05 Aralık 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / İSLÂM VE ÇEVRE
İSLÂM VE ÇEVRE

İSLÂM VE ÇEVRE Doç. Doç. Dr. Fatih ERKOÇOĞLU

 

Çevre, canlı ve cansız varlıkların karşılıklı etkileşimlerinin bütününü ifade etmektedir. Çevre denilirken öncelikli olarak bizim ve diğer canlı ve cansız varlıkların yaşadığı tabii ortam, yani dünya anlaşılmaktadır. Allah Kur'ân-ı Kerîm'de "Güneş ve ay bir hesaba göre (hareket etmekte)dir. Bitkiler ve ağaçlar secde ederler. Allah göğü yükseltti, mizanı (dengeyi) koydu. Sakın dengeyi bozmayın. Ölçüyü adaletle doğru tutun ve eksik tartmayın" (Rahmân, 55/5-9) buyururken, tabiatta bir dengenin olduğuna vurgu yapmakta ve bu dengenin korunmasında insanoğlunu muhatap kabul etmektedir. Yine toplumsal hayatta dengeye, hak ve hukuka dikkat edilmesi gerektiği sonucu da buradan çıkarılarak, hak, hukuk ve dengenin insanlar tarafından uyulması gereken evrensel kurallar olduğu belirtilmektedir.

İnsan ve tabiatın iki ayrı ve birbirine yabancı unsurlar olmadığı burada hatırlatılmalıdır. Zira bu ikisi aynı Yaratıcı tarafından yaratılmış "topluluklar (ümmet)" olup, insanoğlu ile tabiat arasındaki farklılığın bir derece farklılığı olduğu, insanın tabiatı ve tabiattaki yaratılmış olan her şeyi istediği gibi alabildiğine kullanması değil, sorumluluk duygusuyla ve israf etmeden kullanması hususu vurgulanmaktadır. Allah'ın her şeyi bir ölçü (plan, nizam) dahilinde yaratması (Kamer, 54/49) dahilinde insan bu ölçüye dikkat etmekle yükümlü tutulmuş ve bu düzeni bozmama görevi de insanın kendisine verilmiştir. Zira tabiat insanın değil, Allah'ın mülküdür; kullanımı da sadece kuralları dahilinde değişiklikler yapabilen insanın emrine tahsis edilmiştir. Burada tabiatın kullanımında insanoğlundan ahlakî davranış beklenmektedir. Zira insan, göklere, yere ve dağlara teklif edilen, fakat onların yüklenmekten çekindikleri ve korktukları "emanet"i cesurca yüklenmiştir (Ahzâb, 33/72). Bu emanetin hesabını da insanın vereceği ayetlerde açıkça ifade edilmektedir. İnsan, halife olarak Allah'ın yeryüzünden sorumlu tuttuğu, yeryüzünün korunmasını ona bıraktığı tek varlıktır ve bu âlemdeki nizamı ve dengeyi korumakla görevlidir. Bu emanet karşısında yapmış olduğu zerre kadar iyilik ya da kötülükten hesaba çekilecektir. Allah'ın tabiatını hoyratça kullanmayacaktır. Zira Allah bu hususta da uyarıda bulunmakta ve "Yiyiniz, içiniz; ancak israf etmeyiniz. Zira Allah, israf edenleri sevmez" (A'raf, 7/31) diyerek müsrifleri sevmediğini vurgulamaktadır.

Hz. Peygamber'in Yesrib'de bugün çevre ve şehircilik anlamında değerlendirilebilecek önemli bir kısım düzenlemelerde bulunduğu görülmektedir. Hz. Muhammed tarafından şehrin sokaklarının, iyice yüklenmiş iki devenin karşılaştıklarında birbirlerine değmeden rahatlıkla geçebilecekleri yeterli genişlikte (7 zira') olması  temin edilmiştir (Hamidullah, 1993: II, 1074). Yine yollarla alakalı olarak, yol üzerinde bulunan ve insanlara eziyet veren şeylerin de yoldan kaldırılması ve  uzaklaştırılması istenmiştir. Bunu yapan kimse de cennet nimetleriyle müjdelenmiştir (Müslim, 1992: Birr, 127-130).

Evlerin, sağlıklı yerlerde geniş ve kullanılabilecek bölümlerinin fazla olarak yapılması tavsiye edilmiş, mescide yakın olması da vurgulanmıştır. Hz. Peygamber'in Medine'de eşleri ve kızları için yaptırdığı odalarda Medine mescidinde olduğu gibi kerpiç malzeme kullanılmıştı. O, Medine'deki yaşamı boyunca da bu yapıları kullanmıştı. Onun kerpiç odaları ikinci katları olmayan müstakil yapılardı ve içerisinde sadece birkaç keçinin beslenebileceği küçük bir avlusu vardı (Hamidullah, 1993: II, 1053).

Hz. Peygamber evlerin yapılması esnasında, komşuların birbirlerinin duvarlarına inşaat malzemesi yerleştirmelerine engel olmamalarını istemişti. Muhtemelen zaten yeterli miktarda bulunmayan inşaat malzemesinin (tasarruf maksatlı) bu şekilde kullanılmak suretiyle idare edilmesi cihetine gidilmiştir. Evlerin yüksekliğinde ise komşu evlerin yüksekliği esas alınmış ve daha yüksek yapılmamasına dikkat edilmiştir. Binasına izinsiz olarak ilavelerde bulunanlara karşı Hz. Peygamber, sert davranmış ve tavizde bulunmaksızın ilaveleri yıktırmıştır. Bu hususla ilgili olarak; “İhtiyaç fazlası her bina, sahibinin üzerinde bir vebaldir.” diye buyurmuştur (Ebû Dâvud, 1992: Edeb, 156, 157). Fakat ihtiyaç hâsıl olduğunda ilavelerin yapılmasına müsaade edilmiştir. Hâlid b. Velid, evinin darlığından şikâyet edince, Hz. Peygamber, onun evini göğe doğru yükseltmesine izin vermiştir (İbn Şebbe, 1990: I, 244).

Burada bir miktar uzunca anlattığımız Hz. Peygamber dönemi şehirciliğinin konumuzla ilgili olan kısmı ise Hz. Peygamber'in sade, tabiatla uyumlu, tabiatın dengesini bozmayacak tarzda bir yaşamı tercih edişi; Medine’ye geldiğinde yaptırdığı sade ve mütevazı odalarda, ölünceye kadar yaşamını sürdürdüğüdür.

Hz. Peygamber, Medineli Müslümanları ağaç dikmelerine ve ziraatla uğraşmalarını teşvik etmiştir (Müslim 1993: Müsâkât, 22/2). O, kurdun, kuşun yediklerinin insanlar için sadaka olacağını buyuruyordu. "Kim bir ölü araziyi diriltirse o onundur" ifadeleriyle insanları toprakları işlemeye teşvik ediyordu (Ebû Dâvûd, 1992: İmâre, 35-37). Bu uygulama her ne kadar insanoğluna fayda temin ettiği şekliyle anlaşılsa da yukarıda belirtildiği üzere diğer canlıların, yani çevrenin de faydasına bir durum oluşturmaktadır. Ölü araziyi diriltme ve ağaç dikmenin aynı zamanda Medine insanına bir medeniyet tasavvuru sunması açısından önemli olduğunu düşünüyoruz. Zira araziyi ihya ve ağaç dikme, beraberinde yerleşik hayata geçmeyi, şehirleşmeyi gerektirecektir. Orta Çağ'da mücerret maddeye şekil veren esas unsurun din olduğu, medenî hayatın ise toprak ve ona bağlı teşekküllerle gerçekleştiği belirtilmektedir (Çetin, 2011: 12). Bundan dolayı Hz. Peygamber ağaç dikme, ölü araziyi ihya etme fikri ve pratiği ile Müslüman toplumun şehirleşmesini hedeflediği anlaşılmaktadır. Zira Yesrib'e Hz. Peygamber'in gelişi ile birlikte Medine isminin verilmesi de bu durumu açıkça izah etmektedir.

Ayrıca sadece ağaç dikmek ve ziraatle meşgul olmakla iktifa edilmemiş, kuyu ve kanal kazmak, mescid yaptırmak gibi toplumun faydasına olan işlerde bulunmak bizzat Hz. Peygamber tarafından teşvik edilmiştir. Medine halkı, çoğunlukla ziraatla uğraştıkları için, bahçeler ve hurmalıkların sulanmasında ve ayrıca içme suyunun da temin edilmesinde kuyulardan faydalanıyorlardı. Kuyuların suyunun muhafazası için eski açılmış kuyuların hemen yanına yeni bir kuyunun açılması yasaklanmıştır. Bundan dolayı da kuyular arasındaki mesafeler belirlenmiştir. Suların temizliğini sağlayabilmek için eskiden kalma kuyuların etrafında yarı çapı elli (25 m.), yeni açılan kuyularda ise yirmi beş zira’(12,5 m.) lık bir dairenin boş bırakılması ayrıca suyun temiz kalmasının temini için de hayvan ağıllarının da kuyulara kırk zira' (20 m.)'dan daha yakın olmaması istenmiştir (İbn Mâce, 1992: Ruhûn, 22).

Bunun dışında Hz. Peygamber belki de insanlık tarihi bakımından ilk örneklerinden olacak bir uygulamaya imza atmıştır. Medine'yi bugünün ifadesiyle bir sit alanı olarak kabul ettiğini ilan etmiştir (Müslim, 1993: Hac, 15/85). Ayrıca Ensâr'dan Benî Harise kabilesinin isteği doğrultusunda el-Ğâbe denilen koruluk alan koruma altına alınmıştır. Bunun gibi yonca biten bir yer olan Nakî’ denilen yer Müslümanların atlarının otlaması için tahsis edilmiş olsa da burasının modern anlamda bir milli park olduğu açıktır. Zira devletin sahip olduğu atlar burada otlarken, diğer mahlukat da özgür bir şekilde burada yaşayabilmektedir. Aynı şekilde Tâif'te de bir korunmuş bölge ilan edilmiştir (Kâsım b. Sellâm, 1986: 204-208, 309).

Hz. Muhammed (s.a.v), Medîne ve çevresinde yer alan ağaçların kesimini yasaklamış olsa da bağ ve bahçesini sulayan kimselerin bozuk su aletlerini ve sabanlarını  tamir  gerektiğinde acı ılgın ağaçlarının kesimine izin verilmiştir. Bahçe, hurmalık ve ekili arazilerin sulanmasında doğabilecek anlaşmazlıkları giderebilmek için suyun ortaklaşa kullanılması temin edilmiş ve suyun ayak topukları hizasına yükselinceye kadar arazide tutulmasına, daha sonra ise diğer arazilere salınması gerektiği ifade edilmiştir. Böylece suyun haksız yere tutulup diğer arazilerin susuz bırakılmasına engel olunmuştur. Suyun tutumlu kullanılmasının önemini ise Hz. Peygamber akan bir nehirden abdest alırken dahi israf edilmemesi vurgusuyla yapmaktadır (Belâzurî, 1987: 16, 17) .

Kur'ân'ın hayvanlara bakış açısının diğer semâvî dinlere göre daha olumlu olduğu belirtilmektedir. Özellikle bazı sureler hayvan isimlerini taşımakta olup muhtelif yerlerde de hayvanlardan bahsedildiği görülmekte, hayvanların da insanlar gibi "ümmet" oldukları ifade edilmektedir. Hayvanların yaratılmasındaki yeğane sebebin insanlara sağladıkları fayda ile ölçülmeyeceği, onların yeryüzündeki dengenin bir unsuru oldukları belirtilmelidir. "Yeryüzünü sizin için bir döşek yapan, orada size yollar açan ve gökten su indiren O'dur, dedi. İşte Biz, bu su sayesinde çeşitli bitkilerden çiftler çıkarmaktayız. Hem yiyiniz, hem de hayvanlarınızı güdünüz; gerçekten bunda doğruya kılavuzluk eden akıl sahipleri için birçok deliller vardır." (Taha, 16/53-54) ifadesinden tabiattan yararlanmada hayvanların da haklarının olduğu, insanoğlunun bunu görmezden gelemeyeceğinin vurgulandığı anlaşılmaktadır.

Hz. Peygamber de kendi yaşamına bunu tatbik etmiştir. Onun hayvanlara karşı beslediği özel bir sevgisinin olduğu, şahsî hayatında bazı hayvanların özel bir yerinin bulunduğu hadis ve siyer kitaplarımızda muhtelif yerlerde zikredilmektedir. Hz. Peygamber'in hayvanların hak ve hukukundan bahsettiği bir miktar hadis de mevcuttur. Hayvanların eğitiminde yumuşak davranılması, onların kesiminde merhametli olunması, onları sağarken tırnakların kesik olması, hayvanlara eziyet ve işkencenin menedilmesi, onların üzerlerine fazla yük vurulmaması, sırtlarında uzun süre beklenilmemesi, fıtrî vazifelerinin dışında kullanılmaması, dövüştürülmemesi, hayvanların hedef ittihaz edinerek atış yapılmaması (ki bunu yapana Hz. Peygamber lanet etmiştir (Müslim, 1993: Sayd, 58)), hayvan yavrularına ihtimam gösterilmesi, haksız yere bir hayvanın öldürülmemesi, hayvanların eziyet ve işkence ile öldürülmesinin yasaklanması, hayvanların yüzüne vurulmaması, zararlı hayvanları öldürürken bile eziyet çektirilmemesi, susuz hayvanlara su vermenin fazileti ve biraz daha özel olarak atların boyunlarına kiriş takılmasının yasaklanması gibi birçok konuda Hz. Peygamber'in uyarıları ve hayvan haklarına yönelik vurgulu ifadeleri kaynaklarımızda yer almaktadır.

Hz. Peygamber, ihtiyaç dışında hayvanların öldürülmesine hoş bakmamış, eğlence ve zevk için boş yere hayvan öldürenlerin kıyamet gününde bunun hesabını vermek zorunda kalacakları uyarısında bulunmuştur. Haşere ve böceklerin ateşte yakılmasını uygun görmemiştir. Ateşe verilen karınca yuvasını gören Hz. Peygamber, "Ateşle azap vermek sadece ateşin Rabbine hastır" buyurmuştur (Ebû Dâvud, 1992: Cihâd 122).

Aslında çevre düzenlemeleri açısından ele alınabilecek bu örneklerin, yukarıda belirttiğimiz bir şehir hüviyeti taşımayan Medine için önemli gelişmeler olarak değerlendirmek mümkündür. Hz. Peygamber'in Medine'de ortaya koyduğu bu uygulamaların, zaman içerisinde Müslümanların kurdukları pek çok devlette tatbik edildiği, kaynaklarımızda zikredilen rivayetlerden anlaşılmaktadır. Uzun süre sahibine hizmet eden hayvanların, kesilmeyip ölene kadar özgür bir şekilde yaşayabilmeleri için Dımaşk'ta oluşturulan bir hima'ya salındıkları; yine Kazvinî'nin aktardığına göre, yüzlerce sene önce kışın yoğun olduğu vakitlerde Sivas'ta, kuşların açlık nedeniyle açık arazilerden şehre geldiğinde, bunlara yem verildiğinden bahsedilmektedir. Sivas'a metrelerce kar yağdığı düşünülecek olursa eğer, kuşların beslenmesi için en uygun yer olarak da Ulu Camii'nin çatısı belirlenmiştir. Çatıdaki karların temizlenmesiyle, buraya hububat serpiştirilerek kuşların yemelerinin temin edildiği aktarılmaktadır (Kazvinî, trz: 538).

İnsan-çevre ilişkisi bağlamında Osmanlı tecrübesinde sadece bizlere değil, tüm insanlığa ışık tutacak kadar zengin malzeme yer almaktadır. Bilhassa arşiv belgeleri, şeriyye sicilleri, vakıf kayıtları ve Osmanlı ülkesini ziyaret eden seyyahların şahitlikleri bize çok fazla malzeme sunmaktadır.

Hz. Peygamber'in ağaç dikilmesi, ağaçlık ve ormanlık alanların oluşturulması isteği, diğer Müslüman toplumlarda olduğu gibi Osmanlı toplumunda da makes bulmuştu. Bilhassa kamusal alanlar içerisinde büyük külliyelerin dış avluları, küçük cami ve mescitlerin bahçeleri, meyve ağaçları ve düzenli çiçek tarhlarıyla süslü park niteliğinde ele alınabiliyordu. Ayrıca özellikle kent içerisinde yer alan mezarlıklar, cami ve mescitlerin hazireleri servi ağaçları bezeli bir orman görüntüsü verebiliyordu. Kendi bahçelerine muhtelif meyve ağaçları diken Osmanlılar'ın kamusal alanlarda ise ağırlıklı olarak servi gibi ağaçlara yer verdikleri fark edilmektedir.

Bunların dışında özel bahçelerden de bahsetmek imkan dahilindedir. Bununla birlikte modern anlamda İstanbul'a ilk park İttihat ve Terakki yönetiminde oluşturulduğunu burada belirtmekte fayda vardır. Topkapı Sarayı bahçeleri Gülhane Parkı adıyla Cemil Paşa'nın şehremini olduğu dönemde açılmıştır (1912-1914).

Osmanlı döneminde yeşil kuşak olarak değerlendirilebilen koruma altına alınmış bölgelere de rastlanmaktadır. Bu bölgerde ağaçların kesilmesi, arazilerin tarla yapılması, davar sokulması yasaklanmıştır. Bu tür eylemlerin olmaması için halkın uyarılması ve bu uyarıları dikkate almayanların ise cezalandırılması gerektiği bildirilmektedir.

Osmanlı Türklerinin çevrenin vazgeçilmez bir unsuru olan hayvanların haklarını korudukları ve ihlal edenleri de cezalandırdıklarına dair malumata sahibiz. Şehirlerdeki camilerin avlularında toplanan güvercinlerin yemlenmeleri için vakıflar oluşturulduğu, kediler ile köpeklerin bakımları için vakfiyelere şartlar ve tahsisler konulduğu nakledilmektedir.

Osmanlı Türkleri kendilerinden yararlanılan evcil hayvanlara da eziyet edilmesinden hoşlanmaz; at, katır veya deve gibi hayvanlara haddinden fazla yük taşıtılmamasını isterlerdi. Sadece hasta hayvanların tedavisine yönelik hizmet veren hastahaneler bulunuyordu.

Avcılık mesleği ise çıkarılan kanunlar ile belirli kurallara bağlanmış olup belli dönemlerde av yasakları konulmuştur. Çevreleri zaten yeşil alan olan Osmanlı camilerinde, yapıyı nefis ve zarif bir şekilde süsleyen kuş evleri inşa edilmişti. Küçük birer saray konumundaki bu yapılar, belki de Osmanlı'nın, sanatıyla birlikte merhametini de temsil etmesi bakımından büyük öneme sahiptir.

Osmanlı ülkesinde su havzaları ve kanalları çevresinde insan sağlığını tehdit edebilecek hiçbir faaliyete müsaade edilmemiştir. II. Mehmet (1451-1481) Haliç'in dolmaması için önlemler almış ve Kağıthane deresi havzasında hayvan otlatılmasını, bina yapılmasını ve tarla açılmasını yasaklamıştır. İnsanların yollarına, gezip dolaştıkları yerlere gelişigüzel tükürülmemesi, balgam atılmaması, yollarda rahatsızlık verecek olan şeylerin kaldırılması istenmiştir. Ayrıca Fatih döneminde İstanbul'un her sokağına iki kişi tayin edilerek, bu şahısların ellerindeki içerisi kireç tozu ve kömür külü olan bir kapla belirli saatlerde sokakları gezerek tükürülen yerlerin üzerine kireç ve kül dökmeleri için vakıf tahsis edilmiştir (Özdemir, 2002: X, 598-610).

Kanuni Sultan Süleyman zamanında çıkartılan 1539 tarihli Edirne Çevre Temizliği Nizamnâmesi'nde evlerin ve dükkanların çevrelerinin temiz tutulması, görülen pisliklerin çevre halkı tarafından temizlettirilmesi emredilmiştir. Çevreyi kirletenlerin de cezalandırılması söz konusu olmuştur (Gedikli, 2002: X, 611-615).

Osmanlı toplumunda üretim ve tüketim safhasında eşyanın israf derecesinde ve yersiz kullanılması uygun görülmemektedir. Bilhassa erken ve klasik dönem Osmanlı toplumunda dini ve kamu binaları alabildiğine gösterişli, süslü, masraftan kaçınmadan yapılırken; yaşadıkları konutlar ise bir o kadar mütevazı inşa ediliyordu. (Macit, 2002: X, 589-597).

İslâm şehirlerinde tesis edilen çarşılarla ilgili olarak önemli bir husus daha bulunmaktadır. Bu da çarşılarda satış yapanların mesleklerine göre bir düzenlemeye tabi tutulmasıdır. Temiz ve gürültüsü az olan iş kollarından kademeli olarak çarşılar birbirleri ardınca yerleşmişlerdi. Zira bu bağlamda ipek, halı gibi mensucat, kuyumcu dükkanları ulu camiye yani merkeze oldukça yakın bir yerde bulunurken; bilhassa, kasaplar, demirciler, hayvan pazarları ve saman satıcılarının satış yerleri genelde sur dışına yakın bir yere konumlandırılırdı. Osmanlı şehirlerinde de bu tarz düzenlemeleri görmek mümkündür.

 

Spot için

1 Hz. Peygamber'in sade, tabiatla uyumlu, tabiatın dengesini bozmayacak tarzda bir yaşamı tercih edişi; Medine’ye geldiğinde yaptırdığı sade ve mütevazı odalarda, ölünceye kadar yaşamını sürdürdüğüdür.

2 Aslında çevre düzenlemeleri açısından ele alınabilecek bu örneklerin, yukarıda belirttiğimiz bir şehir hüviyeti taşımayan Medine için önemli gelişmeler olarak değerlendirmek mümkündür. Hz. Peygamber'in Medine'de ortaya koyduğu bu uygulamaların, zaman içerisinde Müslümanların kurdukları pek çok devlette tatbik edildiği, kaynaklarımızda zikredilen rivayetlerden anlaşılmaktadır.

3 İnsan-çevre ilişkisi bağlamında Osmanlı tecrübesinde sadece bizlere değil, tüm insanlığa ışık tutacak kadar zengin malzeme yer almaktadır. Bilhassa arşiv belgeleri, şeriyye sicilleri, vakıf kayıtları ve Osmanlı ülkesini ziyaret eden seyyahların şahitlikleri bize çok fazla malzeme sunmaktadır.

 

*Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi

 

Yazar:
Doç. Doç. Dr. Fatih ERKOÇOĞLU
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul