21 Ocak 2022 - Cuma

Şu anda buradasınız: / NASİHAT NASIL ALINIR VE ÖRNEK ŞAHSİYETİN ŞAHSİYETİYLE YAŞAMAK
NASİHAT NASIL ALINIR VE ÖRNEK ŞAHSİYETİN ŞAHSİYETİYLE YAŞAMAK

NASİHAT NASIL ALINIR VE ÖRNEK ŞAHSİYETİN ŞAHSİYETİYLE YAŞAMAK Seyfulislam ÇAPANOĞLU

    Öncelikle yapılan çalışmalar eğer nasihatleşme üzerine ise, ki bundan başka bir amacı yoktur, o zaman nasihatın ne demek olduğu iyice anlaşılmalıdır.

    Seyyid Şerif Curcani (rh.a) “nasihat” kelimesi hakkında şunları ifade etmektedir:

    “النصيحة (Nasihat) Öğüt: İçinde iyilik bulunan şeye çağırma ve içinde bozukluk bulunan şeyi de yasaklamadır.”1 Bu kelimenin kökü نصح = Nush kelimesinden gelmektedir. Nush kelimesinin anlamı ve Kur’an’da kullanılış şekline dair açıklamaları Rağıb el-İsfahani (rh.a) şöyle yapaktadır:

نصح   nush kavramı, muhatabın yararına olan bir işi veya sözü araştırıp bulmaktır. Bu konuda

Yüce Allah şöyle buyurur: فَتَوَلَّى عَنْهُمْ وَقَالَ يَا قَوْمِ لَقَدْ أَبْلَغْتُكُمْ رِسَالَةَ رَبِّي وَنَصَحْتُ لَكُمْ وَلَكِن لاَّ تُحِبُّونَ النَّاصِحِين

“(Salih de) o zaman onlardan yüz çevirdi ve şöyle dedi: ‘Ey Kavmim! And olsun ki, ben size Rabbimin elçiliğini tebliğ ettim ve size öğüt verdim. Fakat  siz öğüt verenleri sevmiyorsunuz.”2

     Bu, نَصَحْتُ لَهُ اَلوُدَّ = Ona, tertemiz bir sevgi besledim, sözünden alınmadır. Onun için نَاصِح الْعَسَلِ deyimi de balın en saf olanıdır. Ya da نَصَحْتُ الْجِلْدَ sözünden alınmıştır ki, deriyi diktim, demektir. Buna bağlı olarak نَاصِح nâsih terzi;نِصَاح nisâh ise ipliktir.

    Bu konuda Yüce Allah şöyle buyurur:

يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا تُوبُوا إِلَى اللَّهِ تَوْبَةً نَّصُوحاً عَسَى رَبُّكُمْ أَن يُكَفِّرَ عَنكُمْ سَيِّئَاتِكُمْ وَيُدْخِلَكُمْ جَنَّاتٍ تَجْرِي مِن تَحْتِهَا الْأَنْهَارُ يَوْمَ لَا يُخْزِي اللَّهُ النَّبِيَّ وَالَّذِينَ آمَنُوا مَعَهُ

“Ey İman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar.”3

    Bu, işaret edilen iki anlamdan biriyle yorumlanabilir. Bunlar da ya ihlas/samimiyettir ya da ihkam/sağlamlaştırmadır. Bir kişinin sıfatı olarak çokça samimi olan kişi anlamındaki نَصَاح، نَصُوح  = Nasuh ve nesah kavramları tıpkı ذَهاب، ذَهُوب  kavramları gibidir.4 İmam Kurtubi (rh.a) da bu konuda şunları kaydetmiştir:

2. Samimi Olmak (Nasihat): Yüce Allah'ın "samimi olmak şartı ile" anlamındaki buyruğunda geçen "nush," yapılan işin her türlü aldatmadan uzak ve arınmış olması, demektir. Nasûh tevbe tabiri de buradan gelmektedir. Neftaveyh der ki: ‘Bir şeyin nush bulması, onun halis, arı, duru olması demektir. Bir kimsenin birisine nush ile söz söylemesi, ona samimi ve ihlâslı olarak söz söylemesi demektir.”5

     Bu söylenenlerden hareketle ifade edeceğimiz şey, yapacağımız bu davet çalışmalarında saf, arı, temiz ve karşıdaki muhatabımız konumundaki kişilere karşı samimi olarak onların hayrını istemek ve onların yararlarına olacak şeyleri ifade etmek ve zararlarına olan şeylerden men etmektir.

Nush, yararlı şeylere çağırmak ve zararları şeylerden uzak tutmak ise işte bu, içinde bulunduğumuz din olan İslam’dan başka bir şey değildir. İşte bu manayı destekleyip açıklayan Rasulullah (s.a.s) şu sözlerine kulak verelim:

...Ata' b. Yezid'den, o da Temimu'd Dari'den naklen rivayet etti: Peygamber (s.a.s) “Din nasihattir” buyurmuşlar. (Râvi diyor ki) “Kime?” dedik. “Allah'a, Kitabına, Rasulüne, Müslümanların imamlarına ve bilumum Müslümanlara” buyurdular.6

Bu hadisteki nasihat kelimesinin nasıl anlaşılması gerektiğini İmam Kurtubi (rh.a) şöyle beyan etmektedir:

İlim adamları der ki: Allah'a nasihat, vahdaniyetine itikadda ihlaslı olmak, O'nu uluhiyet sıfatları  ile nitelemek, her türlü eksikliklerden O'nu tenzih etmek, O'nun sevdiği şeyleri yapma arzusunu taşımak ve O'nu gazaplandıran şeylerden uzak kalmak demektir.

Rasulüne nasihat ise, peygamberliğini tasdik etmek, emir ve yasaklarında ona itaate bağlı kalmak, onu dost edinenleri dost bilip ona düşmanlık edenlere düşmanlık etmek, ona gereken saygı ve ta'zimi göstermek, onu ve âl-i beytini sevmek, onu ve onun sünnetini ta'zim etmek, vefatından sonra özel olarak araştırarak sünnetini ihya etmek, sünnetinin inceliklerini bilmek (tefakkuh), onu savunmak, onu yaymak, ümmetine davet etmek, onun üstün ve yüce ahlakıyla ahlâklanmaktır.

Allah'ın kitabına nasihat ise onu okumak, o kitabın bilgisini edinmek (tefakkuh), savunmak, onu öğretmek, ona gereken ikram ve saygıyı göstermek, öngördüğü ahlâk ile ahlaklanmaktır.

Müslüman yöneticilere nasihat ise, onlara karşı hurucu terk etmek, onlara hakkı göstermek, Müslümanların gözlerinden kaçan işlerine, ihmal ettikleri işlerine dikkatlerini çekmek, onlara itaate devam edip yerine getirilmesi gereken haklarını ifa etmek demektir.

Genel olarak bütün Müslümanlara nasihat ise onlara düşmanlık beslemeyi terk edip onları doğruya iletmek, salih olanları sevmek, hepsine dua etmek ve hepsi için hayır dileklerde bulunmaktır.

Sahih hadiste de şöyle buyrulmaktadır: “Birbirlerini sevmelerinde karşılıklı merhametlerinde ve birbirlerine atıfetlerinde mü'minlerin misali bir vücuda benzer. Onun bir organı rahatsızlandı mı vücudun diğer kesimleri de uykusuzlukla ve ateşinin yükselmesiyle ona katılır.”7 Bu konu ile ilgili olarak şu hadisi de zikredelim:

...Huzeyfe b. Yeman (r.a)’tan rivayetle, Rasulullah (s.a.s) dedi ki: “Müslümanların işlerini önemsemeyen onlardan değildir. Her kim Allah için, Rasulü için, Kitabı için, Müslümanların imamı için ve bütün Müslümanlar için nasihatçı olmadan akşamlar ve sabahlarsa onlardan değildir.”8

     Nasihat kendi içerisinde ‘vaaz’ ve ‘zikir’ kavramlarını da barındırır. Bu, anlatımla alakalı yanıdır. Rağıb el-İsfehani (rh.a) vaaz ile ilgili olarak şunları söylemektedir:

“İnsanlara kalplerini yuşatacak sevap veya ceza türünden hatırlatmalar yapmak, korkuyla karışık nasihat vermek anlamına gelen وَعْظ sözcüğü hakkında el-Halili der ki: “ وَعْظ = Vaaz, insanın kalbini yumuşatacak hayırlı işleri hatırlatmak demektir. عِظَة ve مَوْعِظَة kavramları ise bunun isimleridir.”9 

     Allah (c.c) bize güzel va’zetmeyi emretmiştir. Şöyle buyuruyor:

“Rabbinin yoluna hikmetle, güzel öğütle davet et. Onlarla en güzel yolla cedelini yap. Şüphesiz ki Rabbin, yolundan sapanları da en iyi bilenin ta kendisidir. O, hidayette olanları da çok iyi bilendir.”10 

     Allah (c.c) hem tebliğdeki ölçülerimizi hem de konuşmada ki farklılığımızı ortaya koyarak bize yol göstermektedir. İmam Kurtubi (rh.a) bu konuda şunları zikretmektedir:

    “Davet ve Cihad: Bu âyet-i kerime Mekke'de, Kureyşlilere karşı silah kullanmama emrinin verildiği, buna karşılık Hz. Peygamber'e, Allah'ın dinine ve şeriatine nazik ve yumuşak ifadelerle, sert ve azarlayıcı olmayan ifadelerle davet etmekle emrolunduğu sırada inmiştir. Müslümanların, kıyamet gününe kadar bu şekilde öğüt vermeleri gerekmektedir. O bakımdan bu âyet-i kerime, muvahhid olup günahkâr kimselere nisbetle muhkemdir. Ancak kâfirlerle savaş bakımından nesholunmuştur.

Kâfirlere karşı bu halleri uygulaması ve savaşmaksızın bu yolla iman edeceği umulan kimseler hakkında bu âyet muhkemdir, de denilmiştir. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.”11

Nasihat kavramının içerisinde işlenecek bir diğer özellik de “Zikir=hatırlatma” kavramıdır. Allah (c.c) Kitabında bu konuda şunları buyurmaktadır:

“Elif, Lam, Mim, Sad. (Bu) Kendisiyle uyarman, müminlere de öğüt almaları için sana indirilen bir kitaptır. Sakın ondan dolayı göğsünde bir sıkıntı olmasın.”12 

     İmam Kurtubi (rh.a) “Uyarı Kafirlere, Öğüt de Mü’minleredir” başlığı altında şunları söylemektedir: “Yüce Allah'ın (ذِكْرَى) ‘öğüt’ kelimesinin, hem ref’ mahallinde hem nasb hem de cer mahallinde olması mümkündür. Ref’ mahallinde olması iki şekilde açıklanır. Basralılar der ki: ‘Bu, bir mübteda takdirine göre merfu’dur. (Bu, mü'minlere bir öğüttür, anlamında olur). ...İnzâr (uyarıp korkutmak), kafirler için söz konusudur; öğüt (zikra) ise mü’minler için söz konusudur. Çünkü ondan yararlananlar onlardır.”13 

     Ve bu bağlamda Allah’ın (c.c) şu sözünü hatırlatalım:

“Ama öğüt ver (hatırlat). Çünkü öğüt (hatırlatmak) muhakkak mü’minlere fayda verir.”14

    İmam Kurtubi (rh.a) bu ayetin tefsirinde şunları ifade etmektedir:

    “Özellikle mü’minleri söz konusu etmesi, bu öğütten yararlanacak olanların onlar oluşundan dolayıdır.”15 İmam Kurtubi’nin (rh.a) iki ayetin tefsirinde söylediklerinden hareketle, öğüt alma işi mü’minlerin olmazsa olmaz özelliklerindendir. Hatta tefsir usulundeki mefhum-u muhalif işletilirse, öğüt almayan kamil manada bir mü’min değildir, manasını da ayetten çıkarmak mümkündür.

    A’raf suresinde “(Bu) Kendisiyle uyarman, müminlere de öğüt almaları için sana indirilen bir kitaptır” ayeti bize, annemiz Aişe (r.anha)’nın Rasulullah (s.a.s)’in ahlakı ile ilgili söylemiş olduğu şu sözü hatırlattı. Onu zikredelim:

…(Sa’d ibn Haşim’den) “Ey mü’minlerin annesi! Bana Rasulullah (s.a.s)’in ahlakını anlat, dedim. Aişe:  ‘Sen Kur’an okuyorsun değil mi?’ dedi. ‘Evet okuyorum’ dedim. ‘İşte Nebiyullah (s.a.s)’ın ahlakı Kur’an idi’ dedi.”16 İşte annemizin açık ifadesiyle Rasulullah (s.a.s)’in ahlakı Kur’an’dı. Yani biz mü’minlerin uyarılması için kendisine indirilen Kur’an Rasulullah (s.a.s)’ın ahlakı olmakta idi. İşte bundan dolayı Allah (c.c) onun ahlakı hakkında şunları buyurdu:

“Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun. Sen, Rabbinin nimetiyle bir mecnun değilsin. Gerçekten senin için kesintisi olmayan bir ecir vardır. Ve şüphesiz sen, pek büyük bir ahlak üzeresin.”17

    İmam Suyuti (rh.a) de Aişe annemizin hadisi ile ilgili olarak şu açıklamalarda bulunmuştur:

    “Rasulullah (s.a.s)’in ahlakının Kur’an olması şu demektir: O Kur’an’ın adabına göre hareket eder, onun emirlerine riayet ederdi. Hz. Peygamber, Allah Teala’nın Kur’an’da nebilerden, velilerden örnekler vererek anlattığı güzel ahlak kurallarını açıklar. Allah’ın davet ettiği her şeye bizzat icabet eder, teşvik ettiklerine ve rağbet ettiği her şeye bizzat icabet eder, teşvik ettiklerine kendisi rağbet gösterirdi. Allah’ın nehyettiği bir şeyin çevresinde bile dolaşmazdı…”18

    Nasihatın alınması, anlaşılmasının birtakım kuralları vardır.

    Birincisi:  Söylenilen şeyi işitmek. Eğer yapılması emredilen bir şeyse yapmak, yapılması yasak bir şeyse yapmamaktır. Çünkü Allah (c.c) mü’minlerle ilgili olarak söyle buyuruyor:

    “Onlar sözü işitirler ve akabinde onun en güzeline tabi olurlar. İşte bu kimseleri Allah hidayete erdirmiştir ve işte onlar akıl sahipleridir.”19

     Bu ayetin tefsiri sadedinde, İmam Kurtubi (rh.a) şunları söylemektedir:

    “‘O halde sen de müjde ver; o kullarıma ki; onlar sözü işitip en güzeline uyarlar’ buyruğu hakkında İbn Abbas şöyle demiştir: ‘Bu, güzeli de kötüyü de işitip güzel olanı söyleyen, buna karşılık çirkin sözden yüz çevirip onu başkasına anlatmayan kimsedir.’ Bir başka açıklamaya göre maksat, Kur'ân-ı Kerîm'i de başka sözleri de dinleyip Kur'ân-ı Kerîm'e tabi olan kimselerdir. Bir diğer açıklamaya göre, Kur'ân-ı Kerîm'i ve Allah Rasûlü’nün sözlerini işitip onun en güzel olanına yani muhkemine tabi olarak gereğince amel eden kimselerdir. Bir başka açıklama da şöyledir: Bunlar, hem azimet hem de ruhsat ihtiva eden buyrukları işitirler de ruhsatları değil de azimeti alır ve onu uygularlar. Bir başka açıklama da şöyledir: Bunlar, başkalarını cezalandırmak hakkına sahip olduklarını da affedebileceklerini de işitmekle birlikte, affetmek yolunu seçen kimselerdir. Bir diğer açıklamaya göre, bu âyet-i kerimenin İslâm'dan önce Allah'ı tevhid eden kimseler hakkında olduğunu kabul edenlere göre, en güzel söz ‘la ilahe illallah’tır.”20

Yine Zümer Suresi’nde güzel sözü Allah (c.c) şöyle beyan etmektedir:

“Allah, sözün en güzelini, müteşabih, tekrar edilen (mesani) bir kitab halinde indirmiştir. Ondan dolayı Rablerine kalpten saygı duyanların derileri ürperir, sonra Allah anıldığı için derileri ve kalpleri yumuşar. Bu Allah’ın hidayetidir. Onunla dilediğini hidayet verir. Allah’ın saptırdığı kimseyi doğru yola ileten olmaz.”21

     Birinci ayette sözün en güzeline tabi olanların durumu anlatıldıktan sonra, 23. ayette sözün en güzelinin Allah’ın sözü Kur’an olduğu ifade edilmiştir.

     Allah (c.c) Musa (a.s)’a hitaben şöyle buyurmaktadır:

    “Ben seni seçtim. Şimdi sana vahyolunanı dinle!”22

    İmam Kurtubi (rh.a) bu ayetten dinlemenin adabının nasıl olacağına dair ahkamı çıkarmış ve bu ayetin tefsiri sadedinde şunları söylemiştir:

    “Böylelikle yüce Allah, dikkatini toplayarak sözünü dinlemek üzere kulak verenleri övmüş ve kullarına da böyle bir edeple edeplenmelerini emrederek şöyle buyurmuştur: ‘Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, merhamet olunasınız.’23 Burada da ‘Şimdi sana vahyolunanı dinle’ diye buyurmaktadır. Çünkü böylelikle yüce Allah'tan gelen buyrukları kavrama, anlama lütfuna erişilir.

Vehb b. Münebbih'ten, şöyle dediği rivayet edilmektedir: ‘Dinlemenin âdabından bazıları şunlardır: Organların hareketsiz durması, gözün sağa-sola bakmaması, kulak kabartması, dikkatini toplamak, gereğince amel etmeye karar vermek. İşte yüce Allah'ın sevdiği şekilde dinlemek budur. Bu ise kulun azalarını tutması ve onları başka şeylerle meşgul etmemesi ile olur. Aksi takdirde kalbi dinledikleriyle uğraşamaz, başka şeylerle meşgul olur. Gözü sağa-sola bakmasın ki, kalbi gördükleriyle oyalanmasın. Dikkatini toplasın ki, dinlediğinden başka şeyler içinden geçmesin. Ayrıca kavramaya karar vermeli ve kavradığıyla da amel etmelidir.’

Süfyan b. Uyeyne dedi ki: ‘İlmin başı dinlemek, sonra kavramak, sonra bellemek, sonra amel etmek, sonra da onu yaymaktır. Kul yüce Allah'ın Kitabına, Peygamberinin Sünnetine, Allah'ın sevdiği üzere samimi bir niyet ile kulak verip dinleyecek olursa, Allah da sevdiği şekilde ona duyduklarını kavratır ve kalbinde ona bir nur verir.”24 

İkincisi: İşitmenin doğal sonucu işitilen şeye ittiba etmektir. Bu konuda mü’minlerin tavrını Rabbimiz Allah (c.c) şöyle beyan buyuruyor:

“Rasul, kendisine Rabbinden indirilene iman etti, mü'minler de. Tümü, Allah'a, meleklerine, kitaplarına ve elçilerine inandı. ‘O'nun elçileri arasında hiçbirini (diğerinden) ayırt etmeyiz. İşittik ve itaat ettik. Rabbimiz bağışlamanı (dileriz). Varış ancak sanadır’ dediler”25

     Bu ayette “İşittik ve itaat ettik” lafzı Müslümanların Allah’ın kelamı karşısındaki konumunu belirtir. Müslümanların dışındakiler ise işitirler, ama Allah’ın emirlerine isyan ederler. İşte Yahudilerin bu tavrını Allah (c.c) şöyle beyan buyuruyor:

     “Hani sizden misak almış ve Tur'u üstünüze yükseltmiştik (ve) ‘Size verdiğimize (Kitaba) sımsıkı sarılın ve dinleyin’ (demiştik). Demişlerdi ki: ‘Dinledik ve isyan ettik.’ İnkârları yüzünden buzağı (tutkusu) kalplerine sindirilmişti. De ki: ‘İnanıyorsanız, inancınız size ne kötü şey emrediyor?”26

    İşittiler ama itaat yerine isyan ettiler. İşte bizler de Allah’ın (c.c) ayetlerini işittiğimizde, onu yerine getirme noktasında böyle davranırsak -maazallah- Yahudilerin tavırlarından birini yapmış oluruz.

     Nasihatçıyı dinleyende olmaması gereken bir özellik:

    Nasihatçıyı dinleyen de nasihatçı gibi halis niyetli olmalı, gösterilen hayrı kabul etmeli ve ona yönelmelidir. Nasihatçının sözlerinin çarpıtılması veya anlamamazlık yapılmamalıdır. Rasulullah (s.a.s) işte bu manaya dikkat çekerek şunları söylemektedir:

    ... Ebû Hureyre (r.a)'tan rivayet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.s) şöyle buyurdu, demiştir:

“(Bir yerde) oturup hikmetli konuşmayı dinledikten sonra (konuşmacı) arkadaşından işittiği (sözlerin) yalnız şer (yâni yanılma, unutma veya dil sürçmesi eseri) olanı anlatan kişinin durumu, şu adamın durumuna benzer ki, bir çobanın yanına varır ve ‘Ey çoban! Bana koyunlarından kesilmeye elverişli (semiz) bir koyun ver’ diye talepte bulunur. Çoban (da)  ‘Git de koyunların en iyisinin kulağından tut (götür)’ der. Bunun üzerine adam gidip sürünün köpeğinin kulağından tutar.”

Bu hadisin mislini, senediyle Ebu'l-Hasan bin Seleme de bize rivayet etti. Şu farkla ki, râvi bu senedle rivayet ettiği hadis metninde “sürünün en iyi koyununun kulağından” dedi. (Yâni "şât = koyun" kelimesini ilâve etti ki, bu kelime ilk rivâyette yoktur.)27

    Bu hadisin zahirinden anlaşılan odur ki: “Nasihat edici ne kadar güzel anlatırsa anlatsın, dinleyen eğer bir eksik ve hata bulacaksa, kendine göre bir şeyin kulağından tutup onu getirebilir. Nasihatçı iyi niyetli olduğu kadar, nasihat dinleyenin de iyi niyetli olması esastır. Hadisten anlaşılan, bir noktada niyeti iyi olmayanın getirmiş olduğu ve kendisince kötü olan şey asıl itibariyle konuşulan şeyle de alakalı değildir. Çünkü hadisten anlaşılan, onun koyun ile köpeği birbirinden ayıramayacak kadar cahil bir kör olduğudur. Ya da hırs gözünü kör etmiş de delil olmayacak bir şeye delil diye sarılmıştır. Allah (c.c) bizi böyle bir hatadan muhafaza etsin.”

Şimdi bu girişten sonra, örnek almamız gereken şahsiyetin hayatından  ve ahlaki   vasıflarından birkaçını zikredelim.

     Allah (c.c) kelamında bize örnek olarak Rasulullah (s.a.s) göstererek şöyle buyurmuştur:

    “Kesinlikle sizin için Allah’ın Rasulünde güzel bir örnek vardır. (Bu örneklik de) Allah’a ve ahiret gününe dönmeyi uman ve Allah’ı çokça zikreden kimse içindir.”28

Ayetteki usve,  “örnek, uyulan örnek, önder” manasındadır. Rasulullah (s.a.s), bizim hayatımızın her alanında uyulacak önder kabul edilmiştir. Bu konuda İmam Kurtubi (rh.a) şunları söylemektedir:

    “2- İman Edenler Kimi Örnek Almalı:

 

الاسوة "Örnek"; القدوة "kendisine uyulan örnek" anlamındadır. Kendisine uyulan ve haline bakılarak tesellide bulunulan ve böylelikle bütün fiillerinde kendisine uyulan, bütün halleri örnek alınarak teselli bulunulan kimsedir. Mesela, onun yüzü yaralanmış, azı dişi kırılmış, amcası Hamza öldürülmüş ve aç kalmıştır. Bütün bu hallerde onun sabırlı, ecrini Allah'tan bekleyen, Allah'a şükreden ve haline razı olan bir kimse olduğu görülmüş; onun başka bir haline şahit olunmamıştır.

Enes b. Malik'in rivayetine göre, Ebu Talha şöyle demiş: “Rasulullah'a (s.a.s) açlıktan dolayı şikâyette bulunduk ve her birimiz karnına bağlamış olduğu birer taşı karnımızı açarak gösterdik. Rasulullah (s.a.s) ise karnını açtığında iki taş bağlamış olduğunu gördük.” Bu hadisi Ebu İsa et-Tirmizi rivayet etmiş olup “Garib bir hadistir” demiştir.

Peygamber (s.a.s) yüzü yaralandığında şöyle buyurmuştu: "Allahım, kavmime mağfiret buyur, çünkü onlar bilmiyorlar.”

“Allah'ı ve âhiret gününü ümit eden” buyruğu hakkında Said b. Cübeyr dedi ki: “İmanı ile Allah'ın huzuruna çıkacağını uman ve yapılan işlerin karşılığının görüleceğini, öldükten sonra dirilişi tasdik eden kimseler için, demektir.” Şöyle de açıklanmıştır: Ahiret gününde Allah'ın sevap ve mükâfatını uman kimseler için...

İşinin erbabı olan nahivcilere göre, يرجو "umar" fiili şayet tekil için kullanılıyor ise mutlaka “elif”siz yazılmalıdır. Çünkü "elif" ile yazılmasını gerekli kılan çoğul hali tekil şeklinde bulunmamaktadır.

"Ve Allah'ı" azabından korkarak, mükâfatını da umarak "çokça anan kimseler için..."

Denildiğine göre, "لمن = kimseler için" buyruğu daha önce geçen: "لكم = sizin için" lafzından bedeldir. Ancak Basralı nahivciler bunu kabul etmezler. Çünkü gaib, muhatabdan bedel olarak getirilemez. Şu kadar var ki, "لمن = kimseler için" lafzındaki lam "güzel" anlamındaki lafza taalluk etmekledir. "Bir örnek" lafzındaki "كان...dır"ın ismidir, "لكم = sizin için" de haberdir.

Bu hitab ile kimlerin kastedildiği hususunda iki görüş vardır. Birinci görüşe göre, daha önce onlara yapılan hitaba atıf, dolayısı ile maksat münafıklardır. İkincisine göre ise, yüce Allah'ın "Allah'ı ve âhiret gününü ümit eden kimseler için" buyruğu dolayısıyla mü'minlerdir.

Burada sözü geçen Rasûlullah (s.a.s)'in örnek alınması hususunda da görüş ayrılığı vardır. Acaba bu örnek alma emri vücub mu ifade eder, müstehablık mı ifade eder?

Bu husustaki iki görüşten birisine göre, onun örnek alınmasının müstehab olduğuna dair delil ortaya konulamadığı sürece vücub ifade eder. İkinci görüşe göre, vücub ifade ettiğine dair delil ortaya konuluncaya kadar müstehablık ifade eder, şeklindedir.

Dini hususlarda vücub ifade ettiği, dünyevî hususlarda da müstehablık ifade ettiği şeklinde yorumlanma ihtimali de vardır.29   Örnek şahsiyetimiz de önümüzde durduğuna göre ondan faydalanmak  Allah’ın rahmetidir. Çünkü Allah (c.c) kelamında şöyle buyuruyor:

    “Biz seni ancak alemlere rahmet olasın diye gönderdik.”30

      Bu konuda Rasulullah (s.a.s)’in şu hadisi rivayet edilmiştir:

…Bize el-A'meş, Ebu Salih'ten, onun şöyle dediğini rivayet etti: “Hz. Peygamber (s.a.s) onlara (yani zamanındaki muhatabı insanlara) ‘Ey insanlar! Ben ancak (âlemlere) hediye edilmiş rahmet (peygamberiy)im!’ diye seslenirdi.”31 İşte ‘alemlere rahmet’ olarak gönderilen Rasulullah (s.a.s)’in ahlakından ve getirmiş olduğu dinden herkes kendi payına ne kadar rahmet düşerse, o kadarını almaya gayret etmelidir. Rasulullah (s.a.s)’in getirmiş olduğu, dinde bir rahmettir. Bu rahmet parçalara ayrılmıştır. Herkes kendi payına düşeni artırmalıdır. Bu konuda Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır:

Huzeyfe (r.a)’dan, o da Nebi (s.a.s)’den rivayetle dedi ki: “İslam sekiz paydır. İslam bir paydır. Namaz bir paydır. Oruç bir paydır. Zekat bir paydır. Beyti haccetmek bir paydır. İyiliği emretmek bir paydır. Münkerden nehyetmek bir paydır. Allah yolunda cihad etmek bir paydır. Ondan payı olmayan kimse kesinlikle başarısız (veya muhtaç) olmuştur.”32

     Buradan hareketle, İslamı getiren  ve rahmet olan Rasulullah (s.a.s)’in rahmetinden payımıza düşeni almak için onun ahlakıyla ahlaklanma adına belli başlı özelliklerini zikredelim:

    Rasulullah (s.a.s)’in ahlakı güzeldi. Güzel ahlaktan anlamamız gereken şey nedir? Şifa-i Şerif Şerhi’nde bu konu ile ilgili olarak şunlar ifade edilmektedir:

    “Güzel ahlak, nefsin güçlerinin ve özelliklerinin ölçülü olması, iki aşırı uca meyletmeden orta yolu tutmasıdır. Nefsin üç güçü vardır. Birincisi konuşma gücüdür. Bunun aşırısı cerbeze (kunazlık, hilekarlık), gereğinden azı gabavet (bönlük), orta derecesi hikmettir. İkincisi şehvet gücüdür. Bunun aşırısı fücur (ahlak kurallarına aykırı yaşama), gereğinden azı cumud (donuk olma), orta derecesi iffettir. Üçüncüsü ise gazap gücüdür. Bunun aşırısı tehevvür (öfkelenme), gereğinden azı cubn (korkakalık), orta derecesi şecaat (yiğitlik)tir.”33     Güzel ahlak, içerisine insana dair olan her şeyi alan geniş bir alandır. İşte Rasulullah (s.a.s)’in hayatında yaptığı her şey ölçülü ve güzel idi. Bundan dolayı Enes (r.a) şöyle demiştir:

    “Rasulullah (s.a.s) insanların  en güzel ahlaklısı idi.”34 

    Ve Rasulullah (s.a.s) gönderiliş amaçlarından birini de şöyle açıklamaktadır:

    Malik’ten, Rasulullah’a (s.a.s) ulaştırarak dedi ki: “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.”35

     İşte gönderiliş amacı güzel ahlak olan Rasulullah (s.a.s) bunu en güzel şekilde bize göstermiştir.

Rasulullah (s.a.s)’in eminliği:

    Rasulullah (s.a.s) kendisine peygamberlik verilmeden önce de “el-Emin” lakabıyla anılıyordu. Bunu Haceru’l-Esved taşının yerine konulması vakasında açıkça görmekteyiz. Taşın yerine konulması için kapıdan ilk girecek olan kişinin hakemliğini kabul ettiklerinde, kapıdan Rasulullah (s.a.s) girince şu sözleri söylediler: “el-Emin size geldi.”36

    İşte bu özelliğinden dolayıdır ki, kendisine düşman olmalarına rağmen Mekkeli müşrikler Rasulullah’a (s.a.s) mallarını teslim ederlerdi. Rasulullah (s.a.s)’in Medine’ye hicreti esnasında Ali’yi (r.a) neden geride bıraktığına dair İbn Kesir (rh.a) şunları kaydetmiştir:

    “Ali b. Ebi Talib’e gelince; Rasulullah (s.a.s), insanların daha önce kendisine emanet olarak verdikleri malları sahiplerine geri vermesi için kendisinin yerine kalmasını emretmişti. Mekkelilerden bir kimse, muhafazasından korktuğu malını emanet olarak Rasulullah’ın (s.a.s) yanına bırakırdı. Çünkü onun doğruluğunu ve emanate riayetini biliyorlardı.”37

İşte Rasulullah’ı (s.a.s) tabi olan biz Müslümanların, Rasulullah’ın (s.a.s) bu eminlik özelliğini kazanma zorunluluğumuz vardır. İnsanların bizi güvenilmez ilan etmeleri olacak iş değildir. Her ne kadar müşrikler sizin bu eminliğinizden etkilenip iman etmeseler bile kendi iç aleminin huzuru için bu vasıf olmalıdır. Akıl sahipleri zaten bu vasfın iyiliğini göreceklerdir.

    Rasulullah (s.a.s) asla yalan söylemedi:

     İmam Tirmizi Süneninde şu hadisi zikretmektedir:

    Ali (r.a)’tan rivayet edilmiştir: “Ebu Cehil Nebi (s.a.s)’e ‘Biz senin şahsını yalanlamıyor, ancak getirdiğin şeyi (din nizamını) yalanlıyoruz!’ dedi. Bunun üzerine Allah (c.c) şu ayeti indirdi: ‘Onlar seni yalanlamıyor, fakat zalim(kafir)ler Allah’ın ayetlerini inkar ediyorlar.”38 Herakliyus’un Ebu Süfyan (r.a) daha Müslüman olmadan önce Rasulullah’la (s.a.s) ilgili sorduğu sorular arasında bulunan şu şeye dikkat edelim:

Hadis şöyledir:

“Şu dediğini demezden (yani dine davetten) evvel, hiç yalan ile ittihâm ettiğiniz var mıydı, dedi. (Ebu Sufyan) Hayır, dedim.”39

Asıl itibariyle bu hadis bile, Rasulullah’ın (s.a.s) üstün ahlakının ve doğruluğunun ispatında yeterlidir. Düşmanları, aleyhine tek bir söz dahi söylemediler. İşte ona tabi olan ümmeti Rasulullah’tan (s.a.s) uzaklaştı. Onun “La ilahe illallah, diyen Cennet’e girer” sözünü yalın bırakıp bu akide üzere öldükten sonra, belli bir süre Cehennem’de azap görse dahi kurtulacağından Rasulullah (s.a.s)’i her alanda takipten geri durdu! Yani hak sözün bir bölümünü alıp gerisini almadığından hataya düçar oldu. Allah’ın azabıyla insanların azabını herhalde bir sayıyor. Günahları Allah tarafından affedilen ve hiç günahı bulunmayan  Rasulullah (s.a.s), Allah’a kulluk için ayakları şişinceye kadar ibadet eder, sonra yorulunca “Ya Rabbi gücüm buna yetiyor. Razı ol” derdi. Biz herhalde Allah’a kulluğu anlamadık. Herhalde nefsimizin esiri olduk. Bu afetten Rabbim bizleri kurtarsın. Amin.

Rasulullah (s.a.s) kendisine yapılanı affeder, Allah’ın haklarını affetmezdi:

    Rasulullah (s.a.s) kendi nefsine yapılanları af etmiştir. Ama Allah’ın (c.c) haklarından biri söz konusu olduğunda, o hak yerini buluncaya kadar yerine oturmamıştır. Bu konu ile iligili olarak şu hadisi okuyalım:

    Ali b. Haşim’den, o da Hişam bin Urve’den, o da Aişe (r.a)’dan dedi ki:

    “Rasulullah (s.a.s) kesinlikle bir kadına, hizmetçiye vurmamıştır. Eliyle kesinlikle bir şeye vurmamıştır; ancak Allah (c.c) yolunda mücadele etmek hariç. Arkadaşlarından intikam almamıştır; ancak onun (Allah)  öğütlerinden öğüt almayanlardan intikam almıştır.”40

     İşte kendi nefsi için intikam almayan bir rasulün, intikam almadan yapamayan tabiileriyiz! Hem de nefsimiz için… Ama Allah’ın dini ayaklar altına alındığında, bu intikam söz konusu bile edilmemektedir.

…Cabir b. Abdullah’tan, dedi ki: “Rasulullah (s.a.s) Hasafe muharib(lerine karşı) savaştı. Müslümanları gaflette görünce, kendisine Ğavres bin El-Haris denilen bir adam Rasulullah’ın (s.a.s) başında ayakta duracak kadar (yakına) geldi ve akabinde dedi ki: ‘Beni senden kim men edecek (yani koruyacak)? (Rasulullah) Dedi ki: ‘Allah’. Bunun üzerine elindeki kılıç düştü, Rasulullah (s.a.s) onu alıp ona dedi ki: ‘Benden seni kim men edecek?’ Dedi ki: ‘Hayırlı bir karşılık olsun.’ (Rasulullah) Dedi ki: ‘Allah’tan başka bir ilah olmadığına ve benim Allah’ın Rasulü olduğuma şahitlik et.’ Dedi ki: ‘Hayır (bunu söylemeyeyim ). Lakin ben sana söz veriyorum ki, sana karşı savaşmayacağım ve seninle savaşan kavimle beraber savaşmayacağım.’ Bunun üzerine onu serbest bıraktı, akabinde o (arkadaşlarının yanına) döndüğünde dedi ki: ‘Hayırlı bir insanın yanından size geliyorum.’…”41 

Savaş alanında bile af yolunu tutan bir Rasul’le karşı karşıyayız. Zaten amaç hiçbir zaman katletme zevki olmamıştır. Yalnızca engelleri kaldırmak olmuştur.

    Rasulullah’ın (s.a.s) cömertliği, yiğitliği, cesareti ve güzelliği:

    Rasulullah (s.a.s) Allah’a yakinen iman eden, Allah’tan ne gelirse razı olan bir kişi idi. Onun önceliği, Allah’ın emrine ittiba ve onu razı etmekti. Bundan dolayı Allah’ın sevdiği, razı olduğu bir şey varsa, onu kendine sıfat edinirdi. Bu konuda şu hadisi zikredelim:

    İbn Ömer (r.a) dedi ki: “Rasulullah’tan (s.a.s) ne daha yardımsever (=cesurca iş bitiren) ne de cömert ne cesur ne parlak ne de güzel (temiz) birini görmedim.”42

    Rasulullah’ın (s.a.s) Hayası:

    Bu konuda şu hadisi zikredelim:

    “ Abdullah bin Ebi Utbe’den dedi ki: Ebu Said el-Hudri (r.a)’ın şöyle dediğini işittim: “Allah Rasulu (s.a.s) (gerdeğe girecek) örtüsü içindeki kızdan daha utangaç idi. Bir şeyden hoşlanmadığını yüzünden anlardık.”43

     Haya ile ilgili olarak Rasulullah (s.a.s) şöyle buyurmaktadır:

…Salim b. Abdullah, babasından: “Rasulullah (s.a.s) Ensar’dan bir adamın yanından geçti. O, kardeşini hayadan men ediyordu. Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s) dedi ki: ‘Bırak onu! Şüphesiz haya imandandır.”44

     Zamanımızda unutulan bir kavramdır haya. Erkeği ile kadını ile utanmaktan yana nasiplerimiz azalmış durumdadır. Bazen insanların gördüğü yerlerde çokça utangaç veya hayalı gibi görünsek de hayamızın esası, imtihanımız olan akıllı telefonlar, Facebook vb. şeylerde yayınlananlara rahatça bakmakta yatmaktadır. İmanın bir şubesi olan haya azalınca, kişi yalnız olduğu hissine kapılır da normalde yapmadığı şeylere yönelir. İşte hayayı kuvvetlendirmek, bunlardan uzak kalmakla mümkünse, o zaman ondan uzak kalmak kişi üzerine anın vacibidir.

Dipnotlar

1 et-Tarifat (sf/238): çev: Arif Erkam, Bahar y.

2 Araf 7/79

3 Tahrim 66/8

4 Rağıb el-İsfahani, Müfredat (2/703-4) Abdulbaki Güneş &Mehmet Yolcu, Çıra y.

5 İmam Kurtubi, Camiu li Ahkami'l Kur’an (8/355) çev: M. Beşir Eryarsoy, Buruc y.

6 Müslim (1/298) K. İman Bab: 23 Hdsno: 95 & Ahmed b. Hanbel, Müsned (15/515) Hdsno: 22443. Şuayb el-Arnavut hadis için “sahih” demiştir.

7 İmam Kurtubi, Camiu li Ahkami'l Kur’an (8/355-6) çev: M. Beşir Eryarsoy, Buruc y. & Bu konuda Yaşar Kandemir’in hazırlamış olduğu Şifa-i Şerif Şerhi adlı eserin 2. cildin 341 ilâ 346 arasındaki sayfalarına müracaat edilebilir. Güzel bazı ayrıntılar barındırmaktadır.

8 Heysemi, Mecmeu’z-Zevaid (1/264) K. İman Bab: 33 Hdsno: 294. Taberani Evsat ve Sağir’de rivayet etmiştir. Onda Abdullah b. Ebi Cafer er-Razi vardır. Muhammed b. Humeyd onu zayıf görmüş; Ebu Hatim, Ebu Zur’a ve İbn Hibban sika görmüştür.

9  Rağıb el-İsfahani Müfredat (2/882)

10 Nahl 16/125

11 İmam Kurtubi, Camiu li Ahkami'l Kur’an (10/307) çev: M. Beşir Eryarsoy, Buruc y.

12 Araf 7/1-2

13 İmam Kurtubi, Camiu li Ahkami’l-Kur’an (7/274-5) çev: M. Beşir Eryarsoy, Buruc y.

14 ez-Zariyat 51/55

15 İmam Kurtubi, Camiu li Ahkami'l Kur’an (16/383) çev: M. Beşir Eryarsoy, Buruc y.

16 Müslim (4/237) Salatu’l Musafirin ve Kasriha, Bab: 18, Hdsno: 19.

17 Kalem 68/1-4

18 Sünen-i Nesai (3/296-7) Şerh: Celaleddin es-Suyuti, Haşiye: İmam Sindi, çev: A. Muhtar Büyükçınar vdğ. Kalem y. 1982 İst.

19 ez-Zumer 39/18

20 İmam Kurtubi, Camiu li Ahkami'l Kur’an (15/156) Çev: M. Beşir Eryarsoy, Buruc y.

21 ez-Zumer 39/23

22 Ta-ha 20/13

23 el-A'râf, 7/204

24 İmam Kurtubi, Camiu li Ahkami'l Kur’an (11/310) çev: M. Beşir Eryarsoy, Buruc y.

25 Bakara 2/285

26 Bakara 2/93

27 İbn Mace (10/447) K. Zühd Bab: 15 Hdsno: 4172. Not: Zevâid'de şöyle denilmiştir: “Bu hadisin senedi iki taraftan (yollardan) zayıftır. Çünkü senedin dönüm noktası, râvi Ali bin Zeyd bin Ced'an'dır. Bu ravi ise zayıftır. (Her iki sened bu ravi de birleşir.)”

28 Ahzab 33/21

29 İmam Kurtubi, Camiu li Ahkami'l Kur’an (14/66-7) Çev: M. Beşir Eryarsoy, Buruc y.

30 Enbiya 21/107

31 Darimi Sünen (1/96) Mukaddime bab: 3 Hdsno: 15 &Müsnedi  Daraimi (1/ 166) Mukaddime bab: 4 hdsno: 15. Hüseyin Selim Esed hadis için “İsnadı sahihtir. Lakin mürseldir” demiştir.

32 Bezzar Müsned (7/330) Hdsno: 2927-8. Cevamiu’l-Kelim’de ikinci hadisin senedi için “İsnadı muttasıl, ricali sikattır” denilmektedir. & Heysemi Keşfu’l-Estar (1/170) K. Salat bab:- Hdsno: 336-7 & Heysemi Mecmeu’z-Zevaid (1/191) K. İman Bab:7/2 Hdsno:109. Bezzar rivayet etmiştir. Onda Yezid bin Ata vardır. Ahmed ve onun dışında başkaları onu sika görmüştür. Cemaat ise onu zayıf görmüştür. Geriye kalan ricali sikattır.

33 Şifa-i Şerif Şerhi (1/217) Tahlil y.

34 Ebu’ş-Şeyh, Aḫlâḳu’n-nebî ve âdâbuh (1/71) Hdsno: 1. Tahkikçi, hadisin hasen olduğunu söylemiştir.

35 Muvatta (2/553) Husnu’l-Hulk Bab: 1 Hdsno: 8

36 Ahmed bin Hanbel, Müsned(17/237-8) Hdsno: 24850. Sahih kaydıyla. Ocak y.

37 İbn Kesir, Hz.Peygamberin Hayatı sf/270 çev: Hanefi Akın Çelik y.

38 el-En’am 6/33. Tirmizi, Sünen (5/178) Kur’an tefsiri babları, bab: 7 hdsno: 3257

39  Buhari (1/154-6) Vahiy babı, Hdsno: 6

40 Ebu’ş-Şeyh el-İsfahani, Aḫlâḳu’n-nebî ve âdâbuh (1/178) Hdsno: 44. Tahkikçi hadis için “hasen” demiştir. & Ebu Ya’la el-Mavsili Müsned (4/16) Hdsno: 4358. Ebu Ya’la’nın (rh.a) metni daha güzeldir.

41 Sünen-i Said bin Mansur (1/199-200) K. Cihad bab:- Hdsno: 2504. Cevamiu’l-Kelim’de “İsnadı muttasıl, ricali sikadır” denilmektedir.

42 Müsned-i Darimi (1/204) Mukaddime Bab: 10 Hdsno: 60. Hadis için Hüseyin Selim Esed şunları söylemektedir: “Ricali sikattır.”

43 Ebu’ş-Şeyh el-İsfahani, Aḫlâḳu’n-nebî ve âdâbuh (1/221) Hdsno: 63. Tabileriyle beraber hasendir.

44 Buhari (1/177) K. İman bab: 15 Hdsno: 17

Yazar:
Seyfulislam ÇAPANOĞLU
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul