24 Ekim 2021 - Pazar

Son Sayı Başlıkları
Şu anda buradasınız: / Bop’tan Kaotik Düzene Yeni Ortadoğu
Bop’tan Kaotik Düzene Yeni Ortadoğu

Bop’tan Kaotik Düzene Yeni Ortadoğu İslam ÖZKAN

Büyük Ortadoğu Projesi’nin ilk olarak, İngiliz Tarihçi Bernard Lewis’in 1992 yılında Foreign Policy dergisinde yayınladığı Ortadoğu’yu Yeniden Düşünmek adlı makalesinde dile getirildiği ifade edilir. Aslında 90’lı yıllarda başlayan tartışmalarda yeni sistem arayışı vardı. Oslo ve Madrid süreçleri, İsrail’in ekonomik partner olarak yerini alacağı, yeniden kurulmak istenen bölgesel sistemin alt yapısını inşaya matuftu. Çünkü ABD ve diğer Batılı ülkeler ağırlığını koyduğu takdirde, Filistinlilere işgal edilmiş toprakları geri verilmeden, aynı anda her iki tarafı memnun edecek bir çözüm planı hayata geçirilebilir düşüncesi giderek kabul görmeye başlamıştı.

Nitekim 1991’deki Madrid Konferansı’nın ardından Şimon Perez, “Yeni Ortadoğu” adlı projeyi gündeme getirmiş ve aynı isimli bir kitap kaleme alarak ABD’ye ‘Arap dünyasına siyasi ve ekonomik yardımlar yoluyla girme ve bölgeye nüfuz etme’ çağrısında bulunmuştu. Aynı tezi Robert Macfarlin de ifade etmiş, siyasi yönelimin mutlaka ekonomik boyutu olması gerektiğini belirtmişti. Nitekim Perez de bölgeye nüfuz edilirken ABD desteğinin şart olduğunu belirtmişti. Ancak İsrail’de aşırı sağın iktidara gelişi ve 1993’te Oslo anlaşmasının çökmesi, Irak işgalinden sonra ABD’nin Körfez’de kalıcı hale gelmesinin ardından ABD, Orta Asya, Körfez ülkelerini de içerecek şekilde Kuzey Afrika’nın en batısındaki Fas’tan Çin seddine kadar olan bölgeyi hedefleyen yeni bir strateji belirledi.   

1999'da Büyük Ortadoğu Projesi ile ilgili olarak yeni bir askeri gelişme meydana geldi. ABD Savunma Bakanlığı, Orta Asya'daki ABD Kuvvetleri Yüksek Komutanlığı’na, Pasifik'teki Amerikan kuvvetlerinin Orta Doğu'daki Hızlı İntikal Kuvvetleri olarak bilinen merkezî komutanlığa nakledilmesi emrini verdi. Bununla birlikte Bush, Büyük Ortadoğu inisiyatifini duyurduğunda, özellikle G-8 Zirvesi’nin yapılması ve Avrupa ülkelerinin katılımıyla birlikte kavram yeniden kurgulanırken, Fas BOP bölgesinin dışında bırakıldı.

Aslında bu noktada Büyük Ortadoğu Projesi’nin de Bush’un iktidara gelmesi ve felaket tellallığı yapan neo-conların teorileriyle, 90’lı yıllardaki formülasyonundan farklı bir veçheye büründüğünü ifade etmek gerekir. Zira BOP ilk kurgulandığında, liberal ve demokratik değerlerin hakim olduğu Yeni Ortadoğu Projesi gündemdeydi. Dolayısıyla Yeni Ortadoğu Projesi’nin sözde demokrasiyi silah zoruyla dayatmayı esas alan, aslında büyük ölçüde otoriter düşünceye yaslanan, Bush döneminde geliştirilen neo-concu Büyük Ortadoğu Projesi’nden farklılaşmaktaydı.

Büyük Ortadoğu Projesi ve Amerikan Üstünlüğü Düşüncesi

19. yy.’ın başında romancı Hermann Melville şunları söylüyordu:

We Americans are the peculiar, chosen people -the Israel of our time; we bear the ark of the liberties of the world... God has given to us, for a future inheritance, the broad domains of the political pagans, that shall yet come and lie down under the shade of our ark, without bloody hands being lifted.

“Biz Amerikalılar, ayrıcalıklı ve seçilmiş kimseleriz, zamanımızın İsrailiyiz. Dünyadaki özgürlüklerin ahit sandığını biz taşıyoruz... Tanrı bize, gelecekteki bir miras için kanlı eller kaldırılmadan sandığımızın gölgesinde gelip uzanacak politik paganların geniş alanlarını bize ihsan etti.”

Ve Theodore Roosevelt'in söylediği gibi, “dünyanın Amerikanlaşması ulusumuzun kaderidir.” Bu sözler ve diğer söylenenler, bugün Amerika Birleşik Devletleri'nin politik ve stratejik düşüncesinin yayılmacı ruhunu büyük ölçüde yansıtmaktadır. Amerikan düşüncesi filozofları, Amerika Birleşik Devletleri'nin küresel bir mesajı olan bir ulus olduğuna inanıyordu. Onlara göre Tanrı, bu mesajı zorunlu kılmıştı.

Bu ve diğer sözler, büyük ölçüde bugün ABD'nin politik ve stratejik düşüncesinin yayılmacı ruhunu yansıtmaktadır. Amerikan düşünürleri, Birleşik Devletler’in küresel bir mesajı olan bir ulus olduğunu düşünüyor ve tanrısal bir mesajla onun görevlendirildiğine inanıyorlardı. Yayılmacı ruhu ve gerçekçi pragmatik içeriği Amerikan siyasi düşüncesi ile harmanlandı. Buna göre ahlaki değerlerinden arındırılsa ve bundan vazgeçse bile pragmatik düşünce başarıya ihtiyaç duyar. Nitekim bu durum, "Başarı ahlak tanımaz" diyen ABD’nin ilk Hazine sekreteri Alexander Hamilton’un (1755-1804) sözleriyle oldukça tutarlıdır. 

Amerikan Ahlakı ve ABD Üstünlüğüyle İlişkisi

Amerikan mantığı, dünyanın başka yerlerinde geçerli olan ahlak anlayışından tamamen farklı bir ahlak anlayışı ortaya koyuyordu. Bu tür sözler, devlet görevlilerinin yaptığı konuşmalar ile Amerikan başkanlarının ortaya koyduğu ilkeler daha sonraki Amerikan politikalarının düşünsel arka planını oluşturmuştur. Örneğin Thomas Jefferson, ABD’nin herhangi bir Ortadoğu ülkesi liderinin ömrüyle sınırlı bir anlaşmaya bel bağlayamayacağını dile getiriyordu. Öyleyse Amerikan mantığına göre ABD’nin BOP üzerinden propagandasını yaptığı demokrasi ve reform gibi Amerikan değerlerinin kökenleri, Amerikan dini değerlerinde ve davranışlarında bulunmaktaydı. Demokratik değerlerin ise uygun zemin bulması için gerektiğinde askeri operasyonlarla desteklenmesi gerekiyordu. 

Amerikan çıkarlarının her şeyin önüne koyulduğu oğul George Bush’un başkanlığındaki Amerikan yönetimi, kendi tarzında âleme nizam vermek ve Amerikan prensiplerine göre bir Ortadoğu düzeni kurmak için işe koyuldu. Bu davranış biçimi, Roosvelt’in “Dünyayı Amerikalılaştırmak bizim kaderimiz” şeklindeki sözleriyle son derece uyumluydu. Bu yüzden ABD’nin 21. yy’da Ortadoğu politikaları, Amerikan değerleriyle Arapların davranış kuralları ve değerlerini bir araya getirme üzerine kuruluydu. Tabii bütün bunların yanına başka halklar üzerinde hegemonya kurmak, askeri paktlar inşa etme ve İsrail’in desteklenmesi gibi hiçbir demokratik değerle bağdaştırılması mümkün olmayan prensipleri de eklemek gerekiyor. 

Öyle görünüyor ki ilk kurucular tarafından ortaya atılan Amerikan değerleri ve Amerikan politik düşüncesinin yayılmacı ruhu, bölgedeki Ortadoğu projesi için önemli bir itici güç olmuştur. Dolayısıyla bu temele göre hareket edilerek ülkelerin işgal edildiği ve projelerin oluşturulduğu siyasi bir düşünce meydana getirilmiş, söz konusu fikrî referansa dayanarak siyasi yönetimler alaşağı edilmiştir. Nitekim BOP da bu düşüncenin sonuçlarından ve uzantılarından biridir. 

ABD ve Enerji Hatlarının Güvenliği

Öte yandan petrol de ABD’nin en önemli öncelikleri arasında yer almaktadır. Zira petrol son derece stratejik bir hammaddeydi. Petrolü sadece akaryakıt olarak düşünmemek gerekir; petrolden bugün hayatımızda oldukça merkezi bir yere sahip binlerce yan ürün elde edilmekte. Petrol ve doğal gazı kontrol eden güç dünya ekonomisini de kontrol edeceğinden; ABD bu noktada son derece hassas davranıp dünya enerji hatlarının güvenliğinin üzerine titremekteydi. Ayrıca petrolün kontrolü sadece petrolün ucuz kullanımı ya da dünya piyasalarındaki fiyatının kontrol altına alınmasından ibaret değildir. ABD’nin ekonomik üstünlüğünü sürdürmesi, ABD’nin hasımlarının eline geçmemesini sağlamaktan geçmektedir. Zira petrol ve doğal gaza sahip ülkeler, ellerindeki bu imkânı doğru bir şekilde kullanırsa çok önemli bir ekonomik ve dolayısıyla siyasi güç haline gelebilecektir. Bu stratejik gücün ABD’nin istemediği güçlerin eline geçmesi ABD’nin bölgedeki hedeflerini de zorlaştıracak ve çıkmaza sokacaktır.

Öte yandan ABD’nin özellikle soğuk savaş sürecinden sonra yaptığı savaş ve operasyonları, ya enerji hatlarının güvenliğini sağlamak ya da İsrail’in güvenliğine yönelecek tehditleri bertaraf etmek için düzenlenmiştir. Enerji hatlarının güvenliğini sağlamak önemlidir; ama İsrail’in güvenliği petrol hatlarının güvenliğiyle çelişirse, hiç şüphesiz ki ABD İsrail’in güvenliğini tercih eder.

ABD’de art arda gelen hükümetlerin hiçbiri, İsrail'in Arap ülkeleri üzerinde askeri üstünlüğünün sağlanması, İsrail'in bölgedeki nükleer silahlara sahip olmasını temin etmenin yanı sıra İsrail'in güvenliğini maddi ve manevi olarak destekleme politikasından vazgeçmeyi asla düşünmemiştir. Uluslararası bütün toplantılarda, işlediği ihlallere rağmen Güvenlik Konseyi'nde İsrail aleyhinde bir karar alınmasını önlemeyi ABD’nin temel politikalarından biri haline getirmiştir.

BOP Fiyaskosu

ABD’nin bütün bu tutumları, BOP başta olmak üzere bölgeye ilişkin biçtiği rol ve planların başarısız olmasının temel nedenidir. Ortadoğu başta olmak üzere hiçbir dünya ülkesi, demokrasinin kendilerine zorla dayatılmasını kabul etmez. Irak işgali ve ABD’nin bu ülkede yaşadığı fiyaskolar bunun en somut kanıtıdır. Gerçekten Irak’ta istikrarlı bir düzen kurmayı tasarladı mı bilinmez; ama ABD’nin ortaya koyduğu performans, tam bir kaosa ve dolayısıyla da inşa etmeye çalıştığı bölgesel düzenin iflasına yol açmıştır.

Bazıları tarafından BOP’un uzantısı olarak kabul edilse de aslında tamamen farklı arayışların sonucu gelişen Arap isyanları, bir anlamda bölgesel bir arayışın ürünü olarak BOP’un suya düşmesine neden olmuştur.  Bu anlamda Arap Baharı’nı, bölgede kendi düzenlerini kurmaya çalışan hegemeonik güçlerin planlarına, kurmaya çalıştığı düzene tabandan gelen bölgesel bir yanıt olarak okumak mümkündür. Ancak bölgesel yanıtın bir süre sonra küresel hegemonik eğilimlere yenik düştüğünü ya da en azından küresel jeopolitik mühendislik çalışmalarına boyun eğdiğini söylemek mümkündür.

Ortadoğu’da Yeni Bir Düzen Mümkün mü?

2001'den sonra Birleşik Devletler sadece yeni bir bölgesel düzen değil, yeni bir Ortadoğu yaratmaya çalıştı. Bölge, ABD gücünün baskın olacağı ve yerel devletlerin ABD’nin proxyleri haline geldiği, eski rejimlerin şiddetle ya da seçimlerle devrileceği bir teritoryal alana dönüşecekti. Ancak Irak’ta işler planlandığı gibi gitmedi, ne Irak’ta ne de bölgesel planda bir istikrar kurulabildi. Irak, BOP çerçevesinde model olarak alınabilecek bir çoğulcu ve demokratik rejimin inşası bir yana bölgesel istikrarı tehdit eden terör örgütlerinin serpilip geliştiği bir ülkeye dönüştü. Irak’ta mezhebi çatışmaların keskinleştirdiği atmosfer içerisinde serpilip gelişen selefi cihadi örgütlenmeler, 2011’de patlak veren Suriye krizinin militarize olmasını hızlandırdı. Öte yandan Libya’da da barışçıl gösterileri kontrol etmekte zorlanan Kaddafi rejiminin sert askeri önlemlere başvurması gösterilerin iç savaşa dönüşmesine neden oldu. Yemen de S. Arabistan’ın ülkede bağımsız bir politik hareketin filizlenmesine asla izin vermeyen hegemonik tutumu nedeniyle iç savaşa evrildi.

Ayaklanmaların ikinci dalgası ise bu üç ülkede süren iç savaşın ve geri kalan ülkelerin politik ve ekonomik istikrarsızlığının gölgesinde gerçekleşti. Irak, Lübnan ve İran’daki gösteriler bir taraftan ekonomik krizlere ve yönetişim krizine tepki olarak ortaya çıkarken, diğer taraftan da bu krizleri derinleştirdi.

Gelinen noktada bölge, gerek ekonomik krizin gerekse Covid-19 salgının derinleştirdiği kaosun ortasında yeni bir bölgesel düzenin oluşmasına oldukça uzak duran bir görüntü veriyor. Trump yönetiminin ABD’deki siyonist lobilerin ve aşırı sağcı seçmenin desteğini almak için geliştirdiği Yüzyılın Planı, bölgenin can yakıcı sorunu olan Filistin halkının elde ettiği kazanımları da bütünüyle berheva etme amacını taşıyor. Devam eden iç savaşlar ve bölge insanının büyük değer atfettiği Filistin meselesinde derinleşen buhran ve yaşanan ekonomik kriz, giderek daha büyük bataklığı andıran Ortadoğu’da herhangi bir bölgesel düzene oldukça uzak olduğumuz izlenimini uyandırıyor.

Daha yakın zamanda, soğuk savaş sonrası Orta ve Doğu Avrupa'da bile, düşman rejimlerin çöküşü Batı eğilimli olumlu politik gelişmelere yol açtı. Bununla birlikte bu büyük hırs, ABD'nin gücünün sınırlarına karşı koyduğu Irak'ın kumlarında batırıldı; bu, seçimlerin ABD'ye dost rejimleri zayıflattığı ve düşman ideolojik muhalifleri tercih ettiği bir bölgenin karmaşık gerçekliklerinde dağıldı .

Bölgede, çeşitli kuvvetler Ortadoğu'ya alternatif düzen uygulamaya çalıştı. İran liderliğindeki ve Suriye, Hizbullah ve Hamas'ın da aralarında bulunduğu ittifakın yanı sıra Irak'taki bir dizi grup yeni Ortadoğu için çalıştı.

Bu alternatif düzen, ABD'nin etkisini ortadan kaldıracak ve ABD'ye düşman olan ve İsrail ile savaşan geniş bir bölgesel ittifaka katılacaktı. Bu çaba birtakım engellerle karşılaştı. Birincisi, İran’ın Irak’taki bazı dostlarının Şii çoğunluk hükümetini oluşturmak ve istikrara kavuşturmak için ABD askeri müdahalesine ve varlığına ihtiyacı vardı. İkincisi, kendisini pan-İslamcı bir lider olarak gösterme girişimine rağmen İran, Şii kimliğinden ve Irak, Lübnan, Kuveyt ve Suudi Arabistan’daki Sünni-Şii gerginliklerinden kaçamadı.Suudi Arabistan ve Bahreyn, İran'a karşı Sünni bir tepki yarattı. Üçüncüsü, İran'ın Arap dünyasında, belki de Mısır'ın 1960'larda denediklerine benzer bir liderlik rolü oynama teklifi, Arap-Fars gerginliklerinde de bozulmaya başladı. İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Filistin topraklarında potansiyel olarak baskın bir etkiye sahip olduğu yeni bir Ortadoğu'yu dört gözle beklerken, Suudi Arabistan ve KİK ülkelerinin yanı sıra Ürdün ve Mısır'da da muhalifler aldı.

Suudi Arabistan, Arap devletlerinden oluşan farklı bir bölgesel düzen oluşturmak için çalıştı. Bu düzen içerisinde İran, Suudi Arabistan'ın dostane ve komşu ilişkiler kurmaya çalışmasına rağmen harici bir oyuncu olarak kalacaktı. Suudi Arabistan liderliğindeki bu yeni Arap düzeni, ABD ile dostane ilişkileri sürdürecek ve barış için toprak temelinde İsrail ile barış arayacaktı. Şii topluluklarını ve bölge genelindeki talepleri yerine getirirken güçlü bir Sünni kimliğini koruyacaktı. Suudi Arabistan aynı zamanda Türkiye ve Pakistan'da İran'ın iktidarını dengelemek için bölgesel Sünni müttefikler olarak bağlanmayı umuyordu. Suudi Arabistan, BAE, Ürdün ve Mısır arasındaki eylemleri onayladı ve Lübnan ve Filistin'deki zorba müşterileri yetiştirdi. Bununla birlikte, Suudi Arabistan'ın Irak'ta ortaya çıkan yeni devlete karşı, hoşnutsuz Sünni muhalefet gruplarının desteklenmesi dışında olumlu bir katılım planı yoktu ve Türkiye ve Pakistan'a bakışları çok az meyve verdi.

Yazar:
İslam ÖZKAN
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul