05 Aralık 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / İslâm İktisadı Ve Modern Kapitalizm
İslâm İktisadı Ve Modern Kapitalizm

İslâm İktisadı Ve Modern Kapitalizm Prof. Dr. Prof.Dr. Ahmed TABAKOĞLU

Kur'an ve Sünnet’ten kaynaklanıp bin beş yüz yıllık bir geleneğe dayanan İslâm iktisadının temeli sosyal adalettir. Bunun ihmali edilmesiyle İslâm, öncelikle bir hak ve adalet, bir insanlık meselesi olmaktan çok bir iddia ve mücadele konusu gibi tanıtılmıştır.

İslâm, iktisadî kutuplaşma ve rekabetin rekabeti öldürmesi gibi iki önemli iktisadî eğilimi giderme yolunda köklü tedbirler getirmiştir. Servetin belli bir zenginler zümresi elinde dolaşan bir güç olmaması ilkesinin rehberliğinde, gelirin hem oluşum hem de bölüşüm safhalarında sisteme müdahale etmiştir.

İsraf yasağı, ihtikâr yasağı, ribâ yasağı, zekât infâkın teşviki gibi politikalarla sosyal adaletin ve adil gelir dağılımın adeta bir finansman faktörü olarak kullanıldığı bir sistem oluşturmuştur. Kapitalistleşme vetiresinin "teşvik tedbirleri" yani "fakirden alıp zengine verme" uygulamaları hem nazarî hem de tarihî olarak "İslâm iktisadı"nda söz konusu olmamıştır. Yine tekelci eğilimler mümkün olduğu kadar engellenerek ve anti-enflasyonist para sistemi benimsenerek fiyat mekanizmasının toplum refahını sağlama yönünde çalışması amaçlanmıştır.

Semâvî dinler zenginliği değil adaleti ve kul haklarını ikâmeyi hedef göstermişlerdir. Bu yüzden bu dinlerin "toplumcu" olduğunu söylemek yanlış değildir. Yine günümüz için düşünecek olursak İslâmiyetin de bu temel özelliğini göz ardı edip bencillik, ihtişam, israf ve şatafatlarına bu dini ortak etmek isteyenlerin doğruyu söylemediklerini vurgulamak gerekir.

Her sistem gibi İslâm da denge fikrine dayanır. Bu dengenin üç yönü vardır: evrenin dengesi, insanın dengesi ve toplumun dengesi.

İslâm iktisadının ilkeleri 'kul hakkı' kavramını esas alır. Bu ilkeler israfın bertaraf edilmesi, adil gelir bölüşümü (servet ve mülkiyetin yaygınlaştırılması), iktisadî ve siyasî bağımsızlığın sağlanması, içtimaî adalet, güvenlik ve refah şeklinde özetlenebilir.

TARİHÎ FARKLILIKLAR

Sanayi Devrimi iktisat tarihinde belirleyici bir kırılma dönemidir.

Klasik dönem Batı zihniyetini belirleyen temel etken Hristiyanlıktır. Hristiyanlık feodal sistemin esasıdır. Bu maddî olarak da böyledir. Feodal çerçevenin çözülmesi zihniyet değişikliği ile bir arada yürümüştür. XI. yüzyılın sonlarında başlayan Haçlı Seferleri bu çerçevenin çözülmesinde ilk büyük adımdır.

Burjuvazinin ortaya çıkışı ile Rönesans ve Reform hareketleri zihniyet değişikliğinde önemli bir safha sayılabilir. Rönesans’ta Müslümanlar aracılığı ile tanınan Yunan kültürüne dönüşün önemli olduğu bilinir. Reform hareketleri ise Hristiyanlığa rasyonalite kazandırma hareketleridir. Bir başka açıdan Hristiyanlığın kapitalizme engel teşkil eden özelliklerinin değiştirilmesidir.

Aslında kapitalizm tarihi, bir noktada Hristiyanlık’tan sapma tarihidir. Kapitalist dönemde Hristiyanlığın yerini alan ideolojiler kültür dokusunda önemli bir yere sahip olmuşlardır.

XV. yüzyıl, Avrupa'nın kapitalizme doğru olan gelişmesinin hızlandığı dönemdir. XVIII. yüzyılın sonlarına kadar geçen bu dönem merkantilizm veya ticarî kapitalizm dönemidir.

XVII-XVIII. yüzyıl Avrupasının Aydınlanma Çağı modern kapitalizmin zihnî temellerinin atıldığı dönemdir. Hristiyanlığa karşı aklın üstünlüğü vurgulanmıştır. Tabiî bilimler ve tabiî düzen sosyal bilimlere ve topluma model olarak alınmıştır. Allah inancının yerini insan merkezli bir anlayış (hümanizm), daha doğrusu insanperestlik almıştır.

Feodalitenin yıkılmakta olan değerler sistemi yerine teklif edilen yeni değerler sisteminin esası şudur: Toplumun da tabiat örneğinde yeniden teşkilatlanması. Yani ‘Büyük balık küçük balığı yutar’ olgusunun içtimaî bir kanun haline getirilmesi. Bunun iktisada yansıması da Keynes'e kadar kapitalizme hakim olan serbest rekabet, yani ‘Bırakınız yapsınlar’ zihniyetidir. Kapitalizmin oluşturup idealize ettiği ‘homo economicus’un temel sâiki ferdî menfaattir ve bunun somut şekli burjuvadır. Bizde ise toplum yararını kendi çıkarından üstün tutan, kanâatkâr fakat müteşebbis insan tipi idealize edilmiştir. Ahiler bunun somut örnekleridir.1

Sermaye birikimi her şeyden önce Batı'nın gerçekleştirdiği tarihî bir olaydır. Yani Batı'da iç ve dış sömürü (yani işçi sömürüsü ve emperyalizm) olmasaydı belki sermaye birikimi ve bunun sonucu olan Sanayi Devrimi de görülmeyecekti.

Modern kapitalizmi oluşturan burjuvadır. Bu yüzden Marx burjuvayı, tarihin kaydettiği en devrimci sınıf kabul eder. Burjuvazi ile beraber kapitalizm de başarıya ulaşmıştır ve XIX. yüzyılın başlarından itibaren Batı sistemi hakim sistem olma yoluna girmiştir. Toplumun tabiat örneğinde yeniden kurulması, bilginin tabiat bilgisini model alması yani pozitifleşmesi, gelişmeci ve Batı merkezli anlayışın hakimiyeti diğer sistemleri, özellikle İslâm-Osmanlı sistemini etkisi altına almaya başlamıştır.

Ticarî kapitalizm ile sağlanan birikim XIX. yüzyıl başlarında sanayiye yönlendiriliyor. Bu olay Sanayi Devrimi’dir. Sanayi Devrimi bir Protestan ülkede, İngiltere'de başladı. Ancak bütün Avrupa'daki ulaştırma ve haberleşme olayının bu devrimdeki rolünü hatırlamalıyız.

Modern kapitalizmin hakim sistem olmasının belirlendiği dönem ise XVIII. yüzyılın sonlarında başlayan yenileşme dönemidir. Kapitalizmin öncelikle askerî alandaki başarılarını takip etme isteğiyle başlayan bu yenileşme dönemini gelişme zihniyeti belirlemektedir.2

Batı kapitalizmi Sanayi Devrimi safhasına gelirken Osmanlı ekonomisi de kapitalizm karşısındaki enerjisini kaybetmiş ve adım adım onun etkisine girmiştir. Önceleri doğrudan sömürgeleştirme faaliyetleri ile Osmanlı toprakları ve Ortadoğu İslâm dünyası parçalanmış, Batılılaşma hareketleriyle de kapitalizmin istekleri doğrultusunda hareket edecek yöneticiler bazı İslâm ülkelerinde işbaşına getirilmişlerdir. Böylece birbirlerine iyi gözle bakmayan birçok suni devlet oluşturulmuş, üstelik bu ülkelerde yaşayanlar birbirlerine düşman hale getirilmişlerdir.

İKTİSAT, DİN VE İDEOLOJİ

Din faktörü kültür yapılarının en önemli unsurunu oluşturmaktadır. Bir başka deyişle kültür farklılıklarının belirleyicisi dindir. Dinler sadece inanç sistemleri değil, bu sistemlerin belirlediği sosyal, siyasî, iktisadî ve hukukî sistemlerdir. Batı tarihi içerisinde feodalitenin kapitalizme dönüşüm süreci içerisinde ortaya çıkan yeni sınıf yani burjuvazi, bütün feodal değerlere ve yapılara savaş açarken kiliseyi de saf dışı bırakmıştır. Laisizm bir anlamda kilisenin, feodal bir kurum olarak, siyasî, hukukî ve iktisadî etkinliğinin en aza indirilmesidir. Ancak devletten kısmen uzaklaştırılan kilise ve din, kültürel ve sosyal hayatta varlığını sürdürmektedir.

Batılı iktisat kitaplarında bugünkü iktisat ilminin temellerinden bir tanesinin İbranî-Hristiyan geleneği olduğu belirtilir. Yani bugünkü Batılı iktisat ilmine İbranî-Hristiyan kültürü sinmiştir. Özellikle muharref Hristiyanlık, kapitalizmin oluşum döneminde ahlâkçı, idealist ve spritüalist özelliklerini yitirerek emperyalizmin ajanı rolünü üstlenebilmiştir.

Kapitalist içtimai nizamın kuruluşu Hristiyanlığı da etkileyecektir. Böylece ferdiyetçilik daha da güç kazanacak, eski Hristiyanlık’ta mevcut olmayan rasyonalizasyon oluşacak ve kapitalizm-Protestanlık ilişkisi daha belirgin hale gelecektir. Mamafih Weber'in bu görüşü, Protestanların (ve Kalvinistlerin) bulundukları yerlerde genellikle azınlık statüsünde oldukları ve dolayısıyla yönetim ve askerlikten uzak olup ticâretle uğraşmalarından kaynaklanmaktadır.3

Feodal dönemde Hristiyanlık rasyonaliteye sahip değildi. Reform hareketleri ona bu vasfı kazandırmaya çalıştı. Sonuçta Hristiyanlığın kapitalizme engel teşkil eden özellikleri ayıklandı ve din geleneğinden uzaklaştı. Max Weber'in (1864-1920) vurguladığı gibi Protestanlık-kapitalizm arasında güçlü bir iletişim vardı. Sombart (1863-1941) buna Yahudilik-kapitalizm ilişkisini ekledi.4

İslâm dünyası kendi ilkeleri çerçevesinde hakim sistem olmuş, sonra enerjisini kaybederek duraklamış ve bu özelliğini kaybetmiştir. Batı ise İslâm ile etkileşim içerisinde, fakat kendi ilkeleri doğrultusunda geleneksel düşünceden ayrılarak kapitalizmi oluşturmuştur.

Guenoncu yaklaşımla konuşursak; modern kapitalizmin Hz. Adem'den beri varolan gelenekten en büyük sapma olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır. Hristiyanlığın kapitalizme engel teşkil eden ilkelerinin etkisizleştirme sürecinde laisizm, Yahudilik ve Kalvinizmin payını belirtmek gerekir. Bu etkisizleştirme süreci, aynı zamanda, Batı'nın İslâm'la ortak olduğu değerleri kesinlikle terk etmesi sürecidir.5

Sombart kapitalizmin Batı'ya sağladığı imkanları, "Zengin olduk, çünkü ırklar ve milletler bizim için tamamen öldüler, bizim için kıtalar ıssızlaştı" ifadesiyle sömürgeciliğe bağlamıştı.6 İslâm ise bu zihniyete yabancıydı. Onun sömürüye, sömürgeciliğe imkan tanımayan; adaletsizliğe, ferdiyetçiliğe, riba, kumar ve spekülatif işlemlere karşı olan sistemi kapitalizme geçiş imkanı vermemiştir. Bununla birlikte, iç dinamizmini kaybederek kurumlarını yenileyememiş ve durağanlaşmıştır.

İslâm "gelenek" çizgisine sahip çıkmakla birlikte kendi bünyesine yabancı olan unsurları değiştirme ve dönüştürme kudretine sahip olduğunu göstermiştir. "İslâm iktisadı" İslâm'ın bütünlüğü içinde yerini alır ve yabancı unsurlara İslâm'ın özelliklerini hakim kılmayı amaçlar.

"İslâm iktisadı"nı İslâm'ın bütünlüğünde ele almak gerekir. Bugünün insanına hakim olan kartezyen düşünce, yani mana-madde ruh-beden ayırımı gibi, "ikici düşünce" İslâm'ın vahdet görüşü içinde yer bulamaz.

Aydınlanma Çağı Batı'da dine yani Hristiyanlığa karşı aklı ve pozitif bilimi ön plana çıkarmıştı. Akıl ve pozitif bilim yeni bir din üretmişti. Bu yeni din ideolojidir. Oluşmasında Batı'nın antagonizmalara dayalı denge anlayışından kaynaklanan bilgi ve toplum geleneğinin önemi büyüktür. Burjuva da bir yönüyle bu antagonizmanın bir ürünüdür.

Aydınlanma Çağı’ndan beri dinlerin uzaklaştırıldığı alanı ideolojiler doldurmaya başladı. Günümüzde, ideoloji halindeki inançlar kaba bir şekilde içtimaî ilimler üzerindeki hakimiyetlerini sürdürmektedirler. İdeolojiler Batı'ya has olduğu için Batı'nın geliştirdiği bilgi dallarında bunun izini ve tesirini görmek mümkündür. Batı'nın akılcı geleneği içinde ferdî psikoloji bakımından akla uydurma (rationalisation) nasıl büyük bir önem taşıyorsa, içtimaî sahada ideolojileri ortaya çıkaran da bu temel yöneliştir. Özellikle sınıf çıkarları için gerçekler akla uydurulur yani istenilen şekilde saptırılır. İdeolojilerin temel ortak noktaları Batı'yı ve Batı kültürünü esas almalarıdır.7

XVIII. yüzyıl Avrupasındaki sosyal tarih çalışmalarının esası evrensel bir tarihçilik anlayışıdır. Voltaire'in öncülük yaptığı çalışmalarda esas konu, evrensellikle birlikte doğrusal tarih anlayışı, yani insanlığın ilkellikten, barbarlıktan medeniyete doğru gelişme gösterdiğidir. Yine insanların ruhi-manevî özellikleri, düşünce tarzları, değer hükümleri, kültürleri sınıflaşmaya göre oluşur. Sınıflaşmadaki, servet ve gelir paylaşımındaki değişiklikler bu unsurlarda da değişikliğe yol açar.8

Doğrusal-ilerlemeci anlayış, Batı merkezli anlayışla tamamlanır. Buna göre Batı merkezdir, diğer ülkeler ise çevredir. Medenileşme Batılılaşma demektir.

Modern kapitalizmin yukarıda belirtilen esaslarının belli bir tarih ve coğrafya ile sınırlı olduğunu ilk sistemleştirenler önce Almanya'da ortaya çıkan iktisat tarihçileri olmuştur.

İktisat tarihçilerinin temel fikrinin, Ricardo geleneğinin mutlakçılığına ve evrensellik iddiasına karşılık bir iktisadî izafiyet (relativism) kurmak olduğu söylenebilir. Bu okula göre insan sadece kazanç eğilimi ile hareket etmez. Örf ve âdetler, hukuk, toplum ve devlet, sosyal zümre ve din, insanı yönlendiren diğer faktörlerdir. Tarihçi okul, evrensellik iddiasına karşı iktisadî relativiteyi (izafiyet, nisbîlik) koymuştur. Mamafih, Mill gibi bazı klasikler, sosyolojinin ve bu arada iktisadın pozitif (müsbet) tahminlerin değil, eğilimlerin ilmi olduğunu söylemekle bu relativiteyi kabul ederler. Marshall gibi bir neoklasik iktisatçı da iktisat kanunlarını iktisadî eğilimlerin ifadesi olarak kabul etmiştir.

Tarihçi okul, ikinci olarak, klasiklerin insanı yalnız menfaat saikiyle kazanç peşinde koşan bir varlık olarak ele almalarına karşı çıkar. Gurur, şöhret arzusu, iş görmek zevki, vazife hissi, merhamet, yakınlara düşkünlük, itibar görme isteği gibi eğilimleri de hesaba katmak gerektiğini ileri sürerler ki, Mill gibi ve daha sonra Marshall gibi iktisatçılar bu tenkitleri dikkate almak zorunda kalmışlardır.

Tarihçi okul, klasiklerin soyutlamacı ve tümdengelimci yöntemleri yerine gözlemci ve tümevarımcı yöntemi ön plana çıkarır. Bu da sonraki iktisatçılar tarafından dikkate alınmak zorunda kalınmıştır. Böylece metod hakkında daha geniş bir anlayışa ulaşılmıştır. O kadar ki, Marshall gibi neoklasik iktisadın önemli bir siması, iktisat teorisinin evrensel ve her zaman ve her mekanda geçerli olamayacağını savunurken tarihçi okulu destekliyordu.9

Alman tarihçi okulu, klasik kapitalist okulun tıkandığı noktada, iktisada yeni bir hayatiyet vermiştir. Evrensel iktisadî kanunlara ulaşabilmek için sadece Batıyla sınırlı kalmayan, çok daha geniş tarihî araştırmalara ihtiyaç olduğunu ilham etmiştir. Nihayet iktisat biliminin izafi olduğunu, her milletin kendi tarihinden ve sosyal gerçeklerinden kaynaklanan ayrı iktisadî politikaları olması gerektiğini vurgulamıştır.10

Böylece iktisat tarihi bağımsız bir bilim olma sürecine girmiştir. XIX. yüzyılın ikinci yarısından itibaren İngiliz ve Amerikalı birçok iktisatçı Alman tarihçi okuluna mensup iktisatçıların bizzat Almanya'da öğrencisi olmuşlardır.

Alman tarihçi okulunun yoğun etkisiyle de Rogers, Toynbee, Cunningham, Ashley gibi iktisatçıların temsil ettiği "İngiliz tarihçi okulu" ortaya çıkmıştır.11

XVIII. yüzyıl sonlarında önce İngiltere'de ortaya çıkan Sanayi Devrimi, bu kavramı ortaya atan A. Toynbee (1852-1883), (aynı ismi taşıyan şöhretli İngiliz tarihçisinin amcası) klasik iktisadı, sanayi çağının getirdiği sosyal meseleleri çözmede en büyük engel olarak görüyordu. Ona göre, iktisadî gelişme ve tabiî kanunlar, aslında hakim güçlerin bencilliklerinin sonuçlarından başka bir şey değildirler. Serbest rekabetin İngiltere'de gerçekleşen biçimi, güçsüzlerin ezilmesi sonucunu oluşturmuştur. 1760-1820 arasında İngiliz tarım ve sanayiinin geçirdiği köklü değişiklikleri ilk defa 'Sanayi Devrimi' kavramıyla ifade eden odur.

Ona göre Sanayi Devrimi "serbest rekabetin refah getirmeden zenginlikler üretebileceğini" ispatlamıştır. Artan zenginlik sefaletin de yaygınlaşmasına; büyüyen üretim, sınıf çelişkilerinin keskinleşmesine ve üretici kitlesinin sosyal itibarının kaybolmasına yol açmıştır.12 Kısacası Sanayi Devrimi, teknolojik gelişme ve kitlesel üretim yanında işsizlik, düşük ücret, kötü çalışma şartları ve yaygın sefaletle birlikte gerçekleştirilmiştir. Osmanlı toplumundaki yüksek ücret vakıasının Sanayi Devrimi’nin bu toplumda oluşmama sebeplerinden biri olduğunu belirtelim.

Sanayi Devrimini ve modern kapitalizmi hazırlayan süreçte sermaye birikiminin büyük yeri vardır. Sermaye birikimini sağlayan da merkantilist dönemde yoğunlaşan deniz aşırı sömürgecilik ve köle sömürüsüdür. Bu türden bir ekonomik gelişme İslâm'a yabancıdır. Yirminci yüzyılın başlarına kadar İslâm ülkelerinin kapitalizmin tahakkümüne girmesinin de etkisiyle İslâm, Müslümanlar, tasavvuf suçlanmıştır.

Yukarıdaki açıklamalar, bize kapitalizmin evrensel bir gerçek olmadığı konusunun, daha iktisadın ayrı bir bilim olarak ortaya çıktığı dönemde ele alındığını göstermektedir. İktisat tarihi de öncelikle böyle bir anlayışın sonucudur. Daha sonraki dönemlerde ise, özellikle Batı ülkeleri dışında tarih araştırmalarının yetersiz kalması sebebiyle, genellikle kapitalizmin evrensel bir gerçek olduğu varsayılmıştır. Bunda, çağdaş kapitalist ve Marksist anlayışlardan kaynaklanan ideolojik yaklaşımlar da etkili olmuştur. Günümüz düşünürlerinden, sosyal ve iktisadî relativiteyi benimsemiş olanları bundan ayırmak gerekir. İktisat tarihi ayrı bir bilim olarak gelişirken işte bu relativiteden hareket ediyordu.

Kapitalist iktisat ile ideoloji arasında sıkı bir ilişki vardır. İdeoloji sınıflı bir toplumun ürünüdür ve belli bir sınıfın tercihlerini yansıtmaktadır. Kapitalist iktisat -kısmen marjinalistlerin meseleyi ideolojiden sıyırarak, fizyolojik vakıalara dayanan 'evrenselleştirme' ve bazı çağdaş iktisatçıların 'nicelleştirme' çabalarına rağmen- burjuvazinin çıkarları doğrultusunda gelişmiştir. Bunun tepki şeklinde ortaya çıkan türevi Marksist iktisat da işçi sınıfının sözcüsü olmak iddiasındaydı. Günümüzde ise ideolojiler sınıfları aşmış ve millet hatta kültür ve medeniyet çapına ulaşmışlardır. Bunun en son görüntüsü olan tek kutupluluk ve küreselleşme, kapitalizmin bir kısmının üzerinden komünist örtünün kaldırılmasından başka bir şey değildir. Gerçek temel çelişki gelişmiş-geri kalmış veya daha doğru bir deyişle kapitalist-az kapitalist ülkeler arasındadır.

İKTİSAT VE KÜLTÜR

Her kültür çevresinin kendisine mahsus bir iktisadı vardır. İktisat, evrensel gerçeklerden çok izafî gerçeklere sahiptir. Bu yüzden İslâm çerçevesindeki bir iktisat da farklı olmalıdır.

Günümüz iktisadının her yer ve zamanda geçerli gibi görünen bazı kanun ve ilkeleri ihtiva etmesi, bizi bu konuda yanıltmamalıdır. Gerçekte iktisadî düşünce ve yaklaşımları belirleyen, bu kanun ve ilkelerden çok taşıdığı kültür unsurlarıdır. Bu yüzden, günümüzde iktisat ilmine başlayanların ilk öğrenmeleri gereken şey, bu ‘bilim’in Batı kültüründen, Hristiyan-İbrani geleneğinden, Roma hukukundan ve Yunan düşüncesinden kaynaklanmış olduğudur. Bu kaynaklar, bizim de ortak olduğumuz asli ‘gelenek’ten birçok şeye sahip olabilirler. Fakat kapitalizmin oluşma tarihi içinde, büyük bir sapma ile ‘gelenek’ ile olan bağlar zayıfladığı için bu kültürden benimseyebileceğimiz unsurlar çok azalmış olmalıdır.

Dil ve tarih bize, İslâm toplumunu oluşturan ve bu oluşumu zaman ve mekana göre farklılaştıran eğilimleri öğretiyor. Bunlar hesaba katılmadan ele alınan İslâm ilkeleri, farkında olunmadan Batılı oluşumların sonucu olan eğilimler çerçevesinde ele alınıyor. Sonuçta karşımıza çıkan en iyimser bir yaklaşımla kapitalizmin bir varyantı gibidir. Yine bu yüzden Müslüman ‘aydın’ı, atıfları Batı kültürüne olan tipik bir çevre aydını olarak görmek çok yanlış değildir.

Ekonomi, önceleri ahlâk ilminin bir kolu iken, sanayi devrimiyle birlikte kapitalizmin teorik esasları halini almıştır. Bu tabir (ve iktisat) başlangıçta taşıdıkları tutumlu, idareli, itidalli olma ve tasarruf manalarını kaybetmiş; kitlesel üretim ve tüketime dayalı bir sistemin açıklayıcısı ve (özellikle Keynes'ten sonra) adeta bir harcama ilmi olmuştur. Bu haliyle o, kültürün ve tabiatın kirletilmesine ve giderek yok edilmesine zihni bir gerekçe teşkil etmiştir.

On sekizinci yüzyılın sonlarına doğru doğan kapitalist iktisat, içinde oluştuğu Batı toplumunun zihniyetini, geleneklerini ve kültürünü aksettirmektedir. Comte ve Spencer sosyolojide, Darwin ve Lamarck biyolojide ne yapmışlarsa, Ricardo ile Marx da iktisatta benzer şeyleri yapmışlardır. Hepsinde de doğrusal gelişme fikrî asli unsurdur.

Aydınlanma Çağı’nın tabiî hukuk öğretisi, tabiî düzen fikri, ‘bırakınız yapsınlar’ın her türlü müdahaleden uzak, kurtla kuzunun aynı serbestliğe sahip olduğu bir ‘serbest rekabeti’nin temelidir.

Gerek kapitalist gerek Marksist olsun, bir bütün olarak Batı iktisadının temel özelliği, evrensel bir gerçeklik olma iddiasını taşımasıdır. Belki her insan topluluğunun ortak meseleleri vardır. Fakat bunlar, özel şartlar bertaraf edilerek işlendiğinden dolayı kapitalist iktisat, geri kalmış ülkelerin kültürel ve iktisadî sahalarda Batı boyunduruğunda kalmalarına yardımcı olmaktadır. Bu süreç sonunda, kapitalizm sosyal (ve devletçi) bir kapitalizm halini alırken komünist sistem de yeniden yapılanmıştır.

Yani bugünkü iktisat, modern kapitalizmin ürünüdür. Bu yüzden de bir ilim olmaktan önce bir ideolojiler yumağıdır. İktisat kitapları da ana çizgi olarak, ya kapitalist ya da yine Batı'nın bir 'batıl mezhebi' olan Marksizmin ideolojik yaklaşımlarını aksettirmekte, Batı ülkelerinin ihtiyaçlarını ele almaktadır. Söz gelimi, gelir bölüşümü ile ilgili açıklamaları, emek ve sermaye teorilerinde odaklaşan ideolojilerine göre farklılık gösterir.

Modern kapitalizm veya modernite burjuvazinin eseridir. Yahudiliğin etkisi altında oluşan Protestan veya laik burjuva ahlâkı püriten ahlâktır.13 Bu ahlâkın temeli "Bu dünyada başarılı olan öbür dünyada da başarılı olur" fikridir. Burjuvazi, homo-economicus ile modellenir. Toplum modelini ise tam rekabet oluşturur.

Günümüzün Müslüman iktisatçılarının veri olarak kabul edip benimsedikleri bazı iktisadî yaklaşımlar çok kere Batı sisteminden kaynaklanmıştır. Bunların arasında evrensel olanlar şüphesiz ki vardır. Fakat gerçekten evrensel olabilecek iktisadî tahlillere ve ilkelere ulaşabilmek için çeşitli kültür çevrelerine, bu arada İslâm bilginlerinin eserlerine başvurmak gerekecektir. Bu eserler bize ‘İslâm iktisadı’, İslâm iktisadî düşünce tarihi ve iktisat teorisi için çok verimli kaynaklar teşkil etmektedir.

 

 

 

SPOT İÇİN

1  Kur'an ve Sünnet’ten kaynaklanıp bin beş yüz yıllık bir geleneğe dayanan İslâm iktisadının temeli sosyal adalettir. Bunun ihmali edilmesiyle İslâm, öncelikle bir hak ve adalet, bir insanlık meselesi olmaktan çok bir iddia ve mücadele konusu gibi tanıtılmıştır.

2   Batı'nın akılcı geleneği içinde ferdî psikoloji bakımından akla uydurma (rationalisation) nasıl büyük bir önem taşıyorsa, içtimaî sahada ideolojileri ortaya çıkaran da bu temel yöneliştir. Özellikle sınıf çıkarları için gerçekler akla uydurulur, yani istenilen şekilde saptırılır. İdeolojilerin temel ortak noktaları Batı'yı ve Batı kültürünü esas almalarıdır.

3  Yani bugünkü iktisat, modern kapitalizmin ürünüdür. Bu yüzden de bir ilim olmaktan önce bir ideolojiler yumağıdır. İktisat kitapları da ana çizgi olarak, ya kapitalist ya da yine Batı'nın bir 'batıl mezhebi' olan Marksizmin ideolojik yaklaşımlarını aksettirmekte, Batı ülkelerinin ihtiyaçlarını ele almaktadır.

Dipnotlar

1\ Fütüvvet ve ahilik hakkında bkz. Giese F., "Osmanlı İmparatorluğunun Teşekkülü Meselesi", Türkiyat Mecmuası, S. 1-İst. 1925; Abdülbaki Gölpınarlı, "İslâm-Türk İllerinde Fütüvvet Teşkilatı ve Kaynakları", İÜİFM, XI, İst. 1952, s. 354; Aynı yazar "Şeyh Seyyid Gaybi oğlu Şeyh Seyyid Hüseyin'in Fütüvvetnâmesi, İÜİFM, XVII, İst. 1960, s. 27-155; Franz Taeschner, "İslâm Ortaçağında Fütüvva Teşkilâtı", İÜİFM, XV, İst. 1955; Aynı yazar, "İslâm'da Fütüvvet Teşkilâtının Doğuşu Meselesi", Belleten, 142, Ankara 1972, s. 209210; L. Massignon, "Guild-Islamic", Encyclopaedia of the social sciences, VII- VIII, 214-216; "Sınıf", İslâm Ansiklopedisi, X, 555.

2\ Osmanlı Devleti XVIII. yüzyılın birinci bölümünde, 1747-1768 yılları arasında uzun süreli bir barış dönemi yaşamıştır. 21 yıl süren uzun ve kesintisiz bu barış döneminden sonra 1768 yılından 1820'lerin sonuna kadar uzun, yıpratıcı, masraflı ve yenilgilerle biten savaşlar yapmış, bunun sonucunda bütçe harcamaları önemli oranda artmıştı.

3\ Kalvinizmin izafe edildiği Jean Calvin (1509-1564) teokrat olduğu kadar siyasetçidir. Cenevre kentinin diktatörü olarak ölen Calvin'in, Stefan Zweig'ın 1936'da yazdığı bir kitabında Hitler'i çağrıştıracak bir ifadeyle ele alınması ilginçtir. Bkz. Kılıçbay, 2006, I, 90-98.

4\ Sombart, Werner (2005), Kapitalizm ve Yahudiler, (Çev. S. Gürses), 2. bs. İleri Yay. İst. ; (2008), Burjuva, (Çev. Oğuz Adanır), 2. bs. Doğu-Batı Yay. İst.; Kılıçbay, M. Ali (2006), "Kapitalizm, Kalvinizm ve İslami Kalvinistler", TİSK Akademi Dergisi, I. 2006, 91.

5\ Buna bir örnek olarak Medine pazarı uygulamasını verebiliriz. Bu pazarda mevki avantajları gibi rantların oluşmasına imkan verilmiyordu. (Cengiz Kallek, Hz. Peygamber Döneminde Devlet ve Piyasa, İst. 1992)

Yine İslam piyasa ekonomisiyle Orta Çağ Batısındaki uygulamanın birbirlerine çok benzediğini biliyoruz: Orta Çağ’ın ilk yarısında idealize edilen buhransız ve ihtirassız ekonomik hayat yeniden geçerli olup şehir için dayanışma ve himaye esaslarına göre örgütlenmiş bir ekonomik ve sosyal düzen tesisine çalışılmıştır.

Şehre ucuz ve bol erzak sağlayabilmek için malın pazara gelmesini, herkesin ihtiyacı oranında ve arz edilen miktar göz önünde tutularak alımını yapmasını sağlamak, zahirenin üreticiden dolaysız bir şekilde tüketici eline geçmesini sağlama prensipleri dahilinde hareket ediliyordu. Bu nedenle, pazara gelmeden bir malın, şehre varmadan yolda alınmasının, ihtiyaçtan fazlasını alıp depo ederek suni darlık yaratarak ihtikar yapılmasının önlenmesi gerekiyordu. Satılmak üzere gelen mallar, belediye memurları gelip evsafını ve fiyatını tesbit edinceye kadar pazar yerinde bekletilir ve pazar açıldıktan sonra satışına izin verilirdi.

Fiyatlar narha tabiydi. Pazar yerlerinde, mevki rantını önlemek için pazarcı esnafın yeri belli bir sıra dahilinde değişiyordu.

Bkz. Halil Sahillioğlu, İktisat Tarihi Ders Notları

6\ See, Henri, Modern Kapitalizmin Doğuşu, Çev. T. Erim, İst. 1970, s.43. İslâm'ın sömürüye, sömürgeciliğe imkan tanımayan; adaletsizliğe, ferdiyetçiliğe, riba, kumar ve spekülatif işlemlere karşı olan sistemi kapitalizme geçiş imkanı vermemiştir.

7\ İdeoloji konusunda bkz. Cemil Meriç, Umrandan Uygarlığa, İst. 1984.

8\ Sosyal tarih çalışmaları için bkz. Freyer, Hans, İçtimai Nazariyeler Tarihi (Çev. T. Çağatay, 2. bs.), Ank. 1968, 20-26.

9\ Ona göre klasikler, ‘İngiliz medeni hukukunu Hindistan'ın yerli halkı üzerine zorla empoze eden’ zihniyetinin etkisiyle teorilerini ‘bütün dünyanın Londra'nın sermayedarlarından oluştuğu’ varsayımı üzerine kurmuşlardı. Soyut akıl yürütme yöntemi ise ona göre Ricardo'nun Yahudi olmasından kaynaklanıyordu. Yine o, tümevarımın tümdengelimle birlikte kullanılması gerektiğini vurgulamıştı. Bu nakiller için bkz. Kurmuş, Orhan, Bir Bilim Olarak İktisat Tarihinin Doğuşu, Ank. 1982, 143-5.

10\ Alman tarihçi okulu hakkında bkz. Rist C.- Gide, C., Fizyokratlardan Günümüze Kadar İktisadî Mezhepler Tarihi, (Çev. A. Muammer-Ş. Kaya), 4. bs. İst. 1341, 497-535; Kazgan, Gülten, İktisadî Düşünce veya Politik İktisadın Evrimi, 2. bs. İst. 1973, 208-210; Kurmuş, 1982, 143.

11\ Kurmuş, 1982, 79-89.

12\ Kurmuş, 1982, 166-171.

13\ İngiltere'de 1600'lü yılların başında radikal bir Kalvinist mezhep olarak yayılan püritenlik, İngiltere'de 1649'da Cromwell'in iktidara gelmesinde, ABD'nin kuruluşunda ve Kızılderili soykırımında etkili olmuştur. Afganistan ve Irak'ın işgallerinde püriten geleneğininin önemli yeri vardır.

Yazar:
Prof. Dr. Prof.Dr. Ahmed TABAKOĞLU
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul