21 Ocak 2022 - Cuma

Şu anda buradasınız: / YENİ İNSAN, YENİ DİN: İLMİHAL’DEN ADÂB-I MUAŞARET’E
YENİ İNSAN, YENİ DİN: İLMİHAL’DEN ADÂB-I MUAŞARET’E

YENİ İNSAN, YENİ DİN: İLMİHAL’DEN ADÂB-I MUAŞARET’E Prof. Dr. Prof. Dr. Celalettin VATANDAŞ

Türkiye’nin Batılılaşma Serüveni

‘İlmihal’den ‘Adâb-ı Muaşaret’e

    Literatürde ‘din’ ismi altında yer alan tüm sistemleri kapsayacak standart bir tanım yapmak zor ve hatta imkânsızdır. Çünkü literatürde, fiziksel evrenin dışında ve bu evrene paralel bir başka varlık boyutunun var olduğuna inanmak ‘din’ olarak tanımlanabildiği gibi; İslam gibi hem insanın yaratılış amacını ve gereklerini açıklayan hem de insanın bilgi ve yaşayış şartlarını düzenleyen bütüncül bir inanç ve hayat tarzı da ‘din’ olarak isimlendirilmektedir. ‘Din’ ismi altında yer alan inanç ve/veya hayat tarzları arasında bazı benzerlikleri olduğu gibi, birçok da farklılık vardır. Tüm farklılıklarına rağmen, eğer dinlerin ortak sayılabilecek bir özelliğinden bahsetmek gerekirse, bunun da ‘anlaşılmak’ olduğu söylenebilir. Çünkü dinler belirli düzeyde de olsa anlaşılmak isterler; en çok da mensupları tarafından anlaşılmak isterler. Çünkü ‘müminlerin’ mensubiyetlerinin devamı ve sorumluluklarını yerine getirebilmeleri ancak mensup oldukları dini anlamalarıyla mümkündür. Konuyu İslam açısından incelemek gerekirse, tüm insanlığa hitap eden ve bu sebeple ‘Ey insanlar’ diye başlayan birçok ayete sahip bir din olarak muhataplarından kendisini anlamalarını ister. Zira anlaşılmadan insanlar için önemli ve gerekli işlevlerini yerine getiremez. Anlama çabası önemli ve zorunlu bir şart olduğu içindir ki, Kur’an’da bunu hatırlatan çok sayıda ayet yer almaktadır. Hatta yeteri kadar anlamak-anlamamak düzlemini mensupları arasındaki nitelik farkını belirlemede ölçü olarak kullanmıştır. İslam’ın en değerli buldukları, İslam’ın niteliğini ve gereklerini anlamış ve kabul etmesini takiben anlayıp inandıklarının gereklerini de yerine getirme çabasına sahip olanlardır (takva/müttaki). İslam, kendisini anlamış olanları veya anlama çabası içerisinde bulunanları övgüyle anmaktadır.

İslam anlaşılmak ve bilinmek ister, ancak kendisi son derece kapsamlı ve derinlikli bir bilgi paketi ve pratize edilmeyi bekleyen bir sistemdir. İnsan da hakikati iman etmek ve en güzel hayat tarzına sahip olmak için, tüm bunların ismi olan İslam’ı bilmek ve anlamak ister, fakat zihinsel yetenekleri buna yetmeyebiliyor ve hatta yetmiyor. Bu durumda ortada oldukça önemli bir problem var demektir. İslam’ı bilmek ve anlamak nasıl mümkün olacaktır? İşte bu problemi çözme girişimlerinin ulaştığı ve amacı gerçekleştiren tarihsel çözüm ‘ilmihal’dir. Yani insanın zihinsel ve bedensel, bireysel ve toplumsal, maddi ve manevi… ‘halini’ ‘ilme’ göre şekillendirmesidir. En kısa ve yalın anlamıyla ‘hal ilmi’dir.

‘İlmihal’, ‘ilim’ ile sembolize edilen İslam kapsamında insanın ontolojik, epistemolojik, aksiyolojik tüm ‘hal’lerinin anlamlandırılışının ve şekillendirilişinin ismidir. İmkân ve potansiyelleri bağlamında herkesin İslam’ı kendi imkânları ve şartları bağlamında ‘yeterli’ düzeyde anlayabilmesini sağlayacak sistematik bilgiler bütünüdür. Bir boyutuyla bazı yönlerden de tarihsel bir tecrübenin ürünüdür. Zira yaşanan şartların, karşılaşılan problemlerin sonucunda tesis edilmiş bir bilgi paketidir. Elbette ilmihal tekdüze değildir; muhatap aldığı kesime göre kapsamı ve derinliği değişebilmektedir. Bu sebeple ilmi kapsamı ve derinliği farklı düzeylere sahip farklı ilmihaller vardır. Her bir Müslüman kendi bilgi, hayat tecrübesi ve hayat tarzının şekline ve durumuna göre hazırlanmış bilgileri kapsayan bir ilmihali bulur ve ondaki ‘ilim’ ile irtibatını kurarak inancını ve hayatını ‘ilim’ üzerinde inşa etme imkânına kavuşur. Böylece ‘ilim’den kopmadan varlığını ve hayatını anlamlandırmış olur.

İlmihal veya ilmihalde yer alan bilgiler, Müslüman insan için temel eğitim niteliğinde olan, her Müslüman için asgari bilinmesi gereken bilgilerdir. İlmihal bilgisi ‘Müslüman olmam neyi gerektirir’ sorusuna cevap vermek için ‘ilmi’ referans alarak gerçekleştirilmiş çabaların ürünüdür. İlmihal bilgisi, Müslüman bir kişinin varlığın ve hayatın hakikatini kavraması, hayatı anlamlandırıp düzenlemesi için gerekli olan kısmı ve miktarıyla öğrenmesi zorunlu (farz) olan bilgilerin bütünüdür. Müslüman herhangi bir kişi, ‘ilmihal’ ismi altında bir araya getirilmiş bilgiler sayesinde inanç esaslarını ve ibadetleri; İslam’ın fert ve toplum hayatına dair ortaya koyduğu prensipleri; insanın hal ve davranışları ile ilgili olarak vazettiği tavsiye, emir ve yasakları; Müslümanların tarih boyunca bu prensipler kapsamında kazanmış oldukları örf, anane ve adetleri; maddi hayatın ve toplumsal ilişkilerin oluşturduğu tecrübeleri öğrenir ve gereklerini yerine getirme imkânına sahip olur.

Konunun adâb-ı muâşeret kitaplarıyla ilgisine gelecek olursak; ilmihal kitapları, bir Müslümanın zihniyetini, dini ile ilgili sistematik ibadetlerini, hayat tarzını, insanlarla ilişkilerini düzenleyen; Müslüman kişinin inanç ve değerlerini, tutum ve davranışlarını, belirleme, şekillendirme amacına sahip kitaplardır. ‘Müslüman olmak neyi gerektirir’ sorusuna cevap veren kitaplardır. Referansı ise en genel anlamıyla İslam’dır. Adâb-ı muâşeret kitaplarına gelince, Türkiye’deki ilk adâb-ı muâşeret kitaplarından birinin yazarı olan Ahmet Mithat Efendi’nin, bu yaptığı işin amacını açıklarken kafasının karışık olduğunu, amacını açıklamakta zorlandığını söyleyebiliriz. Amacına ilişkin öncelikle şunu ifade etmiştir: “Avrupa yanı başımızda bulunmak şöyle dursun adeta Avrupa bizim içimizdedir. Hele şehrimizde birkaç yüz bin Avrupalı vardır da usûl ve adâb-ı muâşeretlerinden haberdar değiliz”. Buna göre, Avrupa’ya komşuyuz ve Avrupalıyla iç içeyiz. Dolayısıyla komşumuzu, aynı şehrin sokaklarında görüştüğümüz insanları tanımamız gerekiyor. Toplumsal ilişkiler açısından potansiyel problemlere imkân sağlamamak için; uyum sağlamak adına Avrupalıyı tanımak gerektiğini dile getiren bu açıklama ‘eğer onlar bizim şehirlerimizde yaşıyorlarsa onlar bizi tanıyıp, bize uyum sağlasınlar’ itirazına Ahmet Mithat Efendi’nin hak verdiğini görüyoruz: Onlar dahi bizim usûl-i maişetimizden bihakkın haberdar değildir ya. Bu aşamada Ahmet Mithat Efendi ‘bizim’ ‘onları’ tanımamız gerektiği kararına varır: “Bizce Avrupa usûl-i muaşaretini öğrenmekten türlü faideler melhuzdur… çünkü onlar ‘Savoir vivre’ yani ‘yaşamasını bilmek’ diye usûl-i muâşereti bir ilm-i mahsusa haline koyarak buna dair koca koca kitaplar yazmışlardır”. Bu ifadelerden anlaşıldığı üzere, Ahmet Mithat Efendi’ye göre ‘yaşamasını bilmek’ konusunda Avrupalılar ‘bizden’ çok ileride olup, coğrafi yakınlığımız ve toplumsal ilişkilerimizin yoğunluğu Avrupalıyı, Avrupalının adâb-ı muâşeretini bilmeyi ve gereklerine uymayı zorunlu kılmaktadır.

Ahmet Mithat Efendi sürecin başlangıcıdır; üstelik onun ‘topyekûn batılılaşmaya’ sıcak bakmadığını da biliyoruz. Ancak İkinci Meşrutiyeti takiben topyekûn batılılaşmak ideali baskın hale gelip, Cumhuriyet dönemiyle de devlet politikasına dönüşmesi ‘Avrupalılar gibi olmayı’ idealleştirerek alternatifsiz bir hedef haline getirecektir. Türkiye’de yaşayan ve nüfus mübadelesi ile tamamına yakınını Müslümanların teşkil ettiği insanların dinine, geleneğine, kültürüne, geçmişine ait olan; kimlik ve kişiliğinin referansı olan her şeyi değiştirmek ve yerine, tamamıyla Avrupa’yı referans alan ‘yeni’ şeyleri inşa etmeyi hedefleyen girişimler (inkılaplar) ile Avrupalı gibi olmak adâb-ı muaşerete, Ahmet Mithat Efendi’ninkinden çok farklı bir misyon yüklemeye yol açacaktır. Bunun ne olduğunu ise bizzat adâb-ı muâşeret kitaplarında açıkça bulmak mümkün olmaktadır.

Abdullah Cevdet 1927 yılında yayınladığı Mükemmel ve Resimli Adâb-ı Muâşeret Rehberi isimli kitabında konuyu daha çok Dünya Savaşını temel alarak açıklama ihtiyacı hissetmiştir. Ona göre Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra her şey değişmiş bulunmaktadır. Yani kabul edilen ‘âdâttan’ halkı haberdar etmek adına hareket etme amacındadır. Çünkü yeni ‘âdât’ bağlamında önem ifade eden ‘terbiyelilik’ ve ‘iyilik’ bunu gerektirmektedir. Eğer pedagoji ile adâb-ı muâşereti birleştirebilirsek ‘mükemmel insan’a ulaşmak mümkün olabilecektir. Ahmet Cevad ise Kontes Dumaglin’in kaleme aldığı kitabı Türkçeye tercüme gerekçesini Avrupalılar tarafından dışlanmamak ve saygı görmek biçiminde açıklama ihtiyacı hissetmiştir: “Avrupalılarla birlikteyken yabancı kalmayarak kendinizi sevdiriniz, herhangi bir cem’iyette bulunursanız bulununuz adâb-ı muâşerete riayete ettiğiniz takdirde herkes size ister istemez hürmet eder”. Ancak Cumhuriyet inkılapları peş peşe devreye girmeye ve geçmiş ile olan irtibat ve benzerlik hızla sıfırlamaya doğru gittikçe, adâb-ı muâşeret kitapları ile amaçlananın ne olduğunun daha önce genel ifadelerle izah edilmeye çalışılan gerekçesi son derece açık-seçik şekilde ifade edilmeye başlanır. Örneğin Muâşeret Disiplini kitabının yazarı Zekai Dorman “Bu memlekette Cumhuriyetin kurulması, hurafeleşmiş bir din taassubu içinde ileri hamleleri köstekleyen bütün köhne itikatları yıkmış ve bize yeni ve medeni bir ruh aşılamıştır” tespitinden sonra inkılaplar sonucunda gelinen aşamada karşılıklı hak ve münasebetlerde (muâşeret) usul ve kaidelerini bir yol gösterici olarak kabule mecbur kılmıştır derken Avrupa’yı işaret edecektir. Semih Nafiz Tansu ise Talebeye Muaşeret Usulleri isimli kitabında Avrupa’yı referans alan bir anlayışın gereğine uygun olarak vatandaşı tam bir insan olarak yetiştirme mecburiyetinden bahsetmiştir. Modern Adabı Muâşeret kitabının yazarı Süheylâ Muzaffer ise “Ben, bugünkü Türkiyemiz inkılap ve tekamülünün muâşereti de tesise cebredeceğini düşünerek bu eseri… muhafazakar bir muâşeret taassup ve zihniyetiyle yaz(madım)” demiştir. Ulus gazetesinin yazarlarından Nureddin Artam ise Gottfries Andreas’dan tercüme edilen ‘Görgü’ isimli kitabın öneminden ve yerine getireceği işlevden bahsederken, bu tür ‘Adâb-ı Muâşeret’ kitaplarına ihtiyacın sebebini şöyle açıklamıştır: “1908 İnkılabı memlekete birtakım yenilikler getirmekle beraber, yaşayışımızı, giyinişimizi, tek kelime ile topyekûn hayatımızı değiştirmiş değildi… 1919’da başlıyan devrim ise bütün bunları değiştirmiştir. Onun için bu yeni hayatın her yönünü topluca bize öğretecek bir kılavuz kitaba ihtiyacımız vardı. ‘Görgü’ işte o ‘faydalı’ kitaptır”.

Anlaşılan o ki artık herkes yeni bir rejim, yeni bir siyaset, yeni bir ekonomik sistem… derken yeni bir insan ‘yaratılmaya’ çalışıldığının farkındadır. İşte bu insana neye inanması, nasıl yaşaması gerektiğini açıklayacak rehber kitaplara ihtiyaç vardı. Bu ‘ihtiyaç’ kısa sürede çözüm çabalarının açığa çıkmasına yol açacak ve bunun sonucunda adâb-ı muâşeret kitapları kaleme alınmaya veya Avrupa’dan tercüme edilmeye başlanacaktır. Bunları ‘yeni insan’ın ‘ilmihal’ kitapları olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır; ilmihal geleneği çok kolaylıkla yeni inanç ve hayat tarzına adapte edilecek ve böylelikle birçok adâb-ı muâşeret kitabı hazırlanacaktır. Aslında ilmihaller ile adâb-ı muâşeretlerin amaçları aynıdır; farklı olan referanslarıdır. ‘İlmihal’ler İslam’ı, ‘adâb-ı muâşeret’ler ise aydınlanmacı, rasyonalist, pozitivist, kapitalist, materyalist, laik, seküler Avrupa’yı referans almışlardır.

 

‘Modern İlmihal’ veya Adâb-ı Muâşeret

İlki Ahmet Mithat Efendi tarafından yazılan ve 1894 yılında yayınlanan kitap olmak üzere birçok adâb-ı muâşeret kitabı yazılmış veya tercüme edilmiştir. Adâb-ı muâşeret kitaplarının Osmanlı döneminden 1940 yılına kadarki zaman aralığında yayınlananlarının yayın yılı- yazar- kitabın ismi listesi şu şekildedir:

 

1889    - Resulzade Hüseyin Hüsnü, Nezaket ve Usûl-i Muâşeret: Kavâ’id-i Âdâb.

1890    - Çençenzade Hakkı Antakyalı, Zarâfet,

1894    - Ahmet Mithat Efendi, Avrupa Adâb-ı Muâşereti Yahut Alafranga,

    - M.Ş., Avrupa’da Merasim ve Âdât.

1898    - Amasyalı İbrahim Edhem, Rehber-i Müsafirîn ve Âdâb-ı Muâşeret,

1904    - Mehmet Emin, Adâb-ı Muâşeret Nasıl Hâsıl Olur,

1909    - Matbaa-i Askeriye (yazarı bilinmiyor), Usûl ve Adâb-ı Muâşeret,

1910    - Kontes Dumaglin, Rehber-i Muâşeret Avrupa Muâşereti (Tercüme),

1911    - Hasan Bahri, Centilmen: Âdâb-ı Muâşeret,

1912    - Kadınlar Dünyası Matbaası, Alafranga Yaşamak Yolları,

1915    - İtimad Kütüphanesi Vesaya-yı Medeniyeden Zarâfet-i Nisvan (Tercüme, yayın yılı 1912-1916 arası, burada muhtemel bir tarih olarak 1915 yılını kabul ettik).

-Abdülaziz Bey, Adat ve Merasim-i Kadime: Tabirat ve Muamelat-

ı Kavmiye-i Osmaniye, (Yayın tarihi tahminidir, kitabın 1910’larda yayınlandığını biliyoruz).

1920    - Kazım Karabekir, Çocuklara Öğütlerim,

1922    - Cahid Sâhir, Alem-i Medeniyette Adâb-ı Muâşeret,

1926    - Lütfi Simavi, Teşrifât ve Adâb-ı Muâşeret,

1927    - Resimli Ay Mecmuası (yazarı bilinmiyor), Herkesin Bilmesi Gereken Muâşeret Usûlleri,

1927    - Abdullah Cevdet, Mükemmel ve Resimli Adâb-ı Muâşeret,

    - Safveti Ziya, Adab-ı Muaşeret Hasbihalleri,

1929    - Safveti Ziya, Nasıl Giyinmeli,

1930    - Lütfü, Ömer, Adâb-ı Muâşeret Konferansı,

1932    - Lütfullah, Zabitan için Adâb-ı Muâşeret,

- Dalkılıç, Muhittin, Yeni Hayat Adamına Yeni Adâb-ı Muâşeret,

- Feliha Sedat, Genç Kızlara Adâb-ı Muâşeret Usulleri,

- Ademoğlu, Hayatta Muvaffak Olmak için Bir Gencin Bileceği Şeyler,

- Ademoğlu, Hayatta Muvaffak Olmak için Bir Genç Kızın Bileceği Şeyler,

- Ademoğlu, Hayatta Muvaffak Olmak için Bir Kadının Bileceği Şeyler,

1933     - Ademoğlu, Hayatta Muvaffak Olmak için Bir Erkeğin Bileceği Şeyler,

- Ademoğlu, Hayatta Muvaffak Olmak için Herkesin Bileceği Şeyler,

1936    - Nureddin Onur, Modern Yaşama Yolu,

1938    - Hidayet, Ongan, Talebeye Muâşeret Bilgisi,

1939    - Süheyla Muzaffer, Öğretmenlere Yardımcı Eser: Talebeye Muâşeret Dersleri,

- Süheyla Muzaffer, Modern Adâb-ı Muâşeret,

- Samih Nafiz Tansu, Talebeye Muâşeret Usulleri,

- Arel, Sadun, Halk ve Talebeye Adâb-ı Muâşeret Bilgileri,

- Arel, Sadun, Yemekte Muâşeret: Muhtelif Masaların Tertibi,

- Seyfi Kurtbek, Modern Yaşayış Bilgileri,

- General Pertev Demirhan, Oğlum Ömer İlhan'a Öğütlerim, 1939.

- Halil Dural, Kolayca Evlen-Çabuk Zengin Ol, 1939.

    1943    - Gottfried Andreas, Görgü, (tercüme-telif),

    

Bu adab-ı muaşeret kitapları içerisinde diğerlerine oranla en farklı duran, aynı zamanda serinin ilklerinden olan Ahmet Mithat Efendi’nin Avrupa Adâb-ı Muâşereti Yahut Alafranga isimli kitabıdır. Bunu diğerlerinden ayıran en önemli fark, ilklerden olması değil, yazarı Ahmet Mithat Efendi’nin bazı durumlarda ‘Avrupa adab-ı muaşereti’ olarak anlattığı şeylere itiraz etmesi veya toplumunun geleneksel anlayış ve uygulamalarıyla uyumlu kılma çabasıdır. Bu açıdan Ahmet Mithat Efendi, güçlü olmamakla birlikte, yeri geldiğinde kendi kültür ve inancının etkisi ile itiraz sesini yükseltebilen birisidir. Geleneksel olan ile Avrupai olan arasında bir uyum kurma çabası içerisinde olduğunu hissettirdiği olabilmektedir. Avrupa’da bulunduğu zaman katıldığı balolarda, ziyafetlerde ve eğlence toplantılarında kadın-erkek birlikteliğinden çok etkilenmiş, bunun Osmanlı toplumunda da geçerli hale gelmesini arzulamıştır. Fakat Avrupa’daki aile içi ilişkileri pek beğenmemiştir. Avrupa ailesinde cinselliğin değerlendiriliş tarzı ve cinsellik konusundaki rahatlığı kusurlu bulmuştur. Buna karşılık Osmanlı ailesini daha olumlu bulmuş ve korunmasını arzulamıştır. Avrupa’da yaygın olan kumara ve düelloya itiraz etmiş ve kabul edilememesi gerektiğini ifade etmiştir. Kitabına yansıyan bu bölünmüşlük hali bizzat kendi yaşantısında da kolaylıkla gözlenebilmektedir. Avrupa’da bulunduğu zamanlarda veya İstanbul’da iken katıldığı balolarda refakatindeki bayanlara kol vermiş, bayanlara yönelik iltifat ve nezaket sözleri sarf etmeye büyük önem vermiştir. Ancak katıldığı Avrupai tarzdaki tüm toplantılara fesiyle katılmış ve sakalını da kesmemiştir.

Adab-ı muaşeret kitapları içerisinde ‘yerel/geleneksel’ olana hiç itibar etmeyen ve hatta diğer adab-ı muaşeret kitaplarına göre ‘yerel/geleneksel’ olan hemen her şeye güçlü şekilde ve açıkça itiraz eden kişi Abdullah Cevdet’tir (1869-1932); onu Safveti Ziya (1875-1929) takip etmektedir. Topyekûn batılılaşmayı savunan, “Karşımızda muazzam bir medeniyet var. Bu medeniyet zalim olsun, rahîm olsun, iyi olsun, fena olsun biz bu medeniyet karşısında müstahkem bir mevki almaya, aynı silahlarla, aynı neticelere varan usullerle müsellah ve mücehhez olmaya mecburuz” diyerek idealleştirdiği topyekûn batılılaşma görüşünün gerekçesini açıklayan Abdullah Cevdet, halkın itirazlarını dikkate almamak ve halkı değiştirmek gerektiğini dile getiren düşünceleri ile Cumhuriyet kadrolarının ‘halkçılık’ anlayışına referans olmuştur. Elit tabakası hariç, toplumunun hemen her şeyinden adeta tiksinen, toplumunun misafirperverliğini bile ‘bedeviliğin’ gereği olarak takdim eden Abdullah Cevdet, 1889 yılında Avrupa dönüşünde başında şapka ile ne kadar ‘alafranga’ olduğunu bizzat gösterme çabası içerisinde olmuştur. ‘Gerilikten’ ve ‘bedevilikten’ kurtulabilmek için İslam’ın yerini ‘biyolojik materyalizmin’ alması gerektiğini savunmuştur. Tüm bu anlayış ve inançları ise adab-ı muaşeret kitabına aynen yansımıştır. Bu açıdan, İngiliz örneği üzerinden kahvaltı için ‘kızarmış domuz eti yeme’ tavsiyesi oldukça önemli ve manidardır. Ona göre adab-ı muaşerete uymak zorunludur; bu konuda herhangi bir şekilde taviz söz konusu edilmemelidir: “Kibar aleminin birtakım icâbatı, kâideleri, kanunları vardır ki bunlara uymak, bunlara tevfik-i hareket etmek lazımdır. Aksi takdirde cemiyetten dışarı atılmak tehdidi altında bulunulur”. Kitabında oldukça detaylı konuları ele almış, konu başlıkları onun düşünce ve idealindeki bireyin ve toplumun haritasını resmetmiştir.

Alafranga hayatı yakından bilen, yıllarını salonlarda balo-dans-alkol-‘kadın avlama’… gibi aktivitelerle geçirmiş ve bu alandaki bilgi ve tecrübesini ‘Salon Köşelerinde’ ismiyle kitaplaştırmış, ölümü de yaşantısına uygun bir şekilde baloda, fraklar içerisinde, dans ederken ve alkol almış haldeyken gerçekleşmiş Safveti Ziya, Avrupa’ya, Avrupa’nın kültürüne, hayat tarzına, eğlence anlayışına, kılık ve kıyafetine hayran birisidir. Avrupai hayat tarzı ve eğlence anlayışı kadar, balo, dans ve kılık-kıyafet konusunda Kemalist liderlerinin değişim projesinin teorisyenlerinden ve kendi şahsında ilk uygulayıcılarından olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu konuda Abdullah Cevdet ile ortak özelliğe sahiptirler. Safveti Ziya’nın 1929 yılında ‘Nasıl Giyinmeliyiz’ ismiyle kitaplaştırdığı kılık-kıyafet ile ilgili düşüncelerinin Cumhuriyet kadroları için önemli bir referans olduğu kuşkusuzdur; zira kendisi Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal’in teşrifat müdürlüğü görevinde bulunuyordu. ‘Nasıl Giyinmeli’ isimli kitabının Türk Teyyare Cemiyeti tarafından yayınlanmış olması tesadüf olmasa gerektir.

Safveti Ziya, kılık-kıyafetiyle, eğlence anlayışı ve yaşantısıyla tam anlamıyla Avrupai olmaktan yanadır. Cumhurbaşkanlığı Teşrifat Müdürlüğü görevindeyken hayal ettiklerinin adım adım uygulamaya konmasından son derece memnun olduğu, toplumun görünümüyle, zihniyetiyle ve hayat tarzıyla topyekûn değişimini büyük bir memnuniyetle izlediği kesindir. Buna katkı için de hem Adab-ı Muaşeret Hasbihalleri ve hem de Nasıl Giyinmeliyiz isimli iki ayrı kitap yazmıştır. Ancak o, toplumun değiştirilmesinin de ötesinde Avrupa’da Türkiye’yi temsil eden resmi görevlilerin Avrupalıların takdirlerini kazanmasını çok önemseyen birisidir. Avrupalılar tarafından beğenilmek onun için son derece önemlidir. Bu sebeple Avrupa’daki Türklerin görünüm, durum ve duruşlarını çok önemser. Bunu adab-ı muaşeret kitabına da yansıtmış ve kitabı yazma sebebini şöyle açıklamıştır: “Türkiye Cumhuriyeti bilumum me’mûrin-i kiramı tarafından okunacağı ümidiyle yazıyoruz. Alelhusûs mesleğe yeni dahil olan ve Avrupa cemiyetlerinde hasbe’l-vazife Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil edecek olan genç hariciye me’murlarımızın bu esere sık sık müracaat edeceklerini zannediyoruz”.

Safveti Ziya, Avrupai hayat tarzını detaylı bir şekilde anlatmıştır. Özellikle ‘genç kızların’ durum ve görünümlerini çok önemsemiş ve kitabında ‘Bir genç kız nasıl olmalıdır?’, ‘Bir genç kız ne vakit ve ne gibi şerait tahtında yalnız çıkabilir?’, ‘Genç kızlar hangi kitapları mutâlaa edebilirler?’, ‘Genç kızların suret-i telebbüsü ve tezeyyünü’ başlıkları altında ‘genç kızlar’ ile ilgili konuları genişçe ele almıştır. Safveti Ziya için balo ve dans çok önemlidir; Avrupai olabilmenin olmazsa olmaz şartıdır. Bu sebeple kitabında bu konuları özel başlıklar altında detaylı bir şekilde konu edinmiştir. ‘Müsamere-i raksiyeler, resmi balolar, Cemiyet-i Hayriye baloları’, ‘Ordu mensubîninin balolarda tarz-ı hareketi’, ‘Çocuk baloları, şefkat pazarları’, ‘Cemiyet-i Hayriye baloları – Şefkat pazarları’ konuya ilişkin kitaptaki özel başlıklardır. Çok önemsediği giyim-kuşam konusunu da ‘Kıyafet’, ‘Ziyafetlerde Nasıl giyinmelidir?’ başlıkları altında ele almış daha sonra ‘Nasıl Giyinmeliyiz’ ismiyle konuyu ayrıca kitaplaştırmıştır. Safveti Ziya için balo, dans, giysi ne kadar önemliyse en az o kadar olmak üzere ‘briç çayları’, ‘Dineler: Akşam yemeği ziyafetleri’ de o kadar önemlidir ve bunları bu başlıklar altında genişçe ele almış ve gerekli bulduğu, önemli kabul ettiği düşünce ve bilgilerini paylaşmıştır.

 

Adab-ı Muaşeretler’in Bazı Önemli Konuları

Adab-ı muaşeret kitaplarında selamlaşmaktan yemeye, tanışmaktan dans etmeye, eğlence tarzlarından cenaze merasimlerine, ziyafet vermekten kılık ve kıyafete, makyaj yapmaktan seyahat etmeye, sokak ve caddede gezinme tarzından alışveriş yapmaya, temizlikten yemek yapmaya, alkol almaktan evlilik teklif etmeye, kadın-erkek ilişkilerinden yaşlılara saygıya kadar bireysel ve toplumsal hayatın çok büyük bir kısmını kapsayan birçok konu ele alınmış, bu durumlarda nasıl davranılacağını detaylı bir şekilde öğretme çabası yürütülmüştür. Ele alınan konular arasında zaman ve toplum kaydı olmaksızın herkesin bilmesi gereken ‘temiz olmak’, ‘insanları rahatsız etmemek’, ‘kitap-gazete okumak’ gibi konular yer aldığı da olmuştur. Fakat şurası önemlidir ki ele alınan konuların birçoğu batılılaşma süreciyle birlikte Türkiye’nin gündemine giren konular olduğu gibi (balo, dans, kartvizit, suvare, reverans…) genelde zaman ve mekân kaydı olmaksızın herkes tarafından bilinmesi gereken birçok konu da (selamlaşmak, tanışmak, birlikte yemek yeme, ziyafet vermek veya ziyafete katılmak, seyahat etmek…) yine tamamıyla Avrupai tarz bağlamında anlatılmıştır. Dolayısıyla adab-ı muaşeret kitaplarının genel eğiliminin Avrupa’da egemen olan zihniyeti ve hayat tarzını tanıtmak ve hatta Cumhuriyet dönemi adab-ı muaşeret kitaplarının ortak sayılabilecek amacı açısından ifade etmek gerekirse, Avrupa’da egemen olan zihniyeti ve hayat tarzını Türkiye’de egemen kılmak olduğu rahatlıkla söylenebilir. Bu tespitimizin somut karşılığı olması açısından adab-ı muaşeret kitaplarının tamamında yer alan konu başlıkları son derece açık ve somut örneklerdir. Daha da önemlisi herhangi bir konu işlenirken, geleneksel ‘ilmihal’ üslubu aynen devam ettirilmiş, konular caiz-caiz değil anlayışıyla ele alınmıştır.

 

Avrupai Göz

‘Adap’ kapsamında uyulması istenen ve hatta uyulmasının zorunlu olduğu güçlü şekilde hissettirilen bir üslupla kaleme alınan adab-ı muâşeret kitaplarında, söz konusu zorunluluğun somut karşılığı genellikle ‘gülünç duruma düşmek’ olarak anlam kazanmıştır. Adab-ı muâşeret kitaplarında ‘eğer anlatılan gibi davranılmazsa gülünç duruma düşülür’ mesajı sürekli denecek sıklıkta tekrarlanıp durmuş ve böylelikle dile getirilen kural ve kaidelere uymak noktasında kişiler üzerinde psikolojik bir baskı kurulmuştur. ‘Gülünç duruma düşme’ korkusunun yetersiz kalacağının düşünüldüğü bazı durumlarda ise ‘göze batma’ ve ‘rahatsız etme’ durumları yardımcı unsurlar olarak kullanılmıştır. Tüm bunların yetmediği düşünülen daha özel durumlarda ise, söz konusu faktörlerin eşliğinde en ideal model olarak algılanan Avrupalıların gözünde değer yitirme kaygısı devreye sokulmuştur. Adab-ı muaşeretçilere göre Avrupalı tarafından beğenilmek son derece önemlidir; onların takdirini kazanmanın değerine paha biçilemez. Bunun örneklerini olanca açıklığıyla Safveti Ziya’nın özellikle de Salon Köşelerinde kitabında buluyoruz. Safveti Ziya’ya göre Türk genci dansıyla, zarafetiyle, nezaketiyle, kılık kıyafetiyle herkesi kendisine hayran bırakmalıdır, elbette ki özellikle ve hatta sadece Avrupalıları hayran bırakmalıdır: “Böyle yerlere gelindiği zaman isterdim ki bizler de zerafetimiz, etvâr-u evzamız, terbiye ve nezaketimizle nazar-ı dikkati celb edelim. Bir fesli ile güzel bir kadının vals ettiğini görenlerin bir nazar-ı takdir ile tevgıf edip ‘Şu genç Türk ne güzel vals ediyor’ demelerini arzularım”. Safveti Ziya’ya göre, Salon Köşelerinde kitabında Safveti Ziya’yı temsil eden başkahraman Şekip’e göre, Avrupalılar tarafından beğenilmek her Türk genci için bir görevdir. Beğenilmenin konusu ise danstır. Ona göre her Türk genci medeni olmanın en önemli göstergesi olan dans etmeyi herkesten daha iyi bilmelidir. Hatta öyle ki, yaptığı güzel danslar sebebiyle takdir edilmesini tuhaf bulacak kadar iyi dans etmeli ve bunun herkes tarafından bilinmesini sağlamalıdır. Bu sebepledir ki Şekip’in kendisine güzel dans ettiğinin söylenmesine bile tahammülü yoktur. Kendisine, “Fakat siz ne iyi vals ediyorsunuz... Bir Türk için bu harikulâde bir şey!” diyen Miss Lidya'ya üzüntülerini bildirir ve şöyle der: “Matmazel, üzülerek bu sözünüzü bir iltifat olmak üzere telakkî edemeyeceğim… Neden Avrupalı için tabiî olan bir şey bir Türk için harikulade olsun? Emin olunuz matmazel, memleketimizde şimdi Avrupalılar kadar, belki daha hissî, daha ahlâkî bir terbiye ve tahsil görmüş pek çok gençler vardır.”

Adâb-ı muâşeret kitaplarında denetleyici bir irade olarak ‘Avrupalı göz’ her durumda devrededir. Buna göre, bireyler bizzat kendi tutum ve davranışlarının ‘iyi’, ‘doğru’, ‘güzel’ ve ‘şık’ olup olmadığını, hayali bir Avrupalı göz üzerinden gözlemleyerek bizzat karar vermelidirler. Adâb-ı muâşeret kitaplarında ve batılılaşma misyonunun sözcülüğünü yapan romanlarda ‘Avrupalı göz’ sadece bireysel tutum ve davranışların doğrusunu belirlemede ölçek olarak gündeme getirilmemiştir. Bireyler, kendilerinden istenen tutum ve davranışlarla ‘gülünç duruma düşmekten kurtulacakları’ gibi, ulus olarak Avrupalılara ‘ne kadar medeni olduğumuzu’ gösterme imkânını da sağlamış olacaklardır. Böylelikle hem ‘inkılâbımızın gücünü’ ve Türkiye’nin ‘en az onlar kadar uygar olduğunu göstermek’, hem de Avrupalıların yeni Türkiye ve Türkler hakkındaki olumsuz önyargılarını yıkmak gibi kutsal bir görev de yerine getirilmiş olacaktır. Ancak bu arada söz konusu kitaplarda sıklıkla detay bir duruma da dikkat çekilerek, Batılı davranış normlarının kendiliğindenmişçesine bir ustalıkla hayata geçirilmesinin önemine vurguda bulunulduğu görülür. Yoksa ‘gülünç duruma düşmek’ kaçınılmaz bir sondur. Bunun için de Batılı davranış kuralları ihmal edilmeksizin her durumda titizlikle uygulanmalıdır.

Tutum ve davranışları denetleyen ‘Avrupalı göz’, adâb-ı muâşeret kitaplarına, bazen de hayalî değil de ‘gerçek’ bir göz olarak da yer almıştır. Örneğin ‘ülkemizi ziyaret eden bir ecnebi’ ile karşılaşıldığında ya da ‘ecnebi ülkelerdeki ziyaretlerimizde’ ‘Türkün yüksekliğini ve görgüsünü ispat etmek için’ dikkatli olunması, adâb-ı muâşeret ilkelerine titizlikle uyulması gerektiği özellikle hatırlatılmıştır: “Ecnebi memleketinde seyahat eden, tahsil yapan, bir vazife ile bulunan kimse, her türlü kusur ve kabahatlerinin memleketine, milletine getireceği lekeyi düşünerek son derece dikkatli, pek ihtiyatlı, terbiyeli, intizamperver, dürüst ve doğru hareket etmelidir”. Bundan da anlaşıldığı üzere tutum ve davranışları kontrol eden geleneksel/dini ‘ilahi kontrol’ mekanizmasının yerini, yeni dönemde ‘Avrupalı göz’ almıştır.

Avrupalı göz ister hayalî, ister gerçek olsun, kendine Avrupalı karşısında çekidüzen verme aynı zamanda, gerekirse var olanın üstünün örtülmesini gerektirmiştir: “Ecnebileri fena yerlere davet etmek, onlara memleketimizin fena taraflarını veya bazı münasebetsiz taraflarını göstermek hiç doğru olamaz. Hakikate yakın ve iyi bir propaganda yapmak lâzımdır. Velhasıl ecnebilerle görüşürken, gezerken, oturup kalkarken, seyahat ederken onlara daima nazik, terbiyeli, saygılı harekete gayret etmeliyiz… Daima kendimizi değil, şerefli milletimizi, güzel yurdumuzu düşünmeli ve bir ecnebinin nazarında hürmete değer bir vatan manzarası yaşatmaya çalışmalıyız. Buraya bizim düşmanımız gelen dostumuz olarak gitmelidir.” Benzeri bir yaklaşımı bir başka yazarın şu satırlarında da okuyoruz: “Yabancılara iç dertlerimiz anlatılmaz, onlar yanında kendi memleketimiz ve kendi adamlarımız tenkit edilmez”. Demek ki bu söylemlerde apaçık olan, kendi kimliğini Avrupalıların beğenisi üzerinden onaylama ihtiyacı, hem ‘Türk millî kimliğini’ hem de Batı ile kurulan ilişkiyi anlamak açısından son derece önemlidir. Burada hem büyüklenen hem de küçük düşmekten korkan, Avrupa’ya hem karşısında kendine çekidüzen verecek kadar hayran hem de kendini Avrupa dâhil diğer tüm milletlerin üstüne yerleştiren bir millî kimliğin iki ucu uçurumlu kıyısında zor bir iş başarılmalıdır.

 

    Adab-ı Muaşeretçiliğin Karakteri

Toplumsal bir varlık olan insanın, genel anlamda toplum içinde ve özelde de diğer insanlarla birebir ilişkilerinde uyulması gereken kural ve ölçülere sahip olması gerektiği açıktır. Her din, kültür veya siyasal sistem kendi temel ilkeleri doğrultusunda bu ilişkileri tasnif etmiş, biçimlendirmiş; ‘olması gereken’lerden ‘olursa iyi olur’lara veya ‘olmaması gereken’lerden ‘olmasa daha iyi olur’lara doğru sıralamıştır. Pek tabiidir ki temel referanslardan birisi din olan Osmanlı toplumunda her cemaat kendi din ve mezhebinin ilkeleri doğrultusunda, yaşanılan dönemin maddi imkânları, coğrafi şartları eşliğinde kişiler arası ilişkileri belirlemiş ve kültürel bir sistem içerisinde de gelecek kuşaklara aktarmıştır. Elbette ki dinin ve kültürün önemli bir unsuru olan davranış kuralları zamanla, şartların değişimine bağlı olarak değişir. Ancak özellikle din tarafından belirlenmiş olan iskelet kolay kolay değişikliğe uğramaz. Bunu İslam üzerinden örneklendirecek olursak iffet, namus, mahremiyet algılarının temelinde din olmakla birlikte, bunların toplumsal düzeyde açılımları kültürel tecrübelere göre şekillenir. Bunlardan hareketle de bir toplumdaki genel davranış kurallarından hareketle, o toplumun dini, ahlaki, kültürel değerlerini tespit etmek mümkün olabilir.

Adâb-ı muâşeret kitapları görünüşte kişisel bilgilenme kitapları olduğu halde, hemen hemen hepsinde ve açıkça siyasal bir üslupla, ‘Cumhuriyeti’ överek, inkılâp hamleleri vurgulanarak söze başlanmıştır. Gelinen ‘asri’ aşama kaçınılması imkânsız bir aşama olarak takdim edilmiş ve cumhuriyetle, inkılaplarla da bunun gerçekleştirildiği ya doğrudan ya da satır arası ifadeler biçiminde de olsa ifade edilmiştir. Yaşanmakta olan siyasal, yasal, ekonomik problemlere ilişkin herhangi bir sorgulama hiçbir şekilde söz konusu değildir. Tüm toplumun siyasal, yasal, ekonomik konularda geçmişle karşılaştırılamayacak kadar olumlu bir konuma eriştiğinin dolaylı imaları eşliğinde kişisel tutum ve davranışlarda gözlenen veya açığa çıkması muhtemel görünen eksiklik ve yanlışlıkları gidermek için adâb-ı muâşeret kitabının kaleme alındığı hissi uyandırılmıştır. Selamlaşma tarzlarından, yeme-içme davranışlarına; giyinme biçiminden, dans etme şekline; misafir kabulünden sokakta yürüme tarzına kadar her konuya yönelik ‘adap’ kuralları çoğunlukla da emir kipiyle dile getirilmiştir. Ancak kitapların çoğunda bu tutum dini tamamen yok saymak, kimi kitaplarda ise dini tamamen kişisel alanda, ancak halen önemli ve olumlanan bir unsur olarak kabul etmek, kimi kitaplarda da dinsel tutumlara açıkça karşı çıkmak gibi farklı şekillerde gerçekleşmiştir. Örneğin Süheyla Muzaffer, bu sonuncu tutum içinde, millî kimlik ile dinsel kimlik arasındaki rekabete değinip, tercihini birinciden yana kullanarak şöyle yazmıştır: “Kurban bayramı, şeker bayramı gibi ne maksatla teessüs ettiğini bilmediğimiz birtakım eski tarih artığı bayramlarda birbirini tebrik etmeyi ihmal etmeyenlerin Cumhuriyet Bayramı gibi aziz ve yüce bir bayramda birbirini tebrik etmeyi vazife bilmeleri millî muâşeret icabıdır.

Buradan devamla, bu kitaplarda karşımıza çıkan ‘öteki’, ‘milli adabımız’ olarak kodlanmış sadelikle çelişenler abartılı züppeler ve gösterişçi Osmanlı saray eskileridir ve bunlara yönelik eleştiri, ılımlılıktan uzak, sert, hatta kaba bir dille dile getirilmiştir. Sürdürülen anlayışa göre Osmanlı adabı, milli benliğin kaybolmasına yol açacak şekilde, dinsel sebeplerle başka toplumların etkisi altında oluşmuştur; bugünkü değişim bu nedenle meşrudur, çünkü bugün üzerimizden söküp attığımız usul ve adetler esasen Türk milletinin öz malı değil, eski Yahudi, Arap ve İran adetleriyle, sade İslam dininin dejenere şekilleri olan binbir mezhep ve tarikatın, Türkün temiz ve saf ruhuna sinmiş ve onu kemiren sefil yadigârlarıdır. Saray adabının yerilmesinin bir diğer sebebi ise koşulsuz itaate, el-etek öpmeye, dalkavukluğa dayalı kölece bağlılık içeren bir anlayış olmasıdır; oysa bu kitaplara göre cumhuriyet bunların yerine bireysel vakar ve izzet-i nefsi koymuştur. Bu anlamda kitapların tamamına damgasını vuran, yüzünü geleceğe dönmüş bir modernlik ile geçmişten bazı şeylerin korunmasını talep eden, geleceğin bilinmezlerinden ürken bir muhafazakârlığın ve milliyetçiliğin terkibi olduğu söylenebilir. Bu açıdan söz konusu kitaplarda, bir tür ‘muhafazakâr milliyetçilik ve modernlik’ modeli hâkim olduğu rahatlıkla ifade edilebilir. Aralarındaki farklar bir açıdan çok önemliyse de bu bağlamda bir anlamda da önemsizdir: Kimilerinde modern, kimilerinde ise muhafazakâr ton ağır basmaktadır. Bu bir tür, ‘değişmeden değişme’, “çıplak kalmadan elbiseyi değiştirme” çabasıdır.

 

    Adab-ı Muaşretçiliğin Felsefi Referansları

Türkiye’nin batılılaşma sürecinde, toplumsal değerlerde ve bireysel ilişkilerin ilkelerinde, zihniyette ve hayat tarzında yegâne referans Avrupa toplumlarında egemen olan zihniyet ve hayat tarzı olduğu içindir ki, adâb-ı muâşeret olarak isimlendirilen tutum ve davranışlarda yeninin egemenliği kendisini olanca kuvvetiyle hissettirmektedir. ‘Eski’ye ait bir şeyler vardır ama onlar bile ‘yeni’nin formatında yer alırlar; bu halleriyle bir değer ifade ederler. Örneğin ‘eski’ye ait değerlerden itidal, ölçülülük, namus, şeref, haysiyet, aşırılıklardan sakınmak, nefsine ve arzularına hâkim olmak, tasarruflu olmak, sadelik, gösterişten uzak durmak, sabırlı olmak, hayâ, edep, iffet, aileye düşkün olmak, doğruluk, dürüstlük, adil olmak, yardımseverlik, vakar, onur gibi özellikler ‘yeni’ içerikleriyle ve formlarıyla tavsiye edilmişlerdir. Ancak tüm bunların şekilleneceği balo, plaj, bar, gazino, tenis kortu, parti, otomobil, sinema ve tiyatro, beş çayı, kır gezileri, flört etme, âşık olma gibi ortamlar ve durumlar üzerinde durulmuştur. ‘Çirkin alafrangalıklar’ gibi başlıkların altında terk edilmesi gerekenler sıralanırken, aşk veya flört mektuplarının içerik ve biçimleri, kadın elini öpmenin usulü, şemsiye kullanma, silindir şapka giyinme, frak ve smokin giyinme, ata binme, sigara içme, makyaj yapma, süslenme, içki içme, sokakta hanıma yol verme, laiklik, yurt sevgisi… konularında oldukça geniş, örnekli açıklamalarda bulunulmuştur. ‘Olumlu’ olanların muhakkak yerine getirilmesi ve ‘olumsuz’ olanlardan da kaçınılması gerektiği ifade edilirken tüm bu anlayış ve gereklilikler ‘çağın şartlarına’ ve ‘bilimsel olmaya’ dayandırılmıştır. Örneğin ‘Genç Kızlara Adâb-ı Muâşeret Usulleri’ isimli kitabı 1932 yılında yayınlanan Feriha Sedat, kitabını şöyle takdim etmektedir: “Bu kitap yeni hayatın yarattığı zaruretlerden biridir. Hayat değişti; cemiyet değişti. Bu büyük ve mesut inkılâbı bilhassa genç kızlar kadar kuvvetle kim hissetmiştir?”

Adâb-ı muâşeret kitaplarının tavsiyeleri ‘çağın gereklerine’ ve ‘bilimsel gerçeklere’ dayanan tavsiyelerdir. Her ne söylenmişse ve söylenecekse ‘bilimsel esaslara dayanmaktadır’ ve bu bilimsellik her türlü fikrî tartışmaya, kuşkuya dayalı sorgulamaya, olguların eleştirel değerlendirmesine yaslanan bilgiyi değil, mutlak, tartışılmaz ve tek doğruyu içeren bilgiyi kapsamaktadır. Dolayısıyla bu söylem içinde bilim, değişmez ve tartışılmaz bir nitelik kazanmaktadır. ‘Bilimsellik’ ve mutlaklığı birbirine bu derece sıkıca bağlamak, yani etkileri bugün de süren katı bir pozitivizmi korumak, bu dönemin söyleminde önemli bir çekirdek olarak belirmektedir. Bu anlamda belli bir adap anlayışı, uyulacak doğruyu açığa çıkaran bilimsel verilere dayandırıldığı ölçüde doğallaştırılmış ve bu doğrultuda özel bir yaşama biçimi genelleştirilmiş de olur. Dönemin bir dizi adâb-ı muâşeret kitabının yazarı olan Ademoğlu’nda sık sık yinelenen ‘makine çağı’/‘elektrik çağı’ terimleriyle vurgulanan teknoloji merkezli bir Avrupa hayranlığı esasen tüm kitaplarda öne çıkmaktadır. Teknoloji, sadece insanın dünyevî rahatlığını garantilemesinden değil, aynı zamanda mutlaklaştırılmış bu bilim anlayışının elle tutulur kanıtlarını oluşturduğundan rüştünü sorgulanamaz şekilde ispat etmiş bir mucize gibi algılanmaktadır. Bu bağlamda kitaplar, kendilerini okura, hayata ilişkin şu ya da bu bakış açısının yansıtıcısı değil de ‘bilimsel’ gerçekliğin tarafsız aktarıcısı olarak tanıtmaktadırlar. Esasen tüm metinlerin iddiası şudur: ‘Ben gerçekçiyim ve tarafsızım, yan tutmuyorum, olgulara dayanıyorum ve kurgu değilim.’ Bu durum, hayatın hiç de kolay olmayan evlilik, aşk ya da varoluşun anlamı gibi meselelerine ‘aslında hepsi çok kolay; bakın reçetesi de şudur’ deyiverebilen bu kitapların üslûplarına, bugünün okuru için, bazen küstahlığa varan bir kendine güvenle, yanlışlanabilirliği apaçık bir konuda mutlak doğruluk iddiasının getirdiği çocukça ve hatta masum bir tonun karışımını katmaktadır. Örneğin adâb-ı muâşeret kitaplarından bazılarının yazarı Ademoğlu, genç kızlara şöyle seslenebilmektedir: “Ben size hayatı öğreteceğim. Bunda ne lehe ne aleyhe bir kanıt yoktur. Dünyayı ne fena ne de iyi göstermeye çalışamayacağım… Belki onu olduğu gibi anlatmak en birinci dileğim olacak !..”

    Adâb-ı muâşeret kitaplarında kendisinin açıkça ortaya koyan ve Kemalist liderlerin kabulleriyle de örtüşen bilim anlayışı, esas itibarıyla pozitivist bilim anlayışıdır. Bilime, maddeyi tanıma çabalarının ürünü olarak doğmuş sistematik bilgi olmanın da ötesinde dini bir işlev yükleyen anlayıştır. Hayatta her şeye ölçü olduğu, olabileceğine inanılan bir bilim anlayışıdır. Bu sebepledir ki insan herhangi bir eşya, mekanik bir oluşum olarak değerlendirilmiştir. Örneğin Ademoğlu bedeni bir makine olarak tanımlamaktadır. Bu bağlamda, intiharı yasaklar; çünkü ‘sağlığa zararlıdır’. Ademoğlu’na göre beden sonlu bir enerjiye sahiptir ve müsrifçe harcanmamalıdır; çünkü bu sonlu enerjiyi çalışmak için harcamak gerekir. Bunun için gençler sağlıklı yaşamalı; evet her zevkten biraz tatmalı, ama asla aşırıya kaçmamalı ve süfli lezzetlere düşmemeli; tek kelimeyle züppeleşmemelidirler. Hayatın keyifli yanlarına da değinilir; ama hayat, esasta bir keyif olmaktan çok, faydalı şekilde, yani çalışmak için harcanması gereken bir kaynaktır ve bu doğrultuda, akılcı biçimde, özenle planlanmalıdır. Dolayısıyla öyle ima edilir ki insanın bedeninin asıl sahibi birey değil (tabii Allah da değil), bundan fayda sağlayacak ekonomi ve toplumun bütünüdür. Ayrıca Ademoğlu insanların böyle sağlıklı yaşama imkanı olacağını varsayar, şartların yaşlanma, yıpranma ya da sağlık üzerindeki etkilerini tamamen unutur: Bedeni ekonomik hayat için korumanın sorumluluğu tamamen insana aittir ve bunu yapmamışsa da sadece ihmalkâr değil suçludur; zira yalnız kendi yaşamını harcamaz, aynı zamanda topluma zarar vermiş olur.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

SPOT İÇİN

 

1-‘İlmihal’, ‘ilim’ ile sembolize edilen İslam kapsamında insanın ontolojik, epistemolojik, aksiyolojik tüm ‘hal’lerinin anlamlandırılışının ve şekillendirilişinin ismidir. İmkân ve potansiyelleri bağlamında herkesin İslam’ı kendi imkânları ve şartları bağlamında ‘yeterli’ düzeyde anlayabilmesini sağlayacak sistematik bilgiler bütünüdür.

 

2- Anlaşılan o ki artık herkes yeni bir rejim, yeni bir siyaset, yeni bir ekonomik sistem… derken yeni bir insan ‘yaratılmaya’ çalışıldığının farkındadır. İşte bu insana neye inanması, nasıl yaşaması gerektiğini açıklayacak rehber kitaplara ihtiyaç vardı. Bu ‘ihtiyaç’ kısa sürede çözüm çabalarının açığa çıkmasına yol açacak ve bunun sonucunda adâb-ı muâşeret kitapları kaleme alınmaya veya Avrupa’dan tercüme edilmeye başlanacaktır.

 

3- Cumhuriyet dönemi adab-ı muaşeret kitaplarının ortak sayılabilecek amacı açısından ifade etmek gerekirse, Avrupa’da egemen olan zihniyeti ve hayat tarzını Türkiye’de egemen kılmak olduğu rahatlıkla söylenebilir.

 

Yazar:
Prof. Dr. Prof. Dr. Celalettin VATANDAŞ
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul