05 Aralık 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / CİNSEL İSTİSMAR MI, DİNSEL İSTİSMAR MI?
CİNSEL İSTİSMAR MI, DİNSEL İSTİSMAR MI?

CİNSEL İSTİSMAR MI, DİNSEL İSTİSMAR MI? Mustafa SEYİR

CİNSEL İSTİSMAR MI, DİNSEL İSTİSMAR MI?

 

Mustafa Seyir

 

Halihazırda cinsel istismar konusu, diğer adıyla erken yaşta evlilik meselesi, toplumun gündem maddelerinden bir tanesi. Biz de bu yazımızla bu gündeme dair, ancak gündem dışında bırakılmış bir yönüne yorum getirmeye çalışacağız inşallah.

Bu konu hakkında yazılan makaleleri, köşe yazılarını ve haber yorumlarını gözden geçirdiğimizde şunu fark ettik ki, İslam dininin ortaya koymuş olduğu hükümleri önemseyen, laik kesime karşı Allah Teala’nın konu hakkındaki hükmünü savunan yok denecek kadar az. Muhafazakar denilen siyasal kesim, “yenilgi psikolojisi” içerisinde Allah’ın hükmünü yok sayarak, “erken yaşta evliliğe biz de karşıyız, buna asla izin vermeyiz” söylemleriyle yaptıkları cürmün dozajını artırmakla meşguller. Siyasal muhafazakâr cenâha desteklerini esirgemeyen mürekkep yalamış sivil destek ekibi ise, siyasilerin gözlüklerini takarak ve siyasilerin açtığı pencereden bakarak bu konuyu yorumlamayı tercih ediyor.

Mecliste işi şova götürüp, “mal bulmuş Mağribi” havasında muhafazakâr cenaha yüklenen “din iztemezük” taifesi için konu oldukça önemli. Zira “işte yakaladım senin açığını” dercesine, buradan muhafazakâr hükümeti vurmaya, aslında bunların dini hükümleri uygulamaya çalıştıklarını ispat etmeye çalışıyorlar. Beri tarafta muhafazakârlar,“Biz sadece geçmişte bu suçu (!) işlemiş olanlara bir seferliğine af getirmenin peşindeyiz” söylemiyle erken yaşta yapılan evliliği savunmadıklarını, çağdaş düşünceden (!) ayrılmadıklarını beyan ediyorlar.

Çağdaş düşünce dediğimiz şey aslında oryantalizme göre İslam’ın yumuşak karnı. Yani Batı zihniyetinin İslam’ı vurmak için kullandığı birkaç madde. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz:  Dört kadınla evlilik, miras paylaşımında kadınla erkeğin eşit olmaması, sosyal hayatta kadının statüsü, kadının toplumda siyasi yönetici olamaması, cihad, hırsızın elini kesme, zina edenin recm edilmesi, namaz, oruç, zekat gibi ibadetleri yapmayanların cezalandırılması, içki ile birlikte haram olan şeylerin ve kumarın her türlüsünün yasaklanması, kadınların İslam’a uygun olmayan kıyafetlerle sokağa çıkmalarının yasaklanması, faizin yasaklanması, kadın-erkek toplantılarının ayrı olması ve erken yaşta evlilik vs. Bu örnekleri çoğaltabiliriz.

Bu ve buna benzer konularda, muhafazakâr siyasi kesimin de çağdaş düşünceden ayrılmadığını söyleyebiliriz. Toplumdaki genel düşünce de aslında yukarıda saydığımız birçok maddenin bugün uygulanamayacak şeyler olması yönünde. Toplumumuzun büyük bir kesimi, içki içmenin veya zina etmenin Kur’an’daki cezasından ya haberdar değil ya da kendi tabiriyle  “O gün öyleydi, bu gün böyle” diyerek geçiştirmeye çalışıyor. Veya “Dediğiniz gibi olsaydı, hocalarımız bunu bize söylerlerdi” diyorlar. Bilinçli bir gizlemeyle birlikte bu konular gündem dışında kaldığı için toplumun böyle düşünmesini garipsememek gerek aslında. Tek bilgi kaynağı internet olan, tarihini dizilerden öğrenmeye çalışan bir toplumun bu halde olması, garipsenecek bir durum değildir zira.

Ama Diyanet gibi kurumların bu konularda tam bir Batılı oryantalist gibi konuşmaları, meseleyi gündem dışında tutmaya çalışmaları elbette kabul edilebilir bir şey değil. “Yok saymakla yok olmayacak” bu konular hakkında, İslam’ın görüşünü ortaya koymakla görevli (!) bu kurumun susması veya meseleyi avâmî bir dille çarpıtması izah edilemez.

Biz aslında neden sustuklarını biliyoruz. Zira anayasada var olan laiklik yasası bu konuda konuşmalarına izin vermiyor. Diyanet İşleri eski Başkanlarından Ali Bardakoğlu’nun, önceki yıllarda zinanın suç olması ile ilgili çıkacak yasa tasarısı hakkında yaptığı basın açıklamasından, Diyanetin görevini tam olarak anlayabiliyoruz. Buraya bir giriş yapıp konumuza tekrar dönelim:

Basın Açıklaması Sayı: 240. Konu: Zina Cezası 13.09.2004

Diyanet İşleri Başkanlığımız, Anayasanın ve yasaların kendisine verdiği görev ve sorumluluğun bir parçası olarak, toplumu din konusunda aydınlatırken hem din konusunda sağlıklı ve doğru bilgiyi, hem de Cumhuriyetin temel ilkelerini, laik ve demokratik devlet yapısının gereklerini göz önüne almakta, bunu yaparken de daima kendi yasal alanında kalmaya ayrı bir özen göstermektedir. Böyle olduğu için de son günlerde kamuoyunda yoğun bir biçimde tartışılan “zinanın ceza kanununda suç olarak yer alması” konusundaki tartışmalara, konunun yasamayı ve siyaseti ilgilendirmesi sebebiyle katılmamıştır ve konunun bu yönüne ilişkin bir açıklama ve yorum yapmayı da anılan gerekçelerle doğru bulmamaktadır.

Doğru bulmamaktadır; çünkü Cumhuriyetimizin temel ilkelerinden biri olan laiklik, dini konularda Diyanet İşleri Başkanlığının açıklama yapmakla yetkili olduğunu, doğrudan yasama ve siyasetin alanına giren konularda ise dini kurumların ve din bilginlerinin açıklama ve yorum yapmasının doğru olmadığını ifade etmektedir. Başkanlığımızın yasalarla belirlenmiş hizmet alanı İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak esaslarıdır. Bunun için de Diyanet İşleri Başkanlığımız, hizmetlerinde ve kamuoyuna yaptığı bütün açıklamalarında laiklik ilkesine ve bu yasal çerçeveye uymaya ayrı bir özen göstermekte, aynı özeni diğer kurum ve şahıslardan, özellikle de basın ve yayın organlarımızdan da beklemektedir…

 

Doğrudan yasama ile ilgili konularda Diyanetin konuşma yetkisinin olmadığını, başkanın kendi ifadesi ile gördük. Yani bu şu demektir ki, dini ilgilendiren konularda bir kanun varsa, veya bir kanun hazırlığı varsa, velev ki Allah’ın hükmüne ters de olsa, Diyanetin ve Diyanete bağlı alimlerin (!) konuşma ve yorum yapma yetkisi yoktur, çünkü bu laikliğe aykırıdır.

Diyanet toplumsal meseleler ile alakalı konularda İslam’ın görüşünü ortaya koyamıyor. Koyması laiklikten dolayı yasaklanmış. Millet meclisi ise, “Devletin sosyal, iktisâdî, siyasî veya hukûkî temel düzenini, kısmen de olsa, din kurallarına dayandırmak suçtur” kanununa göre hareket ediyor. Öyleyse bu gibi konularda İslam’ın hakkını kim savunacak?

Diyanetin veya resmi ideolojiye sırtını dayamış ilmi şahsiyetlerin, halihazırda tartışılan cinsel istismar meselesi ile alakalı Allah Teâlâ’nın hükmünü ortaya koyarak tartışmayı sonlandırmalarını beklemek, abesle iştigal etmek olur. Ama Allah Teala bunun imani bir mesele olduğunu, şu ayet-i kerime ile ortaya koyuyor:

“Hayır hayır! Rabbine andolsun ki, iş bildikleri gibi değil; onlar aralarında tartıştıkları konularda seni hakem yapıp sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle boyun eğmedikçe iman etmiş olamazlar.”

Nisa suresindeki bu ayeti, müfessirlerimiz nasıl tefsir etmişler bir bakalım:

“Allah'a ben de yemin ederim ki, bugün Allah'a ve kitaba iman ettiğini söyleyerek müslümanları kandırıp makam ve mevki elde edenler, o makama gelince, ‘Biz ancak Batı kanunlarına uyarız, Kur'an bin dört yüz sene önce inmiştir, zamanı geçmiştir’ diyenler de kâfir olurlar.”

“Rasulullah (s.a.s)'ın hükümlerine tam bir teslimiyetle boyun eğmek, onların adalet ve hakkaniyete en uygun olduğuna itikat etmek, icra ve uygulamasında da hemen şer’i hükmün gereğine dönmek, müminlerin imanının sahih olması için temel bir şarttır. Bunun belirtisi de ihtilâf konularında onun hakemliğine başvurmak, hükmünden dolayı sıkılıp şikayetlenmemek ve verdiği hükme tam teslim olmaktır.”

“Bu, Hz. Peygamber (s.a.s)'in hükmüne razı olmayan kimsenin mü'min olamayacağına delâlet etmektedir.”

“Allah Teala şerefli, mukaddes zâtına yemînle ifâde buyuruyor ki, bütün işlerde Allah Rasûlünü hakem ta'yîn etmedikçe hiç kimse gerçekten îmân etmiş olmaz. Onun verdiği hüküm, gizli ve açık, her zaman bağlanılması vâcib olan hak ve gerçektir.”

Tefsirlerde yapılan açıklamalardan da gördük ki, Allah ve Rasulü bir meselede bir hüküm beyan etmişse, o hükmü kabul etmek, kabul ederken de içinde bir sıkıntı duymadan içselleştirmek imanın gereğidir. Aksi ise imanın yokluğu demektir.

“Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.”

Şimdi evlenme yaşı ile alakalı olarak, Allah’ın hükmü nedir, ona bakalım: Konuyu uzatmamak için sadece Diyanet’in kendi hazırladığı İslam ansiklopedisinden bir alıntı yapalım:

“İslâm hukukçuları bulûğ için bir ön şart, iki de ölçü getirmişlerdir. Bulûğun ön şartı çocuğun belli bir alt yaş sınırına ulaşması olup bu da erkeklerde on iki, kızlarda ise dokuz yaşın tamamlanmasıdır. Bu sınır bulûğun asgari yaş sınırı olup Mecelle’nin de kaydettiği gibi (md. 988) bu yaşa ulaşmamış çocuğun bulûğ iddiası dinlenmez…

Mecelle’de, ‘Hadd-i bulûğ ihtilâm ve ihbâl, hayız ve habil ile sâbit olur’ denilerek (md. 985) erkek için ihtilâm olma ve baba olabilme, kız için hayız görme ve anne olabilme durumunun ölçü olduğu belirtilmiştir.”

Bu bilgiler İslam fakihlerinin genel kanaatidir. Dileyen ana kaynaklara müracaat edebilir. Burada İslam’daki evlenme yaş sınırının asgari dokuz olduğunu gördük. Çünkü İslam’da evlenme yaşı, kız veya erkeğin buluğa ermeleri ile başlar. Buluğa erme, ‘erkek olma’ veya ‘kadın olma’ demektir. Bu yaşın altında bir çocuğun “Ben buluğa erdim” sözüne de itibar edilmiyor görüldüğü gibi.

 

Şimdi birilerinin çıkıp ta, “Biz on sekiz yaş altı evlenmeyi kabul etmiyoruz ve bunu suç olarak görüyoruz” demelerinin İslam nazarındaki hükmü, tağutlaşmaktır. Allah Teâlâ ille de dokuz yaşında evlendireceksiniz çocuklarınızı demiyor elbette. Ama Allah Teâlâ’nın koyduğu sınır taşlarıyla oynamak da suçtur.

 

“…Allah’ın koyduğu sınırları kim aşarsa, onlar zalimlerin ta kendileridir.”

 

Yukarıda da bir miktar bahsettik ki, oryantalist bir zihniyetle İslam’a yaklaşan, İslam’ın hükümlerini oryantalist bir gözle değerlendiren kimselerin asıl dertleri şudur: İslam’ın hükümleri devlet üstünde hâkim olmasın, son söz Allah’a veya Peygamberine ait olmasın. Liberal, yani herkese özgürlük dağıtan, ama İslam’a gelince “Yasak hemşerim” anlayışındaki politikalar geçerli olsun. “Niçin böyle diyorsunuz?” dediğiniz zaman “Din siyasete karışırsa din orijinalitesini kaybediyor, din bozuluyor” diyorlar. Güzel bir niyetle (!) İslam ahkâmını devre dışı bırakıyorlar.

 

“Biz din eksenli bir parti değiliz” sloganları ile toplumun yönetilmesine talip olanlar, elbette ki din ekseninde hareket etmeyeceklerdir. Ama hem dindar gözüküp hem de din ekseninden ayrılmak nasıl bir şeydir, biz bunu anlamakta ve anlatmakta zorlanıyoruz.

 

İşte İslam ve diğer batıl ideolojiler arasındaki bariz fark budur. Müslüman her işinde Allah ve Rasulünün emrine göre hareket etmeye çalışır. Müslüman lider, yönettiği toplumun da Allah’ın emrine göre yaşamaları için çalışır. Toplumun doğru yoldan, hak yoldan ayrılmalarına izin vermez, gerekirse zor kullanır. Yine burası da Batı hayranı Müslümanların (!) hoşlanmadıkları bir konudur. Onlar “Dinde zorlama yoktur” ayetini tahrif etmekten geri durmazlar ve Müslüman’ın ibadetlere zorlanamayacağı, isteyenin istediği gibi giyineceği, isteyenin istediği gibi içki içebileceği, faiz alıp verebileceğini vs. iddia ederler.

 

Oysa bu konu onların zannettiği gibi değildir. İçkiyi, zinayı, kumarı, tefeciliği, fuhşu, uyuşturucuyu, faizi, müstehcen reklamları vs. toplumda yasaklamak, Müslüman lidere Allah’ın yüklediği bir görevdir. Yine Müslümanların namaz, zekat, oruç vs. gibi ibadetlerini aksatmamalarını sağlamak ve gerekirse cezalandırmak da Müslüman liderin görevleri arasındadır. İbn Haldun bu konu ile alakalı olarak şu görüşleri serdeder Mukaddimesinde:

“Bir imamın (halifenin) bulunması farzdır. Şer'î olarak bunun farz oluşu, sahabenin ve tabiinin icması (görüş birliği) ile sabittir.

…şeriat, adaleti, dinin hükümlerini tatbik etmeyi ve dini korumayı övmüş ve bütün bunlar da yine devletin yerine getirdiği hususlardır. Devlet olmaktan kaçmanızın ve imamlık makamının gerekli olmadığını söylemenizin size hiçbir faydası yoktur. Çünkü siz şeriat hükümlerinin tatbik edilmesinin farz olduğunu kabul ediyorsunuz. Onların tatbik edilmesi ise ancak asabiyet ve güç ile mümkün olur. Asabiyet ise tabiatı gereği devlet olmayı gerektirir. Dolayısıyla bir imam tayin edilmemiş olsa da devlet ortaya çıkmış olur. Bu ise sizin kaçtığınız şeyin ta kendisidir. Evet, bu makamın farz oluşu icma ile sabit olmuştur.

…Allah'ın halifelikteki hikmetine bakıldığında, gerçeğin bizim söylediğimiz gibi olduğu görülür. Çünkü bütün eksikliklerden uzak olan Allah, halifeye ancak, kullarını kendi menfaatleri olan şeylere yönlendirmek ve zararlarına olan şeylerden sakındırmak suretiyle onların işlerini yürütmede kendisine vekillik etme görevi vermiştir. Evet o, Allah'ın bu emrine muhataptır. Böyle bir emre ise ancak onu yerine getirecek gücü olan biri muhatap olur.

İbn Haldun’un ifadelerinden anladığımız şudur ki: Müslüman devlet başkanının görevi, dinin hükümlerini tatbik etmek ve dini korumaktır. Yine bu anlatılanlardan çıkan sonuç, devlet başkanı çoğunluğun görüşüne göre değil, Allah ve Peygamberinin görüşlerine göre ülkesini yöneteceğidir. Öyleyse çoğunluğun görüşüne göre yönetim denilen demokrasi, İslam’a uygun bir idare şekli değildir.

 

Şimdi dindar (!) bir siyasetçinin çıkıp, İran veya Suudi Arabistan’daki baş örtme, zorla namaza götürülme gibi zorunlulukları eleştirmesini ve bu gibi uygulamalara  “zorbalık” demesini nasıl anlamamız gerekir acaba? Şer’î sistem böyle bir uygulama emrederken, bunun baskıcı, diktatörce, zalimane olduğu ve demokrasiye uymadığı beyanı, olsa olsa “Biz de sizin gibi çağdaşız” mesajını bir yerlere vermek için söylenmiş sözlerden başka bir şey değildir.

 

Onlardan biri, içlerinde Diyanet İşleri Başkanının, Vatikan elçilerinin ve patriklerin de bulunduğu bir ortamda şöyle demişti bir konuşmasında:

 

“İran'da herkes yarım yamalak da olsa başına mutlaka bir örtü almak zorunda. Türkiye'de de bütün kadınlar başını açmak zorunda. Eğer zorlama unsurunu ön plana çıkarırsanız, sizin o ülkelerden ne farkınız kalacak? Bu bir zorbalık değil mi?”

“'Devletin dini İslam'dır' sözünü biz zaten laikliğe aykırı buluyoruz. Böyle bir şey olmamalı. Bizim laik bir ülkede yaşıyor olmamızın devlet açısından da din açısından da bir özelliği olmalıdır.”

 

Biz, tüm batıl dinlerle ve ideolojilerle birlikte yaşamanın İslami açıdan hükmünü detaylı olarak bir başka yazıya bırakıyoruz. Çünkü siyasiler ve bunlara dini kaynaklardan malzeme toplayan deşiriciler, meseleyi “birlikte yaşama” konusu üzerinden yürütüyorlar. Rasulullah’ın (s.a.s) Medine’de Yahudilerle birlikte yaşamasını, bugünkü batıl sistemlere delil olarak gündeme getiriyorlar. Akıl sahibi birisi bunlara şunu sorsa: “Rasulullah (s.a.s) Medine’de Yahudilerle birlikte yaşarken, akıl baliğ olmuş kız ve erkeklerin evlenmesini ne zaman yasakladı ve bunu yapanları hangi dönemde hapisle cezalandırdı?”

 

Sessizlik…

 

Peygamber (s.a.s) Hz. Aişe ile kaç yaşında evlenmişti acaba? Peygamber (s.a.s) bugün aramıza gelse ona da kodesin yolunu mu göstereceksiniz? Unutmamalıdırlar ki, peygamberi sevmek, peygambere tabi olmakla mümkündür.

 

Yazımızı, İmam Maverdi’nin el-Ahkamü’s-Sultaniyye isimli kitabına yazdığı önsözdeki öğütleriyle tamamlamak istiyoruz:

 

“Rahman ve Rahim olan Allah'ın adı ile...

"İnsanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi, Allah emreder..." (Nisa, 58)

Allah'ın rahmet ve selâmeti, Efendimiz Muhammed'e, aile efradına, âline, ashabına olsun. Din ulusu, müslümanların önderi Ebü'l-Hasani'l-Mâverdî der ki:

Dînî bilgileri bize açıklayan, Kitab-ı Mübîni bize gönderen, işlerin yürütülmesinde bizlere hükümler koyan, helâl ve haramı açıklayan Allah'a sonsuz hamd ve senalar olsun. Onun dünyâda hüküm olarak koyduğu şeylerle yaratılmışların hakkı kesin olarak tesbit edilmiş, hakkın kaideleri bunlarla sabit olmuş, insanlık için takdir ettiği şeylerin en güzelleri ile hükmetmiş, hükümleri kuvvetlendirmiştir. O'na, takdir ettiği ve bizlere bıraktığı şeyler için hamdolsun. Allah'ın emirlerini açıklayan, bunlarla hakkı öğreten, ayakta tutan, rasulü Muhammed'e, âline, aile fertlerine, dostlarına salât ve selâm olsun.

Devlet işlerini yürütenler için bu "el-Ahkâmü's-Sultâniyye" en uygun olan bir eserdir. Yönetimle ilgili hükümlerin tümünü içine almıştır. İnsanların siyâsetle, idarî işlerle meşgul olmasına rağmen bu hükümlerden uzaklaşmalarını ve yüz çevirmelerini önler. Hukukçularca, ilâhî hükümlerdeki hukukî yolların bilinmesi, onlardan istifâde edilmesi ve yerine getirilmesi, gerekli olanların yerine getirilmesi için yargı işlerinin çözümünde, adaletin tevziinde hakkaniyet ve adalet esaslarının araştırılması ve bu esaslara uyulması için gerekli olan işlere giriştim ve bu konuda bir kitap yazdım. Allah'tan bana yardımcı olmasını, başarıya ve doğruluğa ulaştırmasını dilerim. O, bana kâfidir.

Bundan sonra, şüphesiz ki Allah gönderdiği dinden idarî hükümlerin, kaidelerin çıkması uygun olan görüşte fikirlerin birliği için Peygamberin (s.a.v) şerefli bir ümmeti olan Müslümanlara kudretini açıkladı, güzellikleri saydı, kendi hoşnutluğunun nerede olduğunu gösterdi. Onun kuralları, siyasî ve idarî işlerin yürütülmesi, İslâm toplumunun her türlü ihtiyaçları için yeterlidir. Hilâfet, bu hükümlerin ve milletin işlerinin yürütülmesi için devletin temel müessesesidir. Milletin işlerinin yürütülmesi ancak onun başta bulunması ile mümkündür. Devlet başkanı, âmmenin işlerini tesbitte, yürütmede, topluluğun yararına olan işleri yapmada bu kurallara başvurur ve bu kurallar ancak onun başta bulunmasıyla uygulanır.”

Unutmayalım ki, Allah’ın hoşnutluğunun olduğu yerde Allah’ın yardımı vardır. Allah’ın yardımının olduğu yerde huzur vardır, bereket vardır. İmam Maverdi’nin “Onun (Allah’ın) kuralları, siyasî ve idarî işlerin yürütülmesi, İslâm toplumunun her türlü ihtiyaçları için yeterlidir” sözü ne kadar da anlamlıdır! Batı dünyasına şirin gözükmek için Allah’ın hükmünden uzaklaşmak,  heva ve heveslerden çözüm aramak, Said Nursi’nin tabiri ile kuzeye doğru namaz kılmak gibidir. O şöyle diyordu:

“On üç asır evvel şeriat-ı garrâ teessüs ettiğinden, ahkâmda Avrupa’ya dilencilik etmek, dîn-i İslâm’a büyük bir cinayettir. Ve şimale müteveccihen namaz kılmak gibidir.”

“Onlar hâlâ cahiliye devrinin hükmünü mü istiyorlar? Kesin olarak inanan bir toplum için kimin hükmü Allah’ınkinden daha güzeldir?”

Dipnot

Yazar:
Mustafa SEYİR
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul