21 Ocak 2022 - Cuma

Şu anda buradasınız: / DİL DEVRİMİNE DAİR
DİL DEVRİMİNE DAİR

DİL DEVRİMİNE DAİR İbrahim DEMİRCİ

 

Türk Dil Kurumu’nun internet sitesinde 13 Mayıs 2020 tarihinde yayımlanan Türk Dili Bayramı “kutlama metni” şöyle:

“Karamanoğlu Mehmet Bey’in 13 Mayıs 1277 tarihli ‘Şimden gerü hiç kimesne kapuda ve dîvânda ve mecâlis ve seyrânda Türkî dilinden gayrı dil söylemeyeler.’ fermanı ile Türkçenin devlet dili ilan edilmesinin üzerinden 743 yıl geçti. Binlerce yıllık tarihiyle dünyanın en köklü ve en zengin dillerinden olan Türkçe, bu fermanın öncülüğünde gelişerek nesilden nesile aktarıldı. Türk Dil Bayramı milletimize ve Türk diline gönül veren herkese kutlu olsun!”

Selçuklu tarihi uzmanı Erdoğan Merçil, İbn Bibî’ye dayanarak sözü edilen fermanın Selçuklu Divanı’na ait olduğunu, Karamanoğlu Mehmed Bey’in o tarihte böyle bir buyruk çıkaracak konumda olmadığını vurguluyor (“Türkiye Selçukluları Devrinde Türkçe’nin Resmî Dil Olmasını Kim Kabul Etti?” Belleten, c. LXIV, s. 239, Nisan 2000, s. 51-57) Burada, Mehmed Bey’in sözü edilen fermanın üzerinden altı ay geçmeden ölmüş olduğunu da belirtelim.

Böyle bir ferman çıkarılmasının sebebi, Selçuklu sarayında resmî dilin Farsça olmasıdır. Yazı dili olarak gelişmiş olan Arapça ve Farsçanın Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu ve Beylikler döneminde resmî yazışmalarda öne çıktığı, Türkçenin ancak Osmanlı döneminde resmî dil konumuna yükseldiği sıkça göz ardı edilmektedir.

Göz ardı edilen bir başka gerçek de şudur: Türkçe “bu fermanın öncülüğünde” gelişmiş değildir. Dahası, herhangi bir dilin oluşması da gelişmesi de fermanlarla, yasalarla, resmî zorlamalarla değil, çok sayıda başka etkene bağlı olarak gerçekleşmektedir.

Müslüman Türk devletlerinde ve beyliklerinde resmî kitabet (yazı) diliyle halkın ve beylerin dili arasında farklılaşmanın bulunduğu anlaşılıyor. Bu farklılaşmayı gösteren ilginç örneklerden biri şöyledir: “Germiyan Beyi, kendini metheden Şeyhî’nin ne dediğini anlamadığı halde âdet diye dinler ve câize verirmiş. Bir gün huzûrunda saz çalan bir halk şâiri:

Benim devletlu sultanım akîbâtın hâyır olsun

Yidiğün bal ile kaymak, gezindiğün çâyır olsun

beytini terennüm etmiş, bu sözü anlayan Bey de pek hoşlanmış: ‘Söz dediğin böyle olur. Şeyhî gelir, söylenir durur, medh mi eder, zem mi eder anlamadığım halde dinlerim’ demiş.”

Tahirü’l-Mevlevî’nin Edebiyat Lügati adlı eserinin “kaside” maddesinden naklettiğim metin, ülkemizde dil ikiliğinin eski bir dert olduğunu gösterdiği gibi, “hayır” ve “çayır” kelimelerinin ilk hecelerine konmuş olan gereksiz uzatma işaretleri de imlâ meselemizin belirtilerinden biri sayılmalıdır.

Keykâvus b. İskender’in, oğlu Gîlân Şah için Farsça kaleme aldığı Kabusname’nin Türkçeye çeşitli çevirileri yapılmıştır. Sultan II. Murat, bu çevirilerden birini “ruşen değil, açık söylememiş” diye eleştirir; “Bir kimse olsa ki bu kitabı açık tercüme etse, ta ki mefhumundan gönüller haz alsa.” der. Mercümek Ahmet, eseri tercüme etmeye talip olur. (Enfel Doğan, “Eski Anadolu Türkçesi Döneminde Yapılan Kabus-nâme Çevirileri Üzerine”, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Dergisi, 2011, s. 37-55)

Özellikle İstanbul’un fethinden sonra dilin sınırları ve etkileşim alanı da genişler, yazı diliyle konuşma dili arasındaki mesafe giderek açılır. Bazı şairlerin Arapça Farsça kelime ve terkiplerden uzak durarak kaleme aldıkları şiirler “Türkî-i Basît” adıyla anılmıştır. “Yalın” anlamına gelen “basit” sözcüğü, bilindiği gibi “işlenmemiş”, “değeri az” anlamına da gelmektedir.  Divan şairlerinin hece ölçüsüyle yazdıkları şiirler, sayılacak kadar azken âşıkların aruzla yazdıkları şiirler sayılamayacak kadar çoktur. “Yüksek kültür”, ile “halk dili” arasında hayli mesafe vardır. Benzer durumun başka toplumlarda da bulunduğunu hatırlamalıyız. Avrupa’da Fransızca, İngilizce, Almanca dilleri oluşmadan, oluşurken, hattâ oluştuktan sonra bile Latince vazgeçilmez bir önem, ağırlık ve değer taşımıştır.

Kitabet ve inşa dili, Farsçanın ve din dili olan Arapçanın o derece etkisindedir ki Millî Edebiyat akımının öncülerinden, Türkçülüğün Esasları müellifi Ziya Gökalp, “Halk diline girmiş Arapça ve Acemce kelimeler”in korunmasını “Türkçeleşmiş Türkçedir” ilkesini gözeterek savunmuştur.    

Tanzimat yıllarında resmî Osmanlı yazı dilinin de tanzimi ve halk diline yaklaştırılması yolunda adımlar atılmış, Fransızca başta olmak üzere Avrupa dillerinden yapılan çeviriler de bu yolda önemli sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçlardan biri, Avrupa dillerinden Türkçeye kelime akışıdır. Gazete, tiyatro ve roman gibi yeni unsurlar da yazı dilinin konuşma diline yaklaştırılmasını hızlandırmıştır.

Tanzimat ve ıslahat girişimlerinin Osmanlı birliğini korumaya yetmediği ve yetmeyeceği anlaşıldıktan, milliyetçilik hareketleri güçlendikten sonra, Türk milliyetçiliği de filizlenmiş, Avrupa’daki Türkoloji çalışmalarının yanı sıra Kafkaslardan ve Asya’dan gelen aydınların da etkisi ve katkısıyla güçlenmeye başlamıştır. Mehmed Emin (Yurdakul) tarafından yazılmış olan Türkçe Şiirler’in (1898) Servet-i Fünun şairlerince alkışlanmış olması da, onun Cemaleddin Afgani’den teşvik görmüş olması da dikkate değer olgulardır.

Yeni Lisan ve Millî Edebiyat akımı, “halka doğru”, “yeni hayat” istikametinde yürüyüş yolunu açmış, bu arada imlâ ve alfabe tartışmaları da alevlenmiştir. “Türk” (ترك )kelimesini (تورك) şeklinde yazanlar, “Vavlı Türk” diye anılır olmuştur.

Arap harflerinin ayrı ayrı yazılmasını öngören “Enver Paşa Alfabesi” gülünç ve hazin bir tecrübe olarak kalmıştır.

29 Ekim 1923 tarihinde ikinci meclis tarafından ilân edilen cumhuriyetle birlikte ülkede yeni bir dönem başlamış, “Hâkimiyet bilâ kayd ü şart milletindir.” prensibi fiilen yürürlükten kalkmış, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın da muvazaa partisi olarak kurulan Serbest Fırka’nın da yaşamasına izin verilmemiştir. “Türk İnkılâbı” yahut “Cumhuriyet Devrimleri” denen ve özellikle 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra 1934’te bir yasa ile ilk cumhurbaşkanına verilmiş olan soyadı ile anılmaya başlayan devrimler arasında Türkçeyi en çok etkilemiş olan devrim, Harf İnkılâbı da denen Yazı Devrimi’dir.

Yazı devriminden bir buçuk yıl önce, 28.05.1927 tarih, 1057 sayılı kanunla “Türkiye Cumhuriyeti dâhilinde bulunan bilumum mebânî-i resmiye ve milliye üzerindeki tuğra ve medhiyelerin kaldırılması” öngörülmüş, böylece ülkenin ve toplumun Osmanlı geçmişi müzeye kaldırılmak, gözden uzaklaştırılmak istenmişti. Bu kanunun uygulanması sırasında “müzeye kaldırmak”, “gözden uzaklaştırmak” yerine “yok etmek” yolunu tutanlar da görülmüştü.

1 Kasım 1928 tarih, 1353 sayılı “Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun”, devlet bürokrasisine iki ay, vatandaşa ise dokuz ay süre tanınmıştır. 1930 yılı Haziranına kadar eski mevzuat ve talimat malzemesinin kullanılmasına izin verilmiştir.

Kanunun 1. Maddesi şöyledir: “Şimdiye kadar Türkçeyi yazmak için kullanılan Arap harfleri yerine Latin esasından alınan ve merbut cetvelde şekilleri gösterilen harfler (Türk harfleri) unvan ve hukuku ile kabul edilmiştir.”

Bin yıl kullandığımız harfler, “Türk harfleri” olmamışken, olamamışken, “Latin harfleri”nin hemen ve kolayca “Türk harfleri” olabilmesinin sağlıklı bir zihni şaşırtması gerekirdi. “Eski yazı”, “eskimez yazı”, “Osmanlıca”, “Osmanlı Türkçesi” gibi adların yanında “Eski Türk yazısı” adının neredeyse hiç kullanılmamış olması da kayda değer bir tuhaflıktır.

Başka tuhaflıklar da vardır: Harf inkılâbı arifesinde sesini yükseltebilen aydınlardan biri, Yahudi asıllı Türk vatandaşı Avram Galanti (4 Ocak 1873 Bodrum - 9 Ağustos 1961 Kınalıada) olmuştur. Eserinin adı: Arap Harfleri Terakkimize Mâni Değildir (Hüsn-i Tabiat Matbaası, İstanbul, 1927).

Yazı devrimine alkış tutan Türk yazar, şair ve aydınlarının büyük çoğunluğu, özel hayatlarında, alışkın oldukları Türk harfleriyle yazmaya devam etmişlerdir. Devrimin üzerinden on, yirmi, otuz yıl geçtiği hâlde yazılarını gazete, dergi idarehanelerine ve matbaalara eski yazıyla gönderenlerin metinlerinde mürettiplerin dikkatsizliği ve/veya bilgisizliği yüzünden yanlış okunup dizilen ibareler, özel bir araştırmayı hak edecek sıklıkta ve çokluktadır.

1057 sayılı kanunla pek çok tarihî kitabe ve tuğra sökülmüş veya kazınmışken 1353 sayılı kanunla da basın yayın dünyası büyük sıkıntı yaşamıştır. Gazeteler, bu sıkıntıyı, ancak devlet desteğiyle aşabilmişlerdir (Bilal N. Şimşir, Türk Yazı Devrimi, s. 225 vd., 2. bs., TTK, Ankara, 2008). II. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi adını taşıyan eserinde Hıfzı Topuz’un bu meseleden hiç söz etmemiş olması, bizde tarih yazımının gerçeklik ve ciddiyetten ne kadar uzak olduğunu gösteren örneklerden biri sayılmalıdır (6. bs., Remzi Kitabevi, İstanbul, 2015)

Yazı devrimi, geniş halk kitleleri arasında “Arapça yasağı” gibi uygulanmış, pek çok matbu ve elyazması eser ya yok edilmiş ya da çeşitli biçimlerde saklanmış, hattâ gömülmüştür.     

1932 yılı, Türkiye Cumhuriyeti devletinin toplumun dinine ve diline müdahale tarihinde dönüm noktası sayılabilir. 1931 yılı Aralık ayında başlayan Türkçe ezan hazırlığı, 1932 yılının Ocak ayında uygulanmaya başlamış, 18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Riyasetinin kararıyla ülke geneline yayılmıştır. 18 yıl, şiddetle uygulanan ve karşı çıkanların çeşitli cezalara çarptırıldığı bu uygulama, ilk serbest seçimlerden sonra iktidara gelen Demokrat Parti hükûmeti tarafından sona erdirilmiştir. Arapça ezan yasağını kaldıran düzenlemenin mecliste oy birliği ile kabul edilmiş olması, bir tek karşı oyun çıkmamış olması, devrimlerin ne kadar keyfî ve temelsiz olduğunu gösteren çarpıcı bir örnektir. (Bilgi için bkz: Zakir Avşar-Ayşe Elif Emre Kaya, “Arapça Ezan Yasağı ve Kaldırılması”, s. 123-160. (1)

Cumhurbaşkanının talimatıyla 12 Temmuz 1932 tarihinde Ankara’da kurulan Türk Dili Tedkik Cemiyeti’nin bütün kurucuları milletvekilidir: Samih Rifat (Başkan), Ruşen Eşref, Celal Sahir, Yakup Kadri. 26 Eylül-5 Ekim 1932 tarihlerinde Dolmabahçe Sarayında toplanan Birinci Türk Dili Kurultayında, derneğin çalışmalarının çerçevesi çizilmiş, kurulacak komisyonlar belirlenmiştir. Soyadı kanunun çıktığı 1934 yılında toplanan kurultayda derneğin adı Türk Dili Araştırma Kurumu, 1936’daki kurultayda da Türk Dil Kurumu yapılmıştır. 1982 Anayasası ile kurum, kamu tüzel kişiliğine dönüştürülmüştür.

Türk Dil Kurumu’nun yayımladığı sözlükler, yazım kılavuzları, hemen her zaman tartışma konusu olmuştur. D. Mehmet Doğan’ın çalışmalarının önemli bir kısmı, kurumun yaptıklarının sergilenmesine ve eleştirilmesine ayrılmıştır: Dil Kültür Yabancılaşma, Yüzyılın Soykırımı, Devlet Sözlük Yazar mı?, Neden Klasiklerimiz Yok?, Bir Lügat Bulamadım, Kelimelerin Seyir Defteri, Söz Okyanusunda Yolculuk.

Türk Dil Kurumunun kimsenin kolay kolay tahmin edemeyeceği etkilerinden birini müzisyen Cinuçen Tanrıkorur’un adında görüyoruz. Cinuçen Bey’in babası Zaferşan Bey, oğlunun adının da kendi adı gibi eşsiz bir ad olmasını istemiş, Tarama Sözlüğünde “zafer” kelimesinin “cinu” ile, “şan” kelimesinin “çen” ile karşılandığını görerek oğluna Cinuçen adını vermiştir.

Türkçenin Arapça kelimelerden kurtarılmasını, “Öz Türkçe”, “Arı Türkçe” olmasını ülkü edinen kişilerden biri olan Mehmed Saffet Engin (1897-1979) Bey, hem ilk adı olan Mehmed’i hem Arapça olan “Saffet”i terk edip “Arın Engin” adını benimsemiştir. Tarih profesörü Cevdet Gökalp Bey de adının Türkçe karşılığını aramak yerine “Türükoğlu” kelimesini seçmiştir.

Mustafa Kemal’in 1920 yılı başlarında Ankara’da kurdurduğu Hâkimiyet-i Milliye gazetesinin 1934 yılında Ulus yapılması da aynı Türkleşme / Türkleştirme / Türkçeleştirme arzusuna bağlanabilir.

Kolayca çoğaltabileceğimiz bu örneklerin tutarlı ve sürekli bir ciddiyetle yürüdüğünü, yürütüldüğünü söylemek mümkün değildir. Sanki dil devrimi biraz da tesadüflere bırakılmış gibidir. Beni bu yargıya götüren gerçek şudur: Bugün ekim, kasım, aralık, ocak dediğimiz aylar, 15 Ocak 1945 tarihinde yürürlüğe giren bir yasayla dilimize ve hayatımıza girmiştir. O tarihten önce ekim yerine teşrin-i evvel (birinci teşrin, ilk teşrin), kasım yerine teşrin-i sâni (ikinci teşrin), aralık yerine kânun-ı evvel (ilk kânun, birinci kânun), ocak yerine kânun-ı sâni (ikinci kânun) denirdi. Yeni ay adları kısa sürede ve kolayca benimsendiği hâlde, “kamutay” (millet meclisi), “ilbay” (vali), “uray (belediye) kelimeleri benimsenmemiştir. Buna karşılık “yargıtay, danıştay, sayıştay” kelimeleri bugün de yaşamaktadır.

Türkçesinin güzelliği hemen herkesçe kabul edilmiş olan Refik Halid Karay’ın yukarıda sayılan dört ay adının değiştirilmesi hakkında kaleme aldığı yazılar okunursa sürecin nasıl işlediği görülebilir. Karay, pek çok yazısında “Taksim gezgisi” dedikten sonra, bundan vazgeçip “gezi” kelimesinde karar kılar; halkın”gezgi”yi benimsemediğini fark etmiştir.

Öz Türkçe, Arı Türkçe arayışının yürümeyeceği anlaşıldıktan sonra devreye sokulan Güneş-Dil Teorisi, Türk Tarih Tezi ile de ilişkilidir. 1936 yılında yine Dolmabahçe Sarayında toplanan III. Türk Dili Kurultayının ana gündemini bu teori oluşturur. Buna göre, bütün dillerin kaynağında Türkçe vardır. Böylece, “firavun” kelimesinin kaynağında Türkçe “burun” kelimesinin bulunduğunu kanıtlamak için ‘burun nasıl yüzün önündeyse firavun da toplumun önündedir’ gibisinden yorumların önü açılmış oldu. Bu durumun mahiyetini kavramamızı sağlayacak bir hadise nakledelim: İbrahim Necmi Dilmen, 1938 Kasımından sonra, üniversitedeki derslerinde Güneş-Dil Teorisini anlatmayı bırakır. Sebebi sorulunca verdiği cevap şudur: “Güneş öldükten sonra onun teorisi nasıl hayatta kalabilirdi?”

Geoffrey Lewis, bu anekdotun da yer aldığı çalışmasına Trajik Başarı: Türk Dil Reformu adını vermiştir (çeviren: M. Fatih Uslu, Çeviribilim Y. İstanbul, 2016).

Dil devrimi ile ulaşılmak istenen ve “muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak, hattâ onların üstüne çıkmak” diye özetlenebilecek hedefin Türk toplumunu Osmanlı geçmişinden ve İslam dininden uzaklaştırmayı da tazammun ettiği açıktır. Bu iddiayı ispat edecek pek çok örnek gösterilebilir ama o örneklerden daha anlamlı ve önemli olan gerçek, dönemin havasıdır. Ahmet Haşim’in 16 Haziran 1928 tarihli İkdam gazetesinde “Bize Göre” başlıklı köşesinde yayımlanan “Ne Demeli?” başlıklı yazısında şu cümle de vardır: “Asrî muaşerette ‘selâmünaleyküm’ün tabiî yeri olamaz.” Bu kısa cümlenin her kelimesi, Türk halkının tarihsel ve güncel varlığını ve gerçekliğini iptal, tağyir ve ilga etmek niyet ve arzusunu yansıtmaktadır. Ahmet Haşim, yazısını şu cümlelerle bitirmiştir: “Hamdullah Suhbi’nin ‘günaydın, tünaydın’ları her nedense Türkçede kök salmadı. O hâlde ‘bonjour’ ve ‘bonsoir’ın mukabili olarak Türkçede ne demeliyiz? / Medenî selamın Türkçede sabit bir ifade şekli yoktur.”

Doksan iki yıl sonra bugün de Haşim’in sözlerini tekrarlayabilir miyiz? Kısmen, evet. Günümüzde “günaydın”ın yerleşmiş olduğu söylenebilir. Ama “asrî muaşeret”in eski itibarını koruduğu söylenemez. Buna bağlı olsun olmasın, “selâmünaleyküm”ün dilimizden ve hayatımızdan kovulamadığı, kovulamayacağı anlaşılmış gibidir.

 

 

  (https://www.atam.gov.tr/wp-content/uploads/004-Zeki-Avsar-ve-Ayse.pdf, Erişim tarihi: 16.06.2020)

 

 

SPOT İÇİN

1-Bin yıl kullandığımız harfler, “Türk harfleri” olmamışken, olamamışken, “Latin harfleri”nin hemen ve kolayca “Türk harfleri” olabilmesinin sağlıklı bir zihni şaşırtması gerekirdi. “Eski yazı”, “eskimez yazı”, “Osmanlıca”, “Osmanlı Türkçesi” gibi adların yanında “Eski Türk yazısı” adının neredeyse hiç kullanılmamış olması da kayda değer bir tuhaflıktır.

 

2- Yazı devrimi, geniş halk kitleleri arasında “Arapça yasağı” gibi uygulanmış, pek çok matbu ve elyazması eser, ya yok edilmiş ya da çeşitli biçimlerde saklanmış, hattâ gömülmüştür.     

1932 yılı Türkiye Cumhuriyeti devletinin toplumun dinine ve diline müdahale tarihinde dönüm noktası sayılabilir. 1931 yılı Aralık ayında başlayan Türkçe ezan hazırlığı, 1932 yılının Ocak ayında uygulanmaya başlamış, 18 Temmuz 1932 tarihinde Diyanet İşleri Riyasetinin kararıyla ülke geneline yayılmıştır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

            

  

Yazar:
İbrahim DEMİRCİ
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul