Sünenü’l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2016, c. 1, sh. 220, Hds. 462.

Ebu Davud Süleyman b. Davud el- Cârûd et-Tayâlisî, Müsned-i Tayâlisî, çev. M. Ömer Yusuf, Konya, 2019, c. 2, sh. 352, Hds. 2365.

Abdullah b. Mübarek, Kitabu’z-Zühd ve’r-Rekâik, çev. Abdullah Samed Afaracı, İst. 2015, sh. 438, Hds. 1388.

İbn Hacer el-Askalânî, el-Metâlibu’l-Âliye, çev. Adem Yerinde-Hüseyin Kaya, İst. 2010, c. 3, sh. 131, Hds. 3072.

  1. Şura, 42/51-53.
  2. Ebu Muhammed Muhyissünne el-Huseyn b. Mes’ud b. Muhammed el-Ferrâ el-Beğavî, Beğavî Tefsiri, çev. A. Alpaslan Tunçer, İst. 2018, c. 7, sh. 104.
  3. Necm, 53/3-4.
  4. Nisa, 4/80.
  5. Haşr, 59/7.
  6. Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Vudû, B. 80, Hds. 109.

Kitabu’d-Daavat, B. 6, Hds. 9/11.

Kitabu’t-Tevhid, B. 35, Hds. 114.

Sahih-i Müslim, Kitabu’z-Zikr, B. 17, Hds. 56.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B. 97-98. Hds. 5046.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’d-Daavat, B. 15, Hds. 3616, 4807.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’d-Duâ, B. 15, Hds. 3876.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’l-İsti’zâr, B. 51, Hds. 2686.

İmam Nesâî, Hadisler Işığında Günlük Hayat-Amelu’l-Yevmi ve’l-Leyle, çev. Mehmet Yolcu, İst. 1996, c. 1, sh. 167-176, Hds. 773-785.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, c. 10, sh. 383-387, Hds. 14612-14620.

İmam Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, çev. Hüseyin Yıldız, İst. 2011, c. 9, sh. 415-423, Hds. 10541-10553.

İmam Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, B. 576, Hds. 1213.

  1. Ebu’l-Abbas Şihabuddin Ahmed b. Muhammed el-Kastallânî, Sahih-i Buhârî Şerhi-İrşadu’s-Sârî, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2019, c. 1, sh. 786.

Ayrıca bkz. Bedreddin el-Aynî, Umdetu’l-Kârî-Muhtasar, çev. Yaşar Güngör-Cumali Baylu, İst. 2019, c. 3, sh. 174 vd.

  1. İmam Muhyiddin en-Nevevî, Sahih-i Müslim Şerhi-el-Minhâc, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2014, c. 11, sh. 127.

Ayrıca bkz. Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst. 1980, c. 11, sh. 48-49.

  1. Bedreddin el-Aynî, Umdetu’l-Kârî-Muhtasar, 3, sh. 175.
  2. Haşr, 59/7.
  3. İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2003, c. 17, sh. 206-207.
  4. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Vitr, B. 23, Hds. 1479.

Sünen-i Tirmizi, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 3, Hds. 3148.

Kitabu’d-Deavat, B. 1, Hds. 3594.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’d-Duâ, B. 1, Hds. 3828.

İmam Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, B. 296, Hds. 714.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 10, sh. 436, Hds. 14710-14714.

Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, c. 3, sh. 317, Hds. 1845.

Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabakâtu’l-Asfiyâ, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, c. 12, sh. 290, Hds. 4330.

  1. Sahih-i Müslim, Kitabu’t-Tahâre, B. 17, Hds. 57.

Sünen-i Nesâî, Kitabu’t-Tahâre, B. 42, Hds. 49.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Tahâre, B. 4, Hbr. 7.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’t-Tahâre, B. 12, Hbr. 16.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’t-Tahâre, B. 16, Hbr. 316.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, sh. 717-719, Hds. 1264-1269. sh. 733, Hds. 1311.

  1. Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst. T.y. c. 2, sh. 366.
  2. Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’t-Tahâre, B. 4, Hds. 8.

Sünen-i Nesâî, Kitabu’t-Tahâre, B. 36, Hds. 40.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’t-Tahâre, B. 16, Hds. 313.

Sünen-i Dârimî, Kitabu’t-Tahâre, B. 14, Hds. 680.

Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Vudû, B. 11, Hds. 10. (Kısmen)

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, sh. 716, Hds. 1262-1263.

Nûreddin el-Heysemî, Sahih-i İbn Hibbân Zevâidi, çev. Hanefi Akın, İst. 2012, c. 1, sh. 117, Hds. 125.

  1. Sünen-i İbn Mace, Kitabu İkametu’s-Salât, B. 73, Hbr. 1066.

Sünen-i Nesâî, Kitabu Taksiru’s-Salât, B. 1, Hbr. 1434.

İmam Malik, Muvatta’, Kitabu Kasru’s-Salât, Hbr. 7.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 5, sh. 377-378, Hbr. 6818-6820.

Nûreddin el-Heysemî, Sahih-i İbn Hibbân Zevâidi, çev. Hanefi Akın, İst. 2012, c. 1, sh. 105, Hbr. 101.

  1. Haydar Hatipoğlu, Sünen-i İbn Mace Tercemesi ve Şerhi, İst. 1982, c. 3, sh. 381.
  2. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Fedâil, B. 37, Hds. 136.
  3. İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, sh. 437-438, Hds. 638. sh. 436, Hds. 634.
  4. Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Menâsik, B. 63, Hds. 3029.

Sünen-i Nesâî, Kitabu Menâsiku’l-Hacc, B. 217, Hds. 3044.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 8, sh. 576-577, Hds. 12032-12033.

İbnü’l-Cârûd, el-Müntekâ-Efendimizin Dilinden İslâm Ahkâmı, çev. Dr. Adem Yerinde, İst. 2006, sh. 217, Hds. 473.

  1. Âl-i İmrân, 3/31.
  2. Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Mezâlim ve’l-Gasb, B. 30, Hds. 36.

Kitabu’l-Eşribe, Hds. 4.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B. 24, Hds. 100.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B. 15, Hds. 4689.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İman, B. 11, Hds. 2760.

Sünen-i Nesâî, Kitabu Kat’i’s-Sârik, B. 1, Hds. 4870.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B. 3, Hds. 3936.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 12, sh. 132-133, Hds. 17223-17227.

  1. İmam Evzâî, Sünen-i Evzâî, çev. Dr. Ali Pekcan, vdğ. Konya, 2012, sh. 23, Hbr. 63.

Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyetu’l-Evliyâ, c. 3, sh. 35.

  1. İmam Beyhakî, Beyhakî Külliyatı-İmam Şâfiî’nin Menkıbeleri, çev. Yusuf Eğinç, İst. 2019, c. 2, sh. 436.

Ayrıca bkz. Muhammed b. İdris eş-Şâfiî, er-Risâle, çev. Prof. Dr. Abdulkadir Şener-Prof. Dr. İbrahim Çalışkan, Ank. 1996, sh. 49-83.

Yazar:
Abdullah DÂİ
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul