MUHAMMED ÂDİL
Hicrî yedinci, milâdî on üçüncü yüzyılda, Anadolu’da yaşayan İslâm Milleti’nin irşâdıyla uğraşanlardan ve en çok gayret eden öncülerden birisi olan Hacı Bektâş-ı Velî, gerek hâliyle gerek kaliyle ve gerekse kalem tutan eliyle müslüman halkın İslâm üzere eğitimiyle uğraşmış, gönülleri ve beyinleri aydınlatmaya gayret etmiştir. Onun tarafından yazılan en çaplı eser, “Makâlât” ismini taşıyan eserdir.
Hacı Bektâş-ı Velî ve benzer öncülerin gerek şahsiyetleri, hareketleri ve te’sirleri gerekse miras olarak bıraktıkları eserleri üzerinde derin araştırmalar yapan konunun uzmanlarının ortak görüşü, Makâlât’ın Hacı Bektâş-ı Velî’ye ait olduğudur.1 Makâlât’ın en eski nüshaları bir araya getirilmiş, incelenmiş ve ilmî usûle riâyet edilerek en sağlam nüshaya varılmaya gayret edilmiştir.2 En eski el yazma nüshaların tıpkıbasımı ve manzum tercemesi Latin alfabesiyle yayınlandı.3
Makâlât, yazıldığı dönemden bugüne Anadolu’da yaşayan ve Türkçe konuşarak okuyup yazan Müslümanlar tarafından sevilerek okunmuş, dinlenmiş ve faydalanılan bir eser olarak kabul edilmiştir. Günümüz insanının anlayabilmesi için dili sadeleştirilmiş ve böylece yayınlanması da gerçekleştirilmiştir.4
Makâlât, on bir bölümden meydana gelmiş olup birinci bölümünde insanın yaratılışı konusu işlenmiştir.
Hacı Bektâş-ı Velî, Âlemlerin Rabbi Allah’ın yalnızca kendisine ibadet etsinler ve ibadette asla şirk koşmasınlar diye yarattığı insan kullarının5 yaratılışı için şöyle diyor:
“Her türlü noksan sıfattan beri olan Hak Subhânehû ve Teâlâ, Âdemoğlunu dört türlü nesneden yarattı ve dört bölüğe ayırdı. Bu dört güruhun da dört türlü ibadeti, dört türlü arzusu ve dört türlü hâli vardır.
Âdemoğlunu yarattığı dört nesne şunlardır:
- Toprak
- Su
- Ateş
- Yel (hava).”6
Allah Teâlâ’nın yarattığı dört güruh insanın;
- Âbidler
- Zâhidler
- Ârifler
- Muhibler olduğunu beyân eden Hacı Bektâş-ı Velî, âbidlerin yelden (havadan), zâhidlerin ateşten, âriflerin sudan, muhiblerin topraktan yaratılmış ve karakterlerinin de yaratılmış oldukları nesnelere uyumlu olduklarını, bazı ayetleri delil getirerek açıklar.7 Bu tasnifin bir karakter, huy, ahlâkî yapı ve kişilik tasnifi olduğu anlaşılmaktadır. Yoksa insanın topraktan yaratıldığı malumdur.
Hayat kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de insanın yaratılması şöyle beyân buyrulur Rabbimiz Allah tarafından:
“Kendisiyle konuşmakta olan arkadaşı ona dedi ki: ‘Seni topraktan, sonra bir damla sudan yaratan, sonra da seni düzgün (eli-ayağı tutan, gücü-kuvveti yerinde) bir adam kılan (Allah)ı inkâr mı ettin?’”8
“Doğrusu Biz onları, cıvık-yapışkan bir çamurdan yarattık.”9
“(Allah) O’dur ki, sizi topraktan, sonra bir damla sudan, sonra bir alaktan (embriyo) yarattı.”10
“Andolsun, Biz insanı, süzme bir çamurdan yarattık.”11
Ebu Musa el-Eş’arî (r.a.) rivayet eder:
Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurdu:
“Allah, Âdem’i yeryüzünün her tarafından avuçladığı bir avuç topraktan yarattı. Bu sebeple Âdemoğulları (dünyada renk ve tabiat cihetiyle) yeryüzü(nün renkleri ve karakterleri) kadar (değişik şekillerde vücûda) geldiler. Onlardan kimisi kızıl, kimisi beyaz, kimisi siyah, kimisi de bunların karışımı, kimisi yumuşak, kimisi sert, kimisi kötü, kimisi de iyi (huylu olarak dünyaya) geldi.”12
İbn Ömer (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Bütün insanlar, Âdemoğullarıdır ve Allah, Âdem’i topraktan yaratmıştır.”13
Bu, böyledir!
Hacı Bektâş-ı Velî, muhatapları olan insanların aklı ölçüsünce hitap etmekte ve hakikatleri anlatıp nasihatı gerçekleştirmektedir.
Şöyle devam etmekte sözlerine:
“Şu hâlde muhib, ârife şöyle sorar:
- Ey ârif, yüce Allah Kur’ân’da “Sizi yerden yarattık, oraya döndüreceğiz ve başka bir sefer yine oradan çıkaracağız”14 buyurur.
O hâlde, şimdi, toprak toprağa, su suya, ateş ateşe ve yel de yele döner. Peki sen, huzura ne ile varırsın; ben, önce kimsem tekrar o olayım, dersin?
Buna karşı ârif şu cevabı verir:
- Bu söz, şüphesiz ki, doğrudur. Ancak benim üç dostum var. Ne zaman ki ben ölürüm, dostlarımdan biri evde kalır, biri yolda kalır, diğeri de benimle gelir. Evde kalan malımdır, yolda kalan ev halkım ve akrabalarımdır. Benimle gelen de yaptığım iyilikler ve amellerimdir. Eğer kötü ahlâkım ve kötü amelim varsa bu durum, asıl asıla benzediği ve döndüğü içindir.15
Bu soru ve cevabından apaçık anlaşılan şudur ki, Hacı Bektâş-ı Velî, İslâmî ilimlere vakıf, Kur’ân’ı ayetleriyle çok iyi kavramış ve Rasulullah (s.a.s.)’in hadis-i şeriflerini iyice bilmiştir. Kitab ve Sünnet konusunda âlim olduğu bilinen Hacı Bektâş, irşâd makamının hakkını veren bir şahsiyettir.
Muhibbin ayeti delil olarak sunup soru sormasına ârif, Rasulullah (s.a.s.)’in bir hadisini mânâca hatırlatarak cevap veriyor.
Enes b. Mâlik (r.a.) rivayet eder:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Ölüyü, üç şey takip edip kabre kadar gider de ikisi tekrar geri döner, biri orada onunla beraber kalır: Ölüyü ailesi, malı ve ameli takip eder. Neticede ailesi ve malı geriye döner de kendisiyle beraber sadece ameli kalır.”16
Makâlât’ın ikinci bölümü, “Marifetin Aslı” başlığını taşımaktadır. İmanın hakikatı beyân edilip şu şekilde ifade olunmuştur:
“Kul, Allah Teâlâ’ya kırk makamda erer ve (gerçek) dost olur.
O kırk makamın,
- Onu şeriat
- Onu tarikat
- Onu marifet
- Onu da hakikat içindir.
Şeriatın ilk makamı iman etmektir.
Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmaktır.
Her kim ki, imanın tende (bedende) ya da canda (gönülde) olduğunu söylerse hatâ etmiş olur. Bilmek gerekir ki, âriflerin nazarında iman akıldadır. Ancak imanın herkesçe bilineni dil ve gönülde olmasıdır (dil ile ikrar, kalp ile tasdik). Hasılı Allah’ı gönülden kabul etmeyen mutlak kâfirdir. Allah Teâlâ, onlar için '...Ve onlar deve, iğne deliğinden geçinceye kadar cennete giremeyecekler'17 buyurmuştur.
Öte taraftan, dil ile ikrar edip gönülden inanmazsa münafıktır. Bunlar için Allah Teâlâ 'Şübhesiz ki münafıklar, cehennemin en alt tabakasında olacaklar'18 buyurmuştur.
İbadete gelince, amel, imandan ayrıdır, ancak iman taattir, ibadettir. Hiçbir ibadet, imana eremez. Küfür de günahtır, ancak hiçbir günah küfre eremez.
Allah Teâlâ şöyle buyurur:
'Muhakkak ki Allah, kendisine ortak koşulmasını affetmez. Bunun dışında kalanı ise, dilediğine bağışlar.'19
Bu iki söz de kişilere dosttur:
'Hani Rabbin, Âdemoğullarının sülblerinden zürriyetlerini çıkarıp aldı da onları nefislerine karşı şahid tutarak ‘Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?’ buyurdu.'20
İşte iman budur.”21
Hacı Bektâş’ın iman konusundaki bu beyân ve tasdiki, O’nun “Ehl-i Sünnet” akidesinde olduğunun apaçık bir delilidir. O, şeriatın ilk makamının iman, imanın da Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak olduğunu söylüyor.
Ehl-i Sünnet’in mutlak müctehidlerinden İmam-ı A’zam Ebu Hanîfe (rh.a.), “el-Fıkhu’l-Ekber” adlı risâlesinde iman konusunda şöyle diyor:
“Tevhidin aslı, buna iman etmenin en doğru yolu şudur: Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, öldükten sonra dirilmeye (âhiret gününe), kadere, hayrın ve şerrin Allah’tan olduğuna, hesap, mizan, cennet ve cehenneme inandım, bunların hepsi de haktır, demek gerekir.”22
İmam Ebu’l-Mu’în en-Nesefî (rh.a.), “Bahru’l-Kelâm fî Akaidi Ehli’l-İslâm” adlı akîde kitabında şöyle der:
“Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat dedi ki:
İmanın altı şartı vardır:
- Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)’in O’nun kulu ve Rasulü olduğuna şehadet etmek.
- Âhiret gününe inanmak.
- Allah’ın indirdiği kitaplara inanmak.
- Peygamberlere inanmak.
- Meleklere inanmak.
- Kadere, hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna inanmak.”23
İmam Tahâvî (rh.a.), “el-Akîdetü’t-Tahâviyye” adlı eserinde şunu beyân eder:
“İman, Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe, hayrıyla şerriyle, acısıyla tatlısıyla kadere ve (hepsinin) Allah’tan geldiğine iman etmek demektir.”24
Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Rasul, kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü’minler de. Tümü, Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve Rasullerine inandı.”25
“Ve onlar, sana indirilene ve senden önce indirilenlere iman ederler ve âhirete de kesin bir bilgiyle inanırlar.”26
“Ey iman edenler, Allah’a, Rasulüne, Rasulüne indirdiği kitaba ve bundan önce indirdiği kitaba iman edin. Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, Rasullerini ve âhiret gününü inkâr ederse, şüphesiz uzak bir sapıklıkla sapıtmıştır.”27
Emiru’l-mü’minin İmam Ömer ibnu’l-Hattab (r.a.) anlatıyor:
“Bir gün, Rasulullah (s.a.s.)’in yanında bulunduğumuz bir sırada aniden yanımıza, elbisesi bembeyaz saçı simsiyah bir zât çıkageldi. Üzerinde yolculuk eseri görülmüyor, bizden de kendisini kimse tanımıyordu. Doğruca Rasulullah (s.a.s.)’in yanına oturdu ve dizlerini onun dizlerine dayadı. Ellerini de uylukları üzerine koydu ve:
(...........)
- Bana imandan haber ver, dedi.
Rasulullah (s.a.s.):
- Allah’a, Allah’ın meleklerine, kitaplarına, rasullerine ve âhiret gününe inanman, bir de kadere, hayrına, şerrine inanmandır, buyurdu.
O zât:
-Doğru söyledin, dedi.”28
Hadisin sonunda Rasulullah (s.a.s.), gelen o zâtın, Cebrail (a.s.) olduğunu ve mü’min Müslümanlara dinlerini öğretmek için geldiğini beyân buyurur.
“Ehl-i Sünnet”in temel akîde eserlerinden, ayetlerden ve zikredilen meşhur “Cibril hadisi”nden açıkça anlaşıldığı gibi, Hacı Bektâş, “Ehl-i Sünnet”in akîde anlayışına inanmakta ve onu beyân etmektedir.
“Ancak imanın herkesçe bilineni dil ve gönülde olmasıdır” derken de İmam-ı A’zam’ın, “el-Fıkhu’l-Ekber”deki iman tarifini yapmaktadır.
Şöyle diyor İmam-ı A’zam Ebu Hanîfe (rh.a.):
“İman, dil ile ikrar, kalb ile tasdiktir. Gökte ve yerde bulunanların imanı, iman edilmesi gereken şeyler yönünden artmaz ve eksilmez. Fakat yakîn ve tasdik yönünden artar ve eksilir. Mü’minler, iman ve tevhid hususunda birbirlerine müsavidirler. Fakat amel itibariyle birbirlerinden farklıdırlar.”29
Hacı Bektâş, “İbadete gelince, amel, imandan ayrıdır.” demekte ve “Ehl-i Sünnet”in, “amel, imandan bir cüz olmadığı” inancını dile getirmektedir.
İmam Ebu’l-Mu’în en-Nesefî (rh.a.) şöyle diyor:
“Amelin imandan bir cüz olmadığına bizim delilimiz, Allah’ın şu kelamıdır:
‘İman etmiş kullarıma söyle: Alış-verişin ve dostluğun olmadığı o gün gelmezden evvel, dosdoğru namazı kılsınlar ve kendilerine rızık olarak verdiklerimizden gizli ve açık infâk etsinler.’30
Ayette onları, namazlarını kılmadan önce mü’min olarak isimlendirdi ve iman ile namazın arasını ayırdı.
Başka bir ayet-i kerimede Allah Teâlâ buyuruyor ki:
‘Ey iman edenler, namaza kalktığınız zaman yüzlerinizi ve dirseklere kadar ellerinizi yıkayın, başlarınızı meşhedin ve her iki topuğa kadar ayaklarınızı da (yıkayın).’31
Allah Teâlâ onları, namazlarını kılmadan önce mü’min olarak isimlendirdi. Bundan dolayı, kuşluk vaktinden önce iman eden kimse, eğer öğle namazını kılmadan zevâl vaktinden evvel ölürse, cennet ehlinden olur. Amel imandan bir cüz olsaydı, cennetlik olmazdı. Çünkü onda iman vardır, amel yoktur. Ashab-ı Kehf’in ve Firavn’ın sihirbâzlarının cennet ehlinden oldukları hususunda ittifak etmemiz de bunun gibidir. Hâlbuki onların amelleri yoktu. Böylece amelin imandan olmadığı kesinleşmiştir.”32
Nûreddin es-Sâbûnî (rh.a.), “el-Bidâye Fî Usûli’d-Dîn” adlı “Ehl-i Sünnet” akidesini anlattığı eserinde şunları söyler:
“Ameller, imandan değildir. Zira Cenâb-ı Hak: ‘İman edenler ve salih ameller işleyenler’33 ayet-i kerimesinde amelleri, iman üzerine atfetmiştir. Oysaki ma’tûf, ma’tûf aleyhin gayrı olur. Yine ‘Mü’min olmak şartıyla iyi amel işleyenler..’34 meâlindeki ayet-i kerimesinde görüldüğü üzere imanı, amellerin makbul olmasının şartı kılmıştır. Şart ise, şart kılınan şeyin gayrıdır.”35
Seyyid Şerif Cürcânî (rh.a.), “Şerhu’l-Mevâkıf” adlı eserinde şunları kaydeder:
“Sabit olmaktadır ki iman, ne organların fiilidir ne de organların fiili imanın bir parçasıdır. Dolayısıyla iman, kalbin fiilidir.”36
Bu nakillerden apaçık ortaya çıkan hakikat, Hacı Bektâş’ın İslâmî kaynaklara vakıf olduğu, gerek imânî gerekse amelî konuları çok iyi bildiği ve etrafındaki müslümanlara nasihatçı olduğudur. Onları, iman, salih amel ve ahlâkın güzellikleri açısından eğitip olgunlaşmalarına vesile olan bir mürşid olduğu kabul edilen Hacı Bektâş, nasihatlerine şöyle devam etmektedir:
“Bizim sözümüz, hangisinin Rahmân’ın aslı ve hangisinin şeytanın aslı olduğunu bilmek hususundadır. Evet, Rahmân’ın aslı iman, şeytanın aslı ise gümandır (şüphedir). Ancak imana şüphe katmak güçtür. Çünkü iman akıl üzeredir. Akıl sultandır ve ten içinde onun vekili imandır. Bu durumda sultan giderse, vekil tende nasıl kalabilir?
Misâl: İman hazine, lânetli İblis hırsız, akıl da hazinedardır. Hazinedar (hazine başından) giderse, hırsız hazineyi ne yapar?
Diğer misâl: İman koyun, akıl çoban ve İblis kurttur. Şayet çoban giderse, kurt koyunu ne yapar?
Bir başka misâl: İman süt, akıl bekçi ve İblis de köpektir. Bunun üçü bir evde yaşamaktadır. Eğer bekçi evden gider, süt de bekçisiz kalırsa, köpek sütü ne yapar?37
Şimdi, ey bîçâre miskin! İman, senin içinde başıboştur.
Allah Teâlâ’ya inanmak, iman (esaslarından) olduğu gibi, O’nun buyruğunu tutmak, ‘Sakının’ dediklerinden sakınmak da iman (esaslarından)dır. Allah Teâlâ’nın buyruğunu tutmayıp ‘Sakının’ dediklerinden sakınmamak, Allah’a inanmamaktır.
Allah’ın meleklerine inanmak iman (esaslarından)dır.
Şimdi, azizim! Her bir kişi için üç yüz altmış melek görevlendirilmiştir. Bunca meleğin arasında edebsizlik edersin ve sen, senin gibi kişi yanında edepsizlik etmezsin. Bu durumda senin meleklere imanın nerede kaldı?
Allah’ın (kitabı) Kur’ân’a ve diğer kitaplarına inanmak da iman (esaslarından)dır.
İçin kibir, hased, cimrilik, tamahkârlık, öfke, gıybet, kahkaha ve maskaralıkla dolu.
Azizim! Bunların herhangi birisinin iman ehli içinde bulunacağı, hangi kitapta yazılıdır? Nerede kaldı kitapların ve o kitapların haberlerine inandığın?
Allah’ın dostlarına (peygamberlerine) inanmak da iman (esaslarından)dır. Onlar, miskinliği (fakrı, tevazuu ve azla yetinmeyi) kabul ettiler. İkiliği (kesreti) bırakıp birlik (vahdet) yoluna gittiler.
‘Gerçekten güçlükle beraber kolaylık vardır.’38
Allah dostları (peygamberler), bir gün tok, iki gün aç gezerler(di).
Nitekim Rasulullah (a.s.) şöyle buyurmuştur:
‘Ben dahi bir gün tok, iki gün aç dururum.’39
Fakat (buna rağmen) Allah Teâlâ, bunların hatâlarını da ince ince elekten geçirdi ve onları hesaba çekti. Sen ise, bir sürü gereksiz işler yapıyorsun, bunların yüzüne vurulmayacağını mı sanıyorsun? Senden korkulacağı veya utanılacağını mı sanıyorsun? Nerede kaldı Allah dostlarına (peygamberlere) inandığın?
Ey mü’minler! Kıyamete inanmak, böyle sizin inandığınız gibi değildir. Haram olsun helâl olsun ne bulursanız giyinirsiniz, haksız yere nimetler edinirsiniz, böyle inanmak olur mu?
Şimdi, ey mü’minler! Eğer kendinizi biliyorsanız, işte bu kapı, sizlere mutlaka rahmetin dokunacağı bir ümit kapısıdır. Ancak kişi, kendini bilmiyorsa, o zaman bu kapı gazap ve cezanın dokunacağı bir ümitsizlik kapısı olur.
Zira o kerem sahibi padişah şöyle der:
‘Ben, o padişahım ki, milyonlarca insanın kapımda talep edici olmasını isterim. Ömür boyunca hüngür hüngür ağlarlar da eğer gerçekten inanmaz ve gerçekten istemezlerse, bu hususta gösteriş içerisindeyseler sonları perişanlık olur.’
Aslolan ihlâsla iman etmektir.
İşte bunların tamamı iman (esasları)dır. Korkusuz yürümek, imana noksan getirir.
Şimdi, azizim! Marifetin kaynağını oldukça kısa ve öz söyledik. Zira gerçek canlara kısa ve öz yeterlidir.”40
Mü’min müslümanların hayrını, iyiliğini ve afiyetini düşünen, onların dosdoğru yol üzere Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmalarını isteyen, nasihatçı, mürşid Hacı Bektâş-ı Velî, iman konusunda verdiği misâller gibi, Rasulullah (s.a.s.) ve onun dört raşid halifesi olan ümmetin imamlarına çok güzel bir misâl ve benzetme yapmıştır.
Şöyle diyor Hacı Bektâş:
“Muhammed (a.s.) baş parmak, Ebu Bekr (r.a.) şehadet parmağı, Ömer (r.a.) orta parmak, Osman (r.a.) taharet parmağı, Ali (k.v.) de serçe parmak gibidir.”41
Bu hikmetli benzetmeyi, ancak “Ehl-i Sünnet” itikadında olan bir şahsiyet yapabilir.
İmam-ı A’zam Ebu Hanîfe (rh.a.), “el-Fıkhu’l-Ekber”de “Ehl-i Sünnet”in bu konudaki inancını şöyle beyân ediyor:
“Hz. Muhammed, Allah’ın sevgili kulu, rasulü, nebîsi, seçilmiş tertemiz kuludur. O, hiçbir zaman putlara tapmamış, göz açıp kapayacak bir ân bile Allah’a ortak koşmamıştır. O, küçük-büyük hiçbir günah işlememiştir.
Peygamberlerden sonra insanların en faziletlisi, Ebu Bekr es-Sıddîk, sonra Ömer el-Faruk, sonra Osman b. Affân Zû’n-nûreyn, daha sonra Aliyyu’l-Murtaza’dır. Allah, hepsinden razı olsun. Onlar, doğruluk üzere olan, doğruluktan ayrılmayan, ibadet ehli kimselerdir. Hepsine sevgi ve saygı duyarız. Hz. Peygamberin ashabının hepsini de sadece hayırla anarız.”42
Makâlât’ın üçüncü bölümü , “Şeriat’ın Makâmları”nı beyân etmekte olup, on makâm şu şekilde sıralanmıştır:
- Şeriatın ilk makâmı iman etmektir.
- İkinci makâm ilim öğrenmektir.
- Üçüncü makâm namaz kılmak, zekat vermek, oruç tutmak, gücü yeten için hacca gitmek, (Allah yolunda) savaşmak, seferberlik olunca kaçmayıp düşmana karşı gelmek ve cenabetten temizlenmek.
- Dördüncü makâm helâlinden kazanmak ve faizi haram bilmektir.
- Beşinci makâm nikâh kıymaktır.
- Altıncı makâm hayız ve lohusa hâlindeyken cinsî ilişkiyi haram bilmektir.
- Yedinci makâm Sünnet ve cemaat ehlinden olmaktır.
- Sekizinci makâm şefkattir.
- Dokuzuncu makâm temiz yemek ve temiz giyinmektir.
- Onuncu makâm iyiliği emretmek ve yaramaz işlerden alıkoymaktır.
Beyân edilen on makâmı, hayat kitabımız Kur’ân-ı Kerim’in ayetleriyle delillendiren Hacı Bektâş, bu bölümü “İşte bunca açık ayetlerin tamamı iman ehli için gönderilmiştir. Bâkîsi malumdur.” cümlesiyle bitirmektedir.
Dördüncü bölümde, “Tarikatın Makâmları” beyân olunmakta ve on makâm şöyle sıralanmaktadır:
- Tarikatın ilk makâmı pîrden el atıp tevbe etmektir.
- Tarikatın ikinci makâmı mürid olmaktır.
- Tarikatın üçüncü makâmı saç kesmek ve (tarikata) uygun elbise giymektir.
- Tarikatın dördüncü makâmı nefisle savaşarak (mücahede ile) pişmek ve olgunlaşmaktır.
- Tarikatın beşinci makâmı hizmet etmektir.
- Tarikatın altıncı makâmı havf, yani korkudur.
- Tarikatın yedinci makâmı ümitvar olmaktır.
- Tarikatın sekizinci makâmı hırka, zenbil, makas, seccade, tesbih, iğne ve âsâdır.
- Tarikatın dokuzuncu makâmı makâm ve cemaat sahibi, nasihat ve muhabbet edici olmaktır.
- Tarikatın onuncu makâmı aşk, şevk, safâ ve fakrdır.44
Beşinci Bölüm – Mârifetin Makâmları
- Edeb
- Korku
- Perhizkârlık (nefsin ve bedenin arzularına gem vurmak)
- Sabır ve Kanaat
- Utanmak
- Cömertlik
- İlim
- Miskinlik (fakr, Allah karşısında hiçbir şeye sahip olmadığını bilme hâli)
- Mârifet
- Kendini bilmek.45
Altıncı Bölüm – Hakikatın Makâmları
- Toprak olmak.
- Yetmiş iki milleti ayıplamamak.
- Elinden geleni esirgememek.
- Dünyada yaratılmış her nesneye güven vermek.
- Mülkün sahibinden (kapısının eşiğine) yüz sürerek (fâniliğini izhar etmek ve bu şekilde) gerçek itibarı bulmak. Zira kul, vahdet evindedir.
- Sohbette hakikat sırlarını söylemek.
- Seyr-u sülûk etmek.
- Sır.
- Münâcaat.
- Müşâhede.
Allah Teâlâ’ya vusûl (ulaşmak) bundadır.46
Dört kapının kırk makâmını anlatan Hacı Bektâş-ı Velî, şu açıklamada bulunuyor:
“Ârif bir soru sorar ve şöyle der:
- Bu kırk makâmın yirmisine delil getirilmiş yirmisine de delil getirilmemiş olmasının sebebi nedir?
Bunun cevabı şudur:
Delil, ancak söz ülkesinde olur, hâl diyarında olmaz. Ayrıca delil inkâr evinde olur, evet diyerek kabul edilen evde olmaz. Dışarıda olur, içeride olmaz.
İşte kırk makâm budur. Hepsini anlattık. Eğer sen de bunları en iyi şekilde öğrenirsen iyidir. Eğer bu kırk makâmın birisi eksik olursa, hakikat tamam olmaz. Çünkü şart eksik kalır.
Sözgelimi, bir kişi diliyle iman etse ve gönlüyle tasdik etmese, yahut öşrü, zekatı tam vermese, hacca giderken yoldan geri dönse veya Allah Teâlâ’nın hükümlerinden birini kabul etmese ya da Muhammed Mustafa’yı inkâr etse, Muhammed (a.s.)’ın sahabîlerinden birisine haksız gözle baksa, işte bu kişinin (bugüne kadar) işlediği bütün ameller boşa gider.”47
Hacı Bektâş’ın bu beyânından da anlaşıldığı gibi, O, “Ehl-i Sünnet” inancında olan bir şahsiyettir. Ashab-ı Kiram hakkındaki anlayışı, Ehl-i Sünnet’in akîdesidir.
“Ehl-i Sünnet”in bu akîdesi, “el-Akîdetü’t-Tahâviyye”de şöyle beyân edilir:
“Rasulullah (s.a.s.)’in ashabını sever, onlardan herhangi birini sevmekte aşırıya kaçmayız. Onlardan herhangi birinden de berî olduğumuzu söylemeyiz. Onlara buğzedenlere ve onları hayırdan başka şeylerle yadedenlere buğzederiz. Onları ancak hayırla anarız. Onları sevmek din, iman ve ihsandır. Onlara buğzetmek ise küfür, nifâk ve tuğyandır.”48
Hacı Bektâş, şeriatın makâmlarını sayarken “Yedinci makâm Sünnet ve cemaat ehlinden olmaktır.”49 der .“el-Akîdetü’t-Tahaviyye”de bu inanç, şöyle beyân olunur:
“Sünnet’e ve cemaate tâbi oluruz. Şâz görüşlerden, ihtilaftan ve tefrikadan da uzak dururuz.”50
Hacı Bektâş-ı Velî’nin akîdesini araştırıp amelî yönünü açıklayan konunun uzmanlarının genel kanaatı:
“Bütün bu açıklamalardan ortaya çıkan sonuç şudur: Hacı Bektâş-ı Horosânî, Ahmed Yesevî mektebine mensup bir mutasavvıf olup o da Hoca Ahmed Yesevî gibi Sünnîdir. Hattâ iki gönüldaşı, Sadrü’d-din Konevî, Ahi Evren Şeyh Nasirü’d-din Mahmud gibi, o da itikadda Eş’arî, amelde Şâfiî mezhebindendir.”51
Hacı Bektâş-ı Velî’ye ait olduğunda şüphe olmayan “Makâlât”ın diğer bölümlerinin başlıkları şöyle tespit edilmiştir:
Yedinci Bölüm – Mârifetin Bilinen Cevabı
Sekizinci Bölüm – Şeytanın Hâlleri
Dokuzuncu Bölüm – Mârifet Makâmının Tevhid Anlayışı
Onuncu Bölüm – Âdem (a.s.)’ın Sıfatı
On Birinci Bölüm – Âdem’in Sıfatı
Hacı Bektâş, “Makâlât” adlı eserine şu cümlelerle son vermektedir:
“Şimdi, insan vücûdunu, şeriat, tarikat, hakikat ve mârifetin hâllerini özetle beyân ettim ve kudretim yettiği kadar açıkladım. Fazlasını isteyen ayrıntılı kaynaklara baksın. Kalan mübarek haberler, Kur’ân tefsirinde, Peygamberimizin hadislerinde ve Tezkiretu’l-Evliyâ’da mevcuttur.
Vallahu a’lemu bi’s-savab (Doğrusunu en iyi Allah bilir).
Ve ileyhi’l-merci’u ve’l-me’âb (Dönüş ve sığınak O’nadır).”52
“Düşünen bir topluluk için.”53
- Bu konuda çalışma yapan akademisyenlerden yalnızca biri, bu görüşte olmadığını ısrarla savunmaktadır. Bu akademisyenin faydalı araştırmalarının olmasına rağmen, her nedense Makâlât’ın Hacı Bektâş-ı Velî’ye ait olmadığı görüşünü defalarca yazmış ve elinde iknâ edici belgeler olmadığı hâlde yalnızca indî yorumlarla konuyu dile getirmiştir. Bu görüşün sahibi olan Prof. Dr. Ahmet Yaşar Ocak’ın beyânları için şu eserlerine bakılabilinir:
- Ahmet Yaşar Ocak, Türk Sufîliğine Bakışlar, İst. 1996, sh. 161-162.
- Ahmet Yaşar Ocak, Selçuklular, Osmanlılar ve İslâm, İst. 2017, sh. 208-209.
- Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, İst. 1996, c. 14, sh. 457. Ahmet Yaşar Ocak’ın kaleminden “Hacı Bektâş-ı Velî” maddesi.
- “Makâlât”ın Hacı Bektâş-ı Velî’ye ait olduğunu araştırmaları ve ilmî kritik yapmaları sonucu görüş beyân eden uzmanlardan bazıları şunlardır:
- (Ord. Prof. Dr.) M. Fuad Köprülü, Bektâşiliğin Menşeleri, Türk Yurdu Mecmuası, Ank. 1341 (Mayıs), c. 2, sh. 123-125.
Les Origines du Bektashisme, Actes du Congres International d’ Histcire des Keligions, Paris, 1925, sh. 22-23.
- Abdülbâki Gölpınarlı, Vilâyet-Nâme-Menâkıb-ı Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî, İst. 1958, sh. 62, 124.
- Prof. Dr. Esad Coşan, Hacı Bektâş-ı Velî-Makâlât, İst. T.y. sh. XLII-LIX.
- Prof. Dr. Abdurrahman Güzel, Hacı Bektâş-ı Velî ve Makâlât, Ank. 2002, sh. 42.
- Prof. Dr. Mikail Bayram, Türkiye Selçukluları Üzerine Araştırmalar, Konya, 2003, sh. 143-158.
- Prof. Dr. Ali Yılmaz – Prof. Dr. Mehmet Akkuş – Dr. Ali Öztürk, Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî, Makâlât, Ank. 2007, sh. 19-27.
- Prof. Dr. Ethem Rûhi Fığlalı, Türkiye’de Alevîlik-Bektâşîlik, İst. 1996, sh. 159-160.
- Doç. Dr. Yaşar Nuri Öztürk, Tarih Boyunca Bektaşilik, İst. 1990, sh. 99.
- Mehmet Yaman, Hacı Bektâş-ı Velî, Makâlât ve Müslümanlık, Ank. 1994, sh. 7.
- Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî, Makâlât, Hazırlayanlar: Prof. Dr. Ali Yılmaz, vdğ. Ank. 2007. (Tıpkı basım)
Esad Coşan, Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî, Sadeleştiren: Hüseyin Özbay, Ank. 1996. (Tıpkı basım)
Prof. Dr. Abdurrahman Güzel, Hacı Bektâş-ı Velî ve Makâlât, Ank. 2002. (Hatiboğlu Muhammed’in manzum tercemesi)
- Esad Coşan, Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî, Sadeleştiren: Hüseyin Özbay, Ank. 1996. Üçüncü baskı.
Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî, Hzr. Mahmud Es’ad Coşan, Sadeleştiren: Necdet Yılmaz, İst. 2019.
Hacı Bektâş-ı Velî, Makâlât-Konuşmalar-Öğütler, Sadeleştiren: Ahmet Tekin, İst. T.y.
Hünkâr Hacı Bektâş-ı Velî, Makâlât, Sadeleştirenler: Prof. Dr. Ali Yılmaz, vdğ. Ank. 2007.
Hacı Bektaş Veli, Makâlât, Hzr. A. Sait Aykut, İst. 2007.
- Yegâne Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Ben, cinleri ve insanları yalnızca Bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56).
“Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, artık salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın.” (Kehf, 18/110)
- Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî, Hzr. Prof. Dr. Mahmud Es’ad Coşan, Sadeleştiren: Nedim Yılmaz, İst. 2019, sh. 15, Makâlât alıntılarını bu eserden yapacağız.
- Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî, sh. 15-21.
- Kehf, 18/37.
- Saffat, 37/11.
- 10)Mü’min, 40/67.
- 11)Mü’minun, 23/12.
- 12)Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünne, B. 16, Hds. 4693.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 3, Hds. 3130.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, c. 17, sh. 69-70, Hds. 24564-24565.
- 13)Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 49, Hds. 3486.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’l-Edeb, B. 110-111, Hds. 5116.
- 14)Taha, 20/55.
- Makâlat-ı Hacı Bektâş-ı Velî, sh. 20-21.
- 16)Sahih-i Buhârî, Kitabu’r-Rikâk, B. 42, Hds. 101.
Sahih-i Müslim, Kitabü’z-Zühd, Hds. 5.
Sünen-i Tirmizî, Kitabü’z-Zühd, B. 33, Hds. 2485.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 16, Hds. 23443.
- 17)A’râf, 7/40.
- 18)Nisa, 4/145.
- 19)Nisa, 4/48, 116.
- 20)A’râf, 7/172.
- Makâlat-ı Hacı Bektâş-ı Velî, sh. 23-24.
- 22)İmam-ı A’zam’ın Beş Eseri, çev. Mustafa Öz, İst. 2015, sh. 53. (11. Baskı)
- 23)İmam Ebu’l-Mu’în en-Nesefî, İslâm İnançları ve Mezhebler Arasındaki Görüş Farkları, çev. Cemil Akpınar, Konya, T.y. sh. 81.
- 24)el-İmam el-Kadî Ali b. Muhammed b. ed-Dımeşkî Ebî’l-İzz el-Hanefî, el-Akîdetü’t-Tahâviyye ve Şerhi, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2014, sh. 429. (4. Baskı)
- 25)Bakara, 2/285.
- 26)Bakara, 2/4.
- 27)Nisa, 4/136.
- 28)Sahih-i Müslim, Kitabü’l-İman, B. 1, Hds. 1.
Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-İman, B. 37, Hds. 43.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünne, B. 17, Hds. 4695.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’l-İman, B. 4, Hds. 2738.
Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 9, Hds. 63.
Sünen-i Nesâî, Kitabu’l-İman, B. 6, Hds. 4958.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 1, sh. 158-172, Hds. 162-171.
- 29)İmam-ı A’zam’ın Beş Eseri, sh. 56.
- 30)İbrahim, 14/31.
- 31)Mâide, 5/6.
- 32)Ebu’l-Mu’în en-Nesefî, İslâm İnançları, sh. 81-82.
- 33)Bakara, 2/277.
- 34)Taha, 20/112.
- 35)Nûreddin es-Sâbûnî, Mâtürîdiyye Akaidi, çev. Prof. Dr. Bekir Topaloğlu, İst. 2017, sh. 171. (17. Baskı)
- 36)Seyyid Şerif Cürcânî, Şerhu’l-Mevâkıf, çev. Ömer Türker, İst. 2015, c. 3, sh. 618.
- 37)Akıl konusunda, Ehl-i Sünnet akidesini beyân eden eserlerde şunlar kaydedilmiştir:
“Allah’a iman, ittifakla farzdır. Ancak akıl, bize göre kendisiyle şeylerin güzellik ve çirkinliği, imanın ve nimeti verene şükrün gerekliliğini bilebilecek olan bir alettir. Gerçek anlamda tanıtıcı ve gerekli kılıcı, yüce Allah’tır. Ancak bu, akıl aracılığıyla olmaktadır.” Ebu’l-Berekât en-Nesefî, İslâm İnancının Ana Umdeleri, çev. Prof. Dr. Temel Yeşilyurt, İst. 2019, sh. 98.
“Ashabımız şöyle dedi: Akıl, âlemin hadis (sonradan yaratılmış) olduğuna, onu yaratanın birliğine, kıdemine, ezelî sıfatlarına, kullarına Rasuller göndermesinin câiz olduğuna, kullarına dilediği şekilde teklifte bulunabileceğine delâlet eder. Bunda, hadis olması mümkün olan her şeyin hadis olmasının mümkün olduğunun ve olması imkânsız olan her şeyin imkânsız olduğunun doğruluğuna delâlet vardır.” Abdulkahir el-Bağdadî, Ehl-i Sünnet Akâidi-Kitabu Usûli’d-Din, çev. Prof. Dr. Ömer Aydın, İst. 2016, sh. 50.
- 38)İnşirâh, 94/6.
- Ebu Umâme (r.a.) rivayet eder:
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“Rabbim, Mekke vâdîsini benim için altına çevirmesi hususunda bana teklifte bulundu. Ben, ‘Hayır, ya Rabbi!’ dedim. Fakat (isterim ki) bir gün doyup bir gün -veya ‘üç gün’ buyurdu ya da buna yakın bir ifade kullandı- aç kalayım. Aç kaldığım zaman sana yalvarır ve seni zikrederim. Doyduğum zaman da sana şükreder ve hamdederim.”
Sünen-i Tirmizî, Kitabü’z-Zühd, B. 23, Hds. 2451.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 15, sh. 652, Hds. 22769.
- 40)Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî, sh. 24-26.
- 41)Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî, sh. 78.
- 42)İmam-ı A’zam’ın Beş Eseri, sh. 55.
Ayrıca bkz. İbn Ebî’l-İzz el-Hanefî, el-Akîdetü’t-Tahâviyye ve Şerhi, sh. 570-591. Md. 100-104.
- 43)Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî, sh. 29.
- 44)Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî, sh. 31-35.
- 45)Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî, sh. 37.
- 46)Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî, sh. 39.
- 47)Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî, sh. 40.
- 48)İbn Ebi’l-İzz el-Hanefî, el-Akîdetü’t-Tahâviyye ve Şerhi, sh. 563.
- 49)Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî, sh. 28.
- 50)İbn Ebi’l-İzz el-Hanefî, el-Akîdetü’t-Tahâviyye ve Şerhi, sh. 461.
- 51)Prof. Dr. Mikâil Bayram, Türkiye Selçukluları Üzerine Araştırmalar, sh. 152.
- 52)Makâlât-ı Hacı Bektâş-ı Velî, sh. 102.
- 53)Ra’d, 13/3.


