05 Aralık 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / Kur’ân-ı Kerim’de Ahiret Hayatı
Kur’ân-ı Kerim’de Ahiret Hayatı

Kur’ân-ı Kerim’de Ahiret Hayatı Doç. Doç. Dr. Recep DEMİR

Sözlükte “son, sonra olan ve sonrakiler” anlamlarına gelen âhiret kelimesi, terim olarak dünya hayatından sonraki ebedî hayat karşılığında kullanılır. Âhiret, ölümden sonra başlayan ve mahşerdeki dirilişten sonra ebediyyen devam edecek olan bir hayattır. Bu anlamda âhiret dünya karşılığında, âhiret hayatı da dünya hayatı karşılığında kullanılır.

Âhiret gününe, âhiretteki ebedî hayatın kıyametin kopuşundan sonra başlaması sebebiyle “kıyamet günü”, yapılan iyilik ve kötülüklerin karşılığın tam olarak orada alınacağı için “din (karşılık) günü”,  geçici olan dünya hayatının karşıtı olduğu için de “gerçek hayat, ebedî âlem, bâki âlem” gibi isimler verilmiştir.

Kur’ân’da âhiret günü, mü’minler Allah’a kavuşacakları için “kavuşma günü”,[2] insanlar ve bütün yaratılmışlar o günde bir araya toplanacağı için “toplanma günü”,[3] dünya hayatında Allah’a iman edip O’nun emir ve yasaklarına kulak asmayanların aldandıkları ortaya çıkacağı için “aldanma günü”,[4] dirilişi müteakip herkes kabrinden çıkacağı için “çıkış günü”[5] ve kâfirler amellerinin boşa gittiğini görünce yeniden dünyaya dönmek isteyecekleri için “hasret günü”[6] gibi isimlerle de anılmaktadır.

İslâm’da âhiret gününe inanmak imanın bir rüknü ve inancın bir parçasıdır. Bu sebeple âhirete iman etmeyen gerçek mü’min olamaz. Nitekim Kur’ân’da mü’minlerin nitelikleri sayılırken “Onlar namazı kılan, zekâtı veren ve âhirete de kesinlikle inanan kimselerdir”[7] ifadesi yer alırken bir başka ayette,“Onlar sana indirilen kitaba da senden önce indirilenlere de inanırlar, âhirete de kesinlikle inanırlar”[8] denilmektedir.

Kur’ân’da âhirete inanmayan kimselerin durumunu ortaya koyan yüzlerce ayet bulunmaktadır. O ayetlerden bazıları şunlardır: “...Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, elçilerini ve âhiret gününü inkâr ederse büsbütün sapıtmış olur.”[9] “…Bilakis âhirete inanmayanlar, azapta ve koyu bir sapıklık içindedirler.”[10] “Âhirete inanmayanlara gelince, onlara da can yakıcı bir azap hazırladık.”[11] “Ayetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalan sayanların tüm amelleri (işleri), boşa gitmiştir.”[12]

Kur’ân’da âhirete inanmayanların koyu bir sapıklık içinde olduklarının haber verilmesi, yaptıkları amellerin kabul edilmeyeceği ve âhirette kendilerini çetin bir azabın beklediğinin bildirilmesi, onların imanlarının olmadığını gösterir. Çünkü “Mü’min olarak amel işleyen kimse, haksızlıktan ve hakkının yeneceğinden korkmaz.”[13] Onun amelleri makbuldür, âhirette de kendisini azap değil büyük bir ödül beklemektedir.

Âhirete inanmanın insan için önemi büyüktür. Bu sebeple Kur’ân’da âhiret hayatı çokça zikredilmekte, bazen delil ve hüccetlerle bazen de misaller verilmek ve tasvirler yapılmak suretiyle âhiret insan zihnine iyice yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Zira insanın kendini bilip varlığını hissettiği an cevap bulmaya çalıştığı ilk soru, “Ben neyim? Nereden geldim? Niçin geldim ve ne olacağım?” sorularıdır. Allah’a iman ile kâinatın kaynağını ve kendi yaratıcısını tanıyan insan, âhirete iman sayesinde de nereye gideceğini ve ne olacağını öğrenir.

Nereden gelip nereye gideceğini bilen insan, istikbal hakkındaki endişelerden kurtulur, kendisine bir hedef tayin eder, gayesini belirler ve bu hedef ve gayeye en iyi şekilde ulaştıracak sebeplere sarılır. Böylece onun hayatı anlam kazanır, başıboşluktan kurtulur, niçin ve nasıl yaşaması gerektiğini öğrenmeye çalışır. Kur’ân’da“Sizi boşuna ve amaçsız yarattığımızı ve bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”[14] ve “İnsan, başıboş bırakılacağını ve dilediği gibi hareket edebileceğini mi sanır?”[15] buyurarak insanın gayesiz ve boş yere yaratılmadığı bildirilmektedir. Yine Rabbimiz, “Allah'ı nasıl inkâr edersiniz ki, ölü idiniz sizleri diriltti. Sonra sizleri yine öldürecek, sonra yine diriltecek, sonra da döndürülüp ona götürüleceksiniz”[16]  buyurarak da insanın hayat yolunu çizmiştir.

Buna göre kendisini yaratan ve “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.”[17] buyuran Allah’ın  bu buyruğuna kulak veren insan, “Beni yaratana ne diye kulluk etmeyeyim?… (yani elbette kulluk etmeliyim)”[18] der ve bu gerçeği kavradıktan sonra Allah’ı bırakıp başka şeylere tapanları görünce de “O'ndan başka tanrılar mı edineyim? O çok esirgeyici Allah, eğer bana bir zarar dilerse onların (putların) şefâati bana hiçbir fayda vermez, beni kurtaramazlar. İşte o zaman ben, apaçık bir dalâlete, bir yanılgıya düşmüş olurum.”[19] diyerek kendisinin haklı ve inancının makul olduğunu kanıtlamaya çalışır. Aynı zamanda, sonunda nasıl olsa her şey Allah’a dönecek, diyerek âhiret hazırlığı yapmaya yönelir.

Âhirete inanmayan, bu inanca sahip olmayan ise hayatının gayesini tespit edemediği için huzursuz olur, zulüm ve eziyete kalkışır, nefsinin her istediğini yerine getirmeye çalışır, dünyayı cennet yapmak isterse de bunu başaramaz. Neticede zillete düşer, hem kendi dünyasını hem de âhiretini perişan eder.

Âhiret inancının bir diğer önemli yönü de şudur: İnsanoğlunun bir özelliği, onun yokluktan hoşlanmayıp ebedilik fikriyle ve ebedî olma arzusuyla yaratılmış olmasıdır. Dünyada ebedi kalamayacağını kavrayan insanı ölüm ve yok olma korkusundan kurtaracak ve ebedi mutluluğu elde etmeye yöneltecek olan yine âhiret inancıdır. 

Âhiret Halleri

Yüce Allah, insanları günahlardan temizlemek için birtakım imtihanlar ve hastalıklar hazırlamıştır. Bu durum, insanın başına gelen bela ve musibetlerin dünyada sadece işlediği günah sebebiyle olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Sıkıntılar ve hastalıklar imtihan maksadıyla iyi insanların başına da gelebilir. Bela ve sıkıntılar bir imtihan aracı veya kimi günahlar için kefaret olabilir. Dünyada iken günahlarından tamamen temizlenmemiş olanlar berzâh âleminde, orada da temizlenemezlerse mahşerde, orada da temizlenemezlerse cehennemde temizlenirler. Böylece tamamen temizlendikten sonra tertemiz olarak cennete girerler. Çünkü orası temizlerin yeridir. Dünyada iken hiç iman ve itaat etmemiş olanlara ise berzâhtaki ve mahşerdeki temizlik (azap) kâfi gelmez ve bunlar cehennemde ebedî kalmak suretiyle cezalandırılırlar.

Ölümden sonra gerçekleşecek hallerden biri de kıyametin kopmasıdır. Hakikatte kişinin ölmesiyle beraber onun kıyameti kopmuştur; ancak biz büyük kıyametin nasıl kopacağına dair Kur’ân’da birçok ayet okumaktayız. Bu ayetlerde kıyamet saati dehşet, heyecan ve korku verici tablolar halinde insan idrakine sunulmaktadır. Şu tablo ne kadar da korkunçtur: “Gök yarıldığı, yıldızlar parçalanıp dağıldığı, denizler kaynayıp birbirine karıştığı, kabirlerin içi dışına çıkarıldığı zaman, herkes dünyada yaptığı ve yapması gerektiği hâlde yapmadığı her şeyi anlayacaktır.”[20] Kur’ân’dan öğrendiğimize göre İsrafil’in mahiyetini bilmediğimiz Sûr’a üflemesiyle beraber kıyamet kopacak, ikinci üfürüşte ise mahşer için diriliş gerçekleşecektir. “Sûr’a üflenince, Allah'ın dilediği bir yana, göklerde ve yerde olanların hepsi düşüp ölür. Sonra Sûr’a bir daha üflenince hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar.”[21] Ölümden sonra gerçekleşecek olan âhiretin diğer hallerini ise başlıklar halinde ele alıp inceleyeceğiz.

  1. Ba’s (Diriliş)

Ba’s lügatte “göndermek ve dirilmek” anlamlarına gelir. Istılahta ise öldükten sonra dirilmek ve Allah Teâlâ’nın ölüleri tekrar diriltmesi anlamındadır. İman esasları arasında “Ba’su ba’de’l-mevt = ölümden sonra diriliş” akidesi şeklinde yer alan ba’s, bütün semavî dinlerde inanılması istenen esaslardan biridir. Çünkü ba’s, âhiret inancının temelini oluşturur. Bu sebeple Kur’ân’ın Mekkî surelerinde âhiret konusu derinliğine işlenir. Her zaman maddenin çekiciliğine kapılan ve bu sebeple ölümden sonra dirilmeyi, âhireti unutan insanları ve toplumları uyaracak, gerçeğe davet edecek nitelikte ve yücelikte olan bu ilâhî metinler üslup, i’câz, fesahat ve belagat yönünden eşsiz ve benzersiz örneklerdir. Allah’ın bu âyetlerdeki hitabı bütün insanlığadır.

Yüce Allah Kur’ân’da dirilişin vuku bulacağını çeşitli delillerle anlatmaktadır. “(Ey insanlar!) Sizin yaratılmanız ve öldükten sonra tekrar diriltilmeniz, ancak bir tek insanı yaratmak ve diriltmek gibidir. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.”[22] Bu âyette Cenab-ı Hakk, özellikle insanın kendisi ve çevresindeki varlıklara dikkat çeker. İnsan ve çevresindeki varlıklar ve olaylar Kur’ân’da, hem Allah’ın varlığının hem de âhiretin kesin delilleri olarak zikredilir. Zira Allah’a iman ile âhirete iman arasında sıkı bir bağ vardır. Allah’a iman işin başlangıcını oluşturuyorsa âhirete iman da sonucu oluşturmaktadır. İşte bu sebeple Kur’ân’da insanın anlayabileceği ve onun idrakinin kabul edebileceği türden açık delillerle insan âhirete imana, dirilişi kabule davet edilmektedir: “Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat biz, üzerine yağmur indirdiğimizde, o kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten iç açıcı bitkiler verir. Bunlar, yalnız Allah’ın hak (gerçek) olduğunu, ölüleri dirilttiğini, gücünün her şeye yettiğini, şüphe götürmeyen kıyamet saatinin geleceğini, Allah’ın kabirlerde olanı dirilteceğini gösterir.”[23]

Allah’a ve âhirete iman konusunda meâli arzedilen bu ilâhî hitapta üç delil özellikle kendini gösterir: İnsan, toprak, su. İnsanın yaratılışı ve safhaları, insanın Allah’a ve âhirete bağlanıp tasdik etmesinde kendine en yakın, en gerçek delildir. Çünkü kendisinin hiçbir müdahale ve katkısı olmadan insanın yaratılışı, dünyaya gelişi, gelişme safhaları, ihtiyarlığı ve ölümü hep kendi dışındadır. Allah ve diriliş için bundan daha etkili delil ne olabilir?

İnsan bir de yok iken var oluşunu düşünmelidir. Yok iken var olan insanın, yok olduktan sonra tekrar var olması niçin mümkün olmasın? Allah Teâlâ bu durumu şu veciz ifadelerle insan idrakine sunmaktadır: “…Başlangıçta ilk yaratmayı nasıl yaptıysak, -üzerimize aldığımız bir vaat olarak- onu yine yapacağız…”[24] “Ve insan ‘Sahi, ben öldükten sonra diriltilip kabrimden çıkarılacak mıyım?’ der. O insan hiç düşünmüyor mu ki, o hiçbir şey değilken biz onu yaratıp var ettik?”[25] İnsanın yokluktan var olması, daha önce kendisinin topraktan yaratılması üzerinde düşünmesi, daha sonra tekrar var olmasının kabulünü kolaylaştıran en açık delil olarak insana hatırlatılmaktadır.

Kur’ân-ı Kerim’de dirilişin gerçek olduğunu gösteren tarihi örnekler de vardır. Mesela Hz. İbrahim’in elindeki dört çeşit kuşun parçalandıktan ve parçaları karıştırılıp ayrı ayrı yerlere konduktan sonra dirilişinde, daha dünya hayatında iken Allah’ın ölüleri nasıl dirilttiğine delil vardır.[26] Allah’ı apaçık görmek isteyenlerin, Allah’ın varlığının apaçık delili olan yıldırım çarpmasıyla ölmeleri ve sonra Allah’ın yine apaçık bir delili olan diriltmesiyle onları diriltmesi, tarihte insan hayatında vuku bulan dirilişe bir başka misaldir.[27] Yüce Allah etleri dökülmüş, kemikleri çürümüş ölüleri de dirilteceğine dair bir de şu misali verir: Harap bir vaziyetteki bir kasabaya uğrayan bir kişi, “Allah bunları nasıl diriltecek?” demiş; bunun üzerine Allah, o kişiyi yüz yıl ölü bıraktıktan sonra diriltmiştir.[28] Müfessirlerin çoğuna göre bu son örnekteki kişi Üzeyr (a.s)’ dır.

Bu misaller üzerinde düşünüldüğünde diriliş hakkındaki tereddütlerin giderildiği ve keyfiyeti konusunda açıklamalar yapıldığı görülür. Bu misaller bir yandan dirilişin mutlaka olacağını insana bildirirken, diğer yandan bunun nasıl olacağını da göstermektedir. Buna göre diriliş mutlaka cisimle birlikte olacaktır.

  1. Haşr ve Mahşer

Haşr sözlükte “toplamak, toplanmak, bir araya getirmek” anlamlarına gelir. Istılahta ise Allah Teâla’nın dirilişin ardından yaratılmışları bir araya toplamasıdır. Toplanılan yere de “mahşer” denir. Haşr hakkında Kur’ân’da pek çok âyet vardır: “Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır. Biz o kitapta (Levh-i Mahfuz’da) hiçbir şeyi eksik bırakmadık. Nihayet (hepsi) toplanıp Rablerinin huzuruna getirilecekler.”[29]

Kur’ân’da “bütün insanların bir araya toplanacakları gün”[30] olarak nitelenen haşr için “Toplanma günü için, sizi bir araya getirdiği zaman, işte o, kimin aldandığının ortaya çıkacağı gündür…”[31], “O günde Sûr'a üflenir ve biz o zaman günahkârları, gözleri (korkudan) gömgök bir halde mahşerde toplarız.”[32], “Sanki etrafa yayılmış çekirge sürüsü gibi bakışları perişan (utançtan yere bakar) bir halde ve dâvetçiye koşarak kabirlerden çıkarlar. O esnada kâfirler, ‘Bu, çok çetin bir gündür!’ derler.”[33] buyrulur.

Yüce Allah kıyamet günü yeryüzünü dilediği şekle sokacak ve mahşer yeri Hz. Peygamber’in tasvirine göre “üzerinde hiçbir alâmet (dağ, dere, bitki vb.) bulunmayan, halis buğday unundan yapılmış yufka gibi beyaz ve parlak bir düzlük”[34] şeklinde olacaktır. Bütün yaratılmışlar işte bu meydanda toplanacaklardır. Yine Kur’ân’da, o gün kabirlerinden kalkarak mahşer yerinde toplanacak olanların gözlerinden, yüzlerinden söz edilmekte; dünyada Kur’ân’dan yüz çevirenlerin o gün kör olarak haşrolunacağı[35], kâfirlerin yüzlerinin siyah ve kederli, mü’minlerin ise parlak ve sevinçli olacağı[36] haber verilmektedir. Hadislerde de insanların o gün yaya, binitli ve yüz üstü sürünenler olmak üzere üç grup olarak haşrolunacakları,[37] bazılarının develere binecekleri ve bazılarını da bir ateşin kovalayacağı[38] haber verilmektedir. Yine Hz. Peygamber, insanların yalınayak, ilk yaratılıştaki gibi haşrolunacaklarını,[39] mahşer yerindeki bekleyişte güneşin yaklaştırılacağını ve insanların dünyadaki durumlarına göre farklı derecelerde terleyeceklerini[40], ancak o dehşetli günde Allah’ın yedi sınıf insanı Arş’ının gölgesinde gölgelendireceğini haber vermiştir.

Mahşere herkes dünyada kime inanıp tabi olmuşsa onunla birlikte gelir. Mü’min, münafık ve kâfirler önderleriyle beraber toplanır, bir araya gelir. “Bir gün bütün insanları önderleriyle beraber çağırırız.”[41] Bütün gruplar, inanç ve aksiyon birliği içinde olan topluluklar beraberce haşrolunurlar. “Firavun, kıyamet gününde kavminin önüne geçecek ve onları ateşe götürecektir. Ne kötü varış yeridir orası!”[42] Ayet ve hadislerinden anlaşıldığına göre mahşer çok sıkıntılı ve korkunç bir yer olacaktır. Herkes bir an önce büyük mahkemenin kurulmasını ve hesabın görülmesini isteyecektir. O gün gerçek önderlerin peygamberler olduğu ortaya çıkacak ve peygamberin izinden gidenler kurtulacaktır.[43]

  1. Hesap, Sual, Mizan

Mahşer yerinde herkes toplandıktan sonra büyük mahkeme kurulacak, dünyada yazıcı melekler tarafından tutulan amel defterleri o gün sahiplerine verilecek ve her birey yapıp ettiklerini bu defterlerde görerek nasıl bir muameleye müstehak olduğunu tahmin edecektir.[44] Amel defterleri, iman edip iyi amel işleyerek iyilerden olanlara sağından, kötülükleri sebebiyle cehenneme gidecek olanlara da soldan ve arkadan verilecektir.

Hesap, sual ve amel defterleri konusunda Kur’ân’ın beyanı açık ve kesindir. Kur’an’da, her insan için Kirâmen Kâtibîn meleklerin bir dosya tanzim ettikleri, bu dosyanın âhirette açılacağı, zerre miktarı hayır ve şer işleyenin onu göreceği bildirilmektedir. Amel defterleri sağından verilenlerin hesaplarının kolay, solundan verilenlerin ise çok zor ve çetin olacağı haber verilmiştir.[45]

  1. Cennet

Dünya hayatı boyunca tevhid inancına bağlı mü’minler için yüce Allah ebedî ikamet yeri hazırlamıştır. Orası ise cennettir. Cennet Allah’ın rızasına uygun iman ve amellerde bulunan kullar için Allah’ın bir lütfudur. Kul asla amelinin karşılığı olarak cenneti istihkak etmez; ama Allah (cc) güzel amellerde bulunan kulları için cenneti kereminden verir.

Kur’ân-ı Kerîm’de cenneti anlatan pek çok ayet vardır. O ayetlerde anlatılanları, öz olarak şöyle ifade etmek mümkündür: Cennette soğuk ve sıcak yoktur; orası, ebedî bir yeşillikte, ilkbahar ikliminin hüküm sürdüğü yerdir. Evler, köşkler, saraylar yüksekçe inşa edilmiştir. Bu meskenlerde tertemiz eşleriyle birlikte cennetlikler oturur. Cennetin içinden ırmaklar akar, pınarlar, çeşmeler fışkırır, hiç bozulmayan tatta süt, leziz meşrubat, berrak su ve bal ırmakları bulunur.[46] Gölgeliklerde ve su kenarlarında her çeşit meyve olgun bir şekilde cennetliklerin ellerinin ucunda koparılmaya hazır haldedir, orada yasak meyve yoktur. Bu güzelliklerin yanında cennette boş söz ve yalan yoktur. Orada sadece “selâm selâm” sözleri işitilir, eski hatıralar anılır, Allah’a hamd edilir. Yorgunluk, üzüntü, korku, hakaret yoktur.

Cennette saadetin her türlüsü bütün ayrıntılarıyla vardır, orası arzu ve isteklerin tamamıyla yerine geldiği ebedî istirahat yurdudur. Hz. Peygamber’in şu hadisi, cenneti en güzel bir şekilde tasvir etmektedir: “Hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği, düşüncesi hiçbir kalbe gelmeyen yer cennettir.”[47]

Cennetteki bütün bu maddî ve manevî zevklerin üstünde en büyük ödül, elbette ki celâl ve cemâl sahibi Allah’ın güzelliğini temâşâ etmektir. Cennetlikler Allah’ın arşının önünde toplanıp perde kalkınca Allah’ı mekândan ve zamandan münezzeh olarak görürler. Bu temâşâ onlara, diğer cennet nimetlerinin tamamını unutturur. Allah cennetlik kullarından razı olduğunu bildirir, cennetlikler de Allah’tan razı olduklarını söylerler. Böylece ebedî bir tarzda cennet hayatı sürüp gider...

  1. Cehennem

Kur’ân-ı Kerîm’in yetmiş yedi âyetinde yer alan cehennem, herhangi bir sözlük anlamı taşımaktan çok kâfirlerin, münafıkların, zalimlerin, gerçeğe boyun eğmeyenlerin azap görecekleri yer olarak tasvir edilir. Cehennem kelimesinin geçtiği yetmiş yedi âyetin elli biri Mekkî, yirmi altısı Medenî sûreler içinde yer alır.

Cehennemliklerin cehennemdeki korkunç hallerine dair Kur’an ayetlerinde geçen ifadeler özetle şöyledir: Cehennemlikler cehenneme horlanarak atılırlar. Onlar cehennemi, lavlar çıkaran bir yanardağ gibi alevler saçar halde bulurlar. Cehennem, ateşten örtü ve yataklarıyla cehennemlikleri her taraftan kuşatır, yüzlerini dağlar, uzuvlarını koparır, etlerini yakar, bağırsaklarını kemirir. O, kızgın, yakıcı ateş dolu bir çukurdur. Cehennemlik, içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir dumanın gölgesinde bulunur; derisi kuruduğunda sonsuz olarak azabı tatması için yeni deri verilir. Orada içecek olarak kaynar, pis kokulu su, kan ve irin vardır. Ölüm her taraftan hücum eder, ama cehennemlik çok arzu ettiği ölümü asla bulamaz. Zakkum ağacının şeytan başına benzer meyveleri cehennem yiyecekleridir. Bunlar yenildiğinde ise çok fazla susatır. Cimrilerin biriktirdiği altın ve gümüşler onların sırtlarını, alınlarını ve yanlarını dağlar. Cehennemden kaçış yoktur.

Kısaca cehennem ateşten bir dünyadır. Yiyecekler, içecekler, meyveler ve bütün tüketim maddeleri ateşten olan bir dünya… Acı ve ızdırap kaynağı olarak ateş orada her yerdedir. Herkes için ızdırap unsuru ateştir, fakat ceza ve azabın şiddeti kötü amellere bağlıdır. Kâfir mü’min gibi, mü’min de münafık gibi değildir.

Şu ilâhî gerçek, cehennem söz konusu olduğunda, insanı daima uyarmalıdır. Yüce Allah kitabında inkâr eden, sapan ve doğru yol İslâm’dan uzaklaşan insan için şu gerçeği hatırlatıyor:

Şu muhakkak ki, Allah kâfirleri lânetlemiş ve onlara çılgın bir ateş hazırlamıştır. (Onlar) orada ebedî kalırlar ve ne bir dost bulabilirler ne de bir yardımcı. O gün yüzleri ateş içinde çevrilirken ‘Ah keşke Allah'a itaat etseydik, peygambere itaat etseydik!’ derler. Yine derler ki: ‘Ey Rabbimiz! Biz beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yanlış yola götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara azabın iki katını ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.”[48]

Sonuç

Âhirete iman, kuşkusuz Kur’an-ı Kerîm’de zikredilen en önemli inanç prensiplerden biridir. Birçok âyette Allah’a iman ile birlikte zikredilmesi bu ilkeye verilen önemi gösterir. Yine bu ilke, hemen hemen Kur’an’ın her suresinde yer almaktadır. Makalemizin başından beri dikkat çektiğimiz gibi âhiret olmasaydı yaratılışımızın bir anlam ve hikmeti olmazdı. Allah’ın bizleri boşuna yaratmamış olması ve bizi yükümlü tutması, ancak âhiret ile anlam kazanır. Dahası akıl sahibi olmamız, iyi-kötü mefhumlarına sahip bulunmamız, irademizin olması bile hep âhiret hayatıyla ilişkilidir. Kısacası mü’minlere yakışan ve yaraşan, her an ahiret bilincini aklında tutarak yaşamak ve eylemlerini ona göre gerçekleştirmektir.

Spot için

  1. Âhirete inanmayan, bu inanca sahip olmayan ise hayatının gayesini tespit edemediği için huzursuz olur, zulüm ve eziyete kalkışır, nefsinin her istediğini yerine getirmeye çalışır, dünyayı cennet yapmak isterse de bunu başaramaz. Neticede zillete düşer, hem kendi dünyasını hem de âhiretini perişan eder.

2 Mahşere herkes dünyada kime inanıp tabi olmuşsa onunla birlikte gelir. Mü’min, münafık ve kâfirler önderleriyle beraber toplanır, bir araya gelir. “Bir gün bütün insanları önderleriyle beraber çağırırız.”[49] Bütün gruplar, inanç ve aksiyon birliği içinde olan topluluklar beraberce haşrolunurlar.

 

 

 

 

 

   

 

imaj1

 


[1]* Ondokuz Mayıs Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tefsir ABD Öğretim Üyesi, recepdemir55@gmail.com

[2] Mü’min, 40/15.

[3] Tegâbun, 64/9.

[4] Tegâbun, 64/9.

[5] Kaf, 50/34.

[6] Meryem, 19/40.

[7] Neml, 27/3.

[8] Bakara, 2/4.

[9] Nisâ, 4/136.

[10] Sebe’, 34/8.

[11] İsrâ, 17/10.

[12] A’raf, 7/47.

[13] Tâhâ, 20/112.

[14] Mü’minûn, 23/115.

[15] Kıyâme, 75/36.

[16] Bakara, 2/28.

[17] Zâriyât, 51/56.

[18] Yâsin, 36/22.

[19] Yâsin, 36/23-24.

[20] İnfitâr, 82/1-5.

[21] Zümer, 39/68.

[22] Lokman, 31/28.

[23] Hacc, 22/5-7.

[24] Enbiyâ, 21/104.

[25] Meryem, 19/66-67.

[26] Bkz. Câsiye, 45/24-26. 

[27] Bkz. Bakara, 2/55-56.

[28] Bkz. Bakara, 2/259.

[29] En‘âm, 6/38.

[30] Hûd, 11/103.

[31] Tegâbun, 64/9.

[32] Tâhâ, 20/102.

[33] Kamer, 54/7-8.

[34] Buhârî, Rikâk, 44.

[35] Bkz. Tâhâ, 20/124-126.

[36] Bkz. Âl-i İmrân, 3/106-107; ‘Abese, 80/38-43.

[37] Bkz. Nesâî, Cenâiz, 118; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V/165.

[38] Bkz. Buhârî, Rikâk,

[39] Bkz. Buhârî, Rikâk, 45; Müslim, Cennet, 41.

[40] Bkz. Buhârî, Zekât, 52; Müslim, Cennet, 62.

[41] İsrâ, 17/71.

[42] Hûd, 11/98.

[43] Bkz. Furkân, 25/27-29.

[44] Bkz. İsrâ, 17/13-14.

[45] Bkz. İnşikâk, 84/7-12; Hâkka, 69/19-35; Enbiyâ, 21/47; Kâri‘a, 102/6-10.

[46] Bkz. Muhammed, 47/15.

[47] Buhari, Tefsiru sureti’s-secde, 32/1.

[48] Ahzâb, 64-68.

[49] İsrâ, 17/71.

Yazar:
Doç. Doç. Dr. Recep DEMİR
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul