21 Ocak 2022 - Cuma

Şu anda buradasınız: / İSLÂM DAVETÇİLERİNE TESELLİ
İSLÂM DAVETÇİLERİNE TESELLİ

İSLÂM DAVETÇİLERİNE TESELLİ Abdullah DÂİ

 

İlkinden sonuna bütün insanların rabbi, meliki ve ilâhı Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Şu hâlde rasullere düşen apaçık bir tebliğden başkası mı?

Andolsun, Biz her ümmete ‘Allah’a kulluk edin ve tağuttan kaçının’ (diye tebliğ etmesi için) bir rasul gönderdik. Böylelikle, onlardan kimine Allah hidayet verdi, onlardan kiminin üzerine sapıklık hak oldu. Artık, yeryüzünü dolaşın da yalanlayanların uğradıkları sonucu görün.

Sen, onların hidayet bulmalarını ne kadar tutkuyla istesen de Allah, şüphesiz saptırdığına hidayet vermez, onlar için yardım edecek yoktur.”1

“Ey Peygamber, gerçekten Biz seni bir şahit, bir müjde verici ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

Ve kendi izniyle Allah’a davet eden ve nûr saçan bir çerağ olarak (gönderdik).”2

“Sen, Rabbine davet et. Şübhesiz sen, dosdoğru bir hidayet üzerindesin.”3

İnsanların ve insanlığın en hayırlı, en iyi, en güzel ve en salih önderleri olan nebîler ve rasuller (Allah’ın salât ve selâmı üzerlerine olsun), Âlemlerin Rabbi Allah tarafından kendilerine vahiy olunanı tebliğ edip davet ile vazifelendirildiler. Bu vazifelerini hakkıyla yerine getirmeye devam ederken, içinde bulundukları cahiliyye ve şirk toplumlarının yöneticilerinden ve yönetilenlerinden çok eziyetler gördüler. Onlar, sözleriyle, hâl ve hareketleriyle, nebîlere ve rasullere karşı çıktılar. Onları ve Allah’ın kendilerine vahyettiklerini yalanlayıp reddettiler.

Cahiliyye ve şirk toplumların müşrik ve kâfir mensubları, kendilerini, cahiliyenin karanlıklarından İslâm’ın nûruna, şirkin karanlıklarından tevhidin nûruna, küfrün karanlıklarından imanın nûruna davet edip kurtuluşlarına büyük bir iştiyakla arzu eden nebîlere ve rasullere işkenceler ettiler. Zamanlarında bilinen zulmün her çeşidiyle onları üzüp rahatsızlıklar oluşturdular. Hattâ bulundukları beldelerden hicret etmelerine vesile oldular. O hidayet rehberleri olan yüce şahsiyetlere, “deli” dediler, “mecnun” dediler, “sapıtmış” dediler ve iman etmediler. O salih önderlerin zirvedeki sabırlarını öyle zorladılar ki, onların aralarında dokuz yüz elli yıl yaşayan, insanlık âleminin ikinci atası olan rasulullah Nûh (a.s.)’ın sabrı taştı ve “sonunda Rabbine duâ etti: ‘Gerçekten ben, yenik düşmüş durumdayım. Artık Sen (bu kâfir toplumdan) intikam al.’”4 dedi.

Allah Azze ve Celle’nin salih ve sadık kulları olan hidayet rehberleri nebîler ve rasuller, Allah’tan inzâl olan vahyi insanlara tebliğ edip onlara hayat örneği olarak Allah’a davet ederken, iman ederek müslüman olmalarını çok arzu ediyorlardı. Bu öyle yüce duygulu bir arzu idi ki, insanlar daveti reddedip inanmadıkları zaman onların çok zoruna gidiyor, çok üzülüyorlardı.

İnsan kulları üzerinde yegâne kanun koyucu ve hiçbir ortağı bulunmayan Rabbimiz Allah’ın “Andolsun size, içinizden sıkıntıya düşmeniz onun gücüne giden, size pek düşkün, mü’minlere şefkatli ve esirgeyici olan bir rasul gelmiştir.”5 diye vasfını beyân buyurduğu en son nebîsi ve en son rasulü Muhammed (s.a.s.) de kendisinden önceki nebî ve rasuller gibi, insanların şirkte direnip tevhidi kabul etmeyişlerine, küfürde inat edip kalmayı tercih ederek imana gelmeyişlerine çok üzülüyor, çok sıkıntıya düşüyordu.

Rabbimiz ve ilâhımız Allah Teâlâ, Rasulullah (s.a.s.)’e şöyle buyuruyordu:

“Şimdi onlar, bu söze (Kur’ân’a) inanmayacak olurlarsa sen, onların peşi sıra esef ederek kendini kahredeceksin (öyle mi)?”6

“Tâ, Sîn, Mîm.

Bunlar, apaçık olan Kitab’ın ayetleridir.

Onlar mü’min olmayacaklar diye neredeyse kendini kahredeceksin (öyle mi)?”7

“Kötü olarak işledikleri kendisine çekici-süslü kılınıp da onu güzel gören mi (Allah katında kabul görecek)? Artık şübhesiz Allah, dilediğini saptırır, dilediğini hidayete erdirir. Öyleyse, onlara karşı nefsin hasretlere kapılıp gitmesin. Gerçekten Allah, yaptıklarını bilendir.”8

“Eğer seni yalanlıyorlarsa, senden önceki rasuller de yalanlandı. (En sonunda bütün) işler Allah’a döndürülür.”9

İçinde bulundukları cahiliye şirk toplumunun müşrik ve kâfir insanlarının, hakikatı kabul etmeyişleri, şirkten ve küfürden tamamen temizlenip vazgeçerek imana gelmeyişleri, onları Allah’a davet eden Allah’ın rasullerini, dolayısıyla Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’i, ayetlerde beyân buyrulduğu gibi çok üzüp rahatsız ediyordu.

İbn Abbas (r.anhuma) şöyle demiştir:

- Utbe b. Rabîa, Şeybe b. Rabîa, Ebu Cehl b. Hişâm, Nadr b. el-Hâris, Umeyye b. Halef, Âs b. Vâil, Esved b. el-Muttalib ve Ebu’l-Bahterî, Kureyşli bir grupla toplanmıştı. Kavminin ihtilafta olmasını görmek, Rasulullah (s.a.s.)’in ağrına gitmişti. Getirdiklerini de kendilerine ettiği nasihatleri de inkâr etmelerinden dolayı çok üzülmüştü. Bunun üzerine Yüce Allah “Şimdi onlar, bu söze (Kur’ân’a) inanmayacak olurlarsa sen, onların peşi sıra esef ederek kendini kahredeceksin (öyle mi)?” (Kehf 18/6) ayetini indirdi.10

İmam Hafız İbn Kesîr (rh.a.), “Tefsiru’l-Kur’âni’l-Azim” adlı tefsirinde bu ayet için şunları beyân eder:

“Yüce Allah, imanı terk edip imandan uzak kaldıkları için müşriklere üzülmesi sebebiyle Rasülünü teselli etmek üzere bu buyrukları indirdi. Nitekim başka yerde de şöyle buyurmuştur:

‘O hâlde onlar için hayretler duyarak kendini bitirme.’ (Fatır 35/8)

‘Onlar için üzülüp kederlenme.’ (Neml 27/70)

‘İman etmiyorlar diye neredeyse kendini öldüreceksin.’ (Şuara 26/3)

Yani, onlar için duyduğun üzüntüden ötürü neredeyse kendini helâk edeceksin.

Bu sebeble yüce Allah ‘Bu söze iman etmediler diye arkalarından üzülerek kendini helâk edeceksin neredeyse.’ buyurmaktadır. Sözden kasıt Kur’ân-ı Kerim’dir. ‘Üzülerek’, yani üzüntüden kendini helâk etmek.

Katâde (rh.a.):

- Sen, onlar için duyduğun üzüntüden ve kızgınlığından ötürü neredeyse kendini helâk edeceksin, demektedir.

Mücahid (rh.a.) ise:

- Tahammül edip, dayanamadığın için, diye açıklamıştır.

Anlamlar birbirine yakındır.

Demek istenen de şudur: Sen, onlar için üzülme! Aksine onlara Allah’ın hidayetini tebliğ et! Hidayet bulan, kendisi için hidayet bulmuş olur; sapıtan da ancak kendi aleyhine sapıtmış olur. Dolayısıyla onlar için hasretler duyarak kendini telef etme.”11

İmam Ebu Mansûr el-Mâtürîdi (rh.a.), “Te’vîlâtü’l-Kur’ân” adlı tefsirinde şöyle der:

“Hz. Peygamber (s.a.s.)’in üzüntü duyması, iman etmeye yanaşmamaları sebebiyle Cehennem ateşinde telef olup gidecekleri için onlara acıdığından olabilir. Ya da davete icâbet etmemeleri ve Allah Teâlâ hakkında söyledikleri o sözlerden dolayı onlara gazap etmiş de olabilir. Allah için olduktan sonra her iki ihtimal de mümkündür. Netice olarak Rasulullah (s.a.s.)’in nefsi, onlar için ya üzüntüden ve şefkatinden ya da gazabından neredeyse helâk olacaktı.

Bu beyânda Rasulullah (s.a.s.), kâfirlerle katledip telef etmek için değil müslüman olmaları için savaştığına dair delil vardır. Çünkü onlara acıdığından neredeyse kendini helâk edecekti. Dolayısıyla kâfirleri katletmek için onlarla savaşmış olması ihtimal dahilinde olmaz. Zira katl fiilinde şefkati bir yana bırakma gibi bir özellik vardır. Rasul-i Ekrem (s.a.s.)’in onlarla savaşması, savaşın kendilerini İslâm’ı kabule zorlaması ve müslüman olup helâk olmamaları amacına yöneliktir.

Ayette, iki açıdan müslümanlara hatırlatma ve uyarı mevcuttur.

Birincisi, günahların, Rasul-i Ekrem’in kalbinde işgal ettiği yerin büyük olmasıdır. Herhâlde bu, kendisini incitir ve -“Allah’ı ve Rasulünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiştir”12 meâlindeki beyânda belirtildiği üzere- lânete uğrarlar. Bu beyânda, Rasulullah’ı kıran ve inciten söz ve davranışları yapmayı yasaklamak söz konusudur.

İkincisi, burada Allah Teâlâ, Hz. Peygamber’in ümmetinin kâfirlere ve kötülük yapanlara nasıl davranacaklarına dair bir öğretim vardır. Buna göre mü’minler, kâfirlerle zâhiren savaşırlar ama Rasulullah (s.a.s.)’in yaptığı muamele uyarınca, kalblerinde onlara karşı bir şefkat duyarlar.”13

İbnu’l-Cevzî (rh.a.) de, “Zadü’l-Mesir” adlı tefsirinde şu tesbiti yapar:

“Bu ayet, Rasulullah (s.a.s.)’in, onların imanına daha çok hırs göstermekten men’edilmesine işaret etmektedir. Çünkü bu, üzüntüden kendini helâk etmeye götürebilir.”14

İbn Abbas (r.anhuma) “Esef ederek kendini kahredeceksin (öyle mi)?” ayetini açıklarken “Kendini öldüreceksin, mânâsınadır” demiştir.

Katâde (rh.a.) ise “Burada üzülmek kastedilmektedir. Allah, insanların günahlarından dolayı Peygamberine üzülmeyi yasakladı” der.15

Rasulullah (s.a.s.)’in ve yeryüzünün vârisleri olan İslâm davetçileri muvahhid mü’minler, yegâne hayat önderleri Rasulullah’ın izinden giderken, benzeri muhataplar ve tepkilerle karşılaşmaktadırlar. Rabbimiz Allah Teâlâ’nın, kulu ve rasulü Muhammed (s.a.s.)’e bu olaylara karşı sabretmesini emredip onu teselli ettiği ayetlerdeki mânâ, onun şahsında kendisini izleyen ümmeti içindir de!.. Hayırlı, şahit ve vasat ümmetin davetçileri, Rasulullah (s.a.s.)’in Sünneti üzere hareket edip tebliğ, irşâd ve davet çalışmalarında hakikatı kavramayan muhatapları tarafından çokça rahatsız edilmekte, sıkıntıya düşürülmekte ve üzüntü içinde bırakılmaktadırlar. Ümitvar edilmeye ve teselliye ihtiyaçları vardır.

Yegâne kanun koyucu ilâhımız Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Küfürde büyük çaba harcayanlar seni üzmesin. Çünkü onlar, Allah’a hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah, onları âhirette pay sahibi kılmamayı ister. Onlar için büyük bir azap vardır.”16

“Onların sözleri seni üzmesin. Şüphesiz izzet ve gücün tümü Allah’ındır. O, işitendir, bilendir.”17

“Kim inkâr ederse, artık onun inkârı seni hüzne kaptırmasın. Onların dönüşü Bizedir, artık Biz de onlara yaptıklarını haber vereceğiz. Şübhesiz Allah, sinelerin özünde saklı olanı bilendir.”18

“Onların hidayete ermesi, senin üzerinde (bir yükümlülük) değildir. Ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir.”19

“Gerçek şu ki sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin; ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. O, hidayete erecek olanları daha iyi bilir.”20

İslâm davetçisi olan muvahhid mü’minin en yakınlarından olsa da davetine icâbet etmeyebilirler. Hidayet veren Allah Teâlâ’dır. Muvahhid mü’min ancak hidayete vesile olabilir, elbette Allah’ın izniyle. Allah’ın Rasulü Nuh (a.s.)’ın oğlu ve hanımı, Allah’ın halili ve tek başına bir ümmet olan İbrahim (a.s.)’ın babası, Allah’ın nebîsi Lut (a.s.)’ın hanımı, Rasulullah (s.a.s.)’in amcası, en yakınlarının peygamber olmasına rağmen iman etmemişlerdi. Bu müşrik ve kâfir tavırlarıyla, kendilerini Allah’a iman etmeye çağıran o yüce şahsiyetleri çok üzmüşlerdi.

a-) Allah’ın Rasulü Nuh (a.s.) ve kâfir oğlu

Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

“(Gemi) onlarla dağlar gibi dalga(lar) içinde yüzüyorken Nuh, bir kenara çekilmiş olan oğluna seslendi: ‘Ey oğlum, bizimle birlikte bin ve kâfirlerle birlikte olma.’

(Oğlu) dedi ki: ‘Ben, bir dağa sığınacağım. O, beni sudan korur.’ (Nuh) dedi ki: ‘Bugün Allah’ın emrinden, esirgeyen olan (Allah)dan başka bir koruyucu yoktur.’ Ve ikisinin arasına dalga girdi, böylece o da boğulanlardan oldu.

Denildi ki: ‘Ey yer, suyunu yut ve ey gök, sen de tut.’ Su çekildi, iş bitiriliverdi, (gemi de) Cudî (dağı) üstünde durdu ve zalimler topluluğuna da ‘Uzak olsunlar’ denildi.

Nuh, Rabbine seslendi. Dedi ki: ‘Rabbim, şübhesiz benim oğlum ailemdendir ve Senin va’din de doğrusu haktır. Sen hakimlerin hakimisin.’

(Allah) dedi ki: ‘Ey Nuh, kesinlikle o, senin ailenden değildir. Çünkü o, salih olmayan bir iş (yapmıştır). Öyleyse hakkında bilgin olmayan şeyi Benden isteme. Gerçekten Ben, cahillerden olmayasın diye sana öğüt veriyorum.’

(Nuh) dedi ki: ‘Rabbim, bilgim olmayan şeyi Senden istemekten Sana sığınırım. Ve eğer beni bağışlamaz ve beni esirgemezsen, hüsrana uğrayanlardan olurum.’”21

b-) Allah’ın halili İbrahim (a.s.)’ın babası

İlâhımız Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Kitab’da İbrahim’i de zikret. Gerçekten O, doğruyu söyleyen bir peygamberdi.

Hani babasına demişti: ‘Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun?

Babacığım, gerçek şu ki bana, sana gelmeyen bir ilim geldi. Artık bana tâbi ol, seni düzgün bir yola ulaştırayım.

Babacığım, şeytana kulluk etme, kuşkusuz şeytan, Rahmân (Allah’)a başkaldırandır.

Babacığım, gerçekten ben, sana Rahmân tarafından bir azabın dokunacağından korkuyorum. O zaman şeytanın velîsi olursun.’

(Babası) demişti ki: ‘İbrahim, sen, benim ilâhlarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (bu tutumuna) bir son vermeyecek olursan, andolsun, seni taşa tutarım. Uzun bir süre benden uzaklaş (bir yerlere) git.’

(İbrahim:) ‘Selâm üzerine olsun, senin için Rabbimden bağışlanma dileyeceğim. Çünkü O, bana pek lütufkârdır.’ dedi.

‘Sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan kopup ayrılıyorum ve Rabbime duâ ediyorum. Umulur ki, Rabbime duâ etmekle mutsuz olmayacağım.”22

c-) Allah’ın nebîsi Lut’un hanımı

Melikimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah, inkâr edenlere, Nuh’un eşini ve Lut’un eşini örnek verdi. İkisi de kullarımızdan salih olan iki kulumuzun nikâhları altındaydı, ancak onlara ihanet ettiler. Bundan dolayı, (kocaları) kendilerine Allah’tan gelen hiçbir şeyle yarar sağlamadılar. İkisine de ‘Ateşe diğer girenlerle birlikte girin’ denildi.”23

d-) Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in amcaları

  1. Ebu Leheb

İbn Abbas (r.anhuma) anlatıyor:

“(Öncelikle) en yakın hısımlarını (aşiretini) uyar.”24 ayeti indiği zaman Rasulullah (s.a.s.), Safâ Tepesi üzerine çıkıp yükseldi de “Ey Fihroğulları, ey Adiyyoğulları!” diye bütün Kureyş soylarını oymak oymak nidâ etmeye başladı.

Nihayet çağrılanlar oraya toplandılar. Çağrılanlardan herhangi birisi oraya çıkmaya muktedir olmadığı zaman, toplantıda ne olacağına bakması için bir elçi göndermişti. Kureyş’le beraber (Rasulullah’ın amcası) Ebu Leheb de geldi.

Rasulullah, bu topluluğa hitaben “(Ey Kureyş,) haydi bana re’yinizi haber veriniz! Ben size, şu vâdîde birtakım düşman süvarîleri vardır, sizin üzerinize baskın yapmak istiyorlar, diye haber versem, bana inanır mısınız?” buyurdu.

Topluluk:

- Evet, inanırız. Biz senin üzerinde yaptığımız her tecrübede, senin doğru sözlü olduğunu tesbit ettik, dediler.

Rasulullah (s.a.s.):

- Öyleyse ben size, şiddetli bir azabın önünde sizleri uyarıp sakındırıcıyım... buyurdu.

Bu hitabe üzerine (amcası) Ebu Leheb:

- Yazık sana! Bundan sonraki günlerde hüsrâna, zarara uğrayasın! Bizleri bu konuşma için mi buraya topladın, dedi.

Bu sözleri üzerine şu sûre indi:

“Ebu Leheb’in iki eli kurusun, kurudu ya.

Malı ve kazandıkları kendisine bir yarar sağlamadı.

Alevli olan bir ateşe girecektir.

Eşi de, odun hamalı (ve)

Boynuna bükülmüş bir ip (bağlanmış) olarak.” (Tebbet, 111/1-5)25

  1. Ebu Talib

Ebu Hureyre (r.a.) anlatır:

“Rasulullah (s.a.s.), (ölüm döşeğindeki) amcasına ‘Allah’tan başka ilâh yoktur, de. Bunun sebebiyle kıyamet gününde ben, senin lehine şehâdet edeceğim.’ buyurdu.

Amcası (Ebu Talib):

- Kureyş, beni ayıplayarak, Ebu Talib’i buna, ancak korku sevketti demeseler, seni mutlaka memnun ederdim, dedi.

Bunun üzerine Allah ‘Gerçek şu ki sen, sevdiğini hidayete erdiremezsin; ancak Allah, dilediğini hidayete erdirir. O hidayete erecek olanları daha iyi bilir.’ (Kasas, 28/56) ayetini indirdi.26

İşte böyle! Allah Azze ve Celle’nin insan kullarına hayat önderi ve hayat örneği kıldığı nebîlerinin ve rasullerinin en yakınları, onların  “Allah’a davet” çağrılarına böyle olumsuz cevap vermiş ve iman etmemiş, bundan dolayı onları üzüntü içinde bırakmışlardı!..

Hangi çağda ve hangi ülkede yaşarlarsa yaşasınlar, İslâm davetçilerinin de karşılaşacakları olumsuz tavırlar bunların bir benzeri olacaktır. Peygamberlerin ve yeryüzünün vârisleri olan muvahhid mü’min davetçiler bilmelidirler ki, tebliğ, irşâd ve davet ibadetini işlerken, her türlü insanla karşılaşacaklar ve onların kimi anlamadan reddedecek, kimi anlayıp icâbet etmeyecek, kimisi de bile bile reddedip uzaklaşacaktır. Bu olumsuz hareketler, kendilerini yıpratacak ya da kahredecek şekilde onları üzmemeli, Allah’a tevekkül edip duâ ederek sabırlı olmalıdırlar. İslâm’a davet ibadetine, ihlâslı bir şekilde, “az da olsa daimî bir ibadet” olarak devam ettikleri müddetçe, Allah’ın kendilerine hidayet verdiği mü’min müslüman kardeşleriyle buluşacak, çoğalacak ve hep beraber “Allah’ın ipine” sımsıkı sarılacaklardır. Hayra davet edip, iyiliği emredip kötülükten nehyedeceklerdir. Dünyada da âhirette de kurtuluş ve mutluluk bu idi.

Mevlâmız Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Allah’a çağıran, salih amelde bulunan ve ‘Gerçekten ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kimdir?

İyilikle kötülük eşit olmaz. Sen, en güzel olan bir tarzda (kötülüğü) uzaklaştır. O zaman (görürsün ki) seninle onun arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost(un) oluvermiştir.

Buna da sabredenlerden başkası kavuşturulamaz. Ve buna, büyük bir pay sahibi olanlardan başkası da kavuşturulamaz.”27

İmam Kurtubî (rh.a.), “el-Câmiu li Ahkâmu’l-Kur’ân” adlı tefsirinde şöyle diyor:

“Buna, bu asaletli davranışa ve şerefli haslete, ancak öfkelerini yutmak, eziyetlere katlanmak sûretiyle sabredenler kavuşturulur. Buna ancak, İbn Abbas'ın dediğine göre hayırdan büyük bir pay sahibi olanlar kavuşturulur.

Katâde ve Mücahid de ‘Büyük pay cennettir’ demişlerdir.

el-Hasen de şöyle demiştir:

- Allah’a yemin olsun, cennet olmaksızın hiçbir pay büyük olmaz.

‘Buna ... kavuşturulur’ lafzındaki zamir, Cennete aittir. Yani, ona ancak sabredenler kavuşturulur.”28

Ve muvahhid mü’minleri karanlıklardan nûra çıkaran velîleri Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

“Sabret! Senin sabrın ancak Allah(ın yardımı) iledir. Onlar için hüzne kapılma ve kurmakta oldukları hileli düzenlerden dolayı sıkıntıya düşme.

Şüphesiz Allah, korkup sakınanlarla ve iyilik edenlerle beraberdir.”29

  1. Nahl, 16/35-37.
  2. Ahzab, 33/45-46.
  3. Hacc, 22/67.
  4. Kamer, 54/10.
  5. Tevbe, 9/128.
  6. Kehf, 18/6.
  7. Şuara, 26/1-3.
  8. Fatır, 35/8.
  9. Fatır, 35/4.
  10. Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsir bi’l-Me’sûr, çev. Hasan Yıldız, İst. 2012, c. 9, sh. 425. İbn Merdûye’den.

Muhammed b. Musa Âl-i Nasr Selim b. Îd el-Hilâlî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. İshak Doğan, İst. 2017, c. 3, sh. 140.

Celâleddin es-Suyutî, Esbâbü’n-Nüzûl, çev. Abdulcelîl Alpkıray, İst. 2015, sh. 345.

  1. İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, çev. Dr. Savaş Kocabaş - M. Beşir Eryarsoy, İst. 2011, c. 6, sh. 505-506.
  2. “Allah ve Rasulünü incitenleri Allah, dünyada ve âhirette lânetlemiş ve onlar için alçaltıcı bir ceza hazırlamıştır.” (Ahzab 33/57)
  3. Ebu Mansûr el-Mâtûrîdî, Te’vîlâtü’l-Kur’ân Tercümesi, çev. Doç. Dr. İbrahim Tüfekçi, İst. 2018, c. 9, sh. 23.
  4. İbnu’l-Cevzî, Zadü’l-Mesir fi İlmi’t-Tefsir, çev. Doç. Dr. Abdulvehhab Öztürk, İst. 2009, c. 4, sh. 8.
  5. Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr, c. 9, sh. 425-426. İbn Cerîr, İbnu’l-Munzir, Abdurrezzâk ve İbn Ebî Hâtim’den.
  6. Âl-i İmran, 3/176.
  7. Yunus, 10/65.
  8. Lokman, 31/23.
  9. Bakara, 2/272.
  10. Kasas, 28/56.
  11. Hud, 11/42-47.
  12. Meryem, 19/41-48.
  13. Tahrim, 66/10.
  14. Şuara, 26/214.
  15. Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B. 233, Hds. 290. B. 361, Hds. 495.

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B. 89, Hds. 355.

Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 90, Hds. 3584.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, c. 15, sh. 112, Hds. 21705-21706.

İmam Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, çev. Hüseyin Yıldız, İst. 2011, c. 9, sh. 530, Hds. 10753.

İmam Ebu’l-Hasen Ali b. Ahmed el-Vahidî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Dr. Necati Tetik – Necdet Çağıl, Erzurum, T.y. sh. 562-563.

Abdulfettah el-Kadî, Esbâb-ı Nüzûl, çev. Doç. Dr. Salih Akdemir, Ank. 1986, sh. 431.

Celâleddin es-Suyutî, Esbâbü’n-Nüzûl, sh. 592.

  1. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman, B. 9, Hds. 42.

Sünen-i Tirmizi, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 29, Hds. 3403.

İmam Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, c. 10, sh. 368-369.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 15, sh. 119-120, Hds. 21719-21720.

İmam el-Vahidî, Esbâb-ı Nüzûl, sh. 379-380.

Abdulfettah el-Kadî, Esbâb-ı Nüzûl, sh. 292.

Celâleddin es-Suyutî, Esbâbü’n-Nüzûl, sh. 396.

  1. Fussilet, 41/33-35.
  2. İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2002, c. 15, sh. 343.
  3. Nahl, 16/127-128.
Yazar:
Abdullah DÂİ
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul