05 Aralık 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / Niyetin Küfri Ameller ve Günahlar Üzerindeki Etkisi Üzerine Bir Çalışma
Niyetin Küfri Ameller ve Günahlar Üzerindeki Etkisi Üzerine Bir Çalışma

Niyetin Küfri Ameller ve Günahlar Üzerindeki Etkisi Üzerine Bir Çalışma Seyfulislam ÇAPANOĞLU

 

 

عَلقَمَةَ بنَ وَقَّاصٍ اللَّيْثِي يَقُولُ: سَمِعْتُ عُمَرَ بنَ الخَطَّاب رَضِي الله عَنْهُ عَلَى المِنْبَرِ قَالَ: سَمِعْتُ رَسُولُ الله صَلى الله عَلَيْهِ وَ سلَّمَ يّقُولُ : إِنَّمَا الاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ وَ إِنَّمَا لِكُلِّ امْرَءِ مَا نَوَى فَمَنْ كَانَتْ هِجْرَتُهُ اِلَى دُنْيَا يُصِيبُهَا أَوْ إِلَى امْرَأَةٍ يَنْكِحُهَا فَهِجْرَتُهُ إِلَى مَا هَاجَرَ إِلَيْهِ.

             “…Alkame b. Vakkas el-Leysi diyordu ki: Ömer b. Hattab’ı minberin üzerinde şöyle derken işittim: “Rasulullah (s.a.s) şöyle derken işittim: ‘Ameller ancak niyetlere göredir. Herkesin niyet ettiği ne ise, eline geçecek olan şey ancak odur. Artık her kim nail olacağı bir  dünya(malı) veya nikahlanacağı bir kadından dolayı hicret  etmiş ise, onun hicreti hicret etmiş olduğu şeyedir.’” (Buhari (1/143) K. Vahiy, hadis no: 1)

             Niyet ile ilgili gündeme gelen bu hadisin sıhhat durumu sahihtir. Meşhur bir hadistir. Fıkhın bir çok konusuna dahildir. Hadisle ilgili olarak niyetin incelendiği yerler, Allah’a itaat olan konulardaki konumu, mübah olan konularda niyetin konumu ve en son olarak da Allah’a karşı masiyet manasında küfür ve günahlarla ilgili olarak niyetin konumu ve bu fiiller üzerindeki etkileridir. Biz bugün en son madde üzerinde duracağız. Yani Allah’a masiyet hakkında niyetin yerinin ne olduğu, küfür ve günah konularında niyetin geçerliliğinin İslam kanunlarına göre nasıl anlaşıldığını, İslam alimlerinden hareketle sunmaya  çalışacağız.

             Öncelikle hadisin Arapça dil kurallarına göre kısa bir açılımını verelim:

إِنَّمَا الاَعْمَالُ بِالنِّيَّاتِ : Ameller ancak niyetler iledir.

             إنَّمَا: إن +ما : Buradaki ما : Ma-i kaffe (yani engel manasınadır.) Bazı kelimelerin sonuna gelerek onların görev yapmasına mani olduğu için bu adı almıştır. Örnek olarak  fiillerden sonra :كَثْرَمَا/قَلّمَا / طَالَمَا. Harflerden sonra ise: كَأَنَّمَا / أَنَّمَا / إِنَّمَا

             إِنَّمَا:  Ancak, sadece, yalnız, fakat, bilakis, aksine manalarına gelir.

             الاَعْمَالُ kelimesindeki ال(:el) elif/lam cins içindir. Yani manayı hususileştirmez, genelleştirir. Harf-i ta’rif cem’ yani çoğul bir kelimeye dahil olunca, istiğrak yani devamlılık, kesintisizlik manasını ifade eder.

             بِالنِّيَّاتِ kelimesindeki ب : Bi harf-i ceri vasıta yani iki şeyi birbirine bağlayan, istiane yani yardım etmek isteyen ve mulabeset yani ülfet, münasebet, ihtilat etmek manalarına gelir.

              Buna göre hadisin manası “Ancak ki bütün ameller niyetler ile beraberdir” olur. Yani zahir anlamında, amelin niyetsiz olmayacağı, niyet olmadan yapılan amelin kabul olmayacağı ifade edilir.

             ب : Bi harf-i cerinden dolayı, niyetlerin yapılacak amelle yakın  bir zamanda olmasını gerekli kılar. Araya fasıla girdi mi amel için yeniden niyete ihtiyaç vardır.

             Burada ki ال:el takısının cins belirtmesi de işin iyi de kötü de olacağına delalet eder.

             الاَعْمَالُ : Musned-i ileyhtir. Yani kendisine bir hüküm bina edeceğimiz şeydir. Ayrıca mevsuftur, yani sıfat ile sıfatlanandır.

             بِالنِّيَّاتِ : Musneddir. Yani kendisi ile musned-i ileyhe hüküm verilen unsurdur. Ayriyeten sıfattır.

             Musned-i ileyh olan mevsuf, musned olan sıfat üzerine kasrolmuştur. Yani kasrın manası, bir şeyin başkalarında bulunmayıp sadece bir şeyde mevcut olduğu söylemektir.

             Bu unsurlar  göz önünde bulundurulduğunda hadisin manası şöyle olur: “Amellerin yerine gelmesi için mutlaka niyet gerekir. Niyetsiz bir amel olmaz.”

             Hadisin Beyan ilmine göre değerlendirilmesi ise şöyledir:

             Hadisin zahirinden anlaşılan manası şöyledir: “İhtiyari (tercihe dayalı serbestiyeti bulunan işler) fiillerden her biri ancak failden (tercihe dayalı işi yapan kişi) bir kast ve irade ile sadır olur.”

             Rasulullah (s.a.s)’in beyanı bundan öteye; bütün Allah’a taatler ve mübah olanları içine alır. Yasaklar bu işin dışında kalır. Yani iyi niyetle haramlar işlenmez. Mübah işlerde niyetle işten sevap alınır.

Cemaleddin el-Kasmî (rh. a) ‘İhyau Ulumi’d-Din Muhtasarı’ adlı eserinde amellerle ilgili olarak şunları söyler:

Ameller genel olarak üç kısma ayrılmaktadır: İbadetler, günahlar ve mübahlar.

Günahlara gelince: Niyet,  günahı günah olmaktan çıkarmaz. Yani masiyetler niyetten dolayı taate dönüşmez. Bunun misali, tıpkı başkasının kalbini kazanmak için bir insanın gıybetini yapan veya başkasının malından bir fakiri doyuran veya haram mal ile mescid veya medrese yaptıran ve maksadı hayır olan kimsenin durumu gibidir. İşte bunların tümü bir cehalettir ve  bunları zulüm ve günah olmaktan çıkarma hususunda niyetin hiçbir etkisi bulunmamaktadır. Aksine bu kişinin şer’i emirlerin hilafına şer ile hayır işlemek istemesi de başka bir şeydir. Eğer bunu bilerek yapmışsa, bu kişi şeriata karşı çıkmış demektir. Eğer bunu bilmiyorsa cehaletinden dolayı günahkardır, çünkü ilim talep etmek her Müslümana farzdır.

Hayırların hayır oluşu sadece şeriatle (Allah’ın kanunlarıyla) bilinir. Nasıl olur da şer hayra  dönüşebilsin? Heyhat! Bu sebeple Sehl (r.a) şöyle demiştir: “Allah’a cehaletten daha büyük bir günah ile isyan edilmemiştir.” Kendisine “Ey Ebu Muhammed! Cehaletten daha fena bir şey biliyor musun?” diye sorulduğunda, “Evet! Kişinin cehaletinden cahil olmasıdır” demiştir.

Evet! Niyet sebebiyle yapılan ameller masiyetlere dönüşebilmektedir. Eğer niyete çirkin maksatlar bulaşırsa, günah daha da artar ve vebali büyür. (Cemaleddin el-Kasımî, a.g.e (528-9) Çev: Abdullah Samed Afaracı, İ’tisam Yay., 2.bsk)

İmam Şafii (rh.a) el-Umm (7/492-3)’de “İkrar, İctihad, Zahir ile hükmetme” başlığı altında, Rasulullah (s.a.s)’e gelen iki hasma “Ben ancak beşerim! Siz iki hasım olarak geldiniz. Belki sizden bazıları bazısından hüccetini daha iyi ortaya koyar. Ondan ne işittimse onun üzerine hükmederim. Kim için kardeşinin hakkından bir şeye hüküm verirsem ondan almasın. Çünkü o aldığı parça, ateşten bir parçadır” hadisine dayanarak demiştir ki:

“Bu hadisin delaleti üzere imamlar ancak zahir üzerine hükmetme ile görevlendirilmiştir. Rasulullah (s.a.s) sözünde dedi ki: ‘kardeşinin hakkından bir şeye hükmetsem’. Bunun üzerine Rasulullah  (s.a.s)’in haberinde, bu konuda batında (yani içindeki niyetinde, gizlediği şeyde) olanla hüküm haramdır. Mübah olan zahir üzere hükmetmektir.

Onların hakkında hükmettiği zaman, ancak onun lafızlarıyla hükmolunur. Ondaki gayb olan (yani içindeki ile) hükmolunmaz.

Onların hepsinde gayb olan, onların niyeti veya  kendi nefsinde (yani içinden) söylediği sözdür. Hakimin  hiçbir kimse hakkında lafzın dışında delaleti üzere bir şeyle hükmetmesi helal değildir. Bundan dolayı Allah’ın emrinden gayb olan şeyler ile (yani) niyet, sebep, zan ve töhmet ile hükmedilmez.” (İmam Şafii, el-Umm (7/492-3) Daru’l-Vefa bask. Tahkik: Dr. Rıfat Fevzi Abdulmuttalib)

Amellerin iptal olması için niyete ihtiyaç olmadan da gerçekleşeceğine dair delillerden biri de İmam Buhari (rh.a) Sahih’indeki şu başlıkta gizlidir. Sözkonusu başlıkta şunlar yer alır: “Mü’minin, farkında olmadan amelini iptal edilmesinden korkması”

İmam Bedreddin el-Ayni (rh.a) bu başlık altında şunları kaydeder:

“…Nevevi dedi ki: (Amellerin) boşa gitmesinden murad iman eksikliğidir. Bazı ibadetleri iptal eder. Küfür değildir. Çünkü insan ancak ona itikad ettiği şeyle küfre girer veya yaptığını bilmesidir. Çünkü o küfrü gerektirir.”

Derim ki: Bu konudaki görüşe bakılır. Cumhur küfür kelimesinden dolayı insanı tekfir  eder ve onu işlemekle küfrü mucib olur. Onu bilmese de (bu) küfürdür.” (Bedreddin el-Ayni, Umdetu’l-Kari (1/427) 2. bsm 2009, Daru’l-Kutubu’l-İlmiyye, Beyrut Lübnan)

İbni Hacer (rh.a) de ‘Fethu’l-Bari’de aynı bab başlığı ile ilgili olarak şunları kaydetmektedir:

“Müminin, farkında olmadan amelinin iptal edilmesinden korkması" : Bu konu özel olarak Mürcie mezhebinin görüşünü reddetmeye yöneliktir. Gerçi önceki konularda da onların görüşlerini reddeden bölümler vardı, ancak bîd'at ehlinden başkaları da o kapsama giriyordu. Bu konu ise öyle değildir.

Mürcie, ‘ertelemek’ anlamında olan ‘irca’ kelimesinden türetilmiştir. Çünkü onlar, amelleri imandan ayırarak bir anlamda ertelemekte ve şöyle demektedirler: ‘İman, kalp ile tasdikten ibarettir.’ Onların çoğunluğu, imanın dille söylenmesini de şart koşmamışlardır. Bu mezhepte olanlar, isyankârlar için de kâmil anlamda iman isminin söz konusu olacağını söyleyerek şöyle demişlerdir: ‘İmanla birlikte hiçbir günahın zararı olmaz.’ Onların görüşleri usûl kitaplarında bilinmektedir.

 

Amellerin İptal Edilmesi

 

Amelinin iptal edilmesi, kişinin işlediği amelin sevabından mahrum kalması demektir. Çünkü kişi, yalnızca halis olarak yaptığı amellerin sevabını alır.

 

Kadı Ebu Bekr ibnü'l-Arabî şöyle demiştir: 'Sorumluluk, kişinin ikinci amelde kastetmese bile ilk ameldeki kastı ile olur. Çünkü kasta riayet birinci amelde söz konusu olup sonra ilk niyetin hükmü diğer amelin başında da devam eder. Niyet iyi olsun kötü olsun fark etmez.'” (Muhtasar Fethu’l-Bari (1/145-6 ve 151) Polen Yay.)

 İbni Nuceym (rh.a) der ki:

“Kim gerek şaka yere gerekse ciddi olarak küfür kelimesini söylerse, tüm alimlere göre kafir olur. Bu konuda niyetin hiçbir geçerliliği yoktur.” (Faruk Furkan, İslam Hukuku Açısından Tekfir (sh/181), Bahru’r-Raik (5/134)’ten alıntı)

İbn Teymiyye (rh.a) ‘Sarimu’l-Meslul’ adlı eserinde ‘Sövme suçunu işleyenin mutlak manada kafir olacağının delili’ başlığında şunları  söyler:

“Ümmetin selefinin ve onlara tabi olan halefin peygambere söven kişiyi, bu sövme suçunu ister helal görerek isterse de helal görmeden işlesin, kesin olarak tekfir ettiği böylelikle ortaya çıkmış oldu.” (İbn Teymiyye, es-Sarimu’l-Meslul/Rasulullah (s.a.s)’e Hakaret Eden Kimsenin Hükmü (sf. 620) çev: Halil İbrahim Turhan, Neda Yay.)

İbn Teymiyye (rh.a) yine aynı eserinde ‘küfre niyet etme’ ile ilgili olarak şunları söyler:

“Genel olarak şöyle de denilebilir ki; her kim küfür olan bir şeyi söyler veya yaparsa, bu ameliyle kafir olmayı kastetmemiş olsa dahi kafir olur. Çünkü Allah’ın dilediği kimseler hariç hiç kimse bilerek küfrü kast etmez.” (İbn Teymiyye, es-Sarimu’l-Meslul /Rasulullah (s.a.s)’e Hakaret Eden Kimsenin Hükmü (sf. 221) çev: Halil İbrahim Turhan, Neda Yay. & İbn Teymiyye, es-Sarimu’l-Meslul (sf. 205) 1. bsk. 1997/1416, Daru’l-Kutubi’l-Arabi, Beyrut)

Aliyyu’l-Kari (rh.a) ‘Fıkhu’l-Ekber Şerhi’nde  “Kendi isteği ile küfür kelimesini söylemek küfürdür” başlığı altında şunları kaydetmektedir:

Konevi demiştir ki: Bir kimse kendi isteği ile inanmadığı halde küfür kelimesini söylerse kafir olur. Çünkü hükmüne razı olmasa da o, bu kelimeyi söylemeye razı olmuştur. Bu sebeple ona kafir denilir. Bilmemek sebebiyle mazur tutulamaz. İlim adamlarının çoğunluğuna göre bu hüküm böyledir. Bazı alimlerse başka türlü düşünmüşler, bu görüşü kabul etmemişlerdir.” (Aliyyu’l-Kari, Fıkhu’l-Ekber Şerhi (sf. 312) çev: Yunus Vehbi Yavuz, Çağrı Yay.)

Aliyyu’l-Kari (rh.a) kitabının bir başka yerinde ise şunları söyler:

“Sonra bil ki, bir kimse itikat etmese de manasını bilerek, küfür kelimesini konuşursa, fakat bu kelime kendisinden zorlama olmaksızın isteği halinde çıkarsa, bazılarınca tercih edilen görüşe göre, küfrüne  hükmolunur. Çünkü iman tasdik ve ikrarın tamamına denir. Küfür kelimesini söylediği için inkar sebebiyle ikrar da değişmiş olur. Fakat bir kelimeyi konuşup bu kelimenin küfrü gerektirdiğini bilmezse, Kadıhan fetvasında bu meselede tercihsiz ihtilaf zikretmiştir. Şöyle demiştir: ‘Bir  görüşe göre ise bilmese de bu söz ile kafir olur.’ Ben derim ki: En doğru görüş birinci görüştür. Ancak mesele, bilinmesi zaruri olan dini bir mesele ise o zaman bilmemek sebebiyle özrü kabul edilmez, tekfir edilir.” (Aliyyu’l-Kari,  Fıkhu’l-Ekber Şerhi (sf. 316) Çağrı Yay.)

İmam Taberi (rh. a) ‘et-Tebsir fi Mealimi’d-Din’ adlı eserinde şunları söylemektedir:

“... Allah’ın dini hususunda mükellef kimsenin kendisinden cahil (bilgisiz) olmasının caiz olmadığı şeylere gelince; bunlar, Allahu Teala’yı tevhid etmek, O’nun isimlerini, sıfatlarını ve adaletini bilmektir. Zira (akıl yönünden) sağlığı, sıhhati yerinde olan ve teklif çağına ulaşmış her bir kimseye mutlaka Rabbi (azze ve celle)’nin birliğini gösteren ve onun birliğinin hak olduğunu izah eden açık bir delil ve burhan ulaşmıştır. Bu sebeple Allah (azze ve celle), yukarıda zikrettiğim özelliklere sahip olan kimseleri cehaletleri ve esmasını bilmemeleri sebebiyle mazur görmemiş, onları -kendisinden cahil olarak öldükleri takdirde- dünyadaki ahkam ve ahiretteki azap yönünden kendisini ve rabliğini bildikten sonra inat edip kendisine karşı gelen kimselere ilhak etmiştir. O şöyle buyurmuştur: “De ki: Size yaptıkları işler bakımından en çok hüsrana uğrayanları haber verelim mi? İyi iş yaptıklarını zannettikleri halde  dünya hayatındaki çabaları boşa giden kimselerdir. Onlar Rablerinin ayetlerini ve O’na kavuşmayı inkar edenlerdir. Onların yaptıkları boşa gitmiştir. Kıyamet günü onlar için bir terazi kurmayacağız.” (Kehf 103-105)

Görüldüğü gibi, Allah (azze ve celle) bir amel işlerken Allah’ı razı edecek bir amel işlediğini zannetmesine rağmen kendisinin razı olmadığı bir ameli işleyen kimseye, dünyada kendisine boyun eğmekten geri duran ve kendisinin rableri olduğunu bilmelerine rağmen rabliğini inkar eden düşmanlarının ismini vermiş, onu ahiretteki azap hususunda da onlara ilhak etmiştir. Çünkü daha önce de  söylediğimiz üzere, Allah’ın birliği, isimleri, sıfatları ve adaleti konusunda hakikati bulmaya çalışan fakat hata eden kimse ile bu hususta hakkı bilerek inkar eden kimse birdir. Bir manaya delalet edip ayrı olmayan deliller her ikisinin duyuları içinde açıktır. Allahu Teala’nın onları, duyularının kapsamına soktuğu deliller ve hüccetler ile özürlerini ortadan kaldırması, onların kendilerine uygulanacak  azap ve ceza yönünden de eşit olmalarını gerekli kılmıştır.” (İmam Taberi, et-Tebsir fi Mealimi’d-Din (sf. 17-18) çev: Mustafa Özenli, Nesaim Yay.)

İmam Şafii (rh.a) insanlara hüküm vermek noktasında şunları söylemiştir:

“Kullar, söz ve fiil gibi zahiri şeylere bakarak hüküm vermekle yükümlüdürler. İnsanların vicdanlarında gizlediklerini sevabını takdir etmek ise Allah’a aittir; mahluklara/ yaratılmışlara değil.” (el-Umm, 250)

İmam Şafii (Allah rahmet etsin) şöyle dedi: “Bu münafıklar, hidayet imamları Ebubekir, Ömer ve Osman zamanında da yaşıyorlardı. İmamlar, onların kim olduklarını biliyorlardı. Buna rağmen onlardan tek kişiyi bile öldürmediler. Zahirde İslam hükümlerinin onlara tatbik edilmesine engel olmadılar. Çünkü Müslüman görünüyorlardı.” (el-Umm, 255)

İmam Şafii (Allah rahmet etsin) şöyle dedi: “Bütün bunlar açıkça gösteriyor ki, Rasulullah (s.a.s) ancak zahire göre hüküm vermiştir. Dolayısıyla ondan sonraki yöneticilerin ancak zahire göre hüküm vermeleri çok daha gerekli olur. İnsanların içlerinde gizledikleri sırları Allah’tan başka kimse bilemez. Zan yürütmekse insanlara haram kılınmıştır. Zanna göre hükmetme yetkisi  hiç kimseye verilmemiştir.” (İmam Şafii, el-Umm (2/257) çev: Musa Özdemir & Vahdettin İnce, Buruc Yay.)

İbn Hacer el-Heytemi (rh.a) bu konuda Kadı Iyad (rh.a)’dan nakille şunları söylüyor:

“Onun zikretmiş oldukları, bizim mezhebimizin kaideleriyle uyum arz etmektedir. Zira küfür ile hüküm vermedeki asıl neden zahire göredir. Kasıtlara ve niyetlere itibar yoktur.” (Ebu’l-A’la b. Raşid Ebi’l-Ula er-Raşid, İslam Hukukunda Cehalet (sh. 101), çev: Uğur Pekcan, Menhec Yay.)

 Buraya kadar sıralamaya çalıştığımız alimlerin sözlerinden, bugün toplum arasında meşhur bir söz olan kötü bir fiil işlense dahi “Niyetim iyi, sen ona bak” sözünün  niyet ile ilgili hadisten çıkarılmasının geçersiz olduğu ispatlanmış oldu. Çünkü hadisteki amel kelimesi farz ve mübah amelleri içine almaktadır. Bununla birlikte insanların dile getirdikleri sözlerin kişiyi tanıttığı, onun karakterini ortaya koyduğunu da anlamış bulunmaktayız. Yani kişileri söyledikleri sözlerinden dolayı Müslüman kabul ettiğimiz gibi söyledikleri sözlerden dolayı da münafık, kafir vb. olarak adlandırırız. Burada, kişilerin herhangi bir baskı olmadan sarfetmiş olduğu sözlerden bahsediyoruz. Yani hiçbir zorlama olmadan kişi kendisini İslam dininden başka bir şeye nispet ederse, sözüne bakarız ve onu söylediği gibi kabul ederiz. Bu işte niyetlerin herhangi bir etkisi yoktur. O, cahillerin kendilerinden ortaya koydukları bir sözden başka bir şey değildir. Bu konuda şu ayeti okuyalım:

“Andolsun onlara soracak olsan, elbette şöyle diyeceklerdir: ‘Biz sadece  şakalaşıp eğleniyorduk.’ De ki: Allah ile, O’nun ayetleri ile ve Rasulu ile mi alay ediyordunuz? Özür dilemeyin. Siz iman ettikten sonra gerçekten kafir oldunuz. İçinizden bir grubu affetsek bile, günahkar kimseler oldukları için diğer bir grubu azaplandıracağız.” (Tevbe 9/65-66)

Tevbe suresi 65. ayetin tefsirinde İmam Kurtubi (rh.a) şunu kaydetmiştir:

2. Küfür Sözü Şaka da Söylense, Ciddi de Söylense Hüküm aynıdır:

Kadı Ebu Bekr b. el-Arabi der ki: “Onların bu söyledikleri sözler ciddi de olabilirdi, şaka da olabilirdi. Ancak ne olursa olsun bu sözler küfürdür. Çünkü küfür sözleri şaka yollu söylemenin de küfür olduğu hususunda ümmet arasında görüş ayrılığı yoktur. Tahkik, ilim ve hakkın; şaka ve ciddiyetsizlik ise batıl ve cehaletin kardeşidir…”(İmam Kurtubi Camiu li Ahkami’l Kur’an (8/310) çev. M. Beşir Eryarsoy Buruc Yay.)

Bu tefsirinden de anlaşılacağı gibi kişi niyetine bakılmaksızın küfrü kelimeyi konuştuğunda söylediği gibi kabul edilir. Konu ile ilgili Rasulullah (s.a.s) şu sözünü nakledelim:

“… İbni Bureyde şöyle diyordu: Babamın şöyle dediğini işittim: Rasulullah (s.a.s) işittim şöyle diyordu:

‘Şüphesiz ki kim İslam’dan beri (uzağım)yim derse, eğer bunu bir yalan olarak dese dahi dediği gibidir. Eğer gerçekten böyle demişse İslam’a asla dönemez.’”(Ahmed b. Hanbel Musned (38/ 117) Şuayb Arnavut hadis için: İsnadı Kuvvetlidir. & Musned (10/128) Hds no: 14075 Ocak y)

Söz ile İslam dinine girildiği gibi söz ile de İslam dininden kişi çıkar. Abdurrezzak es-Samerrai “İslam Fıkhında Mürtede Ait Hükümler” adlı eserinde şunları aktarır:

“İbni Kudame diyor ki: ‘Bir kafir, kelime-i şehadeti getirdikten sonra, Müslüman olmayı kastetmedim, derse mürteddir.’”( Abdurrezzak es-Samerrai “İslam Fıkhında Mürtede Ait Hükümler (sf 129)  çev: Osman Zeki Soyyiğit & Ahmet Tekin Sönmez Neşriyat 1970 İst.)

 Bu meselenin ne kadar önemli olduğunu vurgulamak için böyledir. Bir kişi şakadan ben Yahudiyim, Hristiyanım, Budistim vb. şeyleri derse; şaka da olsa ciddi de olsa dediği gibi olur. Peki beşeri yani insan aklının ürünü bir ideolojiye tabii olduğu söylemek insanı Müslüman olmaktan çıkarır mı? Bu sorunun cevabını Abdurrezzak es-Samerrai’ni kitabından nakledelim:

Komünizme İnanmak İrtidad mıdır?

Bir vatandaş, Ezher’in Fetva Komisyonuna soruyor: ‘Komünist olarak tanınmış ve komünistliği üzerinde ısrar eden bir genç, Müslüman olan kızıma talip oldu. Bu genç aynı zamanda İslam adını taşımakta ve Müslüman bir aileden gelmektedir. Bu izdivacın tamamlanması, İslam nokta-i nazarında doğru mudur?’

Fetva Komisyonu, bu soruyu şöyle cevaplandırıyor: Komünizm, Allah’a inanmayan, bütün dinleri inkar eden ve hurafe sayan materyalist bir doktirindir. Komünist olarak tanınmış ve hala  komünistliği üzerinde mu’sır (ısrarcı) olan kişi, İslam kurallarına göre mürted hükmündedir. İslam, müslime bir kadının müşrik bir erkek ile evlenmesine cevaz vermiyorsa, hiçbir dine mensup olmayan bir erkeğe nisbeten bunun yasak olması, elbette daha evladır.” (Abdurrezzak es-Samerrai “İslam Fıkhında Mürtede Ait Hükümler” (sf 92)  çev: Osman Zeki Soyyiğit & Ahmet Tekin Sönmez Neşriyat 1970 İst.)

Bu konuda komünizmle ilgili aktardığımız hususların hepsi diğer insan aklının ürünü olan her sistem için geçerlidir. Yani demokrasi, faşizm, liberalizm, kapitalizm vb. insan aklının ürünü sistemlerin hepsi İslam’ın bakışıyla boş sistemlerdir. İslam’a iman eden herhangi bir kişi İslam olmasından sonra ‘ben demokratım, laiğim, sosyalistim’ gibi sözleri sarf ettiğinde, niyetlerine bakılmaksızın ağızlarından çıkan sözlere göre hüküm verilir. Çünkü onun Müslümanlığına da kalbindeki niyete bakmadan ağzından çıkan sözlere göre kanaat getirmiştik. O zaman herkes ağzından çıkana dikkat etsin; söz bağlayıcıdır.

Said Havva (rh.a) bu konuda şunları söylüyor:

“… Demokrasiyi en üstün ve faziletli rejim kabul etmek, tüm küfür sistemlerini bu anlamda bir kutsallık vermek, Allah’ın indinde var olan bir şeyi reddetmek, müsebbibi unutup sebepleri ön planda tutmak ve bunları kabullenmek. Allah’ın kafir olarak hükmettiği kimseleri kafir olarak kabullenmemek gibi şurada saydığımız, sayamadığımız ve ileride sayacağımız birçok şeyler nedeniyle kişi kafir olmuş olur.” (Said Havva, Allah Erinin Ahlak ve Kültürü (sf 257) çev: Harun Ünal, Petek Yay.)

Aliyyu’l-Kari (rha) Şerhinde naklettiği şu sözü hatırlatalım:

“…Yine inanarak değil de hafife alarak küfrü gerektiren bir sözü konuşursa  kafir olur.”(Aliyyu’l-Kari Fıkhu’l-Ekber Şerhi (sf/296) Çev: Yunuz Vehbi Yavuz, Çağrı Yay.)

İmam Ömer b. Hattab (r.a) bu konudaki şu görüşüne bakalım:

“… Abdullah ibn Utbe şöyle demiştir: Ben Ömer ibnu'l- Hattâb (r.a)'dan işittim, o şöyle diyordu: Bir takım insanlar Rasulullah zamanında vahiy ile (sırları meydana çıkar da) yakalanırlardı. Şimdi ise vahiy kesilmiştir. Biz şimdi ancak sizleri amellerinizden bize açıklanan suçlar sebebiyle yakalarız. Böyle olunca her kim bize bir hayır hâli meydana korsa, biz onu emîn kılarız ve onu kendimize yakınlaştırırız. Onun gizli işlerinden hiçbir şey(i araştırmak) bize ait değildir. Gizli işleri hususunda onu Allah hesaba çeker. Ve her kim de bize bir kötülük ve şer ortaya koyarsa, o, gizli işlerinin güzel olduğunu söylese de, biz onu bir emîn saymaz ve onu doğrulayıp tasdik etmeyiz. ( Buhari Sahih (5/2431) K. Şehadet Bab: 5 Hds no: 6)

Bundan dolayıdır ki kişinin yaptığı ameller doğru ise biz onu doğru bir kişi olarak kabul ederiz. Eğer yaptığı ameller kötü ise onu kötü biri olarak kabul ederiz. Kalplerinde taşıdıkları niyetler bizi bağlamaz. Zaten kalbinde ne taşıdığını Allah (c.c) ‘dan başkası bilemez.

 Kalplerde olanı bilme konusunda İmam-ı Azam (rh.a) şunları ifade etmektedir:

“…..Kalplerde gizli olan şeyleri ancak Allah bilir. Keza, Kirâmen Kâtibin melekleri bile, insanların açığa vurdukları amelleri yazmakla vazifelidir. Çünkü kalpte bulunan şeyleri bilmeye imkân yoktur. Kalplerde olanı ancak Allah ve Allah'ın kendisine vahyettiği peygamberlerinden başka kimse bilmez. Vahiy olmadan, kalplerde bulunanı bildiğini iddia eden, Alemlerin Rabbi'nin ilmine sahip olduğunu iddia etmiş olur. Kalplerde ve hariçte, Allah'ın bildiğini, kendisinin de bildiği iddiasında bulunan insan, büyük bir günah işlemiş. Cehennem ve küfrü hak etmiş olur.” ( İmam Azam’ın Beş Eseri (sf/29) çev. Mustafa Öz. 1981 Kalem y.)

İşte bu aktardıklarımız ışığında özetle söylenecek şey şudur: Kişiye bir zorlama, baskı olmadan kendisini Yahudiliğe, Hristiyanlığa, budizme, sosyalizme, demokrasiye tabii olduğunu söylerse ve bu söyleyişinde kalbindeki niyetine bakmaksızın söylemiş olduğu hükmü alır. İslam’dan uzaklaşmış mürted olmuş olur. Bu yazıdaki temel amacımız Müslümanlara dinlerinin ciddiyetini öğretmek ve bazılarının sandığı gibi kalbinde iman bulunduktan sonra istediğini söyle sözünün bir mesnedinin olmadığını ortaya koymaktır. İmanlarımızı koruma adına ağzımızdan çıkanları kontrol altına almalıyız. Çünkü baskının olmadığı bir konuşma esnasında İslam’ın dışında bir görüş ve dine tabii olduğunu söyleyen İslam’dan çıkmış o söylediği şeye geçiş yapmıştır. Böyle bir kişinin tekrar dine dönmesi o sözlerden tevbe ettiğini ifade edip Kelime-i şehadet getirmesi ve evli ise nikahını tekrardan yenilemesidir. Allah sözlerdeki ve fiillerdeki küfür ve şirkten hepimizi korusun. Allah canımızı Müslüman olarak alsın. Amin.

 

 

Yazar:
Seyfulislam ÇAPANOĞLU
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul