21 Ocak 2022 - Cuma

Şu anda buradasınız: / Yeni Bir Düzenin Asabiyeti Ne Olmalı?
Yeni Bir Düzenin Asabiyeti Ne Olmalı?

Yeni Bir Düzenin Asabiyeti Ne Olmalı? Prof. Prof. Dr. Kadir CANATAN

Toplumların gidişatı tektip bir süreç izlemez. Uzun vadeli bir perspektiften bakıldığında “toparlanma” dönemlerini “istikrar” dönemleri, bu dönemleri de “dağılma” dönemleri takip eder. Her döneme eşlik eden bir ruh vardır ki, tarihçi ve sosyolog İbn Haldun bunu “asabiyet” olarak kavramlaştırmıştır. Modern sosyoloji ise bu bağlamda “bütünleşme” (entegrasyon) kavramını kullanır. Bütünleşmenin zıddı “çözülme”dir. Toplumlar ne zaman toparlanırlar, ne zaman çözülürler? Toparlanma ve çözülme süreçlerini etkileyen faktörler nelerdir? Bir benzetme yapmak gerekirse, nasıl insanlar ruhlarını kaybettiklerinde ölürlerse, toplumlar da kendilerine canlılık veren ve ayakta tutan ruhlarını kaybettiklerinde çözülürler ve yok olurlar. İnsanlarla toplumlar arasında bazı farklılıklar vardır. Bunlardan birincisi, insanlar birey olarak kendi başlarına bir varlık sürdürürler. Birinin sağlığını kaybetmesi ve ölmesi, başkalarını çok fazla etkilemez. Toplumlar ise çözülme süreçlerine girdiklerinde, o bünyeye bağlı olan herkesin yaşamını etkilerler. İkincisi, bireylerin hayatı determinist yasalara tabidir. Tabi bir ömür, hemen hemen hepsinde birbirine yakın bir süreyi kapsar. Toplumların ve devletlerin ömrü ise, başlarındaki yöneticilere bağlıdır. Adalet ve huzuru sağlayan yönetimler uzun süreli, bundan mahrum olan yönetimler ise kısa ömürlü olurlar.

Bu iki özellik bile şunu göstermektedir: Toplumların istikrarı kendi eylem ve davranışlarına bağlıdır. İnsanların tabi ömürleri varken, toplumların iradi ömürleri vardır. İradesi sağlam ve kararlı olan toplumlar uzun zaman tarih sahnesinde kalırlar. Daha da önemlisi, toplumları bir arada tutan bağlar kapsayıcı ve güçlü ise, onların ömürleri bu bağların dar ve zayıf olduğu toplumlara kıyasla uzundur. Toplumsal bağlar ya da nam-ı diğer “asabiyet” kapsayıcı olduğu müddetçe toplum ve devlet genişler, genişledikçe de tarih sahnesinde etkin rol alır. Tarihte Çin, Roma, Abbasi, Osmanlı ve Cermen gibi büyük imparatorluklar hem uzun ömürlü olmuşlar hem de geniş topraklar üzerinde hüküm sürmüşlerdir. Bunların yükseliş ve düşüşlerini sadece siyasal ve askeri güç etkeni üzerinden değerlendirmek yanlış olur. Bunun yanında ekonomik refah, huzur ve toplumsal bağların kapsayıcılığı gibi unsurlar da etkili olmuştur.

Yeni düzenin asabiyetinin ne olacağına karar vermek kolay değildir, ancak “uzun zamanların tarihi” açısından bakılınca bir kestirimde bulunmak mümkündür. Sosyolojik açıdan tarihimizde üç toplumsal dönem ve buna bağlı olarak üç siyasal dönem yaşanmıştır. Bu üç dönemi, a) Kabile toplumu, b) Ümmet toplumu ve c) Ulus toplumu dönemleri olarak adlandırmak mümkündür. Bu dönemleştirme daha çok sosyal yapıyı esas alan bir dönemleştirmedir. Her bir döneme eşlik eden siyasal yönetim tarzlarını, toplumsal altyapıdan bağımsız düşünmemek gerekir. Burada bizim temel varsayımımız, toplumsal gerçekliğin öncelikli olmasıdır. Her toplumsal gerçeklik, kendi yönetim tarzını üretir. Devlet başta olmak üzere kurumlar, sosyolojik inşalardır.

 

Kabile Toplumunda Asabiyet

Kabile toplumları segmenter toplumlardır. Toplumun temel birimi olan kabile özerk bir yapıya sahiptir ve toplum, onlarca hatta yüzlerce kabileden oluşur. Hiçbirinin diğeri üzerinde egemenliği yoktur. İslamiyet’ten önce Arap toplumu kadar Türk ve Kürt toplumları da kabilelerden müteşekkil bir yapıya sahipti. Onları birbirine bağlayan tek bağ, soy bağıydı. Aynı atadan geldiklerine inanan kabile üyeleri, bir kabile başkanının yönetimi altında toplanmışlardı. Kabile toplumlarının aidiyet duygusunu İbn Haldun “nesep asabiyeti” olarak deyimleştirmiştir. Asabiyetin en önemli işlevi, toplumsal bütünleşme ve dayanışmadır. Bu konuda İbn Haldun şunları söylemektedir: “Birbirinin yardımına koşanlar arasındaki nesep rabıtası, birleşme ve kaynaşma (ittihad ve iltiham) husule getirecek kadar çok yakınsa, aradaki irtibat aşikârdır, demektir. Bu irtibatın mücerret olarak var ve açık oluşu yardımlaşmayı gerektirir. Fakat nesep biraz uzaksa, (araya giren zaman ve şahısların çokluğu sebebiyle) umumiyetle kısmen unutulur, nesebin şöhreti kalır. Ama bu şöhret bile, şöhreti gerektiren husus bakımından soydaş olan kişilerin yardımına koşulmasına saik olur.”[1]

Bu işlevle yakından ilişkili olan bir başka işlev, güvenlik ve kamu düzeninin sağlanmasıdır. Bu, özellikle devletin henüz mevcut olmadığı bedevi toplumlarda oldukça büyük bir önem arz eder: “Zira her insan, kendi asabesinden ve nesebinden olan kimselerin imdadına koşmaya daha çok önem verir. Allah’ın kullarının kalbinde yarattığı dar ve sıkışık zamanlarda hısım ve akrabanın imdadına koşma ve onlara karşı şefkatli olma duygusu insan tabiatında mevcuttur. Yardımlaşma ve dayanışmaya vesile olan bu duygu olduğu gibi, düşmanlarına daha çok korku salmalarının nedeni de budur… Asabesi ve akrabası mevcut olan hiçbir kimseye tecavüz etmek tasavvur olunamaz.”[2]

Kabile toplumunda belirli bir kabileye mensup olmayan ya da bir kabileyle antlaşmalı olmayan kişiler düzen-dışıdır ve güvenlikleri yoktur. Özellikle yabancılar ve yolculuk yapanların hiçbir güvencesi yoktur. Ayrıca kendi kabilesinden dışlananlar da korumasız kalırlar. Bu tür kişilerin güvenliğini sağlamak üzere bir himaye sistemi geliştirilmiştir. Güçlü bir kabilenin himayesini kazanmak güvenlik sorununu çözmenin en etkili yoludur.

 

Ümmet Toplumunda Asabiyet

İslâm öncesi dönem, neseplerle karşılıklı övünme, kibir ve bilgisizlik çağıdır. Karşılıklı övünme ve şairlerin kabilelerini övmesi temelinde, hep başkalarına karşı güçlü ve şerefli görünmek yatar. Onlar sürekli, kendilerini başkalarına büyük göstermek duygusundadırlar. Bundan dolayıdır ki babalarla, dedelerle, nüfus çokluğu, şeref veya cömertlikle övünme iki kişi arasında düşmanlık ortaya çıkmasına sebep olan hususların en önemlilerindendir.[3]

Tarihte İslamiyet’in en önemli başarısı, kabile asabiyetine dayalı bir toplumun yerine “ümmet toplumu”nu kurmuş olmasıdır. İslam, akrabalığı, akraba ziyaretini ve akrabalarla dayanışmayı koruyarak cahiliye dönemine özgü olan asabiyet fikrini ve uygulamalarını yıkmıştır. Kabile toplumunun ümmet toplumuna evrilmesini sağlayarak, kabile toplumuna özgü asabiyet duygusunun da çözülmesine öncülük etmiştir. Çünkü Kur’an’da kavimleri, renkleri, dilleri, ırkları ve cinsiyetleri ne olursa olsun, bütün insanları yaratan, yaşatan ve rızık verenin Allah olduğu ve herkesin Allah karşısında eşit olduğu vurgulanmıştır. Dahası, insanların dillerinin, cinsiyetlerinin ve renklerinin farklı farklı olması Allah’ın varlığının ve kudretinin bir delili olarak anlamlandırılmıştır. “Göklerin ve yerin yaratılması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olması da O’nun (varlığının ve kudretinin) delillerindendir. Şüphesiz bunda bilenler için elbette ibretler vardır.”[4]

Hukuksal olarak İslam, suçun bireyselliğini vurgulayarak kollektif suç ve ceza fikrini kaldırmıştır. Bu konuda “Ey Allah'ın Rasûlü! Bu kabileden bir grup insan senin ashabından falan kimseyi öldürdüler” denmesi üzerine, Allah’ın elçisi “Bir kimse bir başkasının cinayetinden sorumlu tutulamaz” buyurmuştur. Bu bakımdan İslam, bireyselleşme doğrultusunda çok önemli bir adım atmış, insanı ve şahsiyetini yok eden kabilecilik ve asabiyet fikrini temelinden sarsmıştır. 

Ümmet toplumunun temelleri, hicretten sonra Medine Vesikası’yla atılmıştır. Hz. Muhammed önce Kardeşlik Antlaşması’yla Mekke’den gelen muhacirleri Medineli Ensarla kardeş ilan etmiştir. Bu, hicretten sonra Medine’de ortaya çıkan “göçmen sorunu”nu çözmek üzere ortaya konulmuş bir uygulamadır. Bu antlaşmayla her bir Ensari, bir muhacirden sorumlu tutulmuştur. Ensar muhacirlerle varlıklarını paylaşmış ve onların barınma ve geçinme sorunlarını çözmüştür.

Hz. Muhammed’in Medine’de attığı ikinci önemli adım, Müslümanlarla gayrimüslimler arasında bir sözleşme akdetmesidir. Medine Vesikası olarak bilinen bu sözleşmeyle farklı etnik ve dini gruplar, aynı devlet çatışı altında yaşayan bir “ümmet” ilan edilmiştir. Burada ümmet, dini anlamda bir topluluğu değil, siyasal bir topluluğu ifade etmektedir. Bu sözleşme Medine’de otorite sorununu çözmekle kalmamış, ilk kez farklı din ve toplumsal kümelerin bir arada yaşamasını olanaklı kılmıştır. Nesep asabiyetinin yerine siyasal asabiyet geçirilmiştir. Önce Müslümanlar inanç temelinde bir araya gelmişler ve soy bağının ötesinde yeni bir asabiyet edinmişler, sonra da Müslüman olmayan kabilelerle (Yahudi ve Arap kabileler) siyasal aidiyet temelinde birlikte yaşamaya başlamışlardır. 

 

Ulus Toplumunda Asabiyet

Ümmet toplumları, çok uzun süreli kalıcı toplumsal örgütlenme formları olarak 19. yüzyıla kadar varlıklarını sürdüregeldiler. İmparatorlukların siyasal ruhu ile ümmet toplumlarının doğasının birbirine uyumlu olmaları, bunda etkili olmuştur. Hiçbir büyük imparatorluk kendi tebaasının diniyle, diliyle ve etnik kimliğiyle uğraşmamıştır. Yerel kıyafetlere ve örflere müdahil olmamıştır. İmparatorluklarda bir nevi dini ve hukuksal çoğulculuk hâkim olmuştur. Ne zaman ki ulusal bir kimlik ve yapıyı inşa etmek niyetiyle, ulus-devlet ve bunun ideolojisi olan ulusçuluk (nam-ı diğer milliyetçilik) ortaya çıkar, bu akım sadece imparatorlukları yıkmakla kalmaz, onların yerine ulus-devletleri de ikame etmeye başlar.

Ulusçuluk ve ulus-devlet, hâkim olan etnik grubun dil ve kültürünü resmileştirerek içinde varolan diğer etnik ve kültürel grupları eritme sürecini başlatır. Bu andan itibaren çeşitliliğin yerini birlik almaya başlar. Çeşitlilik bir zenginlik kaynağı değil, bir ayrışma ve bölünme kaynağı olarak ilan edilir. Hâkim dil ve kültüre uyum sağlamak vatan ve milleti sevmek, kendi alt kimliğini korumak ve sürdürmek hainlik haline geliverir. Ulusal bağ, aslında hâkim etnik gruba aidiyet duyma ve onun içinde erime anlamına gelir. Bir ulus yaratma hayali, tüm milliyetçi ideolojilerin ütopyasıdır.

Bazı ülkelerde, özellikle çeşitliliğin görece az olduğu ülkelerde ulus-devlet projesi başarılı olduysa da bazı ülkelerde artan etnik ve kültürel bilinçlenme dolayısıyla sekteye uğramıştır. Yukarıdan aşağıya asimilasyon ve inkâr politikaları, bu süreci kışkırtmak ve terörize etmekten başka bir işe yaramamıştır. Yakın tarihten örnek vermek gerekirse Doğu ve Orta Avrupa ülkeleri, Soğuk Savaş’ın ardından yeniden milliyetler sorununa dönmüş ve çeşitlilik iç savaşları tetiklemiştir. Avrupa Konseyi, yirminci yüzyılın sonuna doğru (90’larda) bu sorunu çözmek üzere Ulusal Azınlıklar meselesini bir formüle bağladı ve bunda da başarılı oldu. Avrupa Konseyi’nin ulusal azınlıkların kültürel haklarını korumayı amaçlayan iki adet sözleşmeyi imzaya açmasıyla, bu sorun önemli oranda çözüme kavuşturuldu. Bu antlaşmalara imza koymaktan çekinen üç ülke (Fransa, Yunanistan ve Türkiye) bu sürecin dışında kalmayı tercih ettiler.     

 

Yeni Dönemin Asabiyeti

Ünlü iletişim bilimci McLuhan’ın “Küresel Köy” (1989) adlı kitabının üzerinden neredeyse 30 yıl geçmiştir. İlk kez o, bize dünyanın küçük bir köye döndüğünü haber vermiştir. Medyanın dünyayı küçük bir köye çevirmesiyle dünyanın küreselleştiğini söylemek aynı şeydir. O sadece küreselleşmenin nasıl medya yoluyla gerçekleştirildiğine dair bir öngörüde bulunmuştur. Oysa küreselleşme sömürgecilik ve kapitalizm çağıyla çoktan başlamış ve devam ediyordu. Çok uluslu şirketler dünyayı çoktan fethetmişlerdi. Medya ve ulaşımın ilerlemesiyle küreselleşme yeni boyutlar kazanmıştır.

Ne demek küreselleşme ve küresel dünyanın asabiyeti nedir ya da ne olmalıdır?

Toplumsal asabiyet açısından bakılınca küreselleşme, ulusal sınırların aşılması ve sosyal bilimciler açısından araştırma biriminin ‘ulus’tan küresel dünyaya kayması anlamına gelmektedir. Sosyal bilimciler şunu çok konuşuyorlar: Bir toplumu anlamak için artık sadece o toplumun iç dinamiklerini araştırmak yeterli değildir, bunun yanında küresel etkilerin yansımalarına da bakmak gerekir. Eskiye ait bir jargon olarak “iç” ve “dış ilişkiler” gibi ayrımlar anlamsız bir hale gelmiştir. Pek çok sorun içsel olmaktan çıkmış, uluslararası bir sorun haline dönüşmüştür.

Ülkemiz açısından bakılınca, yetmişli ve seksenli yıllarda yerel ve ulusal bir nitelik taşıyan Kürt meselesi, giderek dünyaya eklemlenen “yeni Türkiye” sebebiyle doksanlı ve iki binli yıllarda uluslararası bir sorun olup çıkmıştır. Bu sadece Ortadoğu’ya büyük güçler el attığı için değil, tüm dünyada da etnik ve kültürel sorunlar aktüellik kazandığı için gündeme gelmiştir. Dün çözmekten kaçındığımız bir sorun, bugün çözülmesi daha zor bir olay haline gelmiştir.

Neden Türkiye kendi iç sorunlarını çözemiyor? Çünkü Türkiye her zaman geç kalıyor ve sorunlarını öteliyor. Çünkü Türkiye’nin yönetici sınıfı, değişen dünyayı algılamakta zorlanıyor. Çünkü Türkiye’nin elitleri, paranoyak fikirlerden kendilerini alamıyorlar. Her ne sorun varsa, bunun temelsiz olduğunu ve yapay bir biçimde gündemimize sokulduğunu düşünüyorlar. Kısacası, yönetici akıl sağlıklı düşünemiyor. Günlük iç ve dış olayların sarmalından kurtulup yapısal sorunlara yapısal cevaplar üretemiyorlar. Daha da önemlisi, bu sorunlara cevap üreten entelektüel ve araştırmacılara da kulak vermiyorlar.

Yeni dünya, küresel bir dünyadır ve asabiyeti de küresel olmak zorundadır. Bir başka deyişle tarihsel olarak üretilmiş olan kabileci ve ulusalcı asabiyetler kapsayıcı ve bütünleştirici olmaktan çıkmışlardır. Bu asabiyetlere vurgu yaparak, insanları çoktan aşılmış olan yerel ve ulusal sınırlara ve aidiyetlere çekmek artık olası değildir. Yapılması gereken, çok kültürlü bir toplum ve dünyada etnik ve kültürel çeşitliliği kabul etmek ve resmen tanımaktır. Tüm ulusal ve etnik kimlikleri, üst bir kimlik inşa ederek bir çatı aidiyet altında birleştirmektir. Tıpkı imparatorluklar çağında olduğu gibi, herhangi bir etnik grup ya da ulusun kültürünü temel almadan kapsayıcı bir siyasal kimlik oluşturmaktır.


[1] İbn Haldun, Mukaddime, C I/335, Çev: S. Uludağ, Dergah Yayınları, İstanbul 2004.

[2] İbn Haldun, Mukaddime, C I/334, Çev: S. Uludağ, Dergah Yayınları, İstanbul 2004.

[3] Ragıp Çelik, İslâm’ın Asabiyete Bakışı ve Asabiyetin İslâm Tebliğine Etkileri, Sh. 38-39, Necmettin Erbakan Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İslam Tarihi ve Sanatları Anabilim Dalı İslam Tarihi Bilim Dalı Yüksek Lisans Tezi, Konya 2012.

[4] Rum Suresi, 30:22.

Yazar:
Prof. Prof. Dr. Kadir CANATAN
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul