24 Ekim 2021 - Pazar

Son Sayı Başlıkları
Şu anda buradasınız: / KÜLE BENZEYEN İŞLER
KÜLE BENZEYEN İŞLER

KÜLE BENZEYEN İŞLER Hüseyin Kerim ECE

 

Ömer b. Hattâb (r.a) Rasûlullâh’ın (s.a.v) şöyle dediğini nakletti: “Ameller ancak niyetlere göredir ve herkese ancak niyet ettiği şey vardır. Kimin hicreti Allâh’a ve Rasûlüne ise onun hicreti Allâh’a ve Rasûlünedir. Kimin de hicreti elde edeceği bir dünyalık, yahut nikâhlayacağı bir kadın için ise, onun hicreti de hicret ettiği şeyedir.” 1

Niyet, bir işi, eylemi yapmayı kalpten geçirmek, bir fiil yapma veya tercih etme isteğidir. Bir iş ya kalple, ya dil ile, ya da bedenle yapılır. Kalple yapılanlara niyet; dille yapılanlara konuşma, söz, kelâm; bedenle yapılanlara amel, fiil, eylem, davranış denir. Konuşmalar, özellikle bedenle ve organla yapılanlar, bir niyete bağlıdır. Zaten din dilinde, niyetle yapılan işlere, iyi veya kötü davranışlara ‘amel’ denir. Niyetsiz ortaya konulan davranışlar harekettir ama amel değildir.

Buna göre bir amel, değerini niyetten alır. Kişi bir ameli, eylemi hangi niyetle yapar? O amel/eylem hakkında kalbinde ne gibi bir düşünce ve istek var? O istek ve düşünceler yapılan eylemi değerli veya değersiz kılar.

İslâm’da ibadetlerin samimi niyetle yapılması istenir. Buna ihlas denir. Bu da Allah’ın her şeyi bildiği inancına dayanır. Madem ki Allah her şeyden haberdardır, öyleyse müslüman her ibadetini, Allah’ın kendisini gördüğü ve bildiği gerçeğini unutmadan yapmalıdır. Şüphesiz bu, niyeti hâlis kılmakla mümkün olur.

Mü’min herhangi bir eylemi niyet ederek, Allah rızasını isteyerek yaparsa bu onun için sâlih amel olur. Sâlih amel de imanın gereğidir. İman amel etmeyi değil, sâlih amel işlemeyi gerektirir. Bundan dolayı Kur’an’da altmışa yakın yerde iman sâlih amelle birlikte gelir. İman edip sâlih amel işleyen mü’minler övülür. Onlara güzel ödüller verileceği müjdelenir.

Demek ki bir eylemin ibadet sayılabilmesi, ilâhi ödülü hak edebilmesi için o amelin imana uygun, imanın gereği olması, Allah rızası niyetiyle yapılması ve Yüce Elçinin öğrettiği gibi ifa edilmesi gerekir.

En başta iman yok ise yapılan eylemler amel olur ama, sâlih amel (ibadet) şerefi kazanmaz. Hak katında makbul olmaz. Dolaysıyla işin başı, Allah’ın Kur’an (vahiy) ile ve son elçi Hz. Muhammed (s.a.v) ile gönderdiği İslâm’ı din olarak kabul etmektir. Amelleri, yani ibadetleri, inandığı dinin emrettiği gibi, ama samimi bir niyetle yapmaktır. Zira Allah (c.c) göğüslerin gizlediği her şeyi, niyetleri hakkıyla bilir.2 Amellerde niyetin ne kadar önemli olduğunu şu hadis farklı bir şekilde vurguluyor: “Şüphesiz Allah, iyilikleri de kötülükleri de yazmıştır (yazar). Sonra bunları açıklamıştır. Kim bir iyilik (hasene) yapmaya niyet eder de bunu yapmazsa, Allah kendi katında ona tam bir hasene sevabı yazar. Kim bir hasene  yapmaya niyet eder ve bunu yaparsa Allah (c.c) onun sevabını on katından yedi yüz katına kadar ve daha çok misline varıncaya kadar yazar. Kim bir kötülük (seyyie) yapmayı ister ve bunu yapmazsa Allah ona tam bir hasene sevabı yazar. Eğer kötülük yapmaya niyet eder ve yaparsa Allah ona bir seyyienin günahını yazar.” 3 Herkes yaptığının karşılığını alır. Allah (c.c) bunu şöyle haber veriyor:

İnsan için ancak çalıştığı vardır. Onun çalışması şüphesiz görülecektir.” 4 Dikkat edilirse burada ‘mü’minler’ denmiyor, ‘insan’ deniyor. Her insan ne için çalışırsa, neye kavuşmak için çaba gösterirse, niyeti ne ise ona kavuşur. Bazıları dünyalık hedefler, çıkarlar, kâr ve kazançlar için çalışır. Böyleleri âhirete inanmadıkları için bütün amaçları dünyalık lezzetler ve kazançlardır. Bunlara istedikleri verilir; ama sonsuz hayatta ödülleri olmaz.

“Kim âhiret kazancını istiyorsa, onun kazancını çoğaltırız. Dünya kazancını isteyene de dünyalık veririz; ama onun âhirette bir nasibi olmaz” 5 

Kim bu geçici dünyayı isterse orada ona, (evet) dilediğimiz kimseye dilediğimiz kadar hemen veririz. Sonra da cehennemi ona mekân yaparız. O, buraya kınanmış ve Allah’ın rahmetinden kovulmuş olarak girer.

Kim de mü'min olarak âhireti ister ve ona ulaşmak için gereği gibi çalışırsa, işte bunların çalışmalarının karşılığı verilir.” 6

İnsanlar Allah’a ve âhirete inanmasalar dahi güzel işler, insanlığın faydasına faaliyetler, hayra sebep olan eylemler yapabilirler mi? Yardımsever, dürüst, temiz, merhametli olabilirler mi? Efendi, nazik, alçak gönüllü olabilirler mi? Hatta bazıları bazı müslümanlardan daha ahlâklı olabilirler mi? Evet olabilirler. Zira bunlar insan fıtratına yerleştirilmiş insanî hasletlerdir. Kimisi bunları işletir, kimisi de köreltir. Böyleleri âyetlerde geçtiği gibi bu güzel eylemlerinin karşılığını bu dünyada alırlar. Ancak âhirette durum farklı olacaktır. Hele bir de bu kişi, Allah’ın dini ile savaşan, İslâmî davetin önünü en fanatik yöntemlerle kesmeye çalışan biri ise; böylesinin güzel eylemleri olsa bile sonuçta kaybedenlerden olur.

Zira güzel eylemlerin, sâlih amellerin imandan kaynaklanması gerekir. İman olmayınca amellerden arzu edilen sonuç hasıl olmaz.

Kur’an böylelerinin durumunu şöyle açıklıyor: Rablerini inkâr edenlerin durumu şudur: Onların işleri, fırtınalı bir günde (fî-yevmun âsif) rüzgârın şiddetle savurduğu küle (ramâd’a) benzer. (Dünyada) kazandıkları hiçbir şeyin (âhirette) yararını görmezler. İşte bu, derin sapıklıktır. 7

“Çünkü (Kur’an’ın kafir dediklerinin) yaptıkları işler, rüzgârın savurduğu kül gibi hakikat karşısında savrulup gitmiştir, kendilerine sevaptan eser kalmamıştır” 8 Çünkü onlar yaptıkları iyi eylemleri Allah emrettiği için, Allah rızasını kazanma niyetiyle yapmazlar.

Bundan önceki âyetler, İslâm’a karşı inatçı, zorba ve inkârcı olanların âhirette ceza alacaklarını ve bu azabın nasıl olacağını söylüyorlar. Dolayısıyla bu âyetin “inat eden her zorba ise zarara uğrar” (İbrahim 14/15) âyetiyle bağlantısı var. Onların amelleri boşa çıkacak ve kabul edilmeyecek demektir. Rüzgârın savurduğu külün hükmü ne ise, bu zorba inkârcıların işlerinin (amellerinin) değeri de o kadardır. Bunun böyle olmasının sebebi onların Allah’ı ve O’ndan gelen vahyi inkâr etmeleri, ya da Allah’a şirk (ortak) koşmalarıdır.

Âyette geçen ‘asfu’ rüzgârın şiddetli olması demektir. “fırtınalı gün” deyimi hakkında yorumcular üç açıklama yapmışlar: Birincisi, fırtına her ne kadar rüzgâr hakkında kullanılsa da, gün (yevm) de bu şekilde nitelenebilir. Sıcak veya soğuk gün denildiği gibi ‘fırtınalı gün’ de denilebilir. İkincisi, “Fırtınalı bir günde” ifadesi ile rüzgârın kendisi kastedilmiş olabilir. Üçüncüsü, buradaki fırtına, rüzgârın sıfatı olabilir.9

Burada şöyle bir soru akla geliyor: Bu gibi kimselerin yaptıkları güzel işlerin kendilerine bir faydası olmayacak mı? Bu âyet, bu gibi sorulara cevap veriyor. Onların yaptıkları işler ne kadar güzel olursa olsun, onlar ne kadar en iyi şeyleri kendilerinin yaptıklarını iddia ederlerse etsinler; âhirette bir işe yaramayacak. Yaptıkları veya kazandıkları, rüzgârın savurduğu kül gibi olacak. Bu da telafisi mümkün olmayan bir yanılgı ve ziyandır.10

İslâmın güzel, iyi, maslahat dediği davranışları yapan inkârcıların bunların karşılığını dünyada alacakları yukarıdaki ayetlerde geçti. Onların hedefi ve niyeti de zaten dünya hayatıyla sınırlıdır.

Burada yine Kur’an’ın kelâm harikalarından birini görüyoruz: “Fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu kül -ke ramâdin işteddet bihi’r-rîhu.”

Kül ne kadar çok olursa olsun, güçlü rüzgârın karşısında ne hükmü olabilir ki? Rüzgâr devam ederse o külden arkaya bir şey kalmaz, savrulur gider.

Allah’a ve âhirete inanmayanlar ya da kendi uydurdukları tanrılara ve dinlere tapanlar, dünyada kendilerinin doğru yolda olduklarını, iyi işler yaptıklarını, daha iyi, modern, zengin, kalkınmış, uygar olduklarını  iddia edebilirler. Bilim ve felsefeleriyle, uygarlıkları, icatları, teknikleri, zengin ekonomileri ve devâsa sanayi tesisleri, kültür ve güçleriyle, yaptıkları ile övünebilirler. Bunlarla çok şey kazandıklarını, üstün olduklarını ileri sürebilirler. Ölene kadar böyle bir hayâl ile yaşayabilirler.

Ancak yarın, yeniden diriliş hakikatı ile karşılaştıkları zaman durumun iddia ettikleri gibi olmadığını anlarlar. Övünüp durdukları şeylerin rüzgâr önünde savrulan kül gibi olduğunu, kendilerine hiçbir fayda sağlamadığını görürler.

“Kafirlerin amelleri ne kadar iyi ve çok olursa olsun, âhirette sevap açısından bir karşılığı olmayacaktır. Çünkü Allah (c.c), insanları önce kendisine ve gönderdiği peygamberlerin tümüne iman ile mükellef tutuyor. Sevap ve mükâfatı ise bundan sonra verir. Denir ki: ‘İman etmeyenler yaptıkları iyi işlerin karşılığını dünyada iken peşinen alırlar.”11 İnkârcılar, dünyada yaptıkları iyi şeylerin sevap ve mükâfatını, inkâr ve şirk sebebiyle âhirette kendileri boşa çıkarırlar. Bu da “uzak bir sapıklığın” yani, büyük bir hüsranın, korkunç bir zararın ta kendisidir. Bu hüsranın “uzak bir sapıklık” diye nitelenmesinin nedeni ise, ölüm sebebiyle bu kaybın telafisinin artık mümkün olmamasıdır.12 Kur’an’ın davet ettiği hakikati kabul etmeyenler, hayatları boyunca kazandıklarının âhirete nisbetle bir kül yığını gibi değersiz olduğunu görecekler. Kül yığını yıllarca birikmiş olsa bile, kısa bir müddet içerisinde nasıl rüzgâr tarafından darmadığın edilirse, inkârcılar da o zor hesap gününde aynı duruma düşecekler. Onların göz kamaştırıcı kültürleri, övündükleri medeniyetleri, muhteşem yönetim ve devletleri, bilim ve edebiyatları, fazilet zannettikleri davranışları, övünüp durdukları dünyalık işler, kıyâmet gününün fırtınası ile dağılıp gidecek, sahiplerine bir fayda sağlamayacak.13 Zira bütün bunlar, Allah’ın razı olduğu ve bol karşılık vadettiği sâlih ameller değil. Bunlar, Allah’ın rızasını kazanmak niyetiyle/maksadıyla yapılmış işler değil.

Kur’an, inkârcıların yaptıkları işlerin âhirette değersiz oluşunu bir de “toz zerresi haline getirme” benzetmesiyle ifade ediyor.

Âhirete inanmayanlar, bir gün Allah’ın huzuruna hesap için çıkacağını ummayanlar, büyüklük taslarlar ve azgınlıkta ileri giderler. Ancak o gün geldiği zaman onlar için sevindirici bir haber olmayacak. Onlara “Bugün sevinmek size yasak” denilecek. Arkasından da şöyle deniyor:

“Onların yaptıkları her bir işi ele alırız, onu saçılmış zerreler hâline getiririz (değersiz kılarız).”14

İnkârcıların yaptığı güzel işler, olumlu davranışlar olsa bile, âhirette bunların boşa gideceği bir daha vurgulanıyor. Çünkü bu gibi güzel davranışlar imanın gereği olarak yapılmamıştır.

Ayette geçen ‘hebâ’ kelimesi, güneş bir pencereden içeri vurduğu zaman görülen, havada uçuşan toz zerresi demektir. ‘Mensûr’ da, saçılmış, dağılmış anlamına gelir. Zaten dağınık, toz demek olan ‘hebâ’yı bir de bu kelime ile nitelemek, onun toz oluşunu bir daha vurgulamaktır.

Burada hoş bir benzetme var. İnkârcıların hâli, isyan etmiş bir topluluğun bütün kayıtlarının, evraklarının parçalanıp zerre hâline getirilmesine benzetilmiş. Ya da yaptıkları değersizleştirilmiş, toz olmuş zerreler gibi işe yaramaz duruma getirilmiş. Bu yüzden de yaptıklarının bir hedefi, faydası kalmamıştır. Bazı inkârcılar bazı faydalı eylemlerde bulunsalar da Allah’ın davetine karşı azgınlık yapmaları sebebiyle yaptıkları toz zerresi gibi değersizdir.15 Buna karşın cennetliklerin kalacakları yer çok huzurlu, dinlenecekleri yer pek güzel olacaktır. O hesap günü söz de hüküm de Allah’a aittir. O gün inkârcı zalimler pişmanlık duyacaklar ve “Keşke Peygamber ile doğru yola girseydim” diyecekler.16

Kur’an bir âyette de bazılarının iman etmediği halde yaptığı harcamaları, kavurucu bir rüzgârla mahvolan ekinin durumuna benzetiyor.

“Onların, bu dünya hayatında yapmakta oldukları harcamaların durumu, kendilerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerini vurup da mahveden kavurucu bir rüzgârın durumu gibidir. Onlara Allah zulmetmedi; fakat onlar kendilerine zulmediyorlar.”17

“Kavurucu rüzgar, henüz yeşermekte olan ekini nasıl yakıp kavurursa, onların dünya hayatında sarf ettikleri mallar da kendilerine bir iyilik getirmek şöyle dursun; aksine, dünya ve âhiret hayatlarının mahvına sebep olur.”18

İnkârcıların ‘ürün’ü, yani kazandıkları başarılar, gösterdikleri çabalar, iyi yaptıklarını zannenettikleri şeyler kaybolur. Mü’minlerin ‘ekini-ürünü’ hiçbir zaman tümüyle kaybolmaz. Görünüşte kaybolmuş olsa bile, iman ettiği ve hak yolda sabrettikleri için öteki dünyada sevap ve ödül beklentisi devam eder.

Bu âyetteki ‘hars-ekin’ insan hayatını sembolize eder. Çünkü insan, hayatta iyi ve kötü işleri eker ve âhirette bunları biçer. ‘Rüzgâr’, inkârcıların yardım arzularını temsil eder. ‘Kavurucu soğuk’ ise insanın iyi işlerini boşa çıkaran Allah’a karşı asiliğini ve iman noksanlığını ifade eder. Hava, ekinlerin yetişmesi için yararlı olabildiği gibi, eğer içinde kavurucu soğuk varsa, zararlı da olabilir. Sadaka vermek, yardım etmek, iyilik etmek güzeldir, sevap getiricidir. Ama bu duygu inkârla, küfür ve şirk ile zehirlenirse, aynı ürünü mahveder.

Kişi Rabbini inkar edip, O’nun yasalarını çiğnerse, üstelik tanrılar uydurup onlara taparsa; suç işlemiş olur. Allah’ın verdiği nimetleri, serveti, malı O’na ve O’nun dinine karşı kullanırsa, böyle bir harcama onun suçunu daha da artırır. Böyle birinin vereceği sadaka ve yapacağı yardım, sahibinin malını çalıp onu sahibinin istemediği yere harcayan hizmetçinin hâline benzer.19

Kur’an, inkârcıların amellerinin, kazançlarının, iyi yaptıklarını sandıkları şeylerin âhirette boşa gittiği birkaç âyette ‘habita-boşa gitmek’ fiili ile anlatıyor.20

- Sonuç olarak

İnkârcıların iyi amelleri âhirette bir işe yaramayacağı gibi, bunların yapacakları harcamaların, -hayır yollarına sarfetseler bile- orada onlara bir faydası olmayacaktır.

Görüldüğü gibi Kur’an, amellerin/eylemlerin, davranışların imana dayalı olmasını ve ihlasla, iyi niyetle yapılmasının gereğini vurguluyor.

 

Dipnotlar

 

1 -Buhârî, Bed’ü’l-vahy/1, Îmân/41 no: 54, Nikâh/5 no: 2529, Menâkıbu’l-ensâr/45 no: 3898, İtk/6 no: 5070, Eymân/23 no: 6689, Hiyel/1 no: 6953. Müslim, İmâret/45(155) no: 1907(4927). Ebû Dâvûd, Talâk/11 no: 2201. Tirmizî, Fezâilü’l-cihâd/16 no: 1647. Nesâî, Tahâret/60 no: 75, Talâk/24 no: 3467, Eymân/19 no:3825. İbni Mâce, Zühd/26 no: 4227

2 -Mü’min 40/19. Teğâbun 64/4. Hûd 11/5

3 -Buhârî, Rikak/31 no: 6491. Müslim, İman/59 (206-207) no: 337-338

4 -Necm 53/39-40

5 -Şûrâ 42/20

6 -İsrâ 17/18-19

7 -İbrahim 14/18

8 -Ateş, S. Meali, s: 256

9 -Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/1708

10 -Komisyon, Kur’an Yolu (DİB, 3/310

11 -Türkiye Diyanet Vakfı Meali, s: 256

12 -Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, 2/1709

13 -Mevdûdî, E. Tefhîmu’l-Kur’an (çev.), 2/544

14 -Furkan 25/21-23

15 -Elmalılı, H. Yazır. Hak Dini Kur’an Dili (sad.), 6/63

16 -Furkan 25/24-27

17 -Âl-i İmran 3/117

18 -Türkiye Diyanet Vakfı Meali, s: 64

19 -Mevdûdî, E. Tefhîmu’l-Kur’an (çev.), 1/288

20 -Bkz: Bekara 2/217. Âli İmran 3/22. Hûd 13/16. Muhammed 47/28. Tevbe 9/17, 69. Mâide 5/5. v.d.

 

Yazar:
Hüseyin Kerim ECE
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul