24 Ekim 2021 - Pazar

Son Sayı Başlıkları
Şu anda buradasınız: / Pastoral Yönetimden Şura Sistemine Devlet
Pastoral Yönetimden Şura Sistemine Devlet

Pastoral Yönetimden Şura Sistemine Devlet Ümit AKTAŞ

Michel Foucault’nun “Güvenlik, Toprak ve Nüfus” başlığıyla kitaplaştırılan derslerinde, yönetim teknikleri ve bunun tarihine ilişkin analizler yapılmakta. Buna göre Avrupa’nın ilk şehri Atina, aynı zamanda Batılı yönetim modelinin de kökenidir.  Bundan çok daha eski olan ve Afro-Avrasya kıstağında, yani Kudüs-Mekke havzasındaki nebevî yönetim biçimi ise çobanlıktan kinaye pastoral yönetim olarak tanımlanır. Dolayısıyla buradaki yönetim biçimi ilahi esaslardan kopmamış ve bu esaslar üzerinde direnen bir mahiyete sahiptir. Bu ise yöneticinin topluma karşı sorumlu ve ihtimamlı olduğu, adaleti ve toplumsal selameti esas alan bir yönetim biçimidir. Atina yönetim geleneğinde ise toplumdan ziyade üretim araçları, topraklar ve şehir gözetilir; dolayısıyla yöneticinin dikkati ve sorumluluğu bunların üzerinde teksif olunur. 

Esasında ise Yunan şehrindeki yönetim, hem Afro-Avrasya kıstağı (nübüvvet havzası)ndaki ilk evrenselleşme çabası olan Fenike’nin hem de eşitlikçiliğe (“izonomi”ye) dayanan bir model olan İyonya (Ege) şehir devletlerinin yönetiminin bozulmuş bir türevidir. Fenike’den alfabe kadar ticareti ve kolonizasyonu da alan Atina, İyonya’dan ise eşitlikçi bir yönetim modeli olan izonomiyi almış ama bunu köleci, sınıfçı ve eril bir yönetim biçimine dönüştürmüştür. Fenike, nebevî etkileri taşıyan cemaatçi bir dinî anlayışa sahip iken, Atina çoktanrıcı ve bireyci bir dinî anlayışa sahiptir.

“Yunan tanrısı, daha ziyade şehrini korumak için surların üzerinde görünür. İbrani tanrısı ise tam da şehir terk edilirken, surların bittiği yerde, çalılıkları kat eden yol izlenmeye başlandığında ortaya çıkar. ‘Ey Tanrı, sen ki halkının başında yola düşersin’ denir Mezmurlar’da.”[1] Yani tam da bilinmezliğin ve tehlikenin ortaya çıktığı yerde ve halkını selamete ulaştırmak, ona yol göstermek için. Üstelik bu halk, belli bir şehrin sınırlılıklarının içerisinde korumaya alınmakta değildir. Seferîdir ve bir oluş halindedir. Çoban (rehber) ise halkı için ve halkından birisi için bile kendisini fedaya hazırdır. Ve hatta birini, bir kişiyi bile kurtarmak için gerekirse tüm toplum da kendisini fedaya hazır olmalıdır.

Platon’un ”Devlet” adlı kitabındaki anlatıdan yola çıkan bir tasvire göre ise, insanlığın başlangıcında toplumsal birlik (ayrışmamış cemaat), bir çoban tarafından yönetilmektedir. Toplum birlik içerisindedir ve ihtilaflar olmadığı için bu aşamada toplum henüz siyasallaşmış da değildir. Ki Kur’ân’da, Bakara Suresi 213. ayette de benzeri bir başlangıç durumuna atıfta bulunulur. İhtilafların ve ayrışmanın olmadığı bu durum, aslında fırtına öncesi bir sessizlik halidir. Dünya bereketli, insanlar uyumludur. Henüz kayda değer bir sorun yoktur ortalıkta ve toplumun yönetimi de Tanrı’ya özenli ve hatta tanrısal esaslar dahilinde süregitmektedir.

Daha sonra ise toplum çeşitlenir, farklılaşır, ihtilaflar belirginleşir ve artık yönetim, çobanlık yerine dokumacılık sanatına benzemeye başlar. Farklılıklar bir dokumada olduğu gibi dokumacı tarafından bir araya getirilir. Her şeye rağmen bu topluluk, anlaşmaya ve dostluğa dayanan bir topluluktur. Ama özellikle kapitalizm (modernlik) sonrası toplum artık bir arada tutulması (dokunması) mümkünleşemeyen, ayrışma ve çatışmaların toplumudur. O zaman ise toplumu denetleme, gözetleme, yönlendirme gibi “iktidar teknolojileri”yle yönetmekten başka bir çare kalmaz. Bu ise kelimenin tam anlamıyla bir sekülerleşmeyi ifade eder ve bu, toplumun ilahi esaslara göre yönetilemeyeceğinin itirafıdır. Her ne kadar bu durum tarih içerisindeki gelişmelerle ilgili olsa da temel olarak fıtrî durumla (başlangıç şartlarıyla) da bağlantılıdır ve esasında oraya bağlıdır. Çünkü daha tarihin en başında Âdem’in iki oğlu arasında bu konuda bir tartışma ve çatışma çıkmış ve bu nedenle de ilk cinayet işlenmiştir.

Ali Şeriati’nin yorumundan da hareketle bu, toplumun mevcut durumunu sürdürmek isteyen ve bir açıdan “pastoral yönetim”e bağlı olan Habil’le, toplumu iskân ederek tarımsal üretime ve dolayısıyla da üretimsel araçları esas alan bir yönetime geçmek isteyen Kabil arasındaki çatışmadır. Bu ise insanoğlunun tarihindeki en temel dönüşüm noktasıdır. Toplum pastoral (nebevî esasa riayetkâr) ve yarı göçebe halinden yerleşikliğe ve seküler bir nizama doğru evriltilmek istenmektedir. Dolayısıyla da tarih boyunca bu iki damar arasındaki çatışma ve savaş hiç bitmeyecek; sapmalar ise nebîler tarafından düzeltilecektir. Esasında bu çatışma, bir bakıma da “devlet”le “toplum” arasındaki bir çatışmadır. İktidarı kendi koşullarına tâbi kılmak isteyen, daha doğrusu kendi denetiminden çıkmasına rıza göstermeyen “toplum”la, toplumdan bağımsızlaşmak ve kendi şartlarını topluma dayatmak isteyen “devlet” arasındaki bir çatışma ve savaşım.

Tıpkı “izonomi”nin eksiltildiği Atina demokrasisi gibi, dünyevi ideallerinden çekilerek sadece uhrevi kurtuluşa hasredilen pastoralliğin eksiltildiği bir nebevî siyaset biçimi de sanayileşme ve modernleşmeyle birlikte yerini bu eğilimlerin zayıflatılarak sentezlendiği bir cumhuriyetçi (giderek demokratik) yönetim biçimlerine evrilecektir. 17. yüzyıldan itibaren kilise, kendisine ve krallara karşı sürdürülen isyanlarla birlikte etkisini yitirirken; paralel bir biçimde İslam dünyasında Osmanlı ve Babürlerin de etkisizleştiği ve emperyalizme açık bir hale gelindiği bir dönem başlayacaktır. Avrupa’da yükselen sanayileşme ve Aydınlanma akılcılığı ise, “tabiatın ilkeleri ve devletin yönetimi” anlayışıyla, kilisenin devlete (devlet aklına) tâbileştirildiği ulus devletler dönemini başlatacaktır. Ancak yirminci yüzyıldaki iki dünya savaşıyla belirginleşen, Aydınlanmacı umutlar kadar aklın da eleştiriye uğradığı, mütehakkim hakikat iddiasının boşa çıkarıldığı bir süreç boyunca, ulus devletlerin aşıldığı bir Avrupa kozmopolitizmine, yani ulus devletler üstü bir oluşuma gidilmiştir. Bu ise henüz tamamına ermemiş olan bir tasarıdır.

Toplum

Nebevî esaslara uygun bir biçimde, adalete ve toplumun selametine özen gösteren bir anlayışın egemenliğinin imkânsızlaştığı noktalarda, bunu ikame edecek olan cemaatler ortaya çıkar. Esasında kilise, bu tür bir iddianın tecessümüdür. Ama bu sadece “ruhların yönetimi”, yani ideallerinden bir kısmını geriye çekmiş bir pastoral yönetimdir. Dolayısıyla da bedenlerin yönetimi dünyevi yönetime, yani politik yönetime bırakılmıştır. Bu tür bir bölünmenin kabulü ise, açıktır ki dünyanın çığırından çıkmasının da kabulü ve “devlet”e teslimiyettir ki, benzeri bir anlayış İslam dünyasındaki mezhepler ve tarikatlarda da görülmektedir. Belki başlangıçta tam da bu tür bir dünyevileşme karşısındaki tepkiye dayanan tasavvuf ve zühd hareketleri, geride maalesef böylesi bir tortu bırakmıştır. Esasında kilisenin macerası da farklı değildir.

Dünya ise bir yandan parçalanırken, öte taraftan bu parçalılığı bütünleştirecek bir biçimde üretime, tüketime ve iletişime dayanan bağlar ortaya çıkarır. Bölgesel ve yerel olaylar bile küresel meseleler haline gelir. Sözgelimi IŞİD veya Covid gibi süreçlerin yol açtığı panik hissiyatı üzerinden inşa edilmeye çalışılan bir insanlık kavramıyla, seküler toparlanma siyasetleri üretilmeye çalışılır. Ama insanlığa, dünyanın ve hayatın anlamı ve ötesi üzerine ikna edici bir şeyler söyleyemeyen çabaların taktikleri, “suyun köpüğü” gibi, kalıcı olmaktan oldukça uzaktır.

Reaya tabiri bilindiği gibi sürü anlamına gelir ve bu tanımlama yöneticiyi de çoban kategorisine sokar. Bu ilişki biçimi ise, birçok olumlulukları bir yana, medenîleşmiş insanlık açısından uygun ve sürdürülebilir değildir. Bu nedenle, ashabın Rasulullah (a.s)’a yönelttiği “raina” hitabı, Yahudilerin peygamberlerine yönelttiği ve Kur’ân’ın olumsuz çağrışımları nedeniyle yasakladığı bir hitaptır. Kur’ân’a göre (Bakara: 104, Nisa: 46), Peygamber’e, “raina: bizi güt” denmemeli, “unzurna: bize öğret” denmelidir. Daha doğrusu burada tavsiye edilen, Peygamber’le müminlerin ilişkisinin bir çoban-sürü ilişkisi olarak değil, bir birliktelik ilişkisi olmasıdır. Yani meselelerin birlikte konuşulduğu, tartışıldığı ve çözümlendiği bir yöntem/yönetim oluşturulmak istenmektedir ki, “unzurna”nın kökü olan “nazar” da, tıpkı “teoria” gibi, “temaşa etmek”, bir mesele üzerinde akıl yürütmek anlamına gelmektedir. 

Dolayısıyla son rasul, bir açıdan pastoral geleneği, yani toplumsal sorumluluğun tüm toplumun sorumluluğuna dayandığı ve bu toplumu selamete ulaştırmayı amaçlayan nebevî geleneği üstlenirken; öte yandan ise bu geleneğin içsel çıkmazlarını aşmak, yani insanî ve medenî bir çizgiye olan seferîliği sürdürmek için raiyet (çobanlık) ilişkisini nazariyet (mütalaa, müzakere, münazara…) ilişkisine dönüştürmeye çalışır. Öte yandan ise siyasette, farklı toplumsal unsurların birlikte yaşamasını mümkün kılacak olan, pastoralliğin içerilip aşıldığı, toplumsal sözleşmeye (Medine Sözleşmesi) ve bu sözleşmenin sürdürülmesini mümkün kılacak olan, toplumsal yönetimin (siyasetin) şuraya (istişareye ve münazaraya) dayandığı, egemenin toplumsal sorunlarda hakemliğine başvurulduğu bir orta yol (itidal, iktisat) önerir.

Bir siyasal teklif (model) ise, teklifi önerenler kadar, teklifin muhataplarının da katılımıyla hayata geçirilebilir. Dolayısıyla burada farklı toplumsal grupların tepkileri ve katkıları, sürecin gidişatı açısından, önerinin mahiyeti ve sahipleri kadar önem taşır. Medine’de de sürece katılan Yahudiler, kendi bağnazlıkları ve çıkarlarının çerçevesinin dışına çıkmayarak sözleşme şartlarına uymadıkları gibi, süreci uygulanamaz bir hale getirme çabası içerisine de girdiklerinden, süreç bir ölçüde de olsa akamete uğrayacak ve hakemlik modeli de hâkimlik modeline doğru zorlanacaktır. Bu ise Medine modelini muğlaklaştırarak geriye Muaviye’ye doğru tortulanacak olan yerelleştirilmiş bir üslup kalacaktır.

Gerçi bu çabanın izleri ve yankıları tarih boyunca Endülüs, Osmanlı ve Hindistan’da hissedilse de Müslümanlar da tarihsel yolculukları içerisinde temelde pastoralliği içerip aşmaya dayanan bu tasarıyı tam olarak kavrayıp uygulamaya dönüştüremezler. Dönüştürememelerindeki temel etken ise yerelliğin ve geleneğin ağır basması, paylaşımdaki adaletin yerini sınıflaşmaya bırakması, iktidarın etnik ve mezhepçi uygulamalarla toplumsal iktidardan devletsel iktidara sapması, içtihadın askıya alınması ve “cihad”ın bir “devlet savaşı” haline dönüştürülmesidir.

Batı dünyası ise pastorallikten kopuş süreci içerisinde yöneldikleri, daha doğrusu uhrevilikten dünyeviliğe teksif ettikleri nazarlarının tutkularını sürüklediği kapitalizm sürecinde, çileciliğe hasredilmiş cehdlerini üretimselliğe yöneltecektir. Fazlanın üretilmesi, doğadaki genişleme ve çoğalma eğilimine uygun olsa da hakka uygun mudur, bu tartışılabilir. Ama her halükârda uygun olmayan, bunun biriktirilmesi, dahası toplumla paylaşılmayan bu birikimlere egemenler tarafından el konulması ve varlığını buna dayandıran imtiyazlı zümrelerin oluşmasıdır. Nitekim devletler de çoğuleyin bu fazlaya el koyan iktidarların oluşturduğu tahakküm yapılarıdır.

“Allah'ın, fethedilen memleketler halkının mallarından Peygamberine verdikleri, Allah, Peygamber, yakınlar, yetimler, yoksullar ve onun yolunda olanlar içindir; ta ki o, içinizden yalnızca zenginler arasında dönüp dolaşan bir şey (devlet, “dûle”) olmasın.” (Haşr, 7) Ayette de işaret edildiği gibi, malın sadece zenginler arasında dolaşımı, ister istemez bu temerküze bağlı bir sınıfsal yapıya tahvil olacaktır. Dolaşım durağanlaşacak ve belli ellerde bir imtiyaz ve tahakküm merkezi (sistemi, “devlet”i) haline gelecektir. Tabi burada sözü edilen güç temerküzü, iktisadi açıdan olduğu kadar siyasal açıdan da sağlanabilir ve bu da insanlar arasında dönüp dolaşması gereken “devlet”i belli sınıflara hasrederek bir tahakküm biçimine yol açabilir.

Sonuç olarak, toplumun selameti ve insanlığın özgürlüğüne ve dolayısıyla da sorumluluğuna bir halel gelmemesi için iktidar ve zenginlik hiçbir biçimde belli bir zümrenin elinde sabitlenmemeli, toplumsal denetimin üzerinde ve ondan soyut bir egemenlik veya güç haline gelmemelidir. Açıktır ki her sabitlenme hali (state), toplumun ve ezilenlerin aleyhinedir. Öbür yandan bu durum, ürettiği (iktisadi, siyasi ve dinî) sınıflaşma sistemi içerisinde, kendine özgü bir ahlaki anlayış oluşturarak, fertlerin Allah’a karşı sorumluluklarının doğrudanlığının imkânını ortadan kaldıracaktır. İnsanlar belli zümreler içerisinde nesneleşerek, özgürce davranışları (özgürleşmeleri) imkânsızlaşacak ve hatta dünyevi egemenliklere kullaştırılacaktır. Toplumun devlete tâbileştirilmesi sonucu bireysel inisiyatifler baskılanacak, sabitleşen bir tahakküm (zulüm) sistemi ortaya çıkacaktır.

İslam Siyaset Felsefesi

 

“İslam siyaset felsefesi”, Emiru'l Mü'minin (“dört halife”) dönemi sonrası, toplum tarafından tam olarak anlaşılamayan “şura sistemi”[2]ne dayanan bir yönetim biçimi yerine, toplumsal kargaşalar ve bu kargaşaları durduran fiilî monarşik müdahaleler sonucu, Kur’ânî referanslardan ziyade, çağdaşı olan Bizans-İran monarşileri geleneği doğrultusunda şekillenecektir. Böylece aslında İslam'ın tasfiye etmeye çalıştığı ilâh-krallık anlayışı, hanedanlık sistemi, saray, profesyonel ordu… gibi kavram ve kurumlar, egemenin hizmetine koşulmuş olan fakihler ve kelamcılarca dönüştürülerek, melez bir sistem oluşturulacaktır. Bu dönüşüm sürecine koşut olarak, cihad, eğitim, içtihat, fıkıh, yargı… gibi temel toplumsal sorumluluklar ise devletleştirilecek ve giderek mutlakiyetçi bir hükümranlık biçimi oluşturulacaktır. İslam'ın eleştirerek tasfiye etmeye çalıştığı bu anlayış (zira bu anlayış da tasfiye edilmeye çalışılan dinî anlayışların bir parçasıydı), süreç içerisinde gelenekselleştirilmiş; gelenekselleştiği ölçüde ise İslam, devrimci niteliğini yitirerek yerelleşmiştir.

Tarih boyunca defalarca yaşandığı gibi, şayet “iyi” model anlaşılamıyor ve uygulanamıyorsa, bu kez yerine “kötü” veya “melez” model ikame olunacaktır. Yahut da bir kargaşa çıkacak ve bu kargaşanın durdurulması için mutlakiyetçi hükümranlıklar zuhur edecektir. Bu ise genel olarak toplumun zayıfla-tıl-dığı kargaşa (fitne) dönemlerinin akabinde, bir kurtarıcı olarak zuhur eden Leviathan’a teslimiyle sonuçlanan Hobbescu modeldir. Bu modelde toplum, güvenliğine karşı özgürlüğünü egemene teslim eder.

Günümüzde cari olan ise kapitalizme dayalı olan güç temerküzü ve bu temerküzün muhafazası için sürdürülen emperyal(ist) savaşlardır. İslam dünyası da, maruz kaldığı emperyalizmden kurtulmak için, benzeri bir anlayışı bir “güç metafiziği” etrafında içselleştirmiş, bu ise İslam dünyasını bir kargaşanın içerisine sokmuştur. Kalkınmacılığı ve silahlanmayı başat esaslar haline getiren bu “güç metafiziği”, Rasulullah (as)’ın Medine’de oluşturduğu örnek modelini bile bu çerçevede okumuş, “Medine Sözleşmesi” bir anayasa, Medine toplumu ise neredeyse bir ulusal “devlet” olarak anlaşılmıştır.

Oysa bu kriz dönemlerinde yapılması gereken önce sakinleşmek (Mekke dönemine dair olan sabır) ve sonra toplumsal uzlaşıya dayanan bir model (Medine Sözleşmesi gibi) etrafında sözleşmeci bir “toplum”  inşa etmenin yollarını oluşturmaktır. Kriz, hatalarımız sonucu düştüğümüz bir durumdur. Ama bu durum, toplumu bir bunalıma düşürdüğü kadar, bir fırsat da oluşturur. Ne var ki, “düşmek”ten “düşünce”ye geçişi sağlayamadığımız sürece, krizi atlatamayacağımız gibi, bir kargaşa içerisinde özerkliğimizi de kaybederiz. Etnik, mezhebî, kültürel çatışmalarla boğuştuğumuz günümüzde Medine Sözleşmesi, cihad, devlet, yönetim, şura, farklılıkların bir arada yaşaması, hakemlik ve hâkimlik kavramları üzerinde yeniden düşünerek, var olan çatışmaların aşılmasını sağlamak bir yana, insanlığın selameti için de yeni bir model ortaya konabilir.

Ama ne yazık ki bu “iyi” modele dair bir birikime ve geleneğe sahip olan İslam dünyası, bu modelin “kötü” bir taklidi olan “hilafet”i bile koruyamamıştır. Gandi ve Abdulgaffar Han tarafından korunmaya çalışılan Hindistan’ın birleşik niteliği bile, Kemalizm’i örnek alan ulusalcı liderler tarafından ulusallaştırılarak parçalanmış, bölge mezhebî ve etnik çatışmalara boğulmuştur.

Avrupa, iki dünya savaşı akabinde, Hrıstiyanlık geleneğindeki pastoral yönetimin etkisiyle parçalanmayı aşmaya ve savaşı durdurmaya çalışan adımlar atarak Avrupa Birliğini oluştursa da bu birlik de Atina modeliyle Hrıstiyanlığın sentezi olan melez ve kapalı bir modeldir. Oysa Medine modeli farklılıklara açıktır ve bunların bir arada yaşamasını mümkün kılan bir modeldir. Medine Sözleşmesi, sözleşmeye katılanların dinlerinin ve ırklarının farklılıklarını dikkate alarak, bu koşullarda oluşturulan bir sözleşmeye riayeti esas almıştır. Müminlerin, Yahudilerin, Hristiyanların, müşriklerin ortak bir “ümmet” oluşturduğu, kendi hukukları çerçevesinde yaşadıkları bir model ortaya konmuştur. Elbette ki bu koşullarda bir arada yaşamanın temel kıstasları ve yükümlülükleri vardır. Ayrıca Rasulullah (a.s) da bu modelin icrasını sağlamada ve anlaşmazlıkların çözümünde nihai merci (hakem)dir. O ise kararlarını ashabıyla (ümmetin seçkinleriyle) istişare ederek almaktadır. Öyle ki bu “seçkinler”in konumları da tarih içerisinde tam olarak anlaşılmak yerine, “cennetle müjdelenenler” olarak taltif edilmekle yetinilmiştir.

Bu modelle “pastoral” yönetim biçiminin toplumu “sürü”leştiren kısıtlılığı aşıldığı gibi, “şura”ya ve farklılıklarla birlikte yaşamaya dayanan çok hukuklulukla, belli bir aidiyete dayanan “devlet”in (state) topluma tahakküm eden yapısı da zayıflatılarak aşılmış; daha doğrusu devletle toplum arasındaki dengeli ve murakabeli bir ilişki biçimiyle, tahakkümcü ve sınıfçı yapıların ortaya çıkması önlenmiştir. Şayet Müslümanlar günümüzün kargaşasından çıkmak ve insanlığa olumlu bir yaşama modeli önermek istiyorlarsa, sağa sola bakmak yerine kendi yitik hazinesini anlamaya ve uygulamaya çalışmalıdırlar. Aksi halde ellerinin altında bu hazine dururken, egemen güçlerin bendesi olmaktan kurtulamayacaklardır.


[1] Michel Foucault, Güvenlik, Toprak, Nüfus, İBÜY, S. 112, 113

[2] “Şura sistemi”nden bahseden ilk kişi Ömer bin Abdülaziz’dir. Egemenlerin tahakkümüne karşı toplumun özerkliğini savunan Ebu Hanife ise ancak “içtihat şuraları”nı oluşturabilecektir.

Yazar:
Ümit AKTAŞ
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul