24 Ekim 2021 - Pazar

Son Sayı Başlıkları
Şu anda buradasınız: / Aldanmayanlar
Aldanmayanlar

Aldanmayanlar Muhammed İslamoğlu

“Bid’at: Sünnet’e aykırı olan âdettir. Çünkü onu söyleyen (benimseyip âdet edinen) İmam’ın (Peygamber’in veya Halife’nin, yani din ve devlet başkanın) sözü olmadan onu, kendisi icâd etmiştir.”1

Seyyid Şerif Cürcânî (rh.a.) böyle derken, Elmalılı M. Hamdi Yazır (rh.a.) şöyle diyor:

“Bid’at: Lugatta (örneği) sebk etmeyen (geçmeyen) ilk şey mânâsına gelen ‘bid’ kelimesinden alınarak, Şeriat’ta, dinde aslı olmayan şey mânâsında kullanılmıştır.”2

“Dinî Kavramlar Sözlüğü” adlı eserde şunlar kaydedilmiştir:

“Bid’at: Örneksiz bir şey yapmak, yepyeni bir iş ortaya koymak, umumî kanaate aykırı davranışta bulunmak ve daha evvel benzeri olmayan bir şeyi icâd etmek gibi anlamlara gelir. Sonradan ihdas edilen her türlü yeniliklere bid’at denilmesi câiz olmakla birlikte, bu kavramın zamanla dinî konularda fazlalık veya noksanlık olarak telakki edilen davranışlar için kullanılmasının teâmül hâline geldiği görülmektedir.

Istılah bakımından bid’at, dinin aslından olmayan ve şer’î delillere istinad etmeden Sünnet’e aykırı olarak icâd edilen şeylerdir. Başka bir ifadeyle, dinî emirlerin ikmalinden sonra Hz. Muhammed (s.a.s.)’in sünnetine, Kur’ân’in sarîh hükümlerine, ashab, tâbiin ve müctehidlerin genel görüşlerine tamamen aykırı olarak ortaya çıkan hâl, davranış ve işler demektir. Bu iki tanımdan da anlaşıldığı gibi, sonradan ortaya çıkan bir olay veya davranışın bid’at olabilmesi için dinin muhtevasına zıd olması gerekir.”3

Din, yani İslâm,4 bütün hayatı kuşatmıştır. İslâm’ın hayata dair noksan bıraktığı hiçbir mes’ele yoktur. Hatıra ne gelirse, hayat nizâmı İslâm’ın mutlaka ama mutlaka o konuda ya “evet” ya da “hayır” diye bir cevabı vardır. Eğer Allah’ın Kitabı Kur’ân’a ve Rasulullah (s.a.s.)’in sünnetine, dolayısıyla Rabbimiz Allah’ın rızasına uygun bir şeyse, İslâm ona ‘Olur’ demiş, yapılmasını emretmiş ya da hoşgörmüş ve ‘Evet’ diye cevâz vermiştir. Yok eğer Kitab’a ve Sünnet’e aykırı, dolayısıyla Allah’ın razı olmadığı bir şeyse, İslâm ona ‘Olmaz’ demiş, yapılmasını yasaklamış, insanları sakındırmış ve ‘Hayır’ deyip haram kılmıştır. Hayatın hangi sahasında olursa olsun, ister siyasî, ister ekonomik, ister yargı yani hukukî, ister eğitimsel, ister sosyal yapıyla veya ticaretle ilgili, işveren ya da işçi olsun yediden yetmişe insanın bütün hayatını kuşatan hükümler, en ince detaylarıyla beyân olunmuştur. Gerek işkence, zulüm ve esaret dönemi olan Mekke devri olsun, gerek hürriyete kavuşulmuş, bağımsız ve emniyetler sağlanmış, İslâm’ın devlet olduğu Medine devri olsun, her iki durumda da nasıl davranılacağı, yegâne önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in sünneti ile apaçık beyân olunmuştur.

Rasulullah (s.a.s.)’in sünneti, Kur’ân’ın, Allah’ın emri ve muradı üzere hayata uygulanış hâlidir!

Din, yani İslâm tamamlanmıştır. Hiçbir noksanlığı ve fazlalığı yoktur ki, birileri tarafından noksanlığı tamamlansın veya fazlalığı yontulsun. İslâm, Allah’ın tamamlanmış nimetidir.

Yegâne ilâhımız Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm’ı seçip razı oldum.”5

Hakikat bu iken, kim İslâm’da, yani Kur’ân ve Sünnet’te olmayan, Kur’ân ve Sünnet’e aykırı bir şeyi gündeme getirir, onunla amel eder, yaygınlaştıracak olursa, o bid’at işlemiş olur. Bu durum, hayatın bütün yönlerinde, aynı hükme tâbidir.

İbrahim b. Meysere (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Kim bid’at sahibi birine saygı gösterirse, İslâm’ın yıkılmasına yardım etmiş olur.”6

Bid’at sahibine saygı duyan, böyle bir suç işlemiş oluyorsa, ya ona bid’at işlemesinde ya da gayr-ı İslâmî amelinde yardımcı olup malıyla, gücüyle ve canıyla destek verenin işlediği suça ne denir?

Çağın zalim tağutları tarafından işgal edildikten sonra paramparça edilerek ve her parçasında bir tağutî devletçik kurdurulan İslâm toprakları, dünkü laik-demokratik Mekke şirk devletine dönmüştür. İslâm’dan önce ve İslâm’ın ilk on üç yılında cahiliye döneminde olan, putperestlerin yönettiği laik-demokratik Mekke şirk devletinde, başta Rasulullah (s.a.s.) olmak üzere ashab-ı kiram esaret, zulüm ve işkence altında idiler. Rasulullah (s.a.s.) ve en hayırlı nesil olan ashabı böyle bir ortamda nasıl davranmış ise o ortamın benzerinde öyle davranmak, Sünnet üzere ve Allah’ın şeriatına uygun hareket etmek demektir. Bunun dışında ve zıddına hareket edenler, bid’at ehlidir. Ayrıca bid’atleriyle beraber şirk işlemeleri de gündemdedir.

Mü’minlerin annesi Âişe (r.anha) rivayet eder:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Her kim bizim şu din işimizin içinde ondan olmayan bir bid’at icâd ederse, o reddedilmiştir, bâtıldır.”7

Bu hadisin şerhinde şöyle denilmiştir:

“Bu hadis, İslâm’ın büyük kaidelerinden biridir. Kaide şudur: Kitab ve Sünnet’te bulunmayan ve müslümanların örfüne uymayan her şey merdûd, yani bâtıldır.”8

İmam Nevevî, (rh.a.) şöyle demiştir:

“Bu hadis, gerçekten iyice bellenilmesi, münkerlerin çürütülmesi hususunda kullanılması ve delil gösterilmesinin yaygınlaştırılması gereken bir hadistir.”9

Allâme İbn Hacer el-Askalânî (rh.a.) ise, şunları beyân eder:

“Bu hadis, İslâm’ın ana prensip ve kuralları arasında sayılır. Anlamı şudur: Bir kimse dinî bir konuda, dinin kaynaklarından birinde bulunmayan herhangi bir şey uydurursa dikkate alınmaz.”10

Cabir b. Abdullah (r.anhuma)’dan.

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Sözün en hayırlısı Allah’ın kelâmıdır. İrşâdların en hayırlısı da Muhammed’in irşâdıdır. Umûrun (işlerin) en kötüsü sonradan çıkarılanlardır. Her bid’at dalâlettir.”11

Halilullah İbrahim (a.s.) ve oğlu Nebiyyullah İsmail (a.s.) devrinden itibaren tevhidin merkezi olan Mekke, daha sonraki asırlardan İslâm ordusu tarafından fethedilinceye kadar laik-demokratik putperestler tarafından şirk yasalarıyla idare olunduğundan şirkin merkezi hâline getirilmişti. Mekke, asırlarca Allah’ın kulu ve Rasulü İbrahim (a.s.)’ın şeriatıyla yönetildi. Daha sonra müşrik putperestlerin işgaline uğradı ve şirkin egemenliği gündeme geldi.

Yegâne önderimiz ve hayat örneğimiz Rasulullah Muhammed (s.a.s.), nübüvvet ve risâletten önce kırk buçuk yıl, nübüvvet ve risâletten sonra on üç yıl, laik-demokratik şirk devletinin egemen olduğu Mekke’de yaşadı. Allah’ın kulu ve rasulü Muhammed (s.a.s.), Mekke döneminde, Allah’ın emri, rızası ve muradı gereği nasıl yaşamış, nasıl davranmış ve nasıl tavır koymuş ise, Rasulullah’ın sünneti üzere davranmak isteyen her muvahhid mü’min de öyle davranmakla mükelleftir. Rasulullah’ın sünnetini bırakarak, kendi hevâsına göre yöntemler gündeme getirmesi, en azından reddolunan ve dalâlet olan bid’attır ki, her bid’at da cehennemdedir. Kur’ân ve Sünnet’i bırakarak ve müctehid ulemânın ictihadlarını dikkate almadan, işgalcilerin usûllerine göre hareket edenler, şirk ve küfür hükümleriyle amel ettikleri gibi, aynı zamanda Allah’ın hükmünü ve Rasulullah (s.a.s.)’in sünnetini öteleyerek, sosyal hayattan kaldırmış olmaktadırlar. Bu bid’at sahiblerinin bid’atleri, İslâm’ın egemen olmasının yolunu kesen, onu mahkum eden ve yasaklayan durumunda olduğu apaçık malum iken, bu yolla İslâm’ın hayata egemen olacağına inandırılan yüz milyonlarca insan aldatılmış olup haktan bâtıla yönlendirilmişlerdir. Öyle bir hâle sokulmuşlardır ki bid’atleri Sünnet’in yerine koymuş, öyle inanıp amel etmeye devam etmişlerdir.

İbn Sirin (rh.a.)’in şu tesbiti, yerinde bir gerçeği dile getirmiştir:

“Hiçbir kimse, bir bid’ata tutunup da ondan sonra (tekrar) Sünnet’e dönmüş, müracaat etmiş değildir.”12

İşgal edilen İslâm topraklarında “Yeniden İslâm’a” hareketinin öncüleri olan, tebliğ, irşâd ve davet vazifelerine devam eden İslâm davetçilerinin ortak görüşü ve şikayetleri, başta laik-demokratik yola girenler, komünizm, faşizm, kapitalizm, sosyalizm gibi bâtıl dinlere itibar edip onlardan kurtuluş bekleyen aldatılmış, kendisini İslâm’a nisbet edip müslüman olduklarını söyleyen halklar, bid’at ve hurafelere dalmış, şirk yönetimlerin emrine girmiş olanlardır. Yüz yıldan beri İslâm’dan koparılıp cahil bırakılmış bu kitleler, kendilerinden görünenler tarafından aldatılmış ve hakkı bâtıl ile karıştırmalarına vesile olmuş yerli-yabancı hainlerin tuzaklarına düşmüşlerdir. Hangi çağda, hangi beldede ve hangi ülkede yaşadıkları önemli değil, çünkü aynı şeytanî ve aynı tağutî güçler tarafından sevk ve idare edilmekte, aynı ihanet şebekeleri tarafından tuzaklara düşürülüp aldatılarak sömürülmektedirler.

Yegâne hayat önderimiz Rasulullah (s.a.s.) uyarmakta!

Ebu Hureyre (r.a.) rivayet eder:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Her kim bize karşı silah taşırsa, bizden değildir. Bizi aldatan da bizden değildir.”13

Abdullah b. Mes’ud (r.a.)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Bizi aldatan, bizden değildir. Tuzak ve hile de ateştedir.”14

Kays b. Ebî Ğaraze (r.a.)’dan:

Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Müslümanları aldatan onlardan değildir.”15

Son yüz yılı aşkın bir zamandır müstevli zalim tağutlar tarafından işgal edilip küfür ve şirk yasalarıyla yönetilen mazlum İslâm topraklarında müslümanlar esarette bırakılmış, hayat nizâmı İslâm hayattan uzaklaştırılmış ve hükümlerinin uygulanması yasak edilmiştir. Bu zillet hâline sokulmuş ülkelerde gayr-i İslâmî olan şirk yasalarıyla ülkeyi yönetenler kendilerini İslâm’a nisbet etmekte, eli abdestli olmakla övünülmekte ve “Biz de müslümanız” demekteler. “Biz de müslümanız” diyenler, laik-demokratik ve gayr-i İslâmî Mekke şirk devletini, abdestli elleriyle Ebu Cehl’in yerine ve onun adına yönetmekte, yönetenlerle yönetilenler bu durumdan memnun olarak bununla “sevinç ve övünç” duymaktadırlar. “Ne yani! Bunlar olmasın da diğerleri mi olsun?” cümlesi, inanç esaslarından olmuş olanlar, izzetlerini kaybetmiş, zillete razı olmuş, hürriyeti unutmuş, esareti tercih etmiş olanlardır. Ve kendilerinden kabul ettikleri, “aldatıcılar” tarafından “Allah” adının kullanılmasıyla aldatılmaktadırlar!

Rabbimiz ve ilâhımız Allah Teâlâ uyarıyor:

“Ey insanlar, Rabbinizden korkup sakının ve öyle bir günün azabından çekinip korkun ki, (o gün hiç)bir baba, çocuğu için bir karşılık veremez ve (hiç)bir çocuk da babası için bir şeyi verebilecek (durumda) değildir. Şüphesiz Allah’ın va’di haktır. Artık dünya hayatı sizi aldatmaya sürüklemesin ve aldatıcı(lar) da sizi Allah ile aldatmasın.”16

Bâtılın saflarında ve bütün mesâisini bâtılın hizmetine sunanlar, haktan görünüp cahil bıraktıkları halkı aldatmaktadır. Beyaz pirincin içindeki beyaz taş gibidir bu tipler. “İman edenlerle karşılaştıkları zaman ‘İman ettik’ derler. Şeytanlarıyla başbaşa kaldıklarında ise, derler ki: ‘Şüphesiz, sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz.’”17 diyen ve olan tiplerdir bunlar.

İşgal ile paramparça edilerek, her parçasında bir tağutî düzen kurdurularak ve yerli uşaklarla yönetilerek şirk sistemlerini devam ettiren dış güçler, içteki yardakçılarıyla her gün yeni bir oyun, yeni bir tuzak ve yeni bir sömürü türüyle İslâm milletinin başına belâlar açmakta, zulümleri devam ettirmektedirler. Müslüman olduklarını beyân eden kitlelerin yönetimine, onlara zulmeden, onları ezen, dinlerine saygı duymayanları getirip, onları iyice usandırdıktan sonra, güya onların dinlerine saygılı, onlara ümit veren, gülücükler dağıtan ve onlardan görünenleri iktidar yapmaktadırlar. Aynı gayr-i İslâmî şirk yasalarıyla yönetimi sürdürürken, görüntüde abdest-namaz ve kudsî mânâlı sözler gündeme getirilmekte, böylece “Allah ile aldatmaya”, sömürmeye devam etmekteler. İşledikleri zulümlere adâlet kılıfı uydurmakta, toplumsal cinayetlerine “ıslah” adını vermektedirler.

Bu uşakların ağa-babaları olan süper sömürücü egemen tağutlar, bu maşaları kullanarak o bölge halkını iliklerine kadar sömürmektedirler. Bu korkunç zulümlerini, müslümanlardan görünenler vasıtasıyla yaptıkları için, insanların dikkatini çekmeden, onları kinlendirmeden ve asırlık uykularından uyandırmadan yapacaklarını yapmaktadırlar. Bu Allah ve insanlık düşmanlarına imkân tanıyan ve zemin hazırlayanlar, “Allah ile aldatanlardır.”

Emiru’l-mü’minin imam Ömer ibnu’l-Hattab (r.a.) uyarıyor:

- Ey insanlar, adamın tantanası (namazı) sizi yanıltmasın! Buna karşılık emaneti yerine teslim eden ve insanların mallarına el uzatmaktan kaçınan adam, asıl adamdır.18

İmam Ömer ibnu’l-Hattab (r.a.)’ın başka bir uyarısı:

-Adamın gece tantanası, yani namazı sizi aldatmasın!

Asıl adam gibi adam, emaneti sahibine ödeyen ve müslümanların, elinden ve dilinden incinmediği kimsedir.19

Emirü’l-mü’minin imam Ömer ibnü’l-Hattab (r.a.), kişinin, eli abdestli, günde beş vakit namazlı olmasının, hattâ gece namazlarına devam etmesinin, onun hakkındaki değerlendirmede insanı yanıltıcı ve aldatıcı olabileceğine dikkat çekmektedir! O kişinin ya da kişilerin şahsî ibadetlerine, namazlarına ve tatlı dillerine değil, toplum içindeki davranışlarına, insanlar ile yaptıkları alışverişte muamelelerine, emanetlere riâyet veya ihanet edişlerine, elleriyle ve dilleriyle müslümanlara verdikleri fayda ya da zararlarına, insanların mallarına göz dikmemelerine ve el uzatmamalarına, yetkili kılındıklarında zalim ya da adil olmalarına bakılır ve ona göre değerlendirilir.

Kişinin göstergesi yaptığı işi, hâl ve hareketidir, başka söze ne hacet!

Müslümanlardan kabul edilen, eli abdestli ve namazlı biri ya da birilerinin, laik-demokratik, gayr-i İslâmî Mekke şirk devletinde Ebu Cehl’in yönetim makamına oturtulur da onun gibi, Allah’ın dini olan İslâm’ın hükümlerini yasaklayarak, şirk hükümleriyle yönetmesi, abdest ve namazından dolayı hoş karşılanıp kabul edilir mi? Böyle yöneticilere malıyla, eliyle, diliyle, canıyla, maddî ve mânevî imkânıyla yardımcı olunur mu?

Hayat nizâmı İslâm’ı, huzur kaynağı İslâm’ı, dünya ve âhiret saadetini bağışlayan İslâm’ı, siyasetten, ekonomiden, ticaretten, hukuktan, eğitimden ve sosyal hayattan yasaklayarak uzaklaştıran, geri dönmesin diye havada, karada ve denizde nöbet bekleyen, bağımlı ve sömürü ülkelerini şirk yasalarıyla yönetenlerin ve onlara destek verenlerin abdestleri ve namazları muvahhid mü’minleri asla yanıltıcı ve aldatıcı olamaz! Çünkü onlar, yegâne rableri ve ilâhları, eşi, benzeri ve ortağı olmayan, göklerde de ilâh yerde de ilâh Allah Azze ve Celle’nin uyarısına tam itaat ettiklerinden dolayı, “Allah ile aldatmaya” kalkışanları tanımakta, onları reddetmekte ve tuzaklarını bozmaktadırlar. Yegâne rableri ve ilâhları Allah Teâlâ’nın lütfu, merhameti ve yardımıyla, o aldatıcıların oyunlarına gelmez, tuzaklarına düşmez, bâtıldan tamamen uzaklaşıp hakka sarılırlar. Çünkü muvahhid mü’minler, Allah’a ve Rasulüne şirksiz iman etmiş, Allah’a ve Rasulüne tam itaat eylemişlerdir.

Rabbimiz Allah şöyle buyurdu:

“Ey iman edenler, Allah’tan korkup sakınırsanız; size doğruyu yanlıştan ayıran bir nûr ve anlayış (furkan) verir, kötülüklerinizi örter ve sizi bağışlar.”20

Ebu Said el-Hudrî (r.a.)’ın rivayetiyle Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurur:

“Mü’minin firasetinden sakının! Çünkü o, Allah’ın nûru ile bakar (görür).”

Sonra Rasulullah (s.a.s.) “Elbette bunda, derin bir kavrayışa sahip olanlar için gerçekten ayetler vardır.” (Hicr, 15/75) ayetini okudu.21

Allah’ın düşmanları, İslâm’ın düşmanları ve dünya müslümanlarının düşmanları22 olan süper tağutî güçlerin oyunlarını ve tuzaklarını sezen, onlara düşmeyen, firaset ve basiret sahibi muvahhid mü’minler, yerli ve yabancı tağutların aldattığı halk kitlelerinin uyanmaları için bütün imkânlarını harcar ve tebliğ, irşâd, davet görevlerinde devamlı olmaya gayret ederler. Allah’ın kulu ve rasulü Yakûb (a.s.)’ın sabrı, sebatı ve Allah’a tevekkül edişini örnek edinerek, önderleri Rasulullah (s.a.s.)’in izinden ayrılmadan Allah yolunda cehd ve gayretlerini sürdürürler.

Şöyle diyordu Yakûb (a.s.):

“Hüküm, yalnızca Allah’ındır. Ben, O’na tevekkül ettim. Tevekkül edenler de yalnızca O’na tevekkül etmelidirler.”23

Rabbimiz Allah, şirksiz iman edip Rasulullah (s.a.s.)’in sünneti üzere salih amel işleyen muvahhid mü’min müslüman kullarının vasıflarını şöyle beyân buyurur:

“İman edip salih amellerde bulunanlar... Onları, içinde ebedî kalıcılar olarak, altından ırmaklar akan cennetin yüksek köşklerine muhakkak yerleştireceğiz. (Salih) amellerde bulunanların ecri ne güzel.

Ki onlar, sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.”24

İşte bu muvahhid mü’minler, egemen zalim tağutların inançlarından, düşünce ve fikirlerinden tamamen arınmış, kurum ve kuruluşlarını reddederek, Allah’a yönelmiş, bid’atleri ve bid’atçileri terkederek Allah’ın ipine sımsıkı sarılmışlardır. Onlar, en hayırlı nesil olan selef-i salihin ashab nesli gibi inanıp amel etmeyi esas kabul etmişlerdir. Yegâne hayat önderi Rasulullah (s.a.s.)’in “iman ve cihad” mektebinde yetişen ashab-ı kiram gibi davrananlar, en hayırlı neslin ahlâkı üzere olurlar. Bu da, hayırlı olmanın alâmetidir.

Âize (adlı kadın) şöyle anlatır:

İbn  Mes’ud’u, erkek ve kadınlara tavsiyede bulunurken gördüm. O, şöyle diyordu:

- Kadın erkek sizden kim (fitne zamanına) kavuşursa, ilk yola (ilk duruma uymağa) baksın, ilk yola baksın! Çünkü biz, fıtrat üzereyiz.25

Ashab-ı Kiram (Allah, cümlesinden razı olsun), Rasulullah (s.a.s.)’in örnekliği ve önderliğinde, laik-demokratik ve gayr-i İslâmî Mekke şirk devletinde yaşarlarken nasıl davrandı ise muvahhid mü’minler de onlar gibi davranmakla mükelleftirler. Ve hangi çağda, hangi ülkede olurlarsa olsunlar, şiârlarının “Yalnız İslâm, başkası değil!” olduğunu unutmazlar!

“Şüphesiz, temiz akıl sahibleri öğüt alıp düşünürler.”26

  1. Seyyid Şerif Cürcânî, Arabça-Türkçe Terimler Sözlüğü-Kitabu’t-Ta’rifât, çev. Arif Erkan, İst. 1997, sh. 47.
  2. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Alfabetik İslâm Hukuku ve Fıkıh Istılâhları Kâmusu, Hzr. Sıtkı Gülle, İst. 1997, c. 1, sh. 197.
  3. Dinî Kavramlar Sözlüğü, Hzr. Doç. Dr. İsmail Karagöz, Ank. 2005, sh. 72.
  4. Rabbimiz Allah şöyle buyurur:

“Hiç şüphesiz din, Allah katında İslâm’dır.” Âl-i İmrân, 3/19.

“Kim İslâm’dan başka bir din ararsa, asla ondan kabul edilmez. O, âhirette de kayba uğrayanlardandır.” Âl-i İmrân, 3/85.

  1. Mâide, 5/3.
  2. Beyhakî, Şuabu’l-İman, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, c. 9, sh. 117, Hds. 9018.

Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyetu’l-Evliyâ, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, c. 9, sh. 221, Hds. 340-341.

Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. Adem Yerinde, İst. 2015, c. 1, sh. 517, Hds. 897. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr’den.

İmam Ebu’l-Kasım Hibetullah b. Hasan b. Mansur et-Taberî eş-Şâfiî el-Lâlâkâî, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’ın İtikâdı, çev. Hüseyin Nohut-Müslüm Kılıç, İst. 2017, sh. 65, Hbr. 230. İbrahim b. Meysere (r.a.)’ın sözü olarak.

  1. Sahih-i Buhârî, Kitabu’s-Sulh, B. 5, Hds. 7.

Kitabu’l-Buyû, B. 60 (Bab başlığında).

Kitabu’l-İ’tisâm, B. 20 (Bab başlığında).

Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Akdiye, B. 8, Hds. 17-18.

Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Sünnet, B. 5, Hds. 4606.

Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 2, Hds. 14.

Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyetu’l-Evliyâ, c. 9, sh. 200, Hds. 310.

  1. Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, İst. 1983, c. 8, sh. 418.
  2. İmam Muhyiddin en-Nevevî, Sahih-i Müslim Şerhi-el-Minhâc, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, c. 8, sh. 108.
  3. İbn Hacer el-Askalânî, Fethu’l-Bârî-Muhtasar, çev. Soner Duman, vdğ. İst. 2007, c. 5, sh. 625.
  4. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-Cuma, B. 13, Hds. 43.

Sünen-i Nesâî, Kitabu Salâti’l-Iydeyn, B. 22, Hds. 1578.

Not: İmam Nesâî (rh.a.)’in rivayetinde şu ziyâde yer alır: “Her dalâlet de cehennemdedir.”

Sünen-i İbn Mace, Mukaddime, B. 7, Hds. 45.

Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 23, Hds. 212.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, c. 6, sh. 25, Hds. 7682.

  1. Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 23, Hbr. 214.
  2. Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İman.  B. 43, Hds. 164.

Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Fiten, B. 7, Hds. 19-20.

Sünen-i Nesâî, Kitabu Tahrimi’d-Dem, B.26, Hds.4084.

Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Hudûd, B.19, Hds.2575-2577.

İmam Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, B.618, Hds.1280-1281.

İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 11, sh. 102, Hds. 15613.

  1. İmam Taberânî, el-Mucemu’s-Sağîr, çev. İshak Doğan, Konya, 2019, sh. 332, Hds. 738.

Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 6, sh. 493, Hds. 6341. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr’den. Hds. 6340. Bezzâr’dan.

  1. Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, c. 6, sh. 494, Hds. 6344. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Kebîr ve el-Mu’cemu’l-Evsat’tan.
  2. Lokman, 31/33. Fatır, 35/5.
  3. Bakara, 2/14.
  4. İbn Ebi’d-Dünyâ, İbn Ebi’d-Dünyâ Külliyatı-Hadislerde Ahlâkî Meziyetler, çev. Abdullah Baykal, İst. 2013, c. 4, sh. 119, Hbr. 264.
  5. İbn Ebi’d-Dünyâ, İbn Ebi’d-Dünyâ Külliyatı, c. 4, sh. 118, Hbr. 263.
  6. Enfal, 8/29.
  7. Sünen-i Tirmizî, Kitabu Tefsiru’l-Kur’ân, B. 16, Hds. 3332.

Ebu Nuaym el-Isbehânî, Hilyetu’l-Evliyâ ve Tabakâtu’l-Asfiyâ, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2015, c. 10, sh. 616, Hds. 2482-2485.

Beyhakî, Kitabu’z-Zühd, çev. Enbiya Yıldırım, İst. 2000, sh. 231, Hds. 810.

İbn Abdi’l-Berr, Câmiu Beyâni’l-İlmi ve Fadlihi, çev. Mahmud Varhan-Ali Yücel, İst.2015, sh.231, Hds.747.

  1. Rabbimiz Allah Teâlâ şöyle buyurur:

“İnkâr edenler, kaçıp kurtulduklarını sanmasınlar. Gerçek şu ki, onlar (Bizi) âciz bırakamazlar.

Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve bunların dışında sizin bilmeyip Allah’ın bildiği diğer (düşmanları) korkutup caydırasınız. Allah yolunda her ne infâk ederseniz, size noksansız olarak ödenir ve siz haksızlığa uğratılmazsınız.” Enfal, 8/59-60.

  1. Yusuf, 12/67.
  2. Ankebut, 29/58-59.
  3. Sünen-i Dârimî, Mukaddime, B. 23, Hbr. 219.
  4. Zümer, 39/9.
Yazar:
Muhammed İslamoğlu
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul