21 Ocak 2022 - Cuma

Şu anda buradasınız: / Dil Devrimi yahut Dili Devirmek
Dil Devrimi yahut Dili Devirmek

Dil Devrimi yahut Dili Devirmek D. Mehmet DOĞAN

Dil Devrimi yahut Dili Devirmek

20. yüzyılda, köklü yazılı kültüre sahip milletlerden sadece Türklerin alfabesi değiştirildi, yeryüzünde sadece Türkiye’de “dil devrimi” yapıldı. Yabancılar, dilde devrim olmayacağını bildikleri için dil devrimini “reform”, yani “ıslahat” olarak tercüme ediyorlar (language reform).

1930’lu yılların başında Türkiye dille yatıyor, dille kalkıyordu. 1932’de ilk Dil Kurultayı toplanmıştı. 2. Dil Kurultayı “Gazi Hazretlerinin yüksek huzurlariyle altıncı ve son toplantısını” 24 Ağustos 1934’te yapmıştı.

Bu tarihten sonra, gazeteler birinci sayfalarında öz Türkçe yazılar yayınlamaya başladılar. Her gün dilimize mal olmuş Arapça ve Farsça kelimelerin arı dilden karşılıkları yayınlanıyor ve bu kelimelerin kullanılması isteniyordu. Reisicumhur gazetelerde öz Türkçe yazıların baş makale yerinde, bölünmeden ve öteki yüzlere (sayfalara) atılmadan yazılmasını buyuruyordu; bu da Matbuat Umum Müdürlüğü (Basın Yayın Genel Müdürlüğü) tarafından gazetelere tebliğ ediliyordu.

Türkiye’de batı tarzı modernleşme 20. yüzyılın başında siyasî iktidarın amacı olmaktan çok aracı idi. Yapılanlar, taklitçi modernleşme adına yapıldı. Dil devrimi de batılılaşmanın araçlarından biri idi. Batı medeniyetinin kök dilini, yani Latinceyi, terimlerde esas almak, günlük dil Türkçe olsa bile eğitimde batı dillerinden birine, esas olarak İngilizce’ye yönelmek, nihai -fakat, gizlenen- hedefti.

Yeterince Latince öğretecek uzman bulunamadı, İngilizce öğretimi için eleman temin edilemedi. Tıp terimleri dil devrimi yıllarında Latinceleştirildi. Daha sonra fizik, kimya, biyoloji gibi ilimlerin dilleri de neredeyse tamamiyla Latinceleştirildi.

  1. Safha: Yerleşik dili sarsmak!

Dil devriminde birinci safha, yerleşik dili sarsmaktı. Bu, belli ölçüde başarıldı. Yerleşik dilin kodları halkın yönetilmesi konusunda tatminkâr sonuçlar vermiyordu. Kelimelerin ve kavramların arka planları, dinî muhteva ile kesişen anlam alanları yöneticileri rahatsız ediyordu. Bu ancak bir “devrim”le, zorlama ile halledilebilirdi.

Binlerce yıllık dil ağacımız işte böyle devrildi. İkinci safhaya tam mânasıyla geçilemedi! Buna şartlar elvermedi. Türkçeye ağır hasar verdirildi, zaman içinde ıstılahları/terimleri geniş ölçüde Latinceleştirildi, İngilizce öğretimi bütün sisteme yayılamadı, fakat, “Türkçeyle ilim olmaz” diyenler YÖK Başkanlığına kadar yükseldi. Şu anda da vakıf üniversiteleri esas olarak İngilizce, bazıları Fransızca ve Almanca öğretim yapıyor.

“Su”ya su demezsek ne olur!

Semantiğin kurucusu olarak bilinen Ferdinand Saussur dili, bütün unsurları birbiriyle irtibatlı, herhangi bir unsuru diğerinin varlığı ile değer kazanan bir sistem olarak görür.

Dil, işaretler (göstergeler) sistemidir. Her kelime bir veya daha fazla anlama işaret eder. İşaret kavramla sesi birleştirir. Konuşurken nesnenin ses tahayyülü zihinde belirir, bu tahayyül hareketlenme sonucu sese dönüşür ve zihnimizde o kavramı çağırır. Kişilerin konuşarak anlaşması, işaretteki ses tahayyülünün insan zihninde ortak kavramları çağrıştırmasıyla gerçekleşir.

Alman dilbilimci Leo Weisgerber, dilin dünyayı kelimeleştirdiğini söyler. İnsan kelimelerin dünyasında konuşur, yazar, düşünür ve böylece hayat bulur. Kelime ile varlık, nesne arasında doğrudan bir bağlantı yoktur. İnsanlar bir dil ara dünyasında yaşarlar. Bu dünyayı kavram alanları hâlindeki dil unsurları kurar. Weisgerber’in “dil kavramları” olarak adlandırdığı bu unsurlar zihnin dış âlemden kavrayıp aldığı şekiller, kelimeye dönüştürülmüş dünyadır.

Bu çerçeveden bakılınca, dile müdahalenin anlam dünyasına müdahale demek olduğunu kavramak zor olmaz. Her kelime bir veya daha çok anlama işaret eder. İşaret ortadan kaldırılırsa, işaret edilen yani “medlûl” de ortadan kalkar. İşaret değiştirilirse, işaret edilen de değişir. Yeni işaret bizi her zaman işaret edilmek istenene götürmez.

Gerek konuşmanın (sesle ifade) ve gerekse yazının (şekille ifade) maksadı aynıdır: İnsanlar arasında münasebet sağlamak, insanların dileklerini, duygularını, öfke ve hırslarını, inanç ve sevdalarını... ifade etmelerine vasıta olmak. Tek kelimeyle yazıda da konuşmada da gaye "haberleşme"dir, “iletişim”dir.

Sesle ifadeye dayanan konuşmanın ve şekille ifadeye dayanan yazının haberleşmeyi sağlayabilmesi için yazıda işaretlerin ve konuşmada ses gruplarının bilinmesi, tanınması gerekmektedir. Yani, eğer insanlar amaçlarını sadece el-kol hareketleriyle, mimiklerle anlatmayacaklarsa, ortaklaşa bilecekleri rumuz ve ses gruplarına ihtiyaç vardır.

Meselâ, A, susuzdur. Su insanın ve bütün canlıların temel ihtiyacıdır; hayatta kalmak için bu ihtiyacın karşılanması şarttır. A, B'den su isteyecektir. A "su" dediği zaman B, "bayağı sıcaklıkta sıvı halinde olup, tadı, rengi, kokusu olmayan; iki hacim hidrojen ve bir hacim oksijenden oluşmuş bulunan; denizleri, gölleri, ırmakları pınarları meydana getiren saydam madde"2yi hatırlıyorsa haberleşme, anlaşma imkânı vardır. Yok, "su" kelimesi B'ye bir şey ifade etmiyorsa, iletişim mümkün olmayacak ve A'nın susuzluğunun tatmini en azından güçleşecek, hatta belki de imkânsızlaşacaktır.

Çok basit bir örnek verdik; A, B'den su istiyor. Her ikisi de "su" denildiği zaman aynı şeyi anlıyorlar. Yani haberleşmeyi mümkün kılan, ortak bir deneme-bilgi alanları var. Fakat bir sabah A'nın herhangi bir sebeple, "su" kelimesinin yerine başka bir kelimeyi koyduğunu düşünün. Bu yeni kelime, B için hiçbir mâna ifade etmeyecektir. Eğer A ve B bir topluluk içinde yaşıyorlarsa ve bu toplulukta "su" kelimesi herkesçe ya da büyük çoğunlukça biliniyorsa, A'nın kullandığı yeni kelimeyi yalnız B değil, bütün topluluk fertleri anlamayacaktır. Bu durumda, A, eğer gerekli suyu kendisi gidip alacak halde değilse (meselâ, yerinden kalkamayacak ölçüde hasta olabilir) susuzluktan ölme ihtimali artacaktır ve eğer A, yalnız "su"yu değil, başka birçok kelimeyi de kullanmaktan kaçınarak yeni kelimelerle konuşmaya devam ederse, topluluk fertlerinin büyük çoğunluğu kendisini anlamadığı için dışlanacaktır.

Eğer A, toplumun herhangi bir ferdi değil de mevki sahibi biriyse? Meselâ; A, o topluluğun en üst yöneticisiyse... Şüphesiz durum daha değişik bir mahiyet arz edecektir. O zaman A'nın neden böyle davrandığı sorusu üzerinde düşünmek daha faydalı ve aydınlatıcı sonuçlar verecektir.

 

Dil Devrimi’nin uygulama yılı: 1934

“Dil Devrimi” gerçek anlamda, 1934 yılı Ağustosunda toplanan 2. Türk Dili Kurultayı’ndan sonra uygulanmaya başlanmıştır. Kurultay hazırlıklarına, bizzat Cumhurbaşkanı Gazi (henüz “Atatürk” olmamıştır, Soyadı Kanunu çıkmamıştır) de katılır. Yarı resmî Hakimiyet-i Milliye gazetesi 14 Ağustos tarihli haberinde, Türk Dili Tedkik Cemiyeti Umumî Kâtipliği’nin şu açıklamasını yayınlar (orijinal imlâsına dokunulmamıştır):

“T.D.T.C. umumi merkez heyeti ve ikinci türk milli kurultayı merkez bürosu bugün saat 10 da umumî kâtip İbrahim Necmi Beyin reisliği altında Çanakkale mebusu Ahmet Cevat Ordu mebusu Ali Canip, Aksaray mebusu Besim Atalay, orta tedrisat umum müdürü Hasan Âli, Konya mebusu Naim Hazım ve profesör Dr. Saim Ali beylerden mürekkep olarak toplanmış ve tezlerin tetkikine devam etmiştir. Sonraki toplantı cemiyeti kuran ve koruyan Reisicümhur Gazi Mustafa Kemal Hazretlerinin yüksek reislikleri altında olmuştur.

Bu toplantıda B.M.M. reisi Kâzım Paşa hazretleri de hazır bulunmuştur.”

Kurultay, 17 Ağustos günü saat 14’te açılmıştır. Gazete haberlerinde, kurultay müzakerelerinin o zamanlar yeni bir kitle iletişim aracı olan radyodan her gün dinlenebileceği belirtilmektedir. Haber, yine T.D.T.C. Umumî Kâtipliği’nin açıklaması olarak verilmektedir. Haberde, İstiklâl Marşı’ndan sonra Cemiyet’in reisi Maarif Vekili Bey’in açış nutku söyleyeceği belirtilmektedir. Kurultay Dolmabahçe Sarayı’nda yapılmaktadır. Kurultay salonunun radyo merkezlerine bağlandığı, cumadan başka her gün 14-18 arası müzakerelerin radyodan takip edilebileceği belirtilmektedir.

19 Ağustos tarihli Hakimiyet-i Milliye’nin birinci sayfası tamamen Dil Kurultayı’na ayrılmıştır. Tam ortada “Gazi”nin resmi yer almakta ve altında “Kurultayın büyük kurucu ve koruyucusu Gazi Mustafa Kemal hz.” ibaresi bulunmaktadır. Haber metninde, Meclis Reisi Kâzım Paşa’nın Kurultay Başkanı, Maarif Vekili’nin ise 2. Başkan olduğu belirtilmektedir.

Kurultay’ın ikinci günü, “Dün Gazi hazretlerinin huzuru ile Kâzım Paşa’nın reisliği altında toplanarak tezleri dinledi” başlığı ile verilmektedir.

2. Gün Ahmet Cevat Bey tezini savunmuştur. Gazeteye göre, tezinin özeti alkışlarla karşılanmıştır:

“Bu etüdün verimlerini kardeş cemiyet ‘Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nin verimleriyle bağlarsak meseleyi kökünden aydınlatmış olaruz. Ulu başganımızın sezgileri ile iki arkadaş cemiyet çalışarak medeniyet ve dil menşeinin Ortaasya olduğunu şimdiden aydınlatmışlardır. Oral-Altay ve Hind-Avrupa oymağı adları altında gösterilen bütün dillere ‘Altay dilleri’ adını vermek zamanı gelmiştir. Burada Hint grupu, Cermen grupu, Şarkî Altay grupu, bunlardan İsekelt grupu, Cermen grupu, İslav grupu, Grek grupu, Latin grupu, Kafkas grupu, Fin grupu ayrılmıştır. Asya’da her ne zaman yeni bir grupun dil vesikaları keşfolunursa artık Hint–Cermen, Hint-Avrupa vasıflarını haizdir diye Altay dillerine ayırmak caiz olamıyacaktır.

Saygın yurtdaşlarım.

Bu etütde söylediklerimizin her noktasını müdafaaya, sorulacak suallere, edilecek iytirazlara cevap vermeğe hazırız.

Bu etütleri biz herkesten ön kendimizi bilimlik bir inanla kuvvetlendirerek yürüttük. Kendi inanımızı başkalarına da aşılamağa çalışmak borcumuzdur.”

Bu özetin özü şudur: “Türkçe ilk Avupa dilidir!” Daha sonra Saim Ali Bey’in tezinin de Ahmet Cevat Bey’in Türk dilinin ilk Avrupa dilinden başka bir şey olmadığı hakkındaki tezini muvaffakiyetle takviye ettiği belirtilmektedir.

“Büyük Gazimizin huzuruyla” üçüncü toplantı 20 Ağustos’ta yapılır.

“Dil kurultayı. Gazi hazretlerinin yüksek huzurları ile dördüncü toplantısını yaptı. Tezlerin tetkikini devam edildi. Agop Martayan beyin tezi büyük alâka ile dinlendi.”

Beşinci günün öne çıkarılan tezi, Harp Akademisi Kumandanı Ali Fuat Paşa (Erden)’indir. Paşa, tezinden önce, kurultaya askerlik ıstılahlarını Türkleştirmek için ordunun iki yıl içinde yaptığı işleri anlatmış. Ana dile çevrilen ıstılahların Osmanlıcadaki asılları, Fransızca ve Almancadaki mukabilleri ile karşılaştırmış. Karşılığı bulunan ıstılahların rakamlarını vermiş. Misallerle eski Osmanlı dilindeki ıstılahların kifayetsizliğini isbat etmiş!

Kurultay’ın altıncı ve son günü, “Dil kurultayı Gazi Hazretlerinin yüksek huzurlariyle altıncı ve son toplantısını yaptı ve yeni merkez heyetini seçerek dağıldı” başlığı ile verilmektedir.

Dil Kurultayından sonra, Türk Dili Tedkik Cemiyeti’nin ismi Türk Dili Araştırma Kurumu yapılmıştır. Aynı sene içinde Osmanlıcadan Türkçeye Karşılıklar Kılavuzu hazırlanmış, 1935 başında yayınlanmış, böylece halen kullanılan kelimelerin yerine hangi kelimelerin kullanılacağı resmen ortaya konulmuştur. Buna rağmen gazetelerin bu kelimelere fazla iltifat etmediği veya arka sayfalarda yasak savma kabilinden yayınlar yaptığı anlaşılmaktadır. Bunun üzerine, Matbuat Umum Müdürlüğü resmî bir tebliğ yayınlamıştır. (17 Kasım 1934 tarihli tebliğ)

18 Kasım tarihli nüshasında bu tebliği yayınlayan Cumhuriyet gazetesi ertesi gün “Özdil yolunda” başlıklı, çerçeveli bir yazıya yer vermiştir. Bu yazıda, “Yüce önder, özdilimizle yazılacak yazıların bundan böyle gazetelerde, bölünmeden ve atlamadan birinci yüze konulmasını buyuruyorlar” denildikten sonra bu konudaki desteğin tam olacağı, Türkçenin içine katılmış yabancı sözlerden kurtarılacağı ifade edilmektedir.

20 Kasım tarihli Cumhuriyet’te, “Dahiliye Bakanlığı”nın Önder’in nutku üzerine bir tamim yolladığı, o nutukta kullanılan öz Türkçe sözlerin bütün dairelerde kullanılacağı belirtiliyormuş. Tamimin ekinde bir kelime listesine de yer verilmektedir.

Milileşme değil Batılılaşma; Özleşme değil Latinceleşme!

“Öz dile dönme, millileşme” hareketi olarak sunulan dil devrimini bir batılılaşma uygulaması olarak kabule zorlayan birçok hususlar üzerinde durulabilir. Meselâ, dil devriminin hızlı yıllarında, dilde tasfiyeler yapılırken batı kaynaklı kelimelere dokunulmamıştır. O zamanın bu uygulaması şöyle izah edilmektedir:

"Türk dili de menşede bu dillerle (Hint-Avrupa) aynı kaynaktan türemişti... Türkçe ile Hint-Avrupa dillerinin aynı bölgede ve aynı şartlarla ortak yaşadığı... Bu gerçekten Güneş-Dil Teorisi doğdu". "Bu teori ile Batıdan gelen sözlerin aslında Türkçe ile aynı kaynaktan geldiği açıklanacak, kaçınılmaz sözlerin girişi Türkçe ile bağdaştırılacaktı." “Posta, telefon radyo, tren, vapur... gibi Batıdan gelen sözlerin Türkçelerini aramak boşuna bir emek olurdu."

Tabiî söz konusu olan, sadece burada ifade edilen ve günlük hayatta kullanılan kelimeler değildir.

Öz Türkçeleştirmenin Yönetim Psikolojisi

Karşılıklar kılavuzlarında yer alan kelimeler çeşitli gruplarda tasnife tâbi tutulursa, ilgi çekici bazı neticelere varılacaktır. İlk dikkati çekecek husus bazı unvanlar ve sıfatların Osmanlıcaları yerine Fransızcaları veya ses ve yapı olarak Fransızca çağrışımı uyandıranların durumudur. '‘General / genel direktör / direktör / ispektör..." bu unvanların askerî ve idarî kademelenmede en üst seviyeleri ifade ettiği görülmektedir. Paşa, umum müdür, müdür, müfettiş... gibi ünvanların Fransızcalarının tercihi diğer tercihlerle birlikte mânâlı bir bütün teşkil etmektedir. Yöntimle ilgili bazı kelimeler de bu Fransızcalaştırmanın konusu olmuştur. Site / sosyete / sosyal / kamu (komün) / örgüt (organizasyon)/ urbanizm..." örneği kelimeler de bazı idarî kademelerin Fransızcasıdır: şehir, cemiyet, medenî, nahiye (bucak), teşkilat, şehircilik.

Diğer taraftan, bazı iktisadî-malî tabirlerde Fransızca karşılıklara yöneliş de bu davranışı tamamlamaktadır. “Ekonomi / finans /endüstri/sosyete..." iktisat, malî, sanayi, şirket... kelimeleri bürokratlar nazarında sahip olduğu değere bağlı bir değiştirmeye konu olmuştur.

"Komisyon / parti / delege / diskur / protokol" encümen, fırka, heyet, nutuk, teşrifat kelimelerinin Fransızca karşılıkları olarak bürokratik devrim psikolojisini anlamlı şekilde açıklamaktadır. Bürokratik zihniyetin dilinden düşürmediği bu deyimler, yine çok önem verdiği "entellektüelizm”le ilgili bazı deyimlerle birlikte açıklanmalıdır: "İde / idemen / okul-ekol / lektür / diploma..." (fikir, münevver, mektep, okuma, şehadetname). Dikkat çeken birkaç kelimeyle bu çerçeveyi tamamlayalım: "Evren / evrensel / modern" (âlem, âlemşümul, asrî).

Osmanlıca (Türkçe) idarî unvanlar ve kuruluş isimleri Türkiye dışında ilk nazarda bir mânâ ifade etmemektedir. Halbuki, Fransızcaları bu vazife ve makamları, unvan ve isimleri daha bir değerli kılmakta, aynı zamanda, yabancıların doğrudan anlamaları mümkün olmaktadır. Artık onlar "paşa" değil, herhangi bir Batı ülkesindeki gibi "general”dirler. Müdür değil "direktör", müfettiş değil "ispektör"dürler. Bu sıfatlara sahip bürokratlarımız, tıpkı bir Fransız idarecisi gibi, “sitelerde, sosyete içinde, sosyal bir hayat” yaşarlar. “Örgütleniş” de tıpkı Fransa'daki gibi “komün” idarî birimlerine dayanır. “Urbanist”ler, şehir hayatını düzenler. General / direktör / ispektör... bürokratlarımız "ekonomisi, finansal işleri, endüstrisi" olan bir ülke kurmuşlardır. Bu ülkede işlerin incelendiği "komisyonlar", siyasî hayatta rol sahibi “parti”ler vardır. Dış temaslara "delegasyon" gönderen bu ülkenin "protokol”ü de düzenlidir ve general / direktör / ispektör'ler “diskur”lar verirler. General / direktör / ispektör tabaka, "idemen"dir, “ide” ile uğraşırlar. "İdeyel" sahibidirler. Okullar açar, halkı buralarda “laktırırlar”. Yüksek "diploma”ları vardır. Bu ülkeyi idare edenler, "evrensel" bir devrim yapmış, ülke daha önce çok geri iken "modern" bir ülke olmuştur.

"Devrim" olarak nitelenen değişiklikleri gerçekleştiren aydın-bürokrat tabakanın zihnî yapısını, psikolojisini dil devrimindeki bu tavrı bütün açıklığı ile ortaya koyamamaktadır. Mesela, erden itibaren küçük rütbelerde (onbaşı, çavuş, yüzbaşı, binbaşı) herhangi bir değişiklik yapılmamıştır. Meselâ, "memur" yerinde dururken, başına "director”ler, "ispektör”ler çıkarılmıştır. "Köy"e dokunulmamış, fakat, "komün" ve "site”ler kurulmuştur. Bu çerçevede, dil devrimi ve kılavuz sözlükler gözden geçirilirse daha ilgi çekici neticelere varılabilir.

Bu örneklere bakılarak dil devrimi ile aynı zamanda yeni bir iktidar dili oluşturulmak istendiğini söylemek mümkündür. Nitekim Atatürk’ün hayatının son döneminde dil devrimi ile ilgili uygulamalar belli ölçüde yumuşamış; hatta onun “İki şeyde devrim olmaz: dil ve mûsiki” dediği, yakınında bulunanlar tarafından ifade edilmiştir.

Atatürk’ün ölümünden sonra, İsmet İnönü dil devrimine hız vererek “yeni dil-yeni iktidar” düşüncesini tekrar devreye sokmuştur. Çok partili hayata geçişten sonra da gerek Demokrat Parti gerekse 1960 sonrası sağ iktidarlar döneminde dil devriminin bu anlamda bir siyaset aracı olarak kullanıldığı söylenebilir.

 

 

Spot için

 

1-Türkiye’de batı tarzı modernleşme 20. yüzyılın başında siyasî iktidarın  amacı olmaktan çok aracı idi. Yapılanlar, taklitçi modernleşme adına yapıldı. Dil devrimi de batılılaşmanın araçlarından biri idi. Batı medeniyetinin kök dilini, yani latinceyi, terimlerde esas almak, günlük dil Türkçe olsa bile eğitimde batı dillerinden birine, esas olarak İngilizce’ye yönelmek, nihai -fakat, gizlenen- hedefti.

 

2- 18 Kasım tarihli nüshasında bu tebliği yayınlayan Cumhuriyet gazetesi ertesi gün “Özdil yolunda” başlıklı, çerçeveli bir yazıya yer vermiştir. Bu yazıda, “Yüce önder, özdilimizle yazılacak yazıların bundan böyle gazetelerde, bölünmeden ve atlamadan birinci yüze konulmasını buyuruyorlar”

Yazar:
D. Mehmet DOĞAN
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul