17 Eylül 2021 - Cuma

Son Sayı Başlıkları
Şu anda buradasınız: / Türkiye'deki Şirk Baronlarına Karşı Muharref Selefiliğin Başarısızlığı
Türkiye'deki Şirk Baronlarına Karşı Muharref Selefiliğin Başarısızlığı

Türkiye'deki Şirk Baronlarına Karşı Muharref Selefiliğin Başarısızlığı Doç.Dr. Mehmet FIRAT

TÜRKİYE’DEKİ ŞİRK BARONLARINA KARŞI MUHARREF SELEFİLİĞİN BAŞARISIZLIĞI

Selefiyye kavramı: Sözlükte ‘önce gelmek, geçmek, geçmişte kalmak’ anlamındaki selef (sülüf) kelimesinden gelen Selefiyye ‘geçmiş insanlar, soy, fazilet ve ilim bağlamında önce gelip geçenler’ demektir. Selef, terim olarak ilim ve fazilet açısından Müslümanların önderleri sayılan ashâb ve tabiîn için kullanılır. Selefin üstünlüğü, ümmetin en hayırlısının Hz. Peygamber döneminde yaşayanlar, sonra onların ardından gelenler (sonra da onları takip edenler) olduğu yolunda rivayet edilen hadise dayanır. (Müsned [nşr. Arnavut], IV, 76-77; Buhari, “Şehâdât”, 9, “Ashabu’n-nebî”, 1; Müslim, “Fezailü’s-sahâbe”, 210-214) (DİA, “Selefiyye” maddesi, M. Sait  Özervarlı)

Bu akımın altı tane isimle anıldığı rivayet olunur:

1- Ehli’s-sünnet-i ve’l-cema’a

2- es-Selefü’s-salih

3- el-Firkatü’n-naciye (kurtulan taife)

4- Ehli’l-hadis ve’s-sünne

5- Ehli’l-eser

6- Taife-i mansura (şirk ve bid’atlara karşı Allah’tan güç almış başarılı taife)

 

Bu isimler tüm ümmet içinde bu taifeye yakıştırılmıştır. Bununla beraber bu isimlerin manaları hadislerle desteklenmiştir. (bkz. Fırekün Muasire,(Dr. Ğalib bin Ali Avvaci.) c.1, s.98)

 

Muhakkak ulema ‘selef’ manasını şöyle yorumlamıştır: Sahabe, tabiîn ve tebe-i tabiîn olanlar, yani asr-ı saadet ile beraber üç asrın vahyi bütün ruhu ila yaşadığı İslam’ın altın çağlarında yaşayanlar ve onları takip eden halefler (onlardan sonra yollarını takip eden salihler)dir. Bu manayı kabul edip daha kapsamlı hale getiren İbn-i Teymiyye (r.a.) şöyle diyor: “O dönemdekiler Peygamber (a.s.)'imizi daha iyi bilenlerdi. Hareketlerini, sözlerini, hayatını, duruşunu, kalkışını, günlerini, bütün yaşam tarzını hem bilip hem de tatbik etmişler; hadislerini kalplerinde koruyarak ezberlemişler, sakimini (zayıfını) sahihinden ayırmışlar ve bu hadislerden fıkhî içtihatları çıkarma tekniğini bilmişlerdir. Bununla beraber bu metodolojiyi harfi harfine hayatlarında sünnet bağlamında uygulamışlardır. İşte bunlar, Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat hadisidirler.” Ve şöyle devam ediyor: “Ehl-i hadis derken, sadece hadisi duyanlar veya rivayet edenler yahut yazıp kitabet kaydına alanları kastetmiyoruz. Hadisi duyan, zahirî ve batınî manada tam tahlilini yapıp ezberleyen, Kur’an’la beraber hayatında uygulayan ve fukahâdan alınan malumatlara tabi olan şahsiyetleri kastediyoruz.” (el-Feteva li İbn Teymiyye, c.4, s.85-95)

Bu açıklamadan anlaşılan o ki, eğer kişi hadisi bilip amel etmezse onun müsteşriklerden farkı yoktur. Ya da Kur’an meallerini ezberlemiş fakat hayatında yaşamıyorsa yine nifak hükmüne girer.

Bu taifenin fırka-i naciye (kurtulan taife) ile isimlendirilmesine gelince bu, Allah Rasulü (s.a.s.)’in şu hadisinde belirtilmektedir: “Size iki şey bırakıyorum, onlara sımsıkı sarıldıkça sapıtmazsınız: Allah’ın kitabı ve benim sünnetim.” (Muvatta, İmam Malik, s.899. Kitabü’l-kader)

 

SELEFİYYE AKİDESİ VE MENHECİ

 

Bütün ibadet ve dava ahkamında Kur’an ve sünnet esas alınır. Kitap ve sünnet esası üzerinde tevilsiz şekilde hüküm bina edilir. İtikadi meselelerde nassın hükmüne karşı aklın yorum yapma mecali kalmaz; ancak akıl, ilahi yolun metodu anlaşılması için bir düşünce aracı olarak kullanılır. Vahyin her iki kısmı (Kur’ân ve sünnet) bu taifenin birbirinden ayrılmaz dini esasıdır. Bazı batıl akide sahipleri ve tuğyan proje taşeronlarının sadece Kur’ân ile hareket etmeleri, aslında sünneti ortadan kaldırmak için izledikleri bir yoldur. Bu taife, bid’ata şiddetle karşıdır ve bid’at ehlinden uzak durur, onlarla asla ve asla bir araya gelmez. Bu metodun delili, ayet ile sabittir: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, peygambere itaat edin, sizden olan ulü’l-emre de. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, onu Allah’a ve peygambere götürün. Bu, elde edilecek sonuç bakımından hem hayırlıdır hem de en güzeldir.” (Nisa 59)

 

Bu akidede, Allah’ın isim ve sıfatlarındaki ‘tevhid’ (birleme) imanda esastır. Yani isim ve sıfatlar, Kur’an ayetlerinde olduğu gibi zahiri manalarıyla kabul edilir. Mehdi’nin kıyamı, Deccal’in zuhuru, İsa’nın nüzulü, bu akidede esastır. Sihrin, büyünün etkisine inanılır. Kebair (büyük günahlar) işleyenler tekfir edilmez. Muayyen (bireysel) tekfir, delil ve hücceti ikame ettikten sonra yapılabilir. Bariz bir şekilde kafirin küfrünü ikrar etmenin hükmü küfürdür. Tağutu reddetmek sahih imanın şartlarındandır. Zalimin zulmüne rıza gösteren, yandaşlık yapıp ona en ufak bir şekilde meyledenin hükmü, o zulme ortak olmak demektir. Namaz kılmayana gelince Ahmed bin Hanbel ve imam İbn Teymiyye’e göre o kişinin hükmü küfürdür. Sair Ehl-i sünnet uleması, Şafiî, Malik ve Ebu Hanife’nin görüşlerine göre, o kişi veya kişiler irtidat ve küfür hükmüne girmezler; fakat ekber-i kebair günahlarından olduğu için kişi şeriat mahkemesinde din tebliğatından sonra hayatında namaz kılmamaya ısrarlı bir şekilde devam ederse, o kişi ölüm ile cezalandırılır, yalnız yıkanıp namazı kılınır ve Müslüman mezarlığına defnedilir. Selefi akidesinde kabir, türbe, mürşid, melekler veya cinlere yapılan herhangi bir istiğase (çağrı) hükmü şirk-i ekberdir. Cinler, şeytanlar veya mürşidler, Allah’ın çaresiz mahluklarıdır. Olağanüstü güçlerini kullanarak insanlara yardımcı olamazlar. Bu taifenin hadise bağlılıkları olağanüstü derecededir.  Allahu Teala’nın isim ve sıfatlarında bu taifenin uleması arasında hiçbir düşünce farkı yoktur. Bütün alimler, rab, ilah, din, ibadet kavramlarındaki tevhid hakkında aynı fikirdedir, yani bu kavramlardaki tevhid asla parçalanamaz. (bkz. Usûlu’d-din Inde’l-imam Ebu Hanife, s.203, Dr. Muhammed bin Abdurrahman el-Humeyyis)

 

Allah ile kul arasında vasıta, vesile ve aracının kabul edilmesi durumunda şirk olduğu konusunda bütün selefi uleması hemfikirdir. (bkz. Usûlu’d-din Inde’l-imam Ebu Hanife, s.203, Dr. Muhammed bin Abdurrahman el-Humeyyis)

Bu yolda yetişen bir kısım meşhur ulemanın isimleri şöyledir: Süfyan bin Uyeyne, Müslim bin Haccac, Abdurrahman bin Amr el-Evzai, Ahmed bin Hanbel, Ali ibnu’l-Medini, Ebu Sevr İbrahim bin Halid, Muhammed bin İsmail el-Buhari, Ebu Zur’a Ubeydullah bin Abdulkerim, Muhammed bin Cerir et-Taberi, dört mezhep imamları, İbn Kesir, İbn Huzeyme, Sehl bin Abdullah et-Tüsteri, İbn Teymiyye, Muhammed bin Abdulvehhab et-Temimi, İbn Kayyim el-Cevziyye.

 

TÜRKİYE’DEKİ MUHARREF SELEFİLİK AKIMI

 

Anadolu Selefiliği tek yönü ile Kur’ân mealciliği üzerinde yürümektedir; yani hadis-sünnet tamamen unutulmuş, sahabe ve tabiîn devreden çıkarılmıştır. Kur’ân meali ile ahkam kesiliyor. Hadis denince bu akımın düşüncesine çok yabancı gelir. Çünkü marjinalleşmiş bir akım olup hadisi esas almadan sadece Kur’an meali ile yetinen bir düstura sahiplerdir. Merhum Seyyid Kutub’u da bazen fıkhi görüşlerinde kaynak gösteriyorlar maalesef. Bu şehid mütefekkir alim, fıkıh alimi değil; çünkü usul-i fıkıh dalında eser ve âsârı olmamıştır. Buna kıyasen İmam Gazali’nin bile fıkhi görüşleri fukaha tarafından zaman zaman eleştirilmiştir. (Bkz. Buğyetü’l-mürted, s.10.19.104. Mecmuatü’l-feteva li İbn Teymiyye, c. 10, s. 551-552)

Bu akım içinde metod o kadar basite alınmış ki Kur’ân mealini en fazla kim ezbere bilirse (özellikle ayet rakamları ile ) en büyük allame odur!.. İlim çalışması Arapça dil grameri olmadan sadece ayet mealleri ve tekfirler yeterlidir onlar için. Nadiren İbn Teymiyye ve Seyyid Kutub’dan kaynak getiriyorlar. Ulema karşısında edep ve saygı asla söz konusu değildir. Hatta bazen akıl dışı çelişkiler ortaya çıkıyor: arkadaş kendi dava arkadaşını tekfir ederek  gri bir nefret atmosferini oluşturuyor. Özellikle tekfir felaketi bu zümrenin en tatmin edici egosudur. Hatta bazen bağlı bulunduğu hocasının tekfirini yapanlar vardır. Bu psikolojik yapıya sahip bir akımın ittifakı elbette söz konusu olamaz; çünkü herkes tereddütle dava arkadaşına bakar ve paranoyaklaşır. Böylece darmadağın bölük pörçük gruplar halinde perişan vaziyetteler.  Yani  mealci demo-İslamistlerle aralarında ki fark: demo-İslamistler metodu hadisi inkar eder, kaynak olarak sadece Kur’an’ı kabul eder. Bu akım  ise hadisi inkar etmez, hatta teoride kabul eder, ancak yine hadis değil de sadece Kur’an  esastır. Aralarındaki fark budur. Bu kardeşlerimizin çevreleri ile  sosyal ilişkileri son derece kopuktur. Oysa Allah Rasulü’nün davet metodu bu şekilde değildi. Allah Rasulü’nün ilk davet metodu gizli oldu sonra Şuara 214 ayeti (yakın akrabanı da uyar) nazil olunca İslam dinini ilan etmeye başladı. Daha sonra her tarafa davet ve tebliği yaydı, Taif’te bizzat davet yaptı. Nitekim Rasulullah’ın (s.a.s.) müşriklere verdiği cevap tarihimizin kaynaklarında malumdur. Hatta panayırlara katılıp İslam tebliğini yapardı. Ne esef vericidir ki bu kardeşlerimiz sadece balkonlarda oturup sokaktan geçenleri tekfir ile yetiniyorlar. Yukarıda gerçek ehl-i sünnet tarifi ile bu kişilerin arasında çok büyük farklar olduğunu görüyoruz. Buna rağmen yine tevhid çizgisinde olup hataya düşen kardeşlerimiz diye kabul ederiz. Gel gelelim bunlar, şirke karşı mücadele çalışmalarına, ancak kendi zihniyetlerinde bir jenerasyon yetiştirip kin ve nefret dolu bir ruh yapısını gençliğe veriyorlar. Sayıları biraz çoğalınca tekrar tefrika başlıyor. Bu üzücü tablo karşı oldukları şirk baronlarına karşı ne kadar başarılı olacak?

 

TÜRKİYE’DEKİ SUFİZM AKIMLARI VE DİSİPLİNLİ ÇALIŞMALARI

 

 Sufizm denince akla  gelen tek kişiden  gelen otorite kabulü ve mistik hezeyanlarla metafizik bir ibadet anlayışıdır. Yani yârı-tanrılaşmış bir şahıs olağanüstü güçleri kullanabilir, fizikötesi sultasını elinde tutan mürşit işin başındadır. Mürit ise gassalın elindeki cenaze gibi, hiçbir seçenek hakkına sahip değildir. Maddi-manevi her şey mürşidin yoluna feda edilir ve hareketleri sorgulanamaz. (bkz. eş-şirkü fi’l Kadimi ve’l-hadis. c1. s.137. Ebu Muhammed Zekeriya)

Tarikat camiaları son günlerde var güçleri ile  ilim çalışmalarına sarılmışlar.  Gazete, medya ve dergi kurumlarını da işletiyorlar; birlik ve beraberlik içinde tek hedefe doğru yürüyor. Edep, saygı, kesinlikle bu akımın bir ilkesidir. Alim sınıfı, fetva makamı, müderris, sosyal ilişkilerden sorumlu kişi, dış ilişkilerden sorumlu sekreterya, gelir gider görevlisi,  cennet vaatleri karşılığında hayrat gelirleri ve himmet bağışları saymanları... Bu nizamlı ve disiplinli çalışma muazzam bir ahenk içinde yürüyor. İlim çalışmaları tıpkı eski klasik medrese usulü gibi, talebe-üstad ilişkileri edep ve adap esasları üzerinde kriterize edilmiştir.  Tabi ki mürşidin ulvi makamı  onların inancında tam uluhiyet sıfatındadır. (Bkz. Envaru’l Kudisyye s.137. Mevahibu’s-sermediyye s.133-134; Camii Keramati’l Evliya (li’n Nebhani) c.1.s.251; Cuhudu’l-ulemai’l Hanefiyyeti  fi İbtali Akaidi’l Kuburiyeti. c.2.s.753 Doktor Şemsettin es-Selefi el-Afgani, Doktora tezi) Yani bu akım içinde ihanet asla söz konusu değildir. Birliktelik, ittifak had safhadadır. Selefi  gruplarında liderlik, önderlik, rehberlik kavramları kesinlikle akla bile gelmez. Çünkü herkes kendini  birer mutlak müçtehid  sanıyor!  Herkes bir grup kurma peşinde ve egosunu tatmin etme çabasındadır. Bazı grupları demokrasi meselesinde  son derece şeffaf bir şekilde rejime entegre olmuş kapitalist bir selefi bazındadır. Felsefi iddiası ise şudur: Bu çağımızda topluma rububiyet kavramını tebliğ etmemiz lazımdır. Bu iddia çok sinsi ve planlı tesis edilmiş bir iddiadır; çünkü İslam siyasi tarihine baktığımızda hiçbir zaman rububiyet tebliği için savaş yapılmamıştır. Dünyada hiçbir peygamber dinsiz bir kavim üzerine din tebliği yapmaya gitmemiştir. Çok az sayıda  bazı kavimler hariç, her kavim yaratıcının rablik sıfatına inanmıştır. Zaten son peygamber Hz. Muhammed (s.a.s) in tebliği uluhiyet tevhidi ile ilgili olmuştur. Konuyu uzatmadan şöyle bir gerçek görüyoruz: Bazı (sözde) selefi grupları üç şartla metodlarını yürütüyorlar: 1-İran’ı tekfir etmek.-2 Tasavvuf ehlini müşrik görmek. 3- Uzun sakal bırakmaktır. Allah bizi gerçek selef-i salihin yoluna tabi olanlardan eylesin.

 

       

 

Yazar:
Doç.Dr. Mehmet FIRAT
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul