05 Aralık 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / RAHMAN'IN HAS KULLARI
RAHMAN'IN HAS KULLARI

RAHMAN'IN HAS KULLARI Halil Kara

 (Furkan Sûresi 63-74. Ayetler Işığında)

‘İbadu’r-Rahman’ olarak başlayan Furkan Sûresinin 63. ayetinde Rabbimiz (c.c), kendisinden razı olduğu ve övdüğü kullarının vasıflarını sayarak, bunların kimler olduğunu bize açıklamıştır. Herkes Allah'ın kulu olduğu halde, Rabbimizin özellikle ‘ibadu’r-Rahman’ diye ayete başlaması, burada sayılan vasıflara sahip olanların ancak Rahmanın has kulları olabileceği vurgulamış ve adeta mü'minlerin bu vasıflara sahip olması istenmiştir. Cenab-ı Hakk'ın esma-i hüsnâsından olan er-Rahman isminin burada zikredilmesinin nedeni, Allah'ın rahmetinin o halis insanlara tahsis edildiğinin bildirilmesidir. Veya onlar başkalarından daha üstündürler. Çünkü rahmete ve nimete mazhar olmuşlardır. Yüce Allah, Furkân Sûresinin 63-74. âyetleri arasında kendi kullarının yapacağı davranışlarla yapmayacağı davranışları anlatarak, bir Müslüman şahsiyetini çizmektedir. Yoldaki yürüyüşünden tevhîd inancına, harcamasından canlıların hayat hakkına saygı göstermesine, iffetinden yalan yere şahitlik yapmamasına, tövbesinden Allah'tan hayırlı evlat istemesine kadar uzanan bir dizi erdemli davranışlarını ve ibadetlerini ele almakta, böylece bir Müslüman kimliğinin malzemelerini sunmaktadır.

Bizlere birileri ‘Rahman'ın has kulu kimdir?’ diye sorsa, belki de biz ya ‘Akidesi en düzgün olan kişidir’ deriz ya da ‘Şu kadar hayır ve hasenat, cami, Kur'an kursu v.s yapan kişi’ deriz. Oysa Allahu Teala yeryüzünde tevazu ile yürümekten başlıyor.

Rabbimiz Furkan Sûresinin 63. ayetinde şöyle buyuruyur:

''Rahman'ın kulları yeryüzünde vakarla yürürler. Ve cahil kimseler onlara laf attığında ‘Selam’ derler.''

‘Rahmân'ın kulu’ ifadesinden Allah'a şirk koşmayan, Allah'tan başka varlıklara tapmayan, tevhîd inancına sahip, Allah'tan başka yasa koyucu tanımayan, gerçek mü'min kimseler anlaşılacaktır. Aslında Yüce Allah, Furkân 3'te geçen, hiçbir şey yaratmayan, bilakis kendisi yaratılan, kendi kendilerine ne zarar ne de fayda veremeyen, öldürmeyen, hayat vermeyen, ölüleri yeniden diriltemeyen ve bunlara gücü yetmeyen varlıklara tapan müşriklerin tam tersi olan mü'min kişileri ele almaktadır. Bu da şu manaya gelir ki, yasa koymak, tıpkı yaratmak gibi yalnızca Allah'a aittir.

Biraz daha açarsak, Allah'a şirk koşan, Kur'ân'a ‘eskilerin masalı’ diyen, ‘Kur'an, çöl bedevilerine inmiştir’ diyen ve onun geri kalmışlığını ifade eden, Kur'an'ın hükmüyle bugün insanların idare edilemeyeceğini söyleyen, Hz. Peygamber'e büyülenmiş diyerek kâfir olanlara gönderme yaparak, Müslümanın şahsiyetini açıklarken onlara Rahmân'ın kulları demektedir.

Bu kulların yoldaki yürüyüşünün bile farklı olduğu söylenmektedir. Onların yürüyüşünde ne kibir ne de pısırıklık vardır. Onların yürüyüşünde vakar ve tevazu vardır. Vakar ve tevazu, Müslümanın yürüyüşünde yer alan değerlerdir. Bunun anlamı, onların yürüyüşünde ifrat ve tefrit yok, denge vardır, demektir. Böylece onların yürüyüşündeki fark ortaya çıkarılmaktadır.

Neticede yüce Allah, tevhîd inancının, insanın yürüyüşünü etkileyip oradaki ifrat (kibir) ve tefrit (pısırıklığı) ortadan kaldırıp vakar ve tevazuyu getireceğine işaret etmektedir. Bu dengeyi tutturamayan mü'min kişi bir kere daha imanını sorgulamalıdır. İmam Kurtubi de bu ayetin tefsirinde şunları kaydeder:

"Rahman'ın kulları yeryüzünde ağır ve vakur yürürler" buyrukları ile de mü'min kullarını ve onların niteliklerini söz konusu edip, kendilerini şereflendirmek maksadıyla da kendisine kul olmakla nitelendirmiştir. Allah'a itaat eden, O'na kullukta bulunan, kulağını, gözünü, dilini, kalbini kendisine verdiği emirlerle meşgul eden bir kimse "ubûdiyyet" vasfını almaya hak kazanır. Bunun aksi durumda olan kimse ise yüce Allah'ın "Onlar dört ayaklı hayvanlar gibidir. Hatta daha da sapıktırlar," (el-A'raf, 7/179) buyruğunun kapsamına girer. Yani ibret almamak bakımından onlardan daha da beterdir.”

64. “Gecelerini, Rablerine secde ederek ve ayakta dura­rak geçirirler.”

Yani, gecelerini ne eğlence ve neşelenmekle, ne dedikodu ve masal söylemekle, ne de kötü işlerle geçirirler. Çünkü bunlar cahillerin işleridir. Allah'ın gerçek kulları, gecelerini ellerinden geldiğince zikir ve ibadetle geçirirler. Onların bu nitelikleri Kur'an'ın çeşitli yerlerinde açıkça ifade edilmektedir: "Yanları yataklarından uzaklaşır ve Rablerine korku ve umutla dua ederler." (Secde: 16) "Gecenin az bir kısmında uyurlar ve seherlerde istiğfar ederler." (Zariyat: 17-18) "Yoksa o, geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak boyun büken, ahiretten çekinen ve Rabbinin nimetini uman gibi midir?" (Zümer: 9).

65. “Ve şöyle derler: ‘Ey Rabbimiz! Bizden cehennem azabını uzaklaştır. Doğrusu onun azabı devamlıdır.’”

66. “Gerçekten, orası ne kötü bir yer ve ne kötü bir duraktır.”

Biz mü'minler, Yahudiler gibi, onların ibadetinin kendilerini Allah'ın sevgilileri olduğu ve cehennem ateşinin kendilerine dokunmayacağı şeklinde bir boş inanç ve gurura götürmez. Çünkü Yahudiler “Cennet yalnız Yahudilere aittir. Bizler cehenneme gitmeyeceğiz; gitsek bile birkaç sayılı gün dışında bizlere azap dokunmayacak” gibi boş laflara dalmışlardı. Allah'ın has kulları ise, bütün ibadet ve salih amellerine rağmen, cehennem azabının korkusu, içlerinde öylesine yer etmiştir ki, ahirette kurtuluşa ermelerinin kendi amellerine değil Allah'ın rahmetine bağlı olduğunu bilerek, kendilerini cehennem azabından kurtarması için Rabblerine dua ederler.

67. “Onlar, mallarını harcadıklarında israfa gitmezler, cimrilik de yapmazlar. Bu ikisi arasında orta bir yol tutarlar.”

Buradaki özellik, Allah'ın kullarının beşinci sıfatı olmaktadır. Müslümanın harcaması da farklıdır. Aşırılıktan ve cimrilikten uzak, ikisi arasında ortada olan, dengeyi tutturan bir niteliktedir. Müslümanın ekonomik harcamalarında israf olmadığı gibi cimrilik de yoktur; kıvamında, yani ortada olan bir harcama biçimi vardır.

Kısaca diyebiliriz ki, Yüce Allah, Müslümanın yürüyüşünü ve câhil, dar kafalı, kötü niyetli insanlarla konuşmasını, ibadetlerden namaz kılmasını, cehennemden uzak tutulması için duasını ve ekonomik bakımdan harcamalarını gündeme getirerek, kullar ve ekonomik hayatla olan ilişkilerine ışık tutmaktadır; bir yerde edep ve ibadet bilincini öğretmektedir; davranış, ibadet ve ekonomik hayat üzerinde eğitim yapmaktadır. Bu öğretim faaliyetinin konularını dikkate alırsak, Kur'ân'ın ne denli detaylı bir şekilde insanın bütün cephesiyle ilgilendiği görülecektir. O kadar ki, yürüyüşüne kadar inmektedir.

68. “Onlar, Allah'la birlikte başka bir ilaha kulluk etmezler. Haksız yere Allah'ın haram kıldığı cana kıymazlar. Zina etmezler. Kim bunları yaparsa cezasını bulur.”

69. “Kıyamet günü onun azabı kat kat artırılır. Ve arada horlanmış olarak çok uzun süreli kalacaktır.”

Allah ile birlikte başka bir ilaha yalvarmamak, tapınmamak ve kulluk etmemek, şirk koşmamak anlamına gelmektedir.

Eğer her mü'min kesinlikle tevhîd inancına bağlı kalsaydı, gizli ve aşikâr manada şirke düşmeseydi, böyle bir ifade ile karşılaşmayacaktı. Kendini Allah'ın kulu olarak gören bazı insanlar, Allah ile beraber başka ilahlara yalvarmakta; onları Allah'tan başka kanun ve yasa koyucu olarak görmekte; İslam’ın dışında laiklik, sosyalizm, demokrasi, liberalizm gibi insanlar tarafından gündeme getirilmiş olan ideolojileri yönetim ve idare sistemi olarak kabul etmektedirler. Halbuki insanın yaratılma sebebi, Allah'ın halifesi olarak, kanun ve yasa yapmak değil; Allah'ın kanun ve yasalarını yeryüzüne uygulamak ve Allah'ın hükmü en yüce olsun diye mücadele etmektir. Türbelere gidip yalvarmaları, azizleri, ölüleri, ölmüş büyük insanları aracı koşup Allah'tan bir şeyler istemeleri onların şirk koşması için yeterlidir. İslam’ı kabul etmeyen gayrimüslimlerin Kur'an'la yönetilmek istemeyip laiklik ve demokrasiyi yönetim biçimi olarak kabul etmesini anlarken; “Ben Müslümanım” diyenlerin de tıpkı Müslüman olmayanlar gibi laiklik ve demokrasiye göre yönetilmek istemeleri, parlemento ve meclisleri Allah'tan başka kanun koyucu olarak görmeleri anlamakta zorlandığımız meseledir. Oysa Rabbimiz “Ben Müslümanım” diyenlere “Dikkat edin, yaratmak da kanun koymak da Allah'a aittir” (A’raf/54) diye buyurmuşken, “İnsanlar arasında hükmettiğin zaman Allah'ın sana indirdiği Kur'an ile hükmet” (Maide/48) diye emretmişken, “Allah'ın indirdiği Kur'an ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendisidir” (Maide/44) diye buyuruyorken, nasıl olur da Kur'an ile değil de laiklik ve demokrasiyi ya da komünizm veya faşizmi ya da başka başka adlardaki ideolojileri isteyebilirler?

Demek ki, Rahmân'ın kulu, imanına şirk bulaştırmayan kişidir. Yüce Allah, bu şahsiyete sahip mü'mini tanımlamaktadır.

Allah'ın kendisine halife olarak yarattığı, bu özelliğinden dolayı emaneti yüklenmiş ve tekliflere muhatap olmuş kişi, ahsen-i takvim (en güzel suret) olarak yaratılan bu vasıflardaki insan, mukaddes bir varlıktır. Bundan dolayı öldürülmesi bir felaket ve Allah katındaki en büyük günahlardandır. Bundan dolayı Rahmanın has kullarının özelliklerinden bir tanesi de haksız yere adam öldürmemeleridir.

“Kim bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkartmaya karşılık olmaksızın, haksız yere bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir can kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırıya gitmektedirler.” (Maide/32)

Allah'a iman eden mü'min ise Allah (c.c) katındaki en yüce varlık olduğundan dolayı, Kur'an onu öldürmeyi ebedi cehennemlik olma sebebi olarak beyan ederek şöyle buyurmuştur:

“Kim bir mü'mini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedî olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.” (Nisa/93)

Mü'min kişinin yapmayacağı üçüncü davranış, zinadır. Kur'ân, Müslümanın cinsel ahlâkının sağlam olmasının gereğine işaret etmekte ve onu bu âyette üçüncü sıraya koymaktadır. Yukarıda beyan ettiğimiz yüce şahsiyet olarak yaratılan ve Allah'ın halifesi olan bu mukaddes varlığa yakışmayan zina gibi ahlaksızlığı ve aynı zamanda nesil emniyetini ortadan kaldıran bu adi fiili Rabbimiz yasaklamış, onlar için ancak nikahtan razı olmuştur. Âyette şirkin yasaklanması inanç âlemini, insan öldürmemek insana saygıyı, zina yapmamak da cinsel ahlâkı düzenlemektedir. Bu noktada şu soruyu sorabiliriz: Bu üç ameli veya onlardan birini yapanın durumu ne olur?

"Kim bunu yaparsa cezasını bulur."

Âyet, bu kötü fiilleri işleyenin mutlaka işlediğinin günahı ile karşılaşacağını ve cezasını bulacağını haber vermiştir. Yeryüzünde Allah'ın kanunları değil de insanların kanunları hakim olsun ve onlarla hükmedilsin diye mücadele edenlere karşı Rabbimiz müslüman kullarına, küfür ve şirk ortadan kalkıp hüküm sadece Allah'ın olması için kafirlerle savaş emri vermiş (Bakara/193) ve onların bu dünyadaki cezasını onlarla savaşılmak olduğunu, ahirette ise onlara cehennemde ebedi azap edeceğini bildirmiş; adam öldürmenin cezasını ise kısasa kısas olarak ifade etmiş (Bakara/179); zina edenlere ise evli iseler  recm bekar iseler 100 celde vurulmasını (Nur/2) ceza hukuku olarak gündeme getirmiştir. Bu üç davranıştan şirk inanç âlemini, cana kıymak insanlık âlemini, zina da ahlâk âlemini yıkmaktadır. Onun için bu âlemlerde deprem meydana getirenler mutlaka günahları ile karşı karşıya geleceklerdir; çünkü bu günahlar asla kaybolmamaktadır, bir gün bu dünyada önüne konacaklardır. Her kötü davranış, erdemlere sıkılan bir mermi niteliğindedir; insanlık duvarından bir taş koparmaktır. İşte Müslüman, bu insanlık duvarından bir taş koparılmaması için uğraş vermeli ve kendisi ona sahip çıkmalıdır. Şirk, gönülde patlayan bir bomba; insan katli, insan haklarında bir deprem; zina da ahlâkta açılan bir yaradır. Şimdi “Ben Müslümanım” diyenlere soralım: Siz, ceza hukuku olarak Allah'ın Kur'an'daki ceza hukuku olarak indirdiği ayetler mi yoksa İtalya ceza hukuku mu hayata hakim olmalı, diyorsunuz. Cevap, eğer müslüman iseniz, “Allah ve Rasulü bir işte hükmettiği zaman müslümanların sözü işittik ve itaat ettik demeleridir. İşte kurtuluşa erenler bunlardır.” (Nur/51)

70. “Ancak tövbe eden, inanan ve yararlı iş yapanlar hariç... Allah onların kötülüklerini iyiliklerle değiştirecektir. Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.”

71. “Kim tövbe eder ve yararlı iş yaparsa, bilsin ki onun tövbesi kesinlikle Allah'a ulaşacaktır.”

Yüce Allah, şirk koşan, insan öldüren, zina eden, yani bu eylemlerden birini yapan kişinin gerek dünyada gerekse âhirette hangi ceza ile karşılaşacağını söylemişti. Biz burada şu soruyu sorabiliriz: Bu insanlar için bir çıkış yolu yok mudur? İşte Yüce Allah, 70. âyette bu çıkış yolunu gündeme getirmektedir.

Tövbe etmek gerekiyor. Buradaki tövbe, şirki, insan öldürmeyi, zinayı, bunlardan hangisini yapıyorsa ondan vazgeçmeyi, köklü değişimi ifade etmektedir. Tövbe, 180 derece dönüşüm, değişim demektir ve gittiği kötü yoldan vazgeçmek anlamına gelmektedir. İman etmek gerekiyor. Şirk koşan bir mü'minin, imanını tazelemesi, ön şartlardan birini teşkil etmektedir. Tövbe, dönüşü, köklü değişimi; iman da tevhîd inancına geçişi ifade etmektedir. Yararlı iş, yani iyi amel yapmak gerekiyor.

İyi amelden kasıt, Allah'ın emrettiği ibadetleri işlemek, helalleri helal haramları haram kabul etmektir. İşte bu üç şartı yerine getiren kişi, çıkış yolunu bulmuş demektir. Tövbe, iman ve iyi amel o insanın çıkış yolunu, kapısını oluşturmaktadır. Bu üç şey, aynı zamanda köklü değişimin adı olmaktadır.

Bu noktada şu soruyu sorabiliriz: Çıkış kapısı nasıl gerçekleşecektir? Sorunun cevabını âyetin devamı vermektedir:

“Allah, onların kötülüklerini iyiliklerle değiştirecektir.” Bunun anlamı, günahlarını sevaba ya da kötü davranışlarını iyi davranışa dönüştürecektir, şeklindedir.

“Allah, çok bağışlayıcı ve çok merhametlidir.” Önemli olan, kulun tövbe edip tevhîd inancına geçip iyi ameller işleyerek, Allah'ın affedici sıfatını ve merhametini haketmesidir. Onları haketmesi ancak insanın eylemleridir. Durup dururken Allah kulunu affetmez. Affetme ortamını insan hazırlayacaktır.

“Kim tövbe eder ve yararlı iş yaparsa, bilsin ki onun tövbesi kesinlikle Allah'a ulaşacaktır.” 70. âyetle bu âyeti karşılaştırdığımızda, tövbenin burada tekrar edildiği düşüncesine kapılabiliriz.

70. âyette geçen tövbe, köklü değişimi, yanlıştan dönmeyi; 71. âyetteki tövbe de günahtan af dilemeyi ifade etmektedir. Meselâ Bakara 37'de yer alan Âdem peygamberin tövbesi af dileme tövbesidir. Aslında 71. âyetteki tövbe 70. âyetteki tövbenin devamı niteliğindedir. Döndükten sonra da kişi günahının affını dilemektedir.

Günahından af dilemesinin ardından kişi, yararlı iş işlemeğe başlarsa, tövbesi Allah'a ulaşacaktır, yani Allah tarafından kabul edilecektir. Bunun anlamı şudur: Allah'tan, iyiye döndüğünü ve bu nedenle affedilmeni istemen sözle ifade edilmektedir. İyi amel ile bunu ispatlaman gerekiyor. Kötü davranışlardan sıyrılıp, erdemleri hayata geçirdiğini gösterirsen, davranışlarınla ispat edersen, o iyi amellerin, yaptığın tövbeni Allah'a götürecektir. Çünkü "İyi sözü Allah'a yükselten iyi amellerdir" (Fâtır/10).

Netice olarak diyebiliriz ki, en iyi tövbe, kötülüğün ardından iyilik yapmaktır. Çünkü iyiliklerin kötülükleri silip götüreceğini Hûd 114'te Yüce Allah şöyle ifade etmektedir: “Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir.” İşte bu âyeti Hz. Peygamber şöyle açıklamaktadır:

Hz. Peygamber, Muaz'a dedi ki: “Sen kötülüğün arkasından iyiliği yetiştir ki, onu silsin. İnsanlara karşı da güzel bir ahlâk ile davran.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned).

72. “Onlar yalan yere şahitlik etmezler, boş şeylere rastladıklarında vakarlı bir şekilde geçip giderler.”

Yalan, bile bile doğruyu gizlemek, hakkı inkâr etmektir. Bu da ya insan haklarıyla ya da ilâhî haklarla ilgilidir. Her iki durumda da yalan büyük günahı gerektiren çok kötü bir fiildir. Yalan, bütün hak dinler tarafından yasaklanmış ve hattâ lanetlenmiştir. Çünkü insan haklarına dokunan, toplumda güveni sarsan her fiil haramdır ve yasaktır. Bundan dolayı Rabbimiz Nisa Sûresi 135. ayette ''Ey iman edenler! Adaleti ayakta tutan ve kendiniz, ana - babanız ve yakın akrabanız aleyhine de olsa yalnız Allah için şahitlik eden kimseler olunuz. Zira zengin de olsa fakir de olsa, Allah ikisine de (sizden) daha yakındır. Nefsinizin arzusuna uyarak adaletten uzaklaşmayın. Eğer (şahitlik ederken) dilinizi eğer, bükerseniz veya çekinirseniz, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır” diye buyurmuştur.

Peygamber Efendimizden (s.a.s) de yalancılığı zem birçok hadîs vardır ki, onları biraraya getirecek olursak bir cilt haline gelebilir.

Hz. Ömer (r.a), Kitap ve Sünnet'in ışığı altında şu tavsiyede bulunmuştur: ''Doğru söz seni öldürtecek, yalan seni kurtaracak bile olsa birinciden ayrılma''

Özellikle yalan yere şahitliğin insan haklarıyla yakından ilgili bulunduğunu unutmamak gerekir. Zira bütün günahlar tevbe ve istiğfarla affedilebilirler; ama insan haklarıyla ilgili olan günahların hak sahibi memnun edilmedikçe, alınan hak, sahibine iade edilmedikçe affedilmesi söz konusu değildir. Ancak deniz savaşında Allah yolunda şehit düşenlerin durumu bir istisna teşkil eder.

“Boş, anlamsız bir şeyle karşılaşınca sükûnet ve vakarla geçerler.”

Dünya hayatı çok kısa, yapılacak işler de o nisbette çoktur. İnsan olarak ilâhî inayet ve rahmetin bizlerden yana tecelli ettiğini düşünmemiz ve ona lâyık olabilmemiz için gerekeni yapmamız kadar tabii ne olabilir? Önümüzde çözülmesi gereken birçok mesele ve problemler dururken çok kıymetli vakitlerimizi şununla, bununla sürtüşme ve tartışmaya ayırmamız, haddini bilmeyen insanlarla muhatap olmamız bize bir şey kazandırmayacağı gibi çok şeyler kaybettireceğinde şüphe yoktur. Biz her şeyden önce ebedî bir hayatın eşiğine getirildiğimizi ve şu anda ona hazırlık dönemi içinde bulunduğumuzu bilmek zorundayız. Bunun için de bize belli bir süre takdir edilmiştir. Sürenin sonuna gelmeden, yani ecel çizgisine ayak basmadan kendimizi ilâhî beyân doğrultusunda donatmamız gerekmektedir. Allah'a dosdoğru imân eden kişiler olarak günlük hayatımızın hep doğruluk, fazîlet, adalet, ciddiyet, sâlih amel ve hayırlı işlerle geçmesi bir emri ilâhîdir. Ve mü'min olarak Kur'ân'ın açıkladığı üzere her şeyin en ciddisini, en iyisini ve en güzelini yapmakla yükümlü bulunuyoruz. Böyle bir yarışa katılmamız, dünya ile âhiret hayatımızı birbirine bağlar ve biri diğerini en mükemmel ölçüde tamamlar.

73. “Onlar ki Rablerinin âyetleri kendilerine hatırlatılınca, üstüne sağırlar ve körler gibi kapanıp kalmazlar.”

Çünkü gerek kâinat plânında yer alan her belge, gerekse Hz. Muhammed'e (s.a.s) indirilen her âyet, Cenâb-ı Hakk'ın varlığını, birliğini, kudretinin yüceliğini, kurduğu düzenin amaç ve hikmetini, düzenlediği plânın kusursuzluğunu yansıtır. Gerçek mü'min ise, her şeyde ve olayda Allah'ın kudret damgasını gören, rahmetinin eserine şahit olan bir basirete sahip olmalıdır. O kadar ki, eşyaya, imân ve irfan gözüyle bakıldığında her şeyin Allah dediği, her varlığın O'nun birliğine delâlet ettiği görülür.

İşte kâinatta hâkim olan düzen ve programı bize en iyi şekilde tarif edip tanıtan Kur'ân-ı Kerîm'i okuyup da mana ve maksadını, hikmet ve esrarını anlamamak, anlamak için ciddi bir mesai sarfetmemek, Kur'ân'ı mutlak anlamda her iki hayatımızın tek rehberi bulunduğunu idrâk etmemek bir bakıma sağırlık ve körlüktür.

Cenâb-ı Hakk'ın bu beyânından anlıyoruz ki, Kur'ân-ı Kerîm sırf okunup amel edilmek ve hükümleri uygulanmak, hikmetleri anlaşılmak üzere indirilmiştir. O ne yalnız ölülere okunmak, ne yalnız hatim yapmak, ne de duvarlara süs eşyası olarak asılmak için indirilmemiştir. O bir hayat nizamı, bir yönetim biçimi, ceza hukuku, medeni hukuk, askeri ve ekonomi, sosyal ve ictimai hayat rehberidir.

Günümüzde bazı Batılı ilim adamlarının ilim ve insaf gözüyle Kur'ân'a eğilip onu incelemeleri, kendilerine hidâyet kapılarının açılmasını sağlamış ve çoğu, Kur'ân'ın beşer gücünün çok ötesinde bulunduğunu, her âyetiyle ilâhî olduğunu anlamakta gecikmemiş ve “Kur'ân, çağların, medeniyetlerin önünde yürüyor” demekten kendilerini alamamışlardır. Böylece Kur'ân'a ilim gözüyle bakmanın, onu kalp ve ruh kulağıyla dinlemenin insanı çok olumlu sonuçlara götürmekte olduğunu anlatmaya gerek var mıdır? Ortada birçok misaller dururken başka arayışlar içine girmek zaman kaybından başka bize ne kazandırır?

74. “Onlar ki, ey Rabbimiz, derler, bize eşlerimizden ve çocuklarımızdan gözlerin aydınlığı (ölçüsünde) bağışla ve bizi (Allah'tan) korkup (fenalıklardan) sakınanlara önder ve lider eyle.''

İslâm, Kur'ân ve hadîsin ışığında aileye lâyık olduğu değeri, önemi ve yeri vermiş, onu her türlü tecavüzden korumuştur. Çünkü vücut için omurga ne ise, toplum ve İslam ülkesi için de aile odur. O bakımdan ilgili âyetle, evlenip yuva kuracak eşlerin dindarlık, ahlâk, fazilet ve soyluluk cihetiyle gözlerin aydınlığı olacak düzeyde bulunmalarına dikkat etmemiz duâ yoluyla tavsiye edilmektedir. Aynı zamanda çocuk eğitimine ciddiyetle eğilmemize işaret edilerek, ihmalinin gözleri aydınlatmayacağı, huzur ve mutluluk getirmeyeceği hatırlatılmakta ve böylece Müslüman olarak aile ve çocuk konusuna ağırlık vermemiz istenmektedir. Ama önce imam yani örnek kişi olunmalı ki, saliha eş ve hayırlı evlatlar yetiştirebilelim. Bizler salih kişiler olmadan evlatlarımızın hayırlı kişiler olmasını istemek en büyük hatadır.

Aileyi bu tarz yorumlamamızın sebebi çok açıktır: Kumarbaz, alkolik, namus düşkünü, uyuşturucu müptelâsı, yalancı, dolandırıcı, hilebaz ve inkarcı bir kimse, elbette ailenin gözlerinin aydınlığı sayılacak bir aile reisi olmaktan çok uzaktır. Annelik vakar ve iffetini ayaklar altına alan, gelirinin önemli bir kısmını makyajına sarfederek kendini bir süs biblosu durumuna getiren, aynı zamanda dinle, ibâdetle ilgisi bulunmayan bir kadının da ailesi ve çocukları için gözlerin aydınlığı olması düşünülemez.

O halde İslâm'a göre, seçilecek eşte birtakım özelliklerin, değer ifade eden vasıfların bulunması çok lüzumludur. Unutmayalım ki, dindar, kültürlü, faziletli, din kardeşlerine bağlı, insan sevgisiyle dolu bir nesli, ancak belirtilen ölçü ve evsafta olan ana-babalar yetiştirebilir.

Müslümanlardan kendini ilim ve irfana, din ve dünya işlerine verip söz sahibi olanların her zaman sahnede  rol almaları, toplumun ve İslam ülkesinin huzur ve güveni, refah ve selâmeti, aynı zamanda devamlılığı için gereklidir. Kur'ân, ilgili âyetle, önderlik ve liderliği ancak bu gibi faziletli ve bilgili dindarlara lâyık görmekte ve onları bu konuda teşvik etmektedir.

Din ve dünya kültürü yerinde olan her mü'minin bulunduğu yerde yol gösterici, ülke yararına meseleleri çözücü olması, ilâhî tavsiyeler cümlesindendir. Selam ve dua ile...

KAYNAKLAR

Kurtubi Tefsiri, İlmin Işığında Kur'an Tefsiri; Fi Zılali’l Kur'an; Tefhimul Kur'an, Yeni Anlayışın Işığında Kur'an Tefsiri, İbn Kesir Tefsiri, Ali Küçük Basiru’l Kur'an.

 

Kim, eya yeryüzünde bozgunculuk çıkartmaya karşılık olmaksızın, haksız yere bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi Kim, bir cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkartmaya karşılık olmaksızın, haksız yere bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir can kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırıya gitmektedirler.olur. Her kim bir can kurtarırsa, bütün insanları kurtarmış gibi olur. Peygamberlerimiz onlara apaçık deliller getirdiler; ama bundan sonra da onlardan çoğu yine yeryüzünde aşırıya gitmektedirler.

Yazar:
Halil Kara
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul