21 Ocak 2022 - Cuma

Şu anda buradasınız: / İLİM-ÂLİM-TAHSİL SÜRECİ ÜZERİNE
İLİM-ÂLİM-TAHSİL SÜRECİ ÜZERİNE

İLİM-ÂLİM-TAHSİL SÜRECİ ÜZERİNE Doç. Doç. Dr. Harun YILMAZ

İslam, vahyin başlangıcından itibaren Müslümanları ilim öğrenmeye teşvik etmiş, Kur’ân’da yaklaşık 750 yerde ilimden türemiş kelime yer almıştır. İlmin anlamı, önemi ve işlevi hadislerde de vurgulanmış, Hz. Peygamber birçok hadisinde Müslümanları ilimle meşgul olmaya sevk etmiştir. Her şeyden önce, İslâm ümmetinin benimsediği değerler sisteminin devamlılığı ilme bağlı olduğu için Hz. Peygamber ilmi yüceltmiş ve teşvik etmiş, ilmin nâfile ibadetten daha üstün olduğunu, âlimlerin de peygamberlerin vârisleri olduğunu söylemiştir (Buhârî, “ʿİlim”, 10; İbn Mâce, “Muḳaddime”, 17). Nitekim Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretinin ardından burada yaptığı ilk işlerden biri mescit inşa etmek olmuş, mescidin bitişiğinde fakir sahabîlerin barınması için bir yer yaptırmış, “suffe” denilen bu yer ashâb-ı suffe’nin vakitlerini Rasûlullah’ı dinleyip ondan İslâm’ın esaslarını öğrenerek geçirmeleri dolayısıyla kısa zamanda bir eğitim kurumu haline gelmiştir. Suffe’de başlayan ilmî faaliyet, İslam dünyasında ilerleyen dönemlerde alimler tarafından nesilden nesile intikal edecek olan ilmî geleneğin başlangıcını teşkil etmiştir.

Hz. Peygamber ile ashâb-ı suffe arasındaki ilişki İslam ilim geleneğinin hoca-talebe ilişkisi ekseninde işleyen yapısının ilk nüvesini oluşturur. Bu açıdan bakıldığında, ilim öğrenmek isteyen kişinin ilmi yetkin bir alimden alması esasının Hz. Peygamber dönemine kadar uzandığı söylenebilir. Dolayısıyla neredeyse bütün bir İslam tarihi boyunca bir alimin ilim tahsil sürecine başlarken ilk yapması gereken şey kendisinden ders alabileceği bir hoca ya da hocalar bulmak olmuştur. Bu ise başlangıçta bazen mensubu olunan ailenin sağladığı bir imkan, bazen ise talebeyi ilme yöneltecek özel bir kişi ya da referansla mümkün olmaktaydı.

İlim tahsiline yönelen bir kimsenin, ilk olarak yakın çevresinde bulunan ilim ehlinden ders alması çok karşılaşılan bir durumdu. Bu nedenle pek çok alim genellikle ilk olarak varsa ailesindeki, ardından da şehirdeki alimlerden ders almaktaydı. Doğduğu şehirdeki eğitimi sırasında bir talebenin ders aldığı hocalarının arasında babası, dedesi veya diğer yakın akrabalarının olması çok karşılaşılan bir durumdu. Tabakât kitapları ilk eğitimini kendi ailesindeki alimlerden alan ve ileride diğer aile fertleri gibi bir alim olan çok sayıda isimden bahsetmektedir. Ailede alınan ilk ders, daha sonra genellikle şehirde bulunan diğer önde gelen alimlerin derslerine devam edilerek ikmal edilirdi. Mesela meşhur fakih ve vaiz Sıbt İbnü’l-Cevzî (ö. 654/1256) ilk eğitimini dedesinden ve Bağdat’taki diğer önde gelen alimlerden almıştı. Yine önde gelen muhaddislerden Takiyyüddin İbnü’s-Salâh’ın ise ilk hocası babasıydı ve ardından doğduğu şehir Şehrezur’daki diğer alimlerin derslerine katılmıştı.

Bununla birlikte aileden ve yaşanılan şehirdeki alimlerden ders almak yetkin bir alim olmak için yeterli değildi. Bir ilimde derinleşmek daha fazla eser ve metin okumayı, daha fazla alime talebelik yapmayı gerektirmekteydi. Zira ilmî hayat içinde müderris her zaman kitaba tercih edildiğinden, bir talebenin herhangi bir kitabı tek başına okuması muteber kabul edilmezdi; çünkü önemli olan, kitabı hocadan okumaktı. Hoca-talebe ilişkisinin merkezde yer aldığı bir düzen, aynı zamanda ilim için başka bölgelere ve şehirlere seyahat etmeyi gerektirmekteydi. Seyahat her ilim için onu kaynağından öğrenme vesilesiydi ve en kıymetli bilgi seyahat yoluyla ilmiyle temayüz etmiş bir hocadan alınan bilgiydi. Hoca olmadan kitabı tek başına okumak ise hoş karşılanmadığı gibi kitabı tek başına okumanın öğrenciyi yanlış yollara saptıracağı düşünülürdü. Ders okutmanın olmazsa olmaz şartı icazet sahibi olmaktı. Bununla birlikte hocanın alanında uzman, çeşitli ilimlerde birçok icazete sahip meşhur bir kimse olması ise talebe için şüphesiz önemliydi.

Hoca, talebenin ilmî gelişiminin yanında ahlakî gelişimi açısından da son derece önemli bir figürdü. Hoca her hal ve hareketiyle talebesine örnek olduğu bilinciyle hareket eder, talebe de hocasını her şekilde istifade etmesi gereken en önemli model olarak görürdü. Bu nedenle ilmî hayatı şekillendiren en temel ilişki biçimi olan hoca ile talebe arasındaki ilişki bir baba-oğul veya bir mürşid-mürid ilişkisine de benzemekteydi. Nitekim ilim tahsil etmek isteyen bir talibin bütün hayatı boyunca ilmî kariyerini etkileyecek kararlar almasında hocası büyük bir etkiye sahipti.

Bir ilmi tahsil etmek, o ilimde derinleşmek ya da bir kitabı okumaya karar vermek onu okutacak bir hoca aramayı da beraberinde getirmekte, bu ise seyahat etmeyi zorunlu kılmaktaydı. Seyahatin mahiyeti itibariyle kişinin kişisel gelişiminde oynadığı rol bir tarafa, ilim için seyahat özellikle entelektüel hayatın parçası olabilmek için olmazsa olmaz şartlardan biri kabul edilmekteydi. Seyahat alanında uzman çok sayıda alimle tanışmak, onlardan ders almak, icazetler elde edebilmek, farklı ilmî çevrelerdeki birikimden haberdar olabilmek için son derece önemliydi. Bu nedenle tabakât kitaplarında isimleri geçen ve hangi disiplinde uzmanlaşmış olursa olsun hemen her alimin doğduğu şehirden ilim tahsili için başka yerlere seyahat ettikleri dikkati çeker. Bu durumun en güzel örneklerinden biri Ebü’l-Kâsım b. Asâkir’dir. Şehrin yerli ulemâ ailelerinden birisine mensup olan İbn Asâkir, İslâm dünyasının çeşitli bölgelerine seyahat etmiş ve dönemin meşhur alimlerinden dersler almıştı. Onun ilmî çevrelerde büyük bir itibar görmesinin en önemli nedenlerinden biri de gerçekleştirdiği seyahatler vesilesiyle çok sayıda alimle tanışma ve onlardan istifade etme fırsatı bulmuş olmasıdır. Başta Bağdat ve Hicaz olmak üzere, Musul, Cizre, Âmid, Mardin, İsfahan, Merv, Nişabur ve Herat’ın da aralarında bulunduğu onlarca şehri ziyaret eden İbn Asâkir, yıllar süren bu seyahatlerini tamamladıktan sonra çok sayıda alimle görüşmüş ve elinde sayısız icazet bulunduran yetkin bir alim olarak Dımaşk’a dönmüştü.

Her ne kadar zamanla bazı eserler büyük bir şöhret kazanıp bir disiplinin literatüründe kendisine merkezi bir yer edinmiş olsalar da talebenin ilim tahsil sürecinde okuması gereken bir eserler listesi ya da değişmez bir müfredattan bahsetmek zordur. Talebeler ilim tahsili süresince çeşitli hocalardan kitaplar okur ve bu kitaplar için icazetler alırlar, alimler sınıfına intikal ettiklerinde de talebelik yıllarında icazetini aldıkları bu eserleri okuturlardı. Benzer bir durum esasen ilimlerin tedris sırası için de geçerliydi. Fakat yine de ilim talibi için Arap dili ve Kur’ân ilimleri ilk olarak öğrenilmesi gereken ilimlerdi. Fakat diğer ilimlerin tahsili için kesin bir öncelik sıralaması yoktu. Hadis, fıkıh veya kelam gibi ilimlerin tahsili konusunda herhangi kesin bir öncelikten bahsetmek mümkün değildir. İslâmî ilimler içerisinde merkezî bir yeri olan fıkıh, genellikle aynı mezhebe mensup alimlerden tahsil ediliyordu. Arap dili, belâgat, kıraat, hadis, kelam gibi diğer ilimler için farklı mezhep müntesibi alimlerden ders almanın önünde ise hiçbir engel bulunmamaktaydı. Bu nedenle Kurtubalı Mâlikî bir fakih olan Ebû Bekir Yahya b. Sa‘dûn (ö. 567/1172) Musul’a geldiği sırada Şâfiî Bahâeddin b. Şeddâd ondan kıraat, hadis ve fıkha dair çeşitli eserler okumuştu. Yine önde gelen bir Şâfiî fakihi olan Ebû Şâme el-Makdisî’nin talebelik yıllarında kendisinden ders aldığı alimlerin arasında Dımaşk’ın Hanbelî fakihlerinden Muvaffakuddin b. Kudâme de yer alıyordu. Ebû Şâme, İmam Şâfiî’nin el-Müsned isimli eserini İbn Kudâme’den okumuştu.

İlmî seyahatler ve ders halkasına katıldığı alimlerden aldığı icazetler de bir kimsenin önde gelen bir alim olması için yeterli değildi. Tahsil sürecinde belirli bir aşamaya ulaşan bir talebe için artık yeni bir süreç başlamalıydı. Tahsil edilen ilimler ve eserler sonucu elde edilen birikimin talebelere aktarılması gerekmekteydi. Talebe okutmak tahsil sürecinin bir anlam kazanması için son derece önemliydi. Bir alimin ancak talebe okutarak ilmî birikimini ve tevarüs ettiği ilmî geleneği gelecek nesillere aktarabilmesi mümkün olacak, görüşleri ilmî çevrelerde karşılık bulabilecek, yetkin bir alim payesini ancak görüşlerini benimseyen çok sayıda talebesinin varlığıyla elde edebilecekti. Bir alimin ilmî hayattaki konumunun yükselişi bir açıdan talebelerinin çokluğu, eser ve fikirlerinin kabul görmesi ya da reddedilmesi ile doğrudan alakalıydı. Önde gelen alimlerin eserleri aynı zamanda haklarında en fazla şerh, haşiye ya da reddiye gibi metinlerin kaleme alındığı eserlerdi.

İlim tahsil süreci sonunda birçok hocadan çok sayıda icazet elde etmiş, talebelerinin çokluğu ve yazdığı eserlerin niteliğiyle şöhret sahibi yetkin bir alim olmak çoğu zaman başka imkanlar ve zorlukları da beraberinde getirmekteydi. İmkanların başında kadılık, kâdılkudâtlık ya da önemli bir medresede müderrislik gibi mansıplara atanmak gelmekteydi. Ancak bütün bunlar, özellikle de danışmanlık ya da vezirlik gibi görevler, alimleri siyasete yaklaştırmakta, bu durum ise bir alim için önemli bir imtihana dönüşmekteydi. Nitekim siyasetle bir şekilde ilişkili olmak bazı alimler tarafından bütünüyle reddedilirken bazıları ise sahip oldukları mansıplarla siyasi zümrelere yaklaşmışlardır. Fikirleriyle siyasi güç sahiplerine ışık tutmak, İslam’ın temel prensiplerini onların iktidarlarının çerçevesi kılmak, bilgiyi siyasi otorite ile birleştirerek ümmetin işlerini şeriata uygun hale getirmek şüphesiz önemliydi. Ancak ulema ile siyasi zümrelerin otoritelerinin çatıştığı anlar, alimlerin ilmin onur ve şerefini savunmakla imtihan oldukları zamanlar olmuştur.

Bir âlim için “ayrıcalıklı bir konum sahibi olmak”, ne kurumsal bir mensubiyetle ne de resmî bir vazife ile doğrudan ilişkiliydi. İslâm dünyasında âlim, soy-sop, diploma, mansıp gibi hususlarla değil, takva ve ehliyetiyle öne çıkmaktaydı. Bir alim için önemli olan, bulunduğu makam değil; hocaları, talebeleri, eserleri ve nasıl bir yaşam sürdüğüydü. İçinde bulunulan şartlara göre resmî vazife almayı tercih eden âlimler olduğu gibi, siyasetle ilişkinin yozlaştırıcı etkisinden korkarak bundan imtina edenler de olmuştur. Mamafih, “ayrıcalıklı bir konum sahibi” olan âlimlerin siyasîler tarafından göz ardı edilmeleri mümkün değildir. Zira siyasîler de halk da bilir ki, alimler İslam’ın prensiplerinin taşıyıcılarıydılar. Bu sebeple her devirde ulemâdan beklenen, emr-i bi’l-maruf ve nehy-i ani’l-münker kaidesi uyarınca siyasîlere nasihat etmek, onları ısrarla irşad ve ikaz etmektir.

Netice itibariyle İslam dünyasında alimler Hz. Peygamber’in (s.a.v) vârisleri oldukları gibi bilgiyi ellerinde tutan zümreler olarak İslam toplumunun da seçkin sınıfını teşkil etmekteydiler. İslam’da doğuştan imtiyazlı bir sınıf yoktur, ancak sahip olduğu bilgiyle temayüz etmiş bir alimler sınıfı hep varolmuştur. Alimler yaşadıkları döneme ve gelecek nesillere sadece sahip oldukları bilgilerle değil ahlaklarıyla da örnek olmuş, başta ilim geleneği olmak üzere İslam medeniyetinin bütün unsurlarını sonraki dönemlere taşıyarak İslam’ın mesajının evrenselliğini ve sürekliliğini sağlayan zümreler olmuşlardır.

 

Yazar:
Doç. Doç. Dr. Harun YILMAZ
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul