24 Ekim 2021 - Pazar

Son Sayı Başlıkları
Şu anda buradasınız: / Medine Vesikası ve Barış İçinde Bir Arada Yaşama Sorunu
Medine Vesikası ve Barış İçinde Bir Arada Yaşama Sorunu

Medine Vesikası ve Barış İçinde Bir Arada Yaşama Sorunu Yusuf YAVUZYILMAZ

Modern toplumlarda ortaya çıkan bir arada yaşama sorunu, konu hakkında tarihteki uygulamaları gündeme taşıdı. Modern ulus-devletin otoriter vasfı, öteki olarak tanımlanan toplum kesimlerinin bir arada nasıl yaşayacağı sorununu doğurdu. Modern devlet yapısı gereği çoğulculuğa kapalı bir siyasal arka plana sahiptir. Bunun nedeni, ulus devletin, ulus bilincine dayalı, teritoryal, otoriter bir yapıya sahip olmasıdır.

Dinî, etnik ya da kültürel yönden “öteki” diye tanımlanan toplum kesimlerine karşı geliştirilecek üç tür yaklaşımdan söz edilebilir:

1-Asimilasyon,

2-Etnik temizlik,

3-Barış içinde bir arada yaşama.

Asimilasyon, eğitim gibi araçlarla Türkiye dahil, derecesi birbirinden farklı olmak üzere, ulus-devlet olarak örgütlenen bütün devletlerde görülen yaygın bir uygulamadır. Etnik temizlik ise, Almanya ve Sırp örneğinde olduğu gibi ötekine duyulan nefretten beslenen yok etme politikasıdır. Bu politikaların, acı ve gözyaşından başka bir sonuç doğurmadığını artık biliyoruz.

Üçüncü yöntem olan barış içinde bir arada yaşama seçeneği ise, insanlığın ulaşmaya çalıştığı yeni bir siyasal tutuma işaret etmektedir. İşte bu noktada İslâm tarihinde referans alabileceğimiz, pratikte uygulanmış ve bize birbirinden farklı toplum kesimlerinin barış içinde yaşama idealine temel oluşturacak sözleşmeler bulunmaktadır.

İslâm’ın temel kaynağı Kur’ân’a bakıldığında insanların, Müslüman olmaya zorlanmaları söz konusu değildir. Esasen böyle bir durum vahyin genel ilkelerine aykırıdır. “Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi iman etmiş olurdu. Böyle iken hepsi Mümin olsun diye sen insanları zorlayıp duracak mısın?” (Yunus,99)

Ayrıca insanların kendilerine özgü farklı yaşam biçimlerinin olduğu Kur’ân’ın temel kabulüdür. “Eğer Allah dileseydi, sizi tek bir ümmet kılardı; ancak bu verdikleriyle sizi denemek içindir” (Mâide, 48) Bu ayetten açıkça anlaşıldığı gibi Kur’ân hayatın çoğulculuğunu temel referans kabul eder. Çoğulculuğun en çok vurgu yapılan yönü ise, farklı din mensupları olan Yahudî ve Hıristiyanların konumudur. Kur’ân, Yahudi ve Hıristiyanlığı ehlî kitap olarak nitelendirerek, diğer inançlardan farklı bir kategoriye koyar. Kur’ân’da ehli kitapla ilgili uyarılar olduğu gibi, onlarla diyaloga girilmesini öneren ayetler de vardır. Kitap ehlinden zulmedenler dışında kalanlarla en güzel şekilde mücadele edin ve şöyle deyin: Bize indirilene de, size indirilene de inandık. Bizim ilahınız da sizin ilahınız da birdir. Biz O’na teslim olmuşuzdur.( Ankebut, 46)

İslâm tarihinde, “öteki” sayılabilecek kişi veya gruplarla diyalogun kökleri vahiy gelmeden önceye dayanmaktadır. Bu nedenle Medine Vesikası’nın kökenleri, Arap geleneğinde önemli bir yer tutan “hılf” anlayışına kadar geri götürülebilir.  Hz. Peygamber’in (s.a.v.), henüz Risâlet görevine başlamadığı bir dönemde gerçekleştirilen “Hıl’ful-Fudul” hareketi, “cahiliye” diye adlandırılan bir tarihsel dönemde yapıldığı için de önem arz etmektedir. Bu ittifakın, Arap kabileleri arasında süregelen savaşlar sonucu oluşmuş karmaşa ortamında, can ve mal emniyetinin kalmadığı, insanların birbirine zulmettiği, haklının haksız olandan hakkını alamadığı bir ortamda kurulması dikkat çekicidir. İttifakın amacı insanları zulme uğramaktan kurtarmak ve güvenli bir toplumsal ortam oluşturmaktır. Bu toplantılara, Hz. Peygamber’in de (s.a.v.) ara sıra katıldığını ve alınan kararlarda etkili olduğu bilinmektedir. “Abdullah İbn Cuda’nın evinde merasimle cemiyet kurulmuştur. Muhammed Hamidullah’ın aktardığına göre, Abdullah İbn Cuda’ çok sayıda kişinin katılımı ile gerçekleştirilen toplantıda yaptığı yemin önemlidir.

‘Allah’a yemin ederiz ki, zulme uğrayanın yanında ve zalim ona kesbettiği hakkını iade edene kadar hepimiz tek el olacağız; bu birlik denizin bir kıl (: yün) parçasını öğütüp yok edebileceği, zamana kadar ve Hira ve Sebir dağları yeryüzünde dikili olduğu müddetçe ve zulme uğrayanın tam bir eşitliği ile birlikte devam edip gidecektir” (1)

İbn Hişam ve Taberî gibi klasik kaynaklar, Abdullah İbn Cuda’nın evinde kurulan bu teşkilatın çok sayıda anlaşmazlığı ortadan kaldırdığını yazmaktadır. Tüm olumlu yanlarına rağmen teşkilat 30 yıl sonra ortadan kalkmıştır. Muhammed Hamidullah’ın verdiği bilgiye göre cemiyet, “… kendi içine yeni üyeler almıyordu ve 20–30 yıl nihayetinde son üyesinin ölümü ile de bu teşkilatın kökü kurumuştur (2)

Hıl’ful­­­-Fudul Teşkilatının Risâlet’ten önce olması nedeni ile, vahiy geldikten sonra artık bir değeri olmadığı görüşü temel alınarak yapılan eleştiri ise tamamen temelsizdir. Hazret­-i Muhammed (s.a.v.) antlaşma hakkında, Risâlet sonrasında şöyle buyurmuştur. “Abdullah b. Cuda’nın evinde yapılan Hıl’ful-Fudul’a iştirak ettim. İslâm geldikten sonra çağırılsam, yine iştirak ederdim.” (3) Bu ifadeler ittifakın belli bir tarihsel dönem ile sınırlandırılamayacağını, tam aksine bütün zamanlar için genelleştirilebileceğini açıkça göstermektedir. Nitekim “Erdemliler İttifakı, sadece tarihsel bir kurum değil, aynı zamanda, farklı dünya görüşlerine sahip olsalar da temel ahlâkî ilkelerde anlaşan insanların zulmü engellemek için uzlaşmalarının toplumsal bir zorunluluk olduğunun ifadesidir” (4)

Hz. Peygamber döneminden başlayarak Müslümanların Yahudî ve Hıristiyanlarla ilgili geliştirdikleri ilişkiler, Kur’ân’da vurgu yapılan genel ilkeler çerçevesinde olmuştur. Nitekim Medine Döneminde hayata geçirilen Medine Vesikasının aktif tarafları Müslümanlar, Yahudiler ve Hıristiyanlardır.

Medine Vesikası hakkında en geniş bilgi veren araştırmacı, Muhammed Hamdullah’tır. Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettiğinde ilk olarak Ensar ve muhacir arasında büyük bir kardeşleşme süreci yaşandı. Ancak Medine’de sadece Müslümanlar yaşamıyordu. Medine nüfusunun büyük kısmını Yahudiler ve Müslüman olmayan Araplar oluşturuyordu. Hz. Peygamber’in, Müslüman olmayan bu insanlara karşı nasıl bir tavır takınacağı son derece önemliydi. İşte Medine Vesikası, Müslümanların kurduğu ilk şehir devleti olan Medine’de hayat buluyordu. “Medine’ye gelişten sonra önce Medineli Ensar ile Mekke’den gelen Muhacir ailelerin başkanlarının katıldığı büyük bir kardeşleşmenin hukukî temelini oluşturan hükümler görüşüldü. İşte Medine Vesikası’nın ilk 23 maddesi, bu toplantıda tespit edilmiş olup yeni Müslüman bloğun sosyal ve hukukî ilişkilerini yazılı hükümlere bağlamaktadır.

            Bu iş tamamlandıktan sonra, Hz. Muhammed(s.a.v), Enes bin Malik’in evinde Müslüman bloğun liderleriyle olduğu kadar, Müslüman olmayan Medineli diğer sosyal blok temsilcileriyle de durumu istişare etti. Ve anlaşılan bu sefer, Binti Haris’in evinde toplanarak yeni bir “ Şehir- Devlet” yapısını ortaya çıkaran temel ilkeler üzerinde anlaştılar. Bu yeni devletin anayasası yazılı bir biçimde tespit edilip vazedildi ki, bu metin şu an elimizde bulunan vesikadır. (5)

Medine Vesikası, Muhammed Hamidullah’ın verdiği bilgiye göre 47 maddeden oluşmaktadır. Vesika bize, Müslümanların kendisi gibi düşünmeyen ve inanmayan değişik topluluklarla yapılacak anayasal bir sözleşme ile barış içinde yaşayabileceklerini gösteriyor.

Bu vesikanın, niçin tarihte kurulan devletlerde gündeme gelip model oluşturmadığı konusu sorgulanabilir. Buradaki en önemli faktör, özellikle dört halife devrinden sonra şura, biat ve seçim gibi müzakereci ve katılımcı siyasetin önünün tıkanarak, otoriter bir kral-halife döneminin başlamasıdır. Şura ve seçim tümden ortadan kalktığı gibi, tarafların özgür iradeleriyle verdiği bir karar olan biat kavramı zorla boyun eğdirmeye dönüştü. İslâm’ın temel kavramlarına yapılan etimolojik müdahale ile şura ve biat kavramları tanınmaz hale geldi.

Emevî halifesi Muaviye’nin ve Oğlu Yezid’in oluşturduğu gelenek, katılımcı siyaseti değil sindirmeyi ve silah zoruyla meşruiyet sağlamayı ilke edinmişti. Muaviye’nin ve Yezid’in ötekisi zalimler değil, Hz. Ali ve Hz. Hüseyin idi. Bu seçkin insanlarla bile müzakere etmeyen insanların Medine Vesikası gibi özgürlükçü bir belgeyi uygulamaları beklenemezdi.

Medine Vesikası’nın süresinin kısalığı ve İslâm tarihinin siyasal anlamda Muaviye ile birlikte hilafet saltanat modelline geçişi sözleşmeci toplum modeline olan ihtiyacı ortadan kaldırdı. Bu durum Emevî, Abbasî, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerini içine alacak biçimde çok uzun bir süre böyle devam etti. İslâm siyasal anlayışı, “Hilafet- saltanat modelinin” karışımı ile oluşan siyasal modelle özdeşleşti. Bu durum, siyasal iktidarları giderek keyfî davranmaya ve denetimden uzak bir siyasal anlayışın kökleşmesine yol açtı.

Medine Vesikası’nın ortaya koyduğu “çok hukuklu” ve “sözleşmeye dayalı siyasal model”, modern zihnin kolay anlayamayacağı bir modeldir. Modern zihin, dayandığı felsefi parametreler açısından çoğulculuğa kapalı bir anlayıştan beslenir. Bu durum kendini, özellikle hukuk alanında gösterir. Bu zihin, çoğulcu hukukun karmaşaya yol açacağını, bu nedenle modern devlette yeri olmadığını savunur.

Medine Vesikası, modern siyasal anlayış olan demokratik sistemi aşan bir paradigmaya dayanır. Aslında bütün çoğulculuk iddialarına karşın, demokratik model, epistemik bir tekilciliğe yaslanır. Siyasal sitemin dayanması gereken temel ilkeler özgürlük ve katılımdır. Özgürlük, kişinin kendi inanç ve düşünceleriyle sisteme katılma eylemini içerir. Din ve vicdan özgürlüğünün tanınmadığı ya da engellendiği bir siyasal modelde özgürlükten söz edilemez. Aslında modern devletin tekilci hukuku, özgürlüğün önündeki en önemli tehditlerden biridir.

Medine Vesikası'na kabaca iki kesimden itiraz gelmektedir.
İlki, dinî anlayışı merkeze alan gelenekçi hilafet saltanat modelini savunanlar; ikincisi, seküler hukuk ve devletten yana olanlar. İkisinin ortak yönü sözleşmeye değil otoriterliğe ve tekilci bir siyasal anlayışa sahip olmalarıdır. Geleneksel dinî anlayış, özellikle Emevî deneyiminden sonra, şura, biat ve seçim ilkelerini unutarak olanı meşru gösterme gayretini öne çıkarmıştır. Yazılan siyasetnâmelerin büyük bölümünde, İlk dönem halifelerinin aksine, hilafetin, Allah’ın bir lütfü olduğu, halifenin de Allah’ın yeryüzündeki temsilcisi olduğu anlayışını öne çıkarmıştır. Bu anlayış kuşku yok ki, Pers siyasal anlayışının İslâm dünyasına girişi ile yakından ilgilidir.

Medine Vesikası, ülkemizde kemikleşmiş ve kronikleşmiş olan din-devlet ilişkileri ve Kürt sorunu konusunda sağlıklı bir çözüm için referans bir siyasal metindir. Ülkemizde çokça tartışılan demokratik toplum, barış içinde bir arada yaşama, ulus devlet, hukuk ve adâlet gibi konularda Medine Vesikası, önemli bir imkândır. Öyle görülüyor ki, Cumhuriyet modernleşmesi, Kürt sorunu ve din-devlet ilişkilerine sağlıklı bir çözüm üretememiş, hatta giderek daha kronik hale gelmesini sağlamıştır. Medine Vesikası, girilen bu açmazdan çıkmak için yepyeni bir siyasal modelin imkânını ortaya koymaktadır.

Kuşkusuz yeni sorunlara karşı yeni şeyler söylemek lazım. Cabirî’nin deyimiyle tarihsel uygulama olan “Şiî İmamet Mitolojisi” ve “Sünnî Hilafet Saltanat Modeli” bugün için referans olmaktan büyük ölçüde çıkmıştır. Bu yüzden Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde sözleşmeye dayanan “Medine Vesikası”, yeni bir siyasal açılım için en önemli referanstır.

Medine Vesikası’ndan çıkaracağımız sonuçlar:

1-Değişik dinî etnik köken ve felsefî inanca sahip kimseler, bir sözleşme yaparak barış içinde bir arada yaşayabilirler.

2-Bunu sağlamak için katılımcı ve müzakereci bir siyasete ihtiyaç vardır.

3- Anayasal metinler oldukça genel ve sade olmalıdır.

4- Anlaşılamayan hususlar, tarafların iç hukukuna terk edilmelidir.

5- Müslümanların adâlet ve erdem temelinde, diğer din mensupları ve ateistlerle toplumsal sözleşme yapabilirler(Medine Vesikası’nın tarafları Müslümanlar, Yahudiler ve Pagan Araplardı)

6- Müslümanlar, asla modern ulus devletin yaptığı gibi, toplumları türdeşleştirmeyi amaç edinemezler. Çünkü Müslümanların ötekisi, kafirler ve zalimlerdir.

      Barış içinde bir arada yaşamak tartışmalarının olduğu şu günlerde Müslümanların referansı, Emevî geleneğiyle oluşan otoriter devlet geleneğinin mirası değil; Hz. Peygamber’in önderliğinde gerçekleşen Medine Vesikası’nın özgürlükçü mirası olmalıdır. Şunuda unutmamak gerekir ki, bu vesika gereği itaat mercii Allah ve Rasulü’nün hükmüdür.6 Artık Müslümanlar kral- halife döneminin olumsuz mirasını savunmaktan kurtulmalıdırlar.

 

  1. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi,Yeni Şafak, 2003
  2. Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi,Yeni Şafak, 2003
  3. İbn Hişam’dan aktaran İ. S. Sırma, Asrı Saadettte İslâm, Beyan Y, C. 1, Mart 1994.
  4. Ö. Demir, M. Acar, Sosyal Bilimler Sözlüğü, Ağaç Yayıncılık,1992
  5. Asr-ı Saadet’te İslâm, Beyan yayınları, 2.cilt, Beyan Yayınları, Mart 1994.

6 İbn hişam , islam tarihi- siret- İbn hişam teccemesi, Çev. Hasan Eğe ist. 1985, c. 2, sh. 172-174

Ebu Ubeyd, kitabu’l- Enval, çev. Cemalettin Saylık, ist. 1981, sh. 235-238

İbn Kesîr, Büyük İslâm tarihi-el-Bidaye ve’ ne-vennihaye, Çev. Mehmet Keskin, İst. 1994, c.3, sh. 334-335.

Yazar:
Yusuf YAVUZYILMAZ
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul