24 Ekim 2021 - Pazar

Son Sayı Başlıkları
Şu anda buradasınız: / İSLAM İKTİSADININ TEMELLERİ
İSLAM İKTİSADININ TEMELLERİ

İSLAM İKTİSADININ TEMELLERİ Prof. Dr. Prof. Dr. Kamil GÜNGÖR

Giriş

Yedi milyarı aşan dünyamızda kaynakların verimli kullanılıp, üstelik de geçmişle kıyaslanamayacak ölçüde artan insan ihtiyaç ve isteklerini karşılama ve bölüşümün dengeli yapılabilmesi için ekonomi bilimine ihtiyacın varlığı tartışılmazdır. Şüphesiz ekonomik ilişkiler insanlık tarihi kadar eskidir. Ancak ilkelerinin ortaya çıkması bir o kadar yenidir. İktisadi çevreler, ekonominin (kapitalizmin) ilkelerinin 18. yüzyılın son çeyreğinde (1776) yayınlanan Adam Smith’in ‘Milletlerin Zenginliği’ isimli kitabı ile derlenip toparlandığını kabul eder. Bu çevrelerde ‘ortodoks’ olarak isimlendirilen kapitalist iktisat ana akım kabul edilmekte, bunun dışındaki iktisadi yaklaşımlar ise ‘sapma’ anlamında ‘heterodoks’ olarak nitelendirilmektedir. Zira ortodoks kelimesi Yunanca’da ‘doğru olan şey, doğru yol-inanç’ anlamındadır. Heterodoks olarak kabul edilen görüşlerin başında ise sosyalist iktisadi yaklaşım gelmektedir. 

İslam iktisadı ise bu anlamda nisbeten yeni olup, geçmişi en fazla 1940’lı yıllara kadar götürülebilmekedir. Bu anlamda İslam iktisadı da heterodokstur. Ancak konuya bu açıdan bakma zorunluluğumuz yoktur. Bugünkü anlamda tedvin (kodifikasyon ya da teorileştirme) çalışmaları geç başlasa da ekonomik ilişkileri de içerecek şekilde bir hayat tarzı öngören İslam alternatif oluşturma iddiasındadır. Zira insanlık pür kapitalist ya da sadece emek merkezli (sosyalist) bir üretim sürecine mahkûm değildir.

Artık literatüre girdiği kabul edilen İslam ekonomisi üzerindeki tartışmalar henüz bitmiş değildir. Bu tartışma sadece gayrimüslimler bakımından da mevzubahis değildir. İslam dünyasındaki pek çok iktisatçının böyle bir gündemi bile yoktur. Ana akım iktisat kapitalizm olunca bunun dışındakiler heterodoks iktisat içerisinde gösterilmesine rağmen, kendine has ilkeleri olan İslam ekonomisini üçüncü yol ve alternatif olarak isimlendirmek daha doğrudur. Zira İslam iktisadı, ekonomik gerçekliği değiştirme iddiası taşır. Ayrıca İslam ekonomisi ortodoks iktisadın aksine multi-disiplinerdir. 

İslam ekonomisine çeşitli itirazlar da söz konusudur. Mesela ekonominin bağımsız kuralları olan bir sistem olmasına mukabil İslam’ın bir din dolayısıyla sınırlayıcı olduğu iddiası bunların başında gelir. En önemli kısıtlarından birisi faizdir mesela. Ama faiz, kapitalist iktisadın olmazsa olmazıdır. Diğer eleştiri, ekonominin dinin ilgi alanı dışında olması gerektiği ile ilgilidir. 

Neden Yahudi ya da Hristiyan ekonomisi olmadığı halde İslam ekonomisi var, şeklindeki soruya iki şekilde cevap verebiliriz. Bu cevaplardan birincisi, bu iki dinin özellikle de halihazırda ilahi esaslara dayanmadığı, bir başka deyişle indirildiği dönemi müteakip tahrifata uğradığı, yani “daraltıldığı” şeklindedir. 1700’lü yıllarda kilisenin etkisinin (skolastik düşünce) rafa kaldırılması ile Batı’da din sosyal hayattan izole edilmiştir. Uzun yıllar bir devlet kuramamış olan Yahudiler ise şeriatını muhafaza edememiştir. İkinci neden ise bu iki dinin gerçekte de bütün hayatı kuşatacak hukukunun olmamasıdır. İslam ise ekonomik davranışları da kapsayan bütüncül bir dindir. Geçmiş dönemlerde bunu ifade etmeyi gerektiren bir ihtiyaç yoktu. Bugün bunu ifade etme ihtiyacı hissediliyorsa, bunun nedeni İslam’ın da “daraltılma” girişimleri ile karşı karşıya olmasındandır. Aşağıda İslam ekonomisinin farklılık gösteren noktaları ele alınmıştır.

 

 

 

İslam Ekonomisinin Ayırt Edici Nitelikleri

Şüphesiz Müslüman olsun-olmasın insan, doğası itibariyle benzer ihtiyaçlar içerisindedir. Ekonomik önerilerin de benzeşmesi kaçınılmazdır. Büyük İslam düşünürü İbn Haldun, ekonomi bilimini bir alt disiplin olarak ele aldığı ‘Umran İlmi’ isimli çalışmasında, böyle bir ayrım yapmaksızın insan ve toplum davranışlarını irdelemiştir. O halde muhatabı insan olan ekonominin, alternatiflerinden tamamen bağımsız ve farklı olduğu ileri sürülemez. Bu anlamda İslam ekonomisinin paradigmatik olduğunu düşünmek de olası değildir. İslam dünyasının son birkaç asırdır dünyadaki gelişmeleri takipte zorlanmasının önemli bir nedeni de bu yanlış yaklaşımdır. Günlük ihtiyaçlara cevap verebilen bir İslam, tarihin herhangi bir döneminde donup kalmış olamaz. 

Ekonomi bilimi, medeniyetin bir parçası olarak insan ihtiyaçlarının giderilmesine dönük bireysel ve kollektif davranışları irdeler. İslam ekonomisinde insan bitmez tükenmez istekleri olan bir tüketici ve değil üretici ve aracıdır. Bu çerçeve esas alınarak, İslam ekonomisinin insana ve topluma dönük kimi yaklaşımları aşağıda ele alınmıştır.

İslam ekonomisinin ayırt edici en önemli yanı, temel dayanağının ‘nass’ olmasıdır. Bu yüzden temel çerçeve değişiklik önerilerine kapalıdır. Ön kabuller (önyargılar değil) vardır bir başka deyişle. Faiz yasağı ya da zekât müessesesi böyledir mesela. İslam hukukunun gayesi, ‘insanlığın refahının arttırılmasının imanın, nefsin, aklın, neslin ve malların koruması ile sağlanacağı’ esasına dayanır. Bu temel, her türlü toplumsal ilişkiyi ilgilendiren bir değer sistemi önermektedir. Şüphesiz ekonomik ilişkiler de bunun kapsamı içerisindedir. Diğer bir değişle İslam, dış çizgilerini Allah’ın çizdiği bir ekonomik sistem önermektedir. Oysa beşeri sistemler böyle bir sınırlandırmayı kabul etmez. Bu, aslında makro bazda sorunların çözümü için biçilmiş kaftandır. Zira insanların onca çabalarına rağmen, dünya ekonomisi krizlerle çalkalanmaktadır. 

Mikro temelde çözüm ise ‘sorumlu’ insan modeli ile açıklanır. Sorumlu insan modeli ise insanın önündeki suni engellerin kaldırılması ile ilgilidir. İslam ekonomisi üzerine de çalışmaları olan Mutahhari’nin çok güzel bir tanımlaması vardır: “Allah her şeyi kulların kullanımı için eşit yaratmıştır. Dolayısıyla Müslümanın sorumluluğu eşitliğin önündeki engelleri kaldırmaktır” der. Bugün bu sorumluluk, markalaşmadan kaynaklanan ulaşılamazlığı bertaraf etmek, imkânlar ölçüsünde ihtiyaçlara ulaşma ortamı oluşturmaktır.” 

Kapitalist ekonomi kurala dayalıdır. İslam iktisadı ise kuralı göz ardı etmemek kaydıyla insana dayalı bir iktisadi yaklaşımdır. Bir başka deyişle, örneğin insana dair olan ahlaki kurallar kapitalizmde karşılık bulmadığından ortak ihtiyaçlar devlet zoruyla alınan katkı payları (vergiler) vasıtasıyla karşılanabilmektedir. Oysa insana dayalı İslam iktisadı böyle bir zorlama ve organizasyona ihtiyaç duymadan pek çok sosyal soruna ve kamusal ihtiyaçlara cevap verebilir. İslam toplumundaki vakıf medeniyeti de bunun delilidir. Vakıf medeniyeti, kamu hizmetlerinin maddi bir karşılık beklenmeksizin de yapılabileceğini göstermesi bakımından bugüne ışık tutar. Bu yönüyle vakıf kurumu elbette kapitalist iktisadi düşünce ile bağdaşmaz. Bir İslam ekonomisi kurumu olan vakıf, bu yönüyle İslam ekonomisinden kapitalizmin felsefik olarak ayrıştığı önemli bir örnektir.

İslam ekonomisi ihtiyacı, kapitalizm ise ihtirası temsil eder. İhtiras insanlığın düşmanı, ihtiyaç ise insana dairdir. Kapitalizm, insanın kötü tarafını temsil eden “açgözlülük” ve “çıkarcı” tarafını öne çıkarırken; bir başka beşeri sistem olan sosyalizm bunu sıfırlamış ve etkisini ortadan kaldırmıştır. İslam ekonomisi, insanı merkeze koymuş; ancak “çıkarcı” tarafını törpülemiştir. İslam ekonomisinin odağında, insan hırsının ve açgözlülüğünü disipline eden müesseseler vardır.

Kapitalist ekonomi, insana mal varlığı konusunda sınırsız hakimiyet imkanı verir. İslam iktisadı ise mal üzerindeki hakimiyetinizi sınırlandırır. Bu yüzden malın sizin üzerinizde yönlendirme gücü yoktur. Bu durum da insana dair olan özgürlükle ilişkili bir konudur.

İslam iktisadının tek vaadi ekonomik anlamda refah değildir. Şüphesiz ekonomi, refahtan bağımsız değildir; ama İslam iktisadı refahı da ‘felah’a endekslemiştir. Felah, refahtan farklı olarak sadece mal biriktirme değil; kişisel anlamda saadet ve huzur, toplumsal anlamda dirlik ve düzen anlamına gelir. Mesela “Zarar ve mukabele-i bi zarar yoktur” bir Mecelle hükmüdür. Ama kapitalizmde, devlet yasal ve kurumsal zecri (zorlayıcı) önlemler almasa piyasada güçlü olanlar zayıfları ortadan kaldırmaktadır. 

Nasıl insan fizik ve metafizik (beden ve ruh) unsurlardan oluşuyorsa, ekonomi için de geçerli olmalı bu. Aksi halde bütün değerlendirmeler eksik kalacaktır. Kapitalist ekonomideki mikro ekonomi (kişi ve firma davranışı) bir tesbit gayretinden başka bir şey değildir. Oysa İslam ekonomisi ulaşılması gereken destinasyon olarak refahı değil, ‘felah’ı esas almıştır. 

Kapitalist ekonomide kişiyi tatmin eden şey sürekli daha fazlasına sahip olma hissiyatıdır. Bu hissiyat uzun dönemde ekolojik dengeyi, dolayısıyla dünya barışını bozmaktadır. Çevresel sorunlar böyle bir sonuçtur mesela. Oysa İslam’ın öngördüğü ekonomik ilişki, sürekli daha fazla kazanmayı değil kazanç üzerinde sorumluluğa işaret eder. Bu yüzden zorunlu ve gönüllü paylaşım söz konusudur. Zira ‘iktisat’ ve zekat farz, israf haramdır. O halde ‘iktisatlı’ olmak ve tutumlu hareket etmek bir onur, bir şeref ve bir haysiyettir. Erdemdir yani... Erdem de ‘insan’a mahsustur. Bir başka açıdan değerlendirildiğinde, aşırı tüketim (israf) nankörlük, iktisat ise nimete saygıdır.

Kapitalist sistem içerisinde ekonomik aktörlere sosyal sorumluluk yüklenemediğinden, bu sorumluluk bizatihi devlet eliyle sağlanabilmektedir. Kapitalist iktisadın sınırsız bireyselciliği sosyal sorumluluğu yok etmekte ve beraberinde sosyal düzensizliği getirmektedir. Bu yüzden sosyal düzeni koruma maksatlı kurumlar, ana akım iktisat tarafından da geliştirilmiştir. Örneğin yaşlı bakım evleri yapılmaktadır ve böylece yaşlıların sokakta kimsesiz bir biçimde ölmesi gibi çok kötü bir durum yaşanmamaktadır. Bu durum önemli olmakla birlikte İslam’ın öngördüğü ‘insani’ standartlara terfi etmek mümkün olamamaktadır. 

İslam hukuku (ekonomisi) kimi temel ilkelere dayalıdır. Zira belirli ilkelere dayalı olarak yapılmayan çözümlemeler kalıcı olmaktan uzaktır. Nitekim günümüzde beşeri hukukun ve kapitalist ekonominin de tartışılmazları vardır. Örneğin beşeri sistemlerin laik devlet, hukuk devleti, demokrasi gibi tartışılmazları vardır. Ekonomi alanında da bunun yansımaları vardır; ‘vergilerin kanuniliği ilkesi’ böyledir mesela... Piyasa ekonomisi de vazgeçilmezdir. Rekabet olmazsa olmazdır. 

Makasıd, genel anlamda İslam hukukunu, özel anlamda da İslam ekonomisini anlamak bakımından fevkalade önemlidir. Kamu yararından daha kapsamlı bir kavramdır. Zira sadece devleti değil, bireyleri de bağlar. Makasıd, maksat(d) kelimesinin çoğulu olup İslam hukukunun kişi ve toplum için temel hedef, gaye ve amaçlarını ortaya koyar. Amacı kişi için iç huzur, toplum için kamu düzenidir. 

İslam ekonomisinin de kendine has öncelikleri söz konusudur. Burada mevzubahis olan öncelikler İslam ekonomisinin diğer iktisadi anlayışlardan farklı yanlarını ifade etmek için kullanılmaktadır. Aksiyom olarak ifade edilen bu temel dayanak noktaları İslam ekonomisinin olmazsa olmazları, hareket noktalarıdır. İmam Gazali tarafından “makasıd” ya da “makasıd-ı şeria” olarak ifade edilen bu vazgeçilmezler (insanların din, can, akıl, nesil ve mallarının muhafaza edilmesi) İslam hukukunun, elbette ekonomisinin vazgeçilmezleri, hareket noktaları ve sınırlarıdır. Çerçeve ya da iskelet olarak da ifade edilebilir. 

Bu sınırlamaların nedeni kişisel bakımdan kazancın helal yollarla edinilmesi ve toplumsal bakımdan kamu yararıdır. Nitekim birçok zaman aynı şeyin alternatifi, yani haramı da vardır. Helal ya da haram sadece kişiyi bağlamaz, toplumsal sonuçları da vardır. Zira bireysel olarak iç huzur anlamına gelen helal kazanç, uzun vadede toplumsal olarak da barış-kamu düzeni anlamı taşımaktadır.

İslam ekonomisinde de aksiyom olarak ifadesini bulan makasıd, ekonomik olaylar karşısında tüketici ya da üreticilerin davranış kalıplarının çerçevesini belirler. Ancak İslam ekonomisinin felsefi temellerini oluşturan bu aksiyomlar, kapitalizm ve sosyalizmin bakış açısından önemli ölçüde farklıdır. Bir başka deyişle, sadece kar maksimizasyonu merkezli değildir. İslam hukukunda, ekonomiyi de ilgilendirecek şekilde aksiyomlar İslam’ın erken dönemlerinde bir çerçeveye oturtulmuşsa da 1960’larda bir alternatif olarak gündeme geldikten sonra ekonomiye spesifize edilerek yeniden ele alınmış ve güncellenmiştir. 

Bireysel sorumluluk bir ilkedir. Bu sınır, helal-haram çizgisi ile belirlenmiştir. Kapitalist ekonomide böyle bir müessese yoktur. Yasakların olması da gerçek bir çözüm değildir. Zira haram başkadır, yasak başkadır. Yasakların delinmesi mümkündür, ama haramlar aşılamaz. Farz da öyledir. Doğal olarak da bu aksiyom, sadece İslam ekonomisi bakımından uygulanabilirdir. Bu durum İslam ekonomisinin ayırt edici bir vasfıdır ve diğer iktisadi ilişkiler bakımından söz konusu olamayacak içsel zorlama opsiyonu verir. Kişinin Allah’a, topluma ve kendine karşı sorumluluklarını, yani  kendisini disipline etmesini ifade eder. 

İlahi kaynaklı olan İslam ekonomisi, İslam hukukuna uygun (sharia-compliant) üretim-tüketim modeli önerirken içsel dürtüleri de harekete geçirerek bir adım öne geçer. Zira tek başına caydırıcı ve cezalandırıcı önlemlerle kişi ya da toplum sağlığı açısından zararı sıfırlanmış bir üretim tarzı ortaya koymak mümkün değildir. Örneğin, ürünleri hormon kullanarak gösterişli ve hileli hale getirmek ideal bir İslam toplumunda devletin teşvik ettiği ya da göz yumduğu bir müessese olamaz. Böyle bir uygulamaya üreticinin de -hile içerdiği için- başvurması beklenmemelidir. 

İslam ekonomisi ‘kendi öncelikleri’ ve ‘ilkeleri’ içerisinde çalışmadığı sürece kapitalist iktisadın payandası (tamamlayıcısı) olmanın ötesine geçemez. Elbette güncellenip geliştirilebilir. Dolayısıyla, “ekonominin adalet bilimi” veya “moral economy” olarak tanımlanan İslam ekonomisi “economics” olarak isimlendirilen ve sadece iktisadi hedeflere yönelmiş olan kapitalist anlayıştan ayrılır. Bir başka deyişle İslam ekonomisi sosyal, hatta ekonomik adaletin sadece çıkarlarının peşinde koşan aktörler vasıtasıyla sağlanabileceğini kabul etmez. Bireysel sosyal sorumluluk da getirir. İslam ekonomisi bir anlamda “sosyal ekonomi”dir. 

İslam iktisadının bir başka aksiyomu ise özgür irade aksiyomudur. Özgürlük, en fazla tartışma konusu olan kavramlardan biridir. Bireysel özgürlük de öyle, ekonomik özgürlük de… Kapitalizm ekonomik özgürlüğü, kişinin mal varlığı üzerindeki sınırsız tasarrufu olarak ele alır. Bu kapsamda kişi, mal varlığı üzerinde, zarar verici de dâhil olmak üzere, her türlü tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Bu, İslam ekonomisi bakımından ekstrem bir durumdur (ifrat-tefrit) ve kamusal zararları söz konusudur. Günümüzde küresel çapta yaşanan çevre kirliliği ve buna bağlı küresel ısınma ve ozon tabakasındaki incelmeler tam da bu hassasiyetin zayıflığı ile ilgilidir. Ancak İslam ekonomisinin bünyesindeki müesseselerle bu özgürlüğün baştan disipline edildiğine işaret etmek gerekir. Zira kapitalizmde ekonomik özgürlük kamusal nedenlerle sınırlansa da içsel bir sınırlama yoktur. Bu yüzden kişinin mal varlığı, servet ya da parasını atıl tutup ekonomi dışına itmek mümkün olduğu gibi, bunlara zarar vermesi, hatta yok etmesi de mümkündür. 

İslam ekonomisinin en önemli yanlarından biri kişileri özgürleştirmesidir. Elbette İslam ekonomisinde de patron-işçi ilişkisi vardır, ama İslam ekonomisinde çok daha fazla sayıda insanın patron olma potansiyeli vardır. Buradaki özgürlük, kişinin kendi adına karar verebilmesi ile ilgilidir. Zira İslam ekonomisinde kapitalizmin yol açtığı ve esasen bir tür kölelik olan patron-işçi ilişkisinin doğurduğu servet farklılıklarının doğması beklenmez. Küçük de olsa daha fazla insanın kendi işini kurması kişiyi özgürleştirir. 

Zenginliğin ve gücün, her ikisinin de belirli ellerde aşırı yoğunlaşması fıtri değildir. Fıtri olmayan ise doğal olandan sapmayı temsil eder. Patronla işçi arasında hukuki statü farkı yoksa da sistemin bir yansıması olarak oluşan sosyal farklılıklar düalizmi, düalizm de sosyal çatışmayı doğurmaktadır. Şüphesiz İslam dininin ekonomik anlayışı buna yol açmaz. Her şeyden önce sistem denge üzerine bina edilmiştir. Kapitalizmde para ile satın alamayacağınız şeylerin sayısı son derece sınırlıdır. İnsanın değerini para ile ölçmeyen İslam, istese de patrona bu fırsatı vermez.

Sermayeye değil, paylaşıma yapılan vurgu nedeniyle İslam toplumunda büyük sınıfların ortaya çıkması beklenmemelidir. Firmaların nisbeten küçük ama çok sayıda olması daha olası bir durumdur. Örneğin bakkal-market ilişkisi böyledir. Marketlerin yaygınlaşması bakkal anlayışını ortadan kaldırmıştır. Oysa bir market yüzlerce bakkal anlamına gelebilmektedir. Yüzlerce bakkal ise yüzlerce kişinin kendi işine sahip olması demektir. Kendi işine sahip olmak, daha çok kişinin patron (özgür) olması yanında, bu kişilerin girişimci ruhunun harekete geçirilmesi anlamına da gelir. Bir başka deyişle herkesin bir anlamda kendi işinin patronu olması bir yandan kişiye özgürlük alanı açarken, bir yandan da potansiyelini yani yeteneğini ortaya koyma fırsatı verir. Devletin sağladığı sosyal garanti, kişilerin risk almalarının önüne geçmektedir. Bu yüzden pek çok kişi emekli olana kadar bu riski almayı ertelemekte, emeklilikten sonra kendisine yeni bir hayat bile kurabilmektedir. Özgür irade aksiyomu bu imkanı kişilere baştan vermektedir.

Ahlak diğer bir ilkedir. Smith’in de dâhil olduğu ilk dönem klasik iktisatçılar, ekonominin sadece üretim değil aynı zamanda dağıtım ve ahlaki prensipleri olan bir bilim olduğu üzerinde de durmuştur. Ancak kapitalist sistem içerisinde ekonominin ahlaki ilkeleri dikkat çekmemiş ve kurumsallaşamamıştır. Gerek klasik iktisadi anlayış gerekse de devamındaki teoriler ekonomide ahlakilik sorunu inceleme dışında tutulmuştur. Ahlaki değerleri ekonominin temelinden uzak tutma gayretlerinin nedeni, dönem sonunda kiliseye karşı kazanılan üstünlüğün bir sonucudur. Zira ahlak bir tarafıyla dinseldir. 

Bugün ahlakın bir ihtiyaç olarak ortaya çıkması, ‘etik’ kavramının gelişmesine yol açmıştır. Dürüstlüğü ve kişisel iç barışı esas alan ahlak kavramının bilimsel adı olan etik, temel kaynaklar göz ardı edilerek insanın gözlem ve tecrübesiyle geliştirdiği ilkeleri ifade eder. Ancak büyük bedeller ödenerek oluşturulan bu etik ilkeler, günümüzde bir erdem olduğu için oluşturulmuş değildir. Oysa ahlaki kurallar etkin olarak işletilse, örneğin çalıştırılan işçinin bir maliyet unsuru değil, “insan” olduğu saikinden hareket edilecektir. Batı ekonomileri ağır tecrübelerle durumun farkına varmış insan ve ahlakla bağlantılı olarak etik yanında moral economy (ahlak ekonomisi) ya da altruizm (diğergamlık, hayırseverlik) veya insancıl kapitalizm gibi kavramlar kendisine yer bulmaya başlamıştır. 

İslam ekonomisi her iki (kapitalist, sosyalist) temel yaklaşımdan da farklı olarak insanın doğasında var olan ancak kontrol edilebilir içgüdüsel taleplerini ahlaki sınırlara çekmeyi de irdeler. Bu durum, gelir dağılımını da çevrenin korunmasını da tüketim alışkanlıklarını da tüketici haklarını korumayı da içeren kapsamlı bir pakettir ve temelinde dini değerlerden neşet etmiş ahlaki ilkeler vardır. İnsanı izzet-i nefis/haysiyet sahibi kabul eden İslam, zenginlerin paralarının fakir insanların izzet-i nefisleriyle değiştirilmesini kabullenmez. Bu, içsel bir zorlamadır. Kapitalist ekonomi burada da sorunu kıdem ya da ihbar tazminatı gibi cebri yöntemlerle çözme gayreti içerisindedir.

İslam ekonomisinin ayırt edici bir diğer niteliği refah-felah ilişkisidir. İslam ekonomisi ile ilgili yapılan tanımlamalarda “felah-kurtuluş” kelimesi sıklıkla kullanılmaktadır. Ana akım iktisadın “felah maksimizasyonu” diye bir derdi yoktur. Esas alınan kavram, o da milli gelir artışı ile sınırlandırılan ‘refah’tır. Refahı felahla ilişkilendiren İslam ekonomisinin, doğal olarak, “mal biriktirme” ve “tüketim kültürü oluşturma” tabanlı kapitalizmle ortak yönleri azalmaktadır. Ancak İslam iktisadının, ekonomide güdülen önemli amaçlardan birisi olan refah kavramı ile büsbütün ayrıştığı da ileri sürülemez. İslam iktisadının, insan refahını artırmaya dönük sermayenin yönetilmesi amacı bakımından diğer iktisat anlayışlarıyla kesişen yönleri bulunmaktadır. 

Milli gelirin artırılması İslam ekonomisinin tek hedefi olamaz. Kapitalist ekonomide, insanlar gerçekte olmayan ihtiyaçlar listesine mahkûm edilmektedir. Burada kapitalizm insanı en başta böyle tanımlamakta ve yönlendirmektedir. Zira kapitalizm, ihtiyaçların/isteklerin ‘sınırsız’ olduğu ön kabulünden hareket eder. Oluşturduğu moda-marka gibi endüstrilerle insanları buna motive hatta mecbur etmektedir. Refahı sadece daha fazla para kazanmak olarak tanımladığı için ihtiyaçlar gerçekten de sınırsız bir hal almaktadır. Bu yüzden kapitalizmde makbul insan tipi tüketen insandır. 

İslam ekonomisinde ise kazanç esasen tüketim için değildir. Bir başka deyişle daha fazla kazanmak daha fazla tüketmenin bir fonksiyonu değildir. Zira örneğin ‘israf’ olarak tanımlanan bir yasak söz konusudur. İsrafın haram olması ise mal varlığı üzerindeki tasarrufu sadece dışsal değil, içsel nedenlerle de sınırlandırmaktadır.

İslam ekonomisinde tüketilmeyen kazancı, eğer atılsa, yatırıma yönlendiren müesseseler vardır. Tasarrufların, tüketimin değil yatırımın bir fonksiyonu olması İslam ekonomisinin kapitalist ekonomiye bir üstünlüğüdür. İslam ekonomisi örneğin arazinin atıl tutulmasını kabul etmez. Belli süre işletilmediğinde kişinin arazi üzerindeki tasarrufu sınırlandırılır. Böylece ekonomik bir kaynak, birinin eliyle değilse bile bir diğerinin eliyle işlevselleştirilmiş olur. 

Ana akım iktisat, maddi olmayan nesnelerin hangilerinin zenginlik olarak kabul edilip edilmeyeceğine dair bir soru üzerinde hiç durmamıştır. Kapitalist ekonominin zenginliği maddi manada ön plana çıkarması, insanı ihmal etmesi sonucunu doğurmuştur. Her ne kadar “insan” merkezli olduğu iddia edilse de sorun insanın algılanışındadır. Ekonomi gibi insan da sadece “maddi” ihtiyaçları bakımından dikkate alınmaktadır. Bu yüzden tüketim merkezlidir; ama sınırsız tüketim kültürü dünyanın geleceğini tehdit etmektedir. Yine aynı anlayıştan hareketle, bölüşümdeki adaletsizlik iç ve uluslararası barışı tehdit etmektedir. Afrika’daki açlık ve Batı Avrupa ve ABD’deki, hatta petrol ülkelerindeki zenginlik bu yaklaşımın bir ürünüdür. Geçmişteki sömürgecilik ve günümüzdeki enerji kaynaklı bölgesel çatışmaların nedeni yine aynıdır.

İnsan, fizyolojik ihtiyaçlarının ötesinde bir varlıktır. Elbette fizyolojik ihtiyaçlar insan için de söz konusudur; ancak insan, diğer canlıların ihtiyaç duymadığı şeylerle de refahını artırır. Kapitalist iktisat anlayışında İslam’ın değer atfettiği annelik duygusu, güvene dayalı ancak belgelendirilmeyen-gizliliği esas olan hayır-hasenat, sadaka-i cariye olarak nitelendirilen hizmetler, hayırlı nesillerin yetişmesi, ikili ilişkide sadaka olarak nitelendirilen gülümsemenin rolü… gibi hususların hiçbiri, milli gelir hesapları içerisinde ve refahı artıran unsur içerisinde sayılmaz. İslam toplumunda tüketicinin refahının ebeveyn refahı ile de ilişkili olduğu hususu geleneksel iktisadın inceleme alanı dışındadır. Örneğin bir ebeveyn, sadece ve sadece çocukları ve torunlarının yanında maksimum refah düzeyini yakalayabilir. 

İslam ekonomisinin kaynak dağılımına yaklaşımı da kendisine hastır. Kapitalizm bunun, sermayenin profesyonel ellerde yönetilerek sağlanabileceği, sosyalizm ise bu işi en etkili devletin yapabileceği anlayışından hareket etmektedir. İslam ekonomisi ise kaynak dağılımında zekât gibi zorunlu, sadaka, sadaka-i cariye ya da karz-ı hasen gibi teşvik edici müesseseleri bünyesinde barındırmaktadır. Bir başka deyişle İslam ekonomisi “orta yolu” seçmiştir denebilir. Kapitalizm insanı “açgözlü”, sadece çıkar peşinde koşan olarak tanımlamasına karşın, sosyalizm bunu sıfırlamış ve bu müşevvikin etkisini ortadan kaldırmıştır. İslam ekonomisi insanı merkeze koymuş ancak “çıkarcı” tarafını törpülemiştir.

İslam ekonomisi fıtridir. Referans kaynaklardaki insana dair bilgiler, onun meleki ve nefsi özellikleri birlikte taşıdığı yönündedir. İnsanın bu özelliği, dış etkenlerin yönlendirmesiyle zuhur emektedir. Bunun ekonomik açıklaması da insanın mala karşı zaafiyet düzeyindeki sevgisidir. İşte kapitalizm bu zafiyet durumunu temsil etmektedir. Kapitalist sistem, içsel zorlamalarla paylaşma eğiliminde olmayan homo economicus veya mandollar-mankurt insan modeli için malvarlıklarına onların iradeleri dışında (vergilerle) kısmen el koyarak, toplumsal ortak ihtiyaçları karşılama çabası içerisindedir.

İslam ekonomisinin merkezinde insan vardır. Kurumsal ve yasal altyapı elbette önemlidir; ancak insanın mes’uliyyet hissi, önemli ölçüde içsel zorlamayı gerektirir. “Deveyi sağlam kazığa bağlamak” olarak özetlenebilecek kurumsal altyapı, içsel zorlama ve teşvikle birleşince insan modelinin ne kadar da öncelikli olduğu açığa çıkar. Örneğin, inancı kuvvetli bir Müslümanın zekâtı vermemek ya da gizlemek gibi bir seçeneği yoktur. Bu sadece içsel bir zorlama değil, aynı zamanda teşvik mekanizmasının işletilmesiyle mümkündür.

İslam ekonomisi, içsel zorlama vasıtasıyla sınırsız özgürlüğü disipline eder. Zira malın asıl sahibinin kendisi olmadığı, disiplinsiz harcamanın “israf” kapsamına girdiği ve böyle bir şey yapamayacağı, mal varlığının bir kısmını zekât olarak vermek zorunda olduğu, diğer bir kısmını sadaka ve sadaka-i cariye olarak paylaşmasının ne kadar önemli olduğu, İslam toplumunda örfi vergileri ödeme konusunda da sorumluluğu olduğu gibi hususlar, kapitalizmdeki “disiplinsiz” özgürlüğün önünü açmaz. Elbette geçmişteki belirlemeler dikkate alınarak, bu ilkenin de referans kaynakların genel ilkeleri çerçevesinde güncellenmesi ve kurumsallaştırılması gerekmektedir.

İslam ekonomisi sadece “nasıl” sorusuna değil, “niçin” sorusuna da cevap arar. ‘Nasıl’ı tesbit etmek önemlidir. Ekonomi bilimi bu soruya cevap vererek muhakeme gücünü ortaya koyar. Örneğin, tüketici davranışı nasıldır ya da piyasanın yönü nasıl hareket eder gibi... Ancak kapitalist ekonomi niçin sorusuna ihtiyaç duymaz. Niçin sorusu olayın ahlaki tarafı ile ilgilidir. İslam ekonomisinde ise ahlaki esaslar pozitif fıtri davranışın da bir yansımasıdır. Böylece sıradan insanın ihtiyacını somuta indirger. Sosyolojik davranış modunun tesbiti yapılır. Bu aynı zamanda muhakeme gücünü de ortaya koyar. 

Nasıl sorusu olayın somut yanını temsil eder. Buna yöntem, usul, prosedür ya da metod diyebiliriz. Sosyolojik davranış modunun tesbiti yapılır. Bu, aynı zamanda muhakeme gücünü de ortaya koyar. Örneğin, tüketici davranışı nasıldır ya da piyasa ne yönde hareket eder gibi... Ancak geleneksel ekonomi niçin sorusuna ihtiyaç duymaz. Niçin sorusu olayın ahlaki tarafı ile ilgilidir. İslam ekonomisinde ise ahlaki esaslara uygunluk olmazsa olmazdır.

Sosyal devlet-refah devleti ilkesinin geçmişi daha eski de olsa, zora dayalı olması nihai çözüm olmasını sağlayamamaktadır. Bu da insana dayalı bir sistemi ihtiyaç haline getirmektedir. Oysa insan hakları, hukuk devleti, sosyal devlet, demokrasi gibi çağdaş Batı değerleri insanı merkeze koyduğu iddiasındadır. En azından yine Batı medeniyetinin dayandığı değerlerden olan piyasa ekonomisinin en önemli ayağı olan kapitalizm insanı değil çıkarı merkeze koymaktadır. Oysa ‘İslâmî finans = insanî finans’tır. 

İslam ekonomisinin çok önemli bir özelliği de riske ve reel ekonomiye dayalı olmasıdır. Bir başka deyişle, İslam ekonomisinde satışa konu olan şey faizli ekonomide olduğu gibi para değil, mal ya da hizmettir. Bu yüzden İslam ekonomisinde belli şartlarda yatırıma finans desteği mümkünken, tüketimin fonlanmasına hiçbir şekilde cevaz verilmemektedir. Adil paylaşım, ödünç muamelesinde doğabilecek risklerin ortak üstlenilmesini gerektirmektedir. Buna kar-zarar ortaklığı denmektedir ki, İslam ekonomisinin kabulü bu yöndedir. İslam ekonomisi üzerine yazılmış birçok metinde sunulan bir iddia, risk almadan para kazanmanın haksız olduğu yönündedir. 

Kapitalist ekonomide ekonominin temel sorununun arz mı talep mi olduğu tartışmalı olsa da genel olarak iktisadi görüşlerin arz yanlı olduğu söylenebilir. İslam iktisadı da esasen üretim merkezlidir. Diğer bir deyişle, İslam ekonomisinde tüketime kapitalizmde olduğu gibi bir vurgu yoktur. Hatta tüketimin sınırlı olanı daha makbuldür. Ekonomide asıl olan, emek ve sermayenin birleştirilip piyasada para ile temsil edilen bir değer oluşturulmasıdır. Para tek başına bir değer değil, mal ya da hizmetin değişimini kolaylaştıran bir araçtır. Bu yüzden para ile diğer bir para alınmaz ya da satılmaz. Faiz sadece para ile ifade edildiğinde, faiz veren açısından mal ya da hizmet şeklindeki bir değerle temsil edilmez. Bir anlamda faiz, paranın alınıp satılmasıdır. Bir başka deyişle, riski olmadığı gibi reel bir karşılığı da yoktur. İslam ekonomisinde riskin önemli ölçüde taraflar arasında paylaşılması, yapılan iş ve işlemlerin bünyevi olarak daha sağlam olması sonucunu doğuruyor. Ticari faaliyette risk kabul edilen bir unsurdur. Bu yüzden İslam ekonomisi kurallarına göre işleyen bir sistemde hiçbir şekilde zarar olmaz, denemez. Hadise bu bağlamda değerlendirildiğinde, İslam ekonomisinin ekonomideki soruna çok daha gerçekçi baktığı kolaylıkla söylenebilir.

İslam ekonomisinde satılan şey para olmadığından kazancın-nemanın gerçekleşmesi beklenir. Gerçekleştiğinde ise gerçekleşen miktarla orantılı bir paylaşım söz konusudur. Bir başka deyişle, kara ya da zarara ‘katılım’ esastır. Ticaret zaten riske dayalı olarak yapılır. Faizsiz bankacılığın yaptığı da sermaye desteği vasıtasıyla ticarettir. Risk elbette zarar etme opsiyonunu içerir; ama bu zarar iki tarafı da ilgilendirdiğinden yatırıma ilişkin analiz ister istemez çok daha özenli yapılacaktır. Oysa bankanın verdiği kredide banka esasen verdiği paranın geri dönüşü bakımından risk analizi yapar. Zarar edildiğinde hiçbir katılımı olmayacağından, ekonomi için asıl gerekli olan yatırım, üretim, istihdam, istikrar gibi konular bakımından bir değerlendirme ihtiyacı hissetmez. Parayı birikmiş emek-tasarruf kabul etsek bile, faiz bu emek sonucu oluşan değere ortaklık değil, gerçekte var olmayan bir değere taliptir. Çünkü faiz, kar payının aksine getiri ile ilişkilendirilmeksizin elde edilen bir gelirdir.

Kapitalizmde vurgu sermayeye, İslam ekonomisinde paylaşımadır. Bu, üretime karşı bir duruş değildir. Üretenin Allah’ın dostu olduğu, veren elin alan elden üstün olarak tanımlandığı, güçlü mü’minin zayıf mü’mine karşı övüldüğü, küfre karşı her alanda güçlü olmak için çalışmanın Müslümanlara farz-ı kifaye kabul edildiği… bir sistemde paylaşmanın miskinlikle açıklanması söz konusu olamaz. 

İslam ekonomisinde insana verilen rol, kapitalizmden farklı olarak kendisini maksimize eden metodolojik birey değil, diğer paydaşların ve toplumun faydasını da esas alacak şekilde ihsan merkezlidir. Doğrudan ekonomik karşılığı olmayan ve uzun vadede pozitif toplumsal sonuçları olan böyle bir müessese sadece İslam ekonomisinde vardır. Metodolojik birey ya da insan kişiden topluma gidecek şekilde toplumu birey penceresinden şekillendirme, olaylara toplum öncelikli değil, birey öncelikli yaklaşımı ifade eder. Bir başka deyişle metodolojik insan felsefesi, bütün ekonomik ve sosyal kararların birey tercihlerine göre şekillenmesini esas alır. Hatta Nobel ödüllü liberal iktisatçı J. Buchanan’a göre toplum bir bütün olarak kişisel tercihlerin bileşiminden oluşur.

Günümüzde ekonomik ilişkilerde rekabet önemli bir enstrümandır. Rekabet, kapitalizmin geliştirdiği bir müessesedir ve ekonomide önemli bir yeri vardır. Ancak rekabetin kapitalist bir anlayışla yürütülmesi şart değildir. Zira kapitalist anlayıştaki rekabet esasen yıkıcıdır. Bu yıkıcı etkiyi azaltmak ve piyasalarda tekelleşmenin önlenmesi için yasal ve kurumsal düzenlemeler yapılmak zorunda kalınmıştır. Bu şekildeki müdahaleler bu etkiyi minimize etse de rakipler farklı yöntemlerle piyasadan çekilmeye zorlanmaktadır. İslam ekonomisi, aşırı kar güdüsü ile hareket etmenin ve ihtikârın (karaborsa) yasaklanması ile mal ve hizmet üretimindeki kalite standartları karşısındaki sorumluluk gibi müesseselerle, kalite ve ucuzluk anlamına gelen rekabetin çerçevesini çizmiştir. Bütün bunların piyasa dengeleri üzerinde olumlu etki meydana getireceği göz ardı edilmemelidir. Kapitalist anlayışta ise rekabetin asıl amacı piyasaya hâkim olmaktır. Kalite, amaçtan ziyade sonuçtur. 

Örneğin rekabet edebilmek için asgari ücretin düşük olması gerekir. Zira asgari ücret, dolayısıyla işçi yani insan bir maliyet unsurudur. Buna köleliğin kurumsal ve güncel yorumu demek bile mümkündür. Sadece kişisel çıkarını maksimize etmek derdinde olan bir kapitalist anlayıştan daha ilerisini de beklemek mümkün değildir. İslam iktisadı bu yüzden insan unsurunu önemser ve bu konuda kendisini sınırlayan içsel dürtüler söz konusudur.

İslam ekonomisinde sermayenin atıl olarak tutulması da kabul görmez. Özellikle ekonomik sorunların yaşandığı dönemlerde mal ya da paranın saklanması (ihtikâr-karaborsa) kabul edilmeyen, yasaklanan, terminolojik olarak da ‘haram’ olarak değerlendirilen bir eylemdir. Böyle bir müessese, krizlere karşı tampon vazifesi görmektedir. Elbette arz-talep İslam ekonomisi bakımından da bir değişkendir. Örneğin, malını yokluk zamanında değerinin üzerinde satamaz. Ya da toplumda ihtiyaç olan şeyi fiyatlar daha fazla yükselsin diye piyasaya sürmekten çekinemez. Vazifesi böyle zamanlarda fırsatçılık yapmak değil, elindekini bölüşmektir. İslam ekonomisi bu bakımdan da kapitalizmden ayrışır. İslam ekonomik sistemi, her ikisinin birleştirilerek yatırıma dönüştürülmesi esasına dayanır. Zira bir taraftan malın atıl olarak elde tutulması hoş karşılanmazken, diğer taraftan elde tutulan fonları zekât sistemiyle bir başka şekilde üretime sokulmaya zorlamaktadır. Ekonomik sıkıntı zamanlarında ise piyasaya sürülmesini zorunlu kılmaktadır.

Kapitalist ekonomi insanı ‘rasyonel’ kabul eder. Bu düşüncenin odak noktası, hangi alternatifin kendisine daha fazla getiri sağlayacağı ile ilgilidir. Ancak İslam ekonomisi bakımından insanın bu düşüncesi sınırsız değildir. Allah, neyin kendisi için daha faydalı olduğunun sınırlarını çizmiştir. Örneğin faiz almak rasyonel olarak doğru iken, İslam hukuku bunu yasaklamıştır. Ya da zekât-sadaka vermek ekonomik olarak rasyonel gözükmezken, emredilmiş ya da tavsiye edilmiştir. Hatta bunların malı artıracağı/bereketlendireceği yönünde rivayetler vardır. Salt akıldan hareket edilerek böyle bir sonuç elde edilemez.

İslam ekonomisinin bir iddiası olduğuna göre bir metodolojisinin de olması gerekir. Teorileşmenin de gereğidir budur. Doğal olarak konu tartışmalıdır. İsabetli tesbit yapabilmek için hareket noktasını iyi belirlemek gerekir. Birkaç varsayım vardır:

- Öncelikle insan odaklı hareket etmek gerekir. İnsan doğasında bencillik de vardır. Bu, göz ardı edilemez bir durumdur. Nitekim kapitalizm esasen insanın bu zayıf, kötü ve terbiye edilmemiş tarafından hareket eder. Kapitalizm insanın bencilliğinden, İslam ekonomisi paylaşımcılığından hareket eder. İslam hukuku bunu disipline etmek için vardır. Referans kaynaklardaki pek çok hüküm kişinin elindekini paylaşmayı önerir. Zekat-sadaka yanında toplumsal niteliği olan hayır işlerinin teşviki (sadaka-i cariye), yakın akrabayı gözetmek (sıla-i rahim), sevdiği şeylerden infak etmek (birr), kendi ihtiyacı olduğu halde başkasına vermek (i’sar), borcunu ödeyemeyene kolaylık sağlamak (karz-ı hasen), cimrilik ve eli açıklık arasında ölçülü olmak, adalet, yardımseverlik, fedakarlık, paylaşma kültürü bu müesseseler arasında öne çıkanlardır.

- İslam ekonomisinin metodolojisinde ikinci varsayım, ekonomik aktivitelerin gözüken tarafının gelir artışı sağlama maksatlı olmasıdır. Soyut bir kavram olan refah kavramının ekonomik görünümü gelirin yüksek olmasını gerektirmektedir. Ancak yüksek gelir, kişisel tatmin aracı olmanın ötesine taşınmalıdır. Bir başka deyişle, toplumsal-kamusal tarafı olduğunda rahatlıkla terk edilmeli, devredilebilmelidir. Asr-ı Saadet’te Efendimizin hayatında ve sahabe ilişkilerinde bunun pek çok örneği vardır. İslam ekonomisi, soyut olan refah kavramını, seküler bir anlayışın yansıması olan kapitalizmde yeri olmayan dünya ve ahiret saadeti bağlamında ele alır. 

- Metodolojide diğer önemli bir sorun ise kavramlara yüklenen anlamdır. İslam iktisadı ile ilgili çalışmalarda, kapitalist ekonomik modeller veya kavramlar asıl kabul edilmekte ve bunlardan hareketle Kur’an’da ve Sünnet’te var olan malumat değerlendirmeye tabi tutulmaktadır. Örneğin, ihtiyaçların sınırsız kabul edilmesi böyle bir sorundur. Mevcut yaklaşım bunu kabul etmekte, biz de ona referans kaynaklardan cevap aramaktayız. 

- İslam iktisadı mülkiyet üzerinde sınırsız tasarrufu yasaklar. Bu bakımdan kapitalizm ve sosyalizm iki ekstrem uçta yer alır. İslam hukukunda ise bireyin mülkiyet üzerindeki tasarrufu çeşitli şekillerde sınırlandırılmıştır. Zira helal çizgisi dâhilinde bile olsa, israf olarak nitelendirilen gereksiz ve keyfi kullanımlar yasaklanmışken, mal varlığının bir kısmını zorunlu olarak dağıtma mecburiyeti söz konusudur. Her ikisi de sadece dışsal nedenlere değil, içsel nedenlere de dayalı olarak hayata geçirilir. Her halükarda, insanın mülkiyete karşı sınırsız doğal hakkı olduğu İslam tarafından reddedilmiş (2/284) ve mülkiyetin emanet olduğu (57/7) vurgusu yapılmıştır.

- İslam ekonomisi sadece tüketici tercihlerine göre şekillenmez. Elbette tüketici davranışları ve bunun ekonomik karşılıkları-sonuçları önemlidir. Hatta bu yüzden devlete düzenleyici denetleyici bir rol verilmiştir. Bu düzenleyici ve denetleyici rol esasen kapitalist iktisatta da vardır. Bir başka deyişle piyasalar başıboş bırakılmamaktadır. Örneğin, ekonomik getirisi olmasına rağmen, İslam toplumunda alkollü içki üretim ve tüketimi devlet tarafından yasaklanır. Yine örfi ve şer’i vergiler vasıtası ile bireysel mülkiyet toplum lehine sınırlanabilir. 

- İslam ekonomisi sadece ve tek başına daha fazla gelir elde etmeyi hedeflemez. Bir başka deyişle kapitalizmde olduğu gibi amaca, yani daha fazla gelir elde etmeye hizmet eden neredeyse bütün araçlar meşru değildir. Zira kapitalizmde sosyal sonuçları dikkate alınmaksızın, kumar, fuhuş, uyuşturucu ticareti, silah kaçakçılığı, hatta insan kaçakçılığı gibi “gelir getirici” bütün faaliyetler meşrudur. Meşru ya da gayrimeşru bütün bu faaliyetler tesbit edildiğinde devletin de vergi alma yetkisi vardır. Sigara-alkol gibi bireye, aileye, topluma, toplum sağlığına, kişi sağlığına zararlı olan bir sektör, devlet eliyle ya da onun gözetiminde işletilmektedir. Çünkü kısa vadede parasal bir karşılığı vardır. 

- İslam ekonomisinin en önemli farklarından birisi de insana ele alış biçimi, insana bakışıdır. Kapitalist ekonomide insanı ‘içsel’ olarak zorlayan pek az şey vardır. İslam ekonomisinde ise, kişinin Allah karşısındaki pozisyonu onu topluma karşı sorumlu davranmaya itecektir. Ama bu hususta da ‘irade’ sahibi olması bünyesinde farklı davranış alternatiflerini barındırdığı için, gereği yerine getirilmediğinde kamu otoritesinin zorlayıcı kuralları devreye girer. İslam hukuku, seküler düzende pasifize edilen bu kuralı aktive etmeyi

Yazar:
Prof. Dr. Prof. Dr. Kamil GÜNGÖR
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul