24 Ekim 2021 - Pazar

Son Sayı Başlıkları
Şu anda buradasınız: / Müşriklere Amelî İtaat
Müşriklere Amelî İtaat

Müşriklere Amelî İtaat Abdullah DÂİ

Müşriklere Amelî İtaat

Âlemlerin eşsiz ve ortaksız Rabbi, yalnız kendisine ibadet, yani itaat etsinler diye yarattığı insan kulları üzerinde kanun koymaya hak sahibi olmada asla eşi ve ortağı olmayan hak İlâh Allah Teâlâ, hayat Kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

“Üzerinde Allah’ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin, çünkü bu fısk (yoldan çıkış)tır. Gerçekten şeytanlar, sizinle mücadele etmeleri için kendi dostlarına gizli çağrılarda bulunurlar. Onlara itaat ederseniz, siz de müşriklersiniz.”1

Bu ayetin tefsirinde müfessir âlimlerimiz şunları beyân etmişlerdir:

İmam Beydavî (rh.a.)

“Onlara itaat ederseniz’, haramı helâl etmede ‘Siz de müşriklersiniz.’ Çünkü kim Allah’a itaati terkeder de onun dinine tâbi olursa, gerçekten şirk koşmuştur.”2

İmam Nesefî (rh.a.) şöyle der:

“Çünkü Allah’ın dinine rağmen kim Allah’dan başkasına uyarsa, o kimse kesinlikle Allah’a şirk koşmuş, yani müşrik olmuş olur.”3

Fahruddin er-Râzî (rh.a.) şunları nakleder:

“Zeccâc:

-Bu ifadede, Allah’ın haram kıldıklarından birini helâl veya helâl kıldıklarından birini haram kabul eden her insanın müşrik olduğuna bir delil vardır. Çünkü Allah Teâlâ, kendisi dışında başka bir hâkim (hüküm/kanun koyucu) kabul edeni müşrik saymıştır. İşte şirk budur, demiştir.

Ka’bi şöyle der:

-Ayet, her ne kadar Arabça’da “tasdik etme” mânâsına gelse de “İman” kelimesinin bütün taat ve ibadetlerin adı olduğuna dair bir delildir. Bu, her ne kadar Arabça’da, “Allah’ın bir ortağı olduğuna inanan kimse” mânâsına has kılınmış ise de, Allah Teâlâ’nın, mü’minlerin meyteyi helâl sayma hususunda müşriklere uymalarını bir şirk kabul etmesidir.

Birisi şöyle diyebilir:

-Bu ayetteki şirkten maksadın, hükmetme ve mükellef tutmada Allah’ın bir ortağı olduğuna inanma mânâsı olması niçin câiz olmasın?

Böyle olunca da şirk, sadece inançla ilgili olur.”4

Zemahşerî (rh.a.) şöyle diyor:

“Dinî hususlarda Allah Teâlâ’dan başkasına uyan kimse, uyduğu kişiyi Allah’a ortak koşmuş olur.”5

Prof. Dr. M. Mahmud Hicâzî şöyle der:

-Bu da şunu gösteriyor ki, haramı helâl, helâli de haram sayan kâfir ve müşriktir. Çünkü o, Allah’dan başka bir şeriat (kanun) koyucunun varlığını kabul etmiştir ki, bu da şirkin tâ kendisidir.6

Ebu’l-A’lâ Mevdudî (rh.a.) şunları beyân eder:

“Allah’ın ilâhlığını kabul etmekle birlikte, Allah’dan yüz çevirenlerin yollarını ve buyruklarını izlemek de şirktir. Allah’ın birliğini kabul etmek, hayatın tüm yönlerinde Allah’a itaat etmektir. Allah’ın yanısıra bir başka kişiye daha itaat edilmesi gerektiğine inanan bir kimse akîde açısından şirke düşmüştür. Haram ve helâl kılma yetkisini kendisinde gören böylesi kişilere, Allah’ın yol göstericiliğini hiçe sayarak itaat eden bir kimse ise şirke, amelî açıdan girmiş olur.”7

Şeyhü’l-İslâm Ebu’s-Suûd Efendi (rh.a.)’in bu konudaki beyânı şöyle:

“Eğer siz de haramı helâl saymak konusunda o kâfirlere uyarsanız ve bâtıl iddialarında onları desteklerseniz, hiç şübhesiz siz de müşriklerden olursunuz. Çünkü Allah Teâlâ’ya itaati terk ile başkasına itaat eden ve onun dinine uyan kimse, zorunlu olarak, Allah Teâlâ’ya ortak koşmuş, hatta onu, Allah’a tercih etmiş olur.”8

Yaratma ve emir yalnız ve yalnız kendisine aid Allah Teâlâ, insan kulları üzerinde ortak kanun koyucu olduğu için, helâl-haram sınırlarını belirleyen kendisidir... Çünkü hüküm, yalnızca O’nundur... Âlemlerin Rabbi Allah’ın haram kıldığını, yani insan kullarına yasak ettiğini, helâl kılan, yani serbest eden ve bunu yasallaştırıp aksini yapanları cezalandıran, aynı şekilde Allah’ın helâl kıldığını, yani serbest ettiğini, haram kılanlar, yani yasaklayanlar, böylece yasallaştıranlar ve bu yasalara uymayanları cezalandıranlar, dolayısıyla Allah’ın hükümlerinin geçerliliğine rıza göstermeyip onlarla amel etmeyi cezalandırma ile karşılayanlar, Allah ile hudud yarışına girmekle beraber, egemen oldukları ülkelerde Allah’a değil, kendilerine itaat etmelerini istemekte ve vatandaşları kendi kanunlarına itaat ettirmektedirler!.. “İkrâh-ı mülcî” olmadıkça, kendi istek ve irâdeleriyle, Allah’dan başka kanun koyuculara itaatın ne demek olduğu, müfessir âlimler tarafından beyân edildi... Akıl nimetini kullanan her ferd, bunun ne demek olduğunu çok iyi bilir ve anlar...

İmam Kurtubî (rh.a.), sözkonusu edilen ayet-i kerimenin tefsirini yaparken şunları kaydeder:

“5. Müşriklere İtaat

‘Eğer onlara itaat ederseniz.’ Yani, meyteyi helâl kabul etmek hususunda onlara uyarsanız, elbette siz de müşrikler olursunuz.’ Ayet-i kerime şuna delildir: Kim Allah’ın helal kıldığı herhangi bir şeyi haram kabul edecek olursa, bununla müşrik olur. Şanı yüce Allah ise meyteyi açık nass ile haram kılmıştır. Başka herhangi bir kimsenin koyduğu bir hüküm ile meyte helâl kabul edilecek olursa, kabul eden şirk koşmuş olur.

İbnu’l-Arabî der ki:

-Mü’min bir kimse itikadı ilgilendiren hususlarda müşrik bir kimseye itaat edecek olursa, bu itaatı sebebiyle o da müşrik olur. Fakat fiilen ona itaat etmekle birlikte, onun inancı Tevhid üzere sağlıklı bir şekilde devam ediyor ve tasdikini sürdürüyorsa âsî olur. Bunu böylece belleyiniz.9

İmam Kurtubî (rh.a.)’in, Ebu Bekr İbnu’l-Arabî (rh.a.)’den naklettiği görüş, İbnu’l-Arabî’nin “Ahkâmu’l-Kur’ân”10 adlı eserinin En’âm Suresi’nin yüz yirmi birinci ayetini tefsir ederken beyân etmekte olduğu görüşüdür... Ebu Bekr İbnu’l-Arabî (rh.a.)’in bu beyânı şu şekilde de terceme olunmuştur:

“Mü’min, iman ve küfür hali olan itikadda müşrike itaat ettiği zaman müşrik olur. İtikadı sağlam, tasdik ve Tevhid üzere devam ettiği hâlde amelde ona itaat ederse âsî olur. Bunu, her konuyla ilgili anlayın. Allah, doğrusunu bilir.”11

Apaçık görüldüğü gibi bu beyânda üç mesele var:

1-Müşrik olan birisine, onun itikad ettiği şirk konusunda itaat etmek ile, mü’min olan kişi müşrik olur... Çünkü şirk olan bir konuya itaat etmiştir...

2-Mü’min olan kişi, itikadında sapasağlam ve hiçbir taviz vermeden tasdik, yani iman ve Tevhid üzere devamlı olmalıdır...

3-Fiilde, yani amelî olan şeylerde, iş-güç, çalışma, meslege aid konularda müşriğin yanında çalışır, ona itaat ederse âsî olur...

Amel, yani çalışma konusundaki itaat ile gündeme gelen âsî oluşunu, İmam Serahsî (rh.a.), “Mebsût” adlı meşhur fıkıh kitabında şu şekilde beyân eder:

“Müslümanın kâfire hizmet etmesi

Bir zimmî veya İslâm ülkesine izinle giren harbî (gayr-i müslim ülkesi vatandaşı) bir kimse, özgür olsun, köle olsun bir müslümanı hizmet için tutarsa, sözleşme geçerlidir. Ancak müslümanın kâfire hizmet etmesinde bir tür küçük düşme bulunduğundan mekrûh olur. İnanan bir kimse, kendisini küçük düşürme hakkına sahib değildir. Ancak bu yasak, akdin gerçekleşmesinin dışındaki bir nedenden kaynaklanmaktadır.”12

“Hanefî fıkıh kitaplarında mutlak bir sûrette zikredilen ‘Kerahet (Mekrûh)’ tabirinden ‘kerahet-i tahrimiyye (tahrîmen mekrûh)’ kasdedilir.”13

“Tahrîmen mekrûh: Şâriin, yapılmamasını kesin ve bağlayıcı tarzda isteği fiil olmakla beraber, bu taleb haber-i vâhid gibi zannî bir delil ile sâbit olmuştur. Meselâ, başkasının alış-verişi sırasında alış-veriş teklifinde bulunmak ve başkasının evlenme teklifi üzerine evlenme teklifinde bulunmak gibi. Bu fiillerden her biri tahrîmen mekruhtur. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.s.):

“Kişi, kendisi müsaade etmedikçe kardeşinin alış-verişi sırasında yeni teklif vermesin ve kardeşinin evlenme teklifi üzerine evlenme teklifinde bulunmasın.”14 buyurmuştur.

Bu fiillerin sakınılması kesin ve bağlayıcı tarzda istenmiştir, fakat bu taleb haber-i vâhid ile, yani zannî bir delil ile sâbit olmuştur.

Bu nevi mekrûhun hükmü: Bu neviye giren fiili işlemek, haram bir fiili işlemek gibi cezâya mûcibdir. Fakat haramdakinden farklı olarak, bu fiilin hükmünü inkâr eden kişi kâfir sayılmaz.”15

Yegâne hayat nizâmı İslâm Dini’nin fıkhında ve fıkıh usûlündeki hakikat bu!.. “Ahkâmu’l-Kur’ân” tefsiri sahibi Ebu Bekr İbnu’l-Arabî (rh.a.)’ın “âsî olur” dediği şey, mü’min kişi, müşrikin her türlü şirkini, küfrünü ve şirkten kaynaklanan düzenini redderek, kendisi İman, Tevhid ve İslâm üzere sapasağlam iken, işinde çalıştığı müşrike işi ve mesleği itibariyle amelen itaat etmesidir... Bu itaat, mü’min olan şahsiyeti mes’uliyet altında bırakır ve suçlu yapar... Mü’min kişi, hem İslâm’ın izzetini, hem de kendi şahsiyetini yüce tutmalı, asla küçük düşürmemelidir...

“İmamların güneşi” vasfını hakketmiş olan İmam Serahsî (rh.a.)’ın, o yerinde ve isâbetli tesbitini tekrar edelim:

“Müslümanın kâfire hizmet etmesinde bir tür küçük düşme bulunduğundan mekrûh olur! İnanan bir kimse, kendisini küçük düşürme hakkına sahib değildir.”

Malum olduğu üzere, Hanefî mezhebinin fıkıh kitablarında mutlak sûrette zikredilen “mekrûh” tabirinden “tahrîmen mekrûh” kasdedilir... Yani, harama yakın mekrûh... Böyle bir durum, yani müşrik olan bir kişinin, İslâm’a göre haram olmayan, yani helâl ve mübah olan işinde çalışıp, mesâî boyunca onun emrine göre hareket ederek itaat eden bir mü’min müslüman kişinin “âsî” vasfını alması, onun bulunduğu hâlin olumsuzluğunu gündeme getirir... Elbette mü’min müslüman, izzet sahibi bir şahsiyet, müşriklerin, İslâm’ın haram kıldığı işlerinde çalışmaz!.. Böyle bir hatâya düşen kişi, âsî oluşunu katlamış ve suçunu ağırlaştırmış olur!..

İslâm ulemâsından Ebu Bekr İbnu’l-Arabî (rh.a.)’ın bu tesbitini, çok yanlış değerlendirerek, amelî olan bu mes’eleyi, itikadî boyuta taşıyıp, kendisi İman ve Tevhid üzere itikadı sağlam olduğu hâlde müşriklerin şirklerinden meydana gelen düzenlerini, yönetimlerini, Allah’ın yerine insanlar üzerine kanun koyuculuklarını, Kur’ân’ın yerine yasalarını, İslâm’ın yerine düzenlerini, Rasulullah Muhammed (s.a.s.)’in yerine önderliklerini “Evet” mührü ile tasdik edip kabulu gündeme getirmeyi “âsî olur”, yani haram işleyip günahkâr bir kul hâline gelir diyenlerin ifâdeleri doğru olabilir mi?..  Hele hele bu görüşlerini de, büyük âlim Ebu Bekr İbnu’l-Arabî (rh.a.)’in tesbitine dayandırmaları, ne kadar isâbetli olabilir?..

“Artık ey basiret sahibleri ibret alın!”16

“Ey insanlar, hiç şübhesiz Allah’ın va’di haktır, öyleyse dünya hayatı sizi aldatmasın ve aldatıcı(lar) da, sizi Allah ile (Allah’ın adını kullanarak) aldatmasın.”17

İnsanın hevâsının ilâhlaştırılarak meydana getirilen beşerî bütün düzenler, ideolojiler, doktrinler, inançlar, yönetim şekilleri, ekonomik ve hukuk anlayışlarının bütünü gayr-i İslâmîdir... Laik ve seküler anlayışlardır... Bunların hepsi birer bâtıl dindir ve bu dinlere inanan taraftarları, dinleri uğrunda mallarını ve canlarını fedâ etmekte, dinlerini korumak için soğuk olsun, sıcak olsun savaşmaktadırlar... Bu bâtıl dinlerin hepsi İslâm’ı reddetmekte, İslâm egemen olmasın ve dinleri elden gitmesin diye her türlü savaş usûlü ile İslâm’a karşı savaşı sürdürmektedirler...

Yasama yetkisini, yani Allah’ın insan kulları üzerinde, Allah’ın hükümlerini yasaklayarak kanun koyma, helâl-haram yerine yasak-serbest yetkisini insana veren ve bu yetkiyi “asla devredilemez” kaydı altına alan bir şirk düzenine, iyi niyetle “Evet” denilir mi acaba? sorusuna, Hüccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî (rh.a.)’ın şu beyânıyla cevab verelim!..

Şöyle diyor Hüccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî (rh.a.):

“Bilmiş ol ki, işler, her ne kadar iş, söz, hareket, sükûn, celbetmek, def’etmek, fikir, zikir ve benzeri sayılamayacak kadar birçok bölümlere ayrılsa da, bütün bunları üç ana bölümde toplamak mümkündür. Bunlar da taat, masiyet ve mübahlardır.

Birinci kısım olarak masiyeti ele alalım:

Hiçbir vakit günah, sevab niyeti ile günah olmaktan çıkamaz. Rasul-i Ekrem’in: ‘Ameller, niyet iledir’ buyruğundan böyle bir mânâ çıkarmaya çalışılmamalıdır. Belki cahil, masiyetin de niyetle ibadete dönüşebileceğini sanabilir ki, bunun aslı yoktur. Başkasının kalbini kazanmak için birini gıybet etmek, başkasının malından yoksula yedirmek, medrese, mescid ve kışla gibi hayırları haram para ile yapıp da bütün bunlarla hayrı ifade etmek gibi ki, bunların hepsi cehâlettir.

Ne şekil niyet ederse etsin, bunları zulüm, tecavüzlük ve günah olmaktan kurtaramaz. Belki şeriate aykırı olarak şerr ile, hayrı irâde etmek, şerr üzere ayrı bir şerdir. Şayet bile bile yaparsa, şeriate cephe almış, bilmeyerek yaparsa, cehâleti sebebiyle âsî olmuş olur. Zira ilim öğrenmek, her müslümana farzdır. Hayırların hayır olması şeriatle bilinir. Daha şerrin hayır olması nasıl düşünülebilir?

Böyle şey olamaz. Belki bunu insan gönlüne tervîc ettiren ve güzel gösteren, gizli şehvet ve saklı bulunan nefis arzusudur. Zira gönül, insanları kendisine çekmeye, mevki talebine ve nefsin arzularına meylederse, şeytan, hemen cahili aldatmaya yönelir ve aldatır.

Bunun için Sehl:

-Cehâletten daha büyük bir günahla Allah’a isyan edilmemiştir, dedi.

Bir def’a kendisine:

-Cehâletten daha kötü bir şey bilir misin? diye sordular.

O:

-Evet, cehâlete cehâlet (bilmediğini bilmemek), diye cevab vermiştir.

Zira bir kimse, kendi cehâletini bilmezse, ilim kapıları tamamen ona kapanmıştır. Kendisini âlim sanan bir cahil, nasıl öğrensin? Bunun gibi, Allah Teâlâ’ya yapılan itaatlerin efdali de ilimdir. İlmin başı ilme ilim olduğu gibi, cehlin başı da cehle cehâlettir. Zira ilmin faydalısını zararlısından ayırmayan kimse, o da diğer insanlar gibi dünyalığı sağlayacak muzahraf ilimler peşine koşar ki, bu, cehâletin aslı ve fesâdın kaynağıdır. Yani cehâleti sebebiyle iyiliği kötülükte, taatı isyanda arayan da mâzur değildir. Ancak yeni müslüman olmuş, henüz öğrenecek zaman bulamamışsa, o, mâzurdur. Bundan başkası mâzur olamaz.

(......................................)

Demek ki, Rasul-i Ekrem’in: ‘Ameller, niyet iledir,’ buyruğu, üç kısımdan taat ve mübah ile ilgili olup, isyan ile hiçbir alâkası yoktur. Zira taat, niyet ile isyana, mübah da niyet ile ya isyana ya da itaate dönüşebilir. Fakat isyan, hiçbir sûretle taat olmaya dönemez. Bunda niyet müessir değildir. İsyanda niyetin müessir olması, ne kadar kötü maksadlarla, yani isyan edilirken daha birçok kötülükler niyet edilirse, o nisbettedir. Yani bu niyetler, isyanın günahını daha da çoğaltırlar.”18

Aziz İslâm Milleti’nin meşru âlimlerinden İmam Gazzâlî (rh.a)’in, redd olunamaz ve kabul gören bu tesbitini tasdik eden İbnü’l-Cevzî (rh.a.), “Minhâcü’l-Kâsidîn ve Müfîdü’s-Sadıkîn” adlı eserinde şöyle der:

“Günah ve isyanlar, niyetin güzel olmasıyla günah olmaktan çıkmazlar.”19

İbn Kudame el-Makdisî (rh.a.) de, aynı hakikati beyân edip şunları kaydeder:

“İbadetin niyetle masiyete, mübahın da masiyet ve itaate dönüştüğünü öğrenmiştin.

Fakat masiyet, hiçbir zaman niyetle itaate dönüşmez. Bilakis ona kötü niyet eklendiği zaman günahı katlanır, vebali büyür.”20

Allâme Cemaleddin el-Kâsımî (rh.a.):

“Niyet, günahı günah olmaktan çıkarmaz. Yani, masiyetler, niyetten dolayı taate dönüşmez.”21 diyerek bu değişmez gerçeğe vurgu yapmaktadır.

İslâm âlimlerinin bu beyânından sonra, her muvahhid mü’min şahsiyet şunun idrakindedir: Kişinin iyi niyet ile işlediği haram şeyler, onun iyi niyetinden dolayı haram olmaktan çıkmaz ve helâle dönüşmez!.. Hâl böyle iken, nasıl olur ki, kendi kendine iyi niyet düşüncesiyle şirk olan bir ameli işler de, bu şirk ameli onun iyi niyetiyle şirk olmaktan çıkıp harama dönüşür ve o da haram işlemiş olur?.. Ya da bu iyi niyetinden dolayı sevâba girer ve şirk düzeninin yönetimine katkıda bulunduğu için takdire şayan bir iş yaptığından dolayı tebrik edilerek duâcı olunur?..

“Aklını kullanan bir topluluk için”22 bu soruların cevabı apaçıktır!..

Bir asırdan fazla bir zamandır ki, İslâm toprakları, çağdaş süper tağutî güçler tarafından işgal edilerek, paramparça bir hâle getirilip kırk küsür parçaya bölünüp, her parçasına yerli uşak tağutlar egemen kılınarak, küfür ve şirk yönetimleri devam etmektedir... Müslüman olduklarını beyân eden kitleler, esaret altında ve zillet içinde bir hayat sürmektedirler...

Meşhur İslâm fakîhlerinden Kemaleddin b. Hümâm (rh.a.), İmam Merginânî (rh.a.), “el-Hidâye” adlı eserine yazdığı, “Fethu’l-Kadir” adlı şerhinde beyân ettiği gibi, Endülüs’ün haçlılar tarafından işgal edildiği örneğinde olduğu gibi, İslâm düşmanları tarafından işgal edilen bir İslâm beldesinde, muvahhid mü’min müslümanların üzerinde ânın vâcibi olan vazifeleri:

“Müslümanlar, kendi aralarında birine bu görevi vermelidirler. Onda ittifak etmeleri vâcibdir. Onu, kendilerine idareci olarak seçerler, o da kadı tayin eder. Böylece kendi aralarında vuku bulan hadiselerin yargı organlarına aktarılması sağlanmış olur. Yine buralarda kendilerine cuma namazı kıldıracak bir imam da nasbederler.”

“İnsanın mutmain olduğu, kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde amel edilmelidir.”23 der, meşhur fakîhlerden Ömer b. İbrahim b. Nuceym el-Mısrî el-Hanefî (rh.a.), “en-Nehru’l-Fâik” adlı eserinde...

“Düşünebilen bir kavim için!”24

İçine düştükleri zilletin farkına varan ve bu esaretten nasıl kurtulacaklarını düşünen bir toplum için apaçık bir kurtuluş yoludur bu!.. Kadından erkeğine, yedisinden yetmişine mü’min müslümanların, düşman işgalinde bulundukları dönemde asla ihmal etmeden amel etmeleri ânın vâcibi olan fetva budur... İbn Nuceym (rh.a.)’in beyân ettiği gibi, kalblerin itminan bulduğu görüş bu olduğu için, bu görüş ile amel edilmelidir!.. Hangi çağda ve dünyanın neresinde olursa olsun farketmez ve bu hakikat değişmez!..

Kendisinden başka kanun koyucu hak ilâh bulunmayan Yegâne Rabbimiz, Melikimiz ve İlâhımız Allah Teâlâ şöyle buyurdu:

“Allah’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın.”25

“Allah’a ve Rasulüne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şübhesiz Allah sabredenlerle beraberdir.”26

“Kim Allah’a ve Rasulüne itaat ederse ve Allah’dan korkup O’ndan sakınırsa, işte kurtuluşa ve mutluluğa erenler bunlardır.”27

“İşittik ve itaat ettik.”28

“Şübhesiz inanacak bir topluluk için!”29

 

  1. En’âm, 6/121.
  2. Kadı Nasıruddin Ebu Said Abdullah b. Ömer b. Muhammed eş-Şirâzî el-Beydavî, Envâru’t-Tenzîl ve Esraru’t-Te’vil-Beydavî Tefsiri, çev.Doç. Dr. Abdulvehhab Öztürk, İst.2011, c.2, sh.179.
  3. İmam Nesefî, Nesefî Tefsiri, çev.Harun Ünal, İst.2007, c.4, sh.60.
  4. Fahruddin er-Râzî, Tefsir-i Kebîr-Mefâtihu’l-Gayb, çev.Prof. Dr. Suat Yıldırım, vdğ.Ank.1991, c.10, sh.152.
  5. Zemahşerî, Keşşâf Tefsiri, çev.Abdulaziz Hatip, vdğ.İst.2017, c.2, sh.736.

6-Prof. Dr. Mahmud Hicâzî, Furkan Tefsiri, çev.Mehmet Keskin, İst.T.y. c.2, sh.221.

7-Mevdudî, Tefhimu’l-Kur’ân, çev.Muhammed Han Kayanî, vdğ.İst.1996, c.1, sh.589.

8-Şeyhulislâm Ebussuûd Efendi, Ebussuûd Tefsiri, çev.Ali Akın, İst.2006, c.5, sh.2045.

9-İmam Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’ân, çev.M. Beşir Eryarsoy, İst.1998, c.7, sh.146-147.

10-Ebu Bekr İbnu’l-Arabî (rh.a.) ve “Ahkâmi’l-Kur’ân” adlı eseri hakkında bkz.Prof. Dr. İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, Ank.1996,c.2, sh.74-103.

11-Ebu Bekr İbnu’l-Arabî (rh.a.)’nin “Ahkâmi’l-Kur’ân” adlı eserinin tercemesi baskı aşamasindadır.

12-Şensu'l- eimme Ebu Sehl Ebu Bekr Muhammed b. Ahmed Serahsî, Mebsût, çev.Soner Duman, vdğ.İst.2008, c.16, sh.80.

13-Hasan Karakaya, Fıkıh Usûlü, İst.2013, sh.255.

14-Sahih-i Müslim, Kitabu’n-Nikâh, B.6, Hds.50.

 Sahih-i Buhârî, Kitabu’n-Nikâh, B.46, Hds.75-76.

15-Prof. Dr. Zekiyüddin Şâban, İslâm Hukuk İlminin Esasları-Usûlü’l-Fıkıh, çev.Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Anl.2017, sh.331.

Ayrıca bkz. Prof.Dr. Abdulkerim Zeydan, Fıkıh Usûlü, çev.Doç. Dr. Ruhi Özcan, İst.1993, sh.56.

16-Haşr, 59/2

17-Fatır, 35/5, Lokman, 31/33.

18-Hüccetü’l-İslâm İmam Gazzâlî, İhyâu’ Ulûmi’d-Din, çev.Ahmed Serdaroğlu, İst.T.y. c.4, sh.664,6666.

19-İbnü’l-Cevzî, Minhâcü’l-Kâsıdîn ve Müfidü’s-Sâdıkîn, çev.Fatih Mehmet Albayrak, İst.2014, c.2, sh.567.

 20-İbn Kudame el-Makdisî, Muhtasar Minhâcü’l-Kâsıdîn, çev.Dr. Ahmed İyibildiren, İst.2014, sh.529.

 21-Allâme Cemaleddin el-Kâsımî, Muhtasar İhyâu’ Ulûmi’d-Din, çev.Abdullah Samed Afaracı, İst.2015, sh.528.

        22-Ra’d, 13/4.

 23-İbn Âbidîn, Reddü’l- Muhtâr Ale’d-Dürrü’l-Muhtâr, çev.Mehmet Savaş, İst.T.y. c.12, sh.145.

 24-Casiye, 45/13.

 25-Âl-i İmrân, 3/103.

 26-Enfal, 8/46.

 27-Nur, 24/52.

 28-Nur, 24/51.

 29-En’âm, 6/99..

Yazar:
Abdullah DÂİ
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul