05 Aralık 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / Rasim Özdenören ve Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler
Rasim Özdenören ve Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler

Rasim Özdenören ve Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler Muhammed ADİL

 “Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler” adlı eser, Rasim Özdenören'in 1985 tarihinde “İnsan Yayınları” tarafından yayımlanan çalışmasıdır... İlk baskısının yapıldığı o yılda ve sonraki yıllarda çokça okunup tavsiye edilen bu eser, Müslümanların fikir altyapısını hazırlayan, Müslümanları bilgilendiren, özeleştiriler yapan, dostu düşmandan ayıran bir vazifeyi ciddiyetle yerine getirmiştir...

    Rasim Özdenören’in bu denemeleri, “Müslümanca Düşünmek Üzerine”dir. Eser, dört bölümden oluşmuştur.

     “Deneme: Edebî yazı türü (Fr.Essai, Osm.Tecrübe-i Kalemiyye). Roman, hikâye, şiir gibi edebiyat türlerinden biri olan deneme, çeşitli olay ve düşüncelerin genellikle subjektif bir şekilde ele alınarak işlendiği kısa yazılardır. Daha çok felsefe, ahlâk, siyâset, sanat, edebiyat ve eğitimle ilgili konularında yazılan denemeler, düzyazı ile ayrıntılara inilmeden, birkaç sahife içinde özetleniveren düşüncelerdir. Denemede, her şey, denemeyi yazan kişinin şahsî duyguları, düşünce ve dünya görüşü açısından değerlendirilir. Denemeci, ele aldığı konu üzerine bütün bildiklerini anlatır. Gerekirse yorumlar yapar. Ancak hiçbir zaman belirli, kesin bir sonuca varmaz.

Her doğruya şübhe ile bakıp yeniden ele almak, kendi düşüncesinin, kendi kültürünün, kendi bilgilerinin ölçülerine vurarak sınamak, deneme yazarının kişiliğini bulmada önemli yeri vardır. Bu açıdan deneme yazarlığının birçok yönden insan düşüncesinin gelişmesinde olumlu etkileri tespit edilmiştir. Denemelerin üslubu, her yazarın kendi şahsî üslubunun özelliklerini taşımasına rağmen, umumiyetle yazarın kendi kendisi ile konuşması ortak niteliğini taşır. Konular belli sınırlar ile çerçevelenmediği gibi, model olarak da belli bir biçim yoktur.”  

    Rasim Özdenören, eserinin birinci bölümünde, “Demokratik hayat tarzının bir armağanı: Kaypaklık” başlığı altında şunları yazar:

“Demokratik hayat tarzının bütün dünyaya bağışladığı korkunç bir armağan var: Kaypaklık.

    Demokratik hayat; yalnız bu oyunu oynamaya girişmiş insanlara değil, aynı zamanda fikirlere, kavramlara da bir kaypaklık veriyor. Hiçbir havram kendi tarifi içinde kalmıyor. Sıvı, civamsı, kaygan bir mahiyete dönüşüyor. Hiçbir fikri kendi tarifi içinde ele alamıyorsunuz. Çünkü her fikir değişik ağızlarda değişik anlamlar ifade ediyor. Zaman zaman “kavram karmaşası” denilen durum, aslında demokratik hayatın getirdiği kaypak zeminin bir ürünüdür. Demokrasi oyununu oynayanlar, bir kavramın gerçek ifadeleri ile konuşmuyorlar. Şifrelerle anlaşıyorlar. Her kelime, her kavram başka insanlar için başka anlamlar ifade ediyor.

    Bu kaypak zemin üzerinde, herkesin rahatlıkla kullanabildiği bazı ortak anahtar kelimeler vardır: Milliyetçilik, hürriyet, demokrasi, vb.

(.............................................)

    Demokratik hayat denilen ortamda gerçek anlamıyla düşünceler değil, şifreler dile getirilmektedir. Düşüncelerin ve kavramların aslında fazla bir değeri kalmamıştır. Çünkü aynı kavram, farklı insanların ağzında değişik anlamlara gelebilmektedir. Eğer insan açıkgözlü davranmazsa kolayca aldanabilir. Hangi kelimenin, kimin ağzında neyi, hangi anlamı ifade ettiğini gözden kaçırırsa, yani şifreleri bilmiyorsa, kendisini aldatılmaya hazırlamış demektir.

    Bu kaypak ortam, kişileri de kaypaklaştırmaktadır. Bu yüzden, sözüne sahip çıkan, sözüne sadık kalan bir politikacıyı kolay kolay bulmamız mümkün değildir. Çünkü herkes “kaypak kavramlara” yerine ve zamanına göre farklı yorumlar vererek karşınıza çıkabilmektedir. Kaypak kavramların arkasında gerçek niyetler kolayca gizlenebilmekte, sonunda döneklik tabiî bir hâl alabilmektedir. Kitle iletişim araçları, özellikle gazeteler, “demokrasiyi seçmiş gazeteler,” zihinleri iyice bulandırmak yönünden, bu kaypak zemine iyice intibak etmişlerdir. Onların iyice bulandırdığı, karmaşıklaştırdığı, kaypaklaştırdığı kavramların, kelimelerin ne anlama geldiğini bilebilmek için feraset sahibi olmak gerekir.”                       İçiyle, dışıyla, gizlisiyle, açığıyla aslıyla, astarıyla kaypak demokrasiyi ve onunla yöneten kaypak politikacıları bu kadar net ve güzel anlatan başka bir metin var mıdır? Çağdaş zalim tağutlar tarafından işgal edilen İslâm topraklarında İslâm’ın hükümleri yasaklanmış, Allah’ın indirdiği ile hükmedilmemekte ve kaypak yöneticiler, kaypak demokrasi ile yönetip, hevâ ilâhının hükümleriyle hükmetmektedirler. Kaypak kavramlarla, kendilerini İslâm’a nispet eden kitleleri kandırmakta ve öz vatanlarında parya hâline getirmektedirler. Yüz yıllık esaretin bitmeyişi ve kitlelerin uyanmayışının en önemli sebeplerinden birisi, Rasim Özdenören’in apaçık beyân ettiği bu kaypaklıktır!

    Anlatımına devam ediyor Rasim Özdenören: 

“Batı uygarlığını teorik olarak reddetmek, eğer aynı uygarlığın davranış kalıplarını günlük hayatımızda uyguluyorsak, pratikte fazla bir anlam taşımayacaktır. Çünkü davranış kalıplarımız ve gündelik hayatımızda uyguladığımız tüketim alışkanlıklarımız bizi, istemesek de aynı uygarlık dairesi içine itmeye yetecektir.

    Bir handikap daha; İslâm’ı anlamamak…

    Bu dairenin içinde yer almamak, öncelikle İslâm’ı anlamakla gerçekleşebilir. Ancak hâlen Müslümanların önünde duran en büyük handikaplardan biri, onların İslâm’ı anlamak hususunda karşı karşıya bulundukları güçlüklerdir. Özellikle geçmişinde İslâm’ı yaşamış olan ülkelerin insanı için durum böyledir. Çünkü bu ülkelerde herkes, İslâm’ı bildiği vehmindedir. Fakat herkesin en az bildiği şey de O’dur.

    Günümüzün yaygın Müslüman tipi, eskiden öğrendiği bazı yanlışlıkları terk etmeden, o yanlışlar üzerine bina kurmak isteyen öğrencilere benziyor. Sonraki bilgiler ne kadar doğru olursa olsun, bu bilgiler yanlış bir temel üzerinde yükseltilmek istendiğinde, sonucunda muhkem bir yapı ortaya çıkarılması imkânsızdır.

    O bakımdan bugün bizim yapmamız gereken şey, günümüz meseleleri ve onların çözüm tarzları hakkında kafamıza sokulmuş bilgileri bütünüyle bir tarafa bırakarak silbaştan her şeye yeniden başlamaktır.

    Bugünkü insanın Kur’ân’la doğrudan temasa geçmesini engelleyen maniaları ortadan kaldırmaya çalışmalı. Bir kez Kur’ân’la “doğrudan” temasa geçen, Onu olduğu gibi kavrayabilen bir kafa yapısına sahip olduktan, Vahiy ve Sünnet formasyonunu kazanmış bir kafa yapısını edindikten sonra, dünyanın bütün kütüphâneleri sizin olsun! O zaman, bugün bizi uğraştırdıkları meselelerin mesele olma haysiyetini taşımadığını sanırım çok daha derinden kavrarız. Ne var ki Müslümanlar, Batı uygarlığına ait zihniyeti benimseme süreciyle, aynı zamanda İslâm’ı anlamak hususunda tehlikeli bir dönemece girmiş olurlar.

(.............................................)

    İslâm, Batı’nın zihin kalıplarına göre anlaşılamaz. Kendisinin dışındaki yorumlarla kendisine yaklaşılmasına müsaade etmez. Ancak kendisiyle kaimdir ve ancak Müslüman olan için bütün boyutlarıyla anlaşılabilir hâldedir. Bu, o kadar böyledir ki, İslâm’ı bilmek bakımından bir marifete sahip olan herhangi bir müsteşrik bile, onu bütün boyutlarıyla kavrama bakımından herhangi bir Müslümanla kıyaslanamaz. Çünkü İslâm, kendi hakkında mücerret bir bilgilenmeyle anlaşılmış olmaz. Bundan önce ve bunun ötesinde ona teslim olma olayı vardır. Müsteşriklerin faaliyeti, bu derunî katılma olayı olmaksızın sadece bilgilenme niteliğindedir. Sırf bu tür bir bilgilenme insanı Müslüman yapmaya yetmez.” 

   “Düşmanın silahı!

    İslâm, Müslümanları kâfirlere benzemekten men etmektedir. Bu, her Müslüman için genel bir hüküm mahiyetindedir. Giyim kuşamdan başlayarak yemek yeme tarzına, selâmlaşmaya, beşerî ilişkilerdeki tavırlara kadar günlük ve bireysel yaşantıdan toplum düzenini yöneten her çeşit kurallara kadar, İslâmî nasslara bağlı kalarak yaşamak, Müslümanları bir bakıma kâfirlere benzemekten kendiliğinden alıkoyacaktır. Bu hükümlere bağlı kalarak yaşandığında Müslüman, kâfirlere benzemekten ve onlara özenmekten zaten kendiliğinden korunmuş olmaktadır.

    Öte yandan “düşmanın silahıyla silahlanmak” şeklinde Türkçe’ye aktarılan bir hadis-i şerif meâli vardır. Demek ki, bu hadis-i şerifin sakladığı anlam, yukarıda belirlenmiş olan genel hükümle sınırlıdır. Yani düşmanın silahıyla silahlanmakla beraber, gene de düşmana benzememek gerekmektedir. Başka şekilde söylersek, Müslümanların “düşmanın silahıyla silahlanması” onlara benzeme anlamına gelmemektedir.

    Öyle sanıyorum ki günümüzde, Müslümanların bir kısmını, düşmanın silahıyla silahlanma hususunda tedirginliğe sevk eden saiklerin başında, "Acaba düşmanın silahıyla silahlanırsak onlara benzer miyiz?" gibi bir mülahaza bulunmaktadır.

    İslâm’ın öngördüğü diğer bir hükmü, daima “orta yol”da bulunmak gerektiği yolundaki hükmü hatırlarsak, şimdi değinilen endişenin geçerli ve gerçekçi bir tabana oturmadığını hissederiz.

    İlkin “düşmanın silahı” sözünü, başka hiçbir mecazî anlama çekmeksizin sadece ifade edilen anlama mahsus ve münhasır bir ıstılah olarak anlamak gerektiği kanısındayız. İkinci olarak, "Düşmanın silahıyla silahlanın!" sözünü, "Aynı zamanda bu silahı İslâm’ın buyrukları çerçevesinde ve İslâmî amaçların gerçekleşmesi doğrultusunda kullanın." şeklinde anlama zorunluluğu vardır. Yani hem düşmanın silahıyla silahlanıp, hem de bu silahı düşmanın telkin ettiği amaçlar doğrultusunda kullanırsak, işte bu noktada kâfirlere benzememek hususundaki emrin sınırını geçmiş (haddi aşmış) oluruz. Buradaki sınırlamalara özellikle dikkat edilmesi gerekiyor.

    Düşmanın silahıyla silahlanırken onlara benzeme endişesi, aslında o kadar basit bir olay değildir. Özellikle, düşmanın bugünkü silahlarını göz önünde bulundurarak onların karmaşık birtakım teknik süreçlerinin eseri olduğu, bu teknolojinin de yalnızca silah sanayii ile ilgili bulunmayıp bütün bir yaşama tarzına bağlanabileceği gerçeği göz önüne alınırsa, “silahların” hükmünü yerine getirmenin ne kadar zor ve görünmeyen tarafları bulunabileceği kabul edilir, sanırız. Bununla birlikte bu tür güçlüklerin, bir hükmün yerine getirilmesi hususunda mazeret sayılamayacağı hatırlanmalıdır.

    Tabii burada, en önemli meselelerden biri, düşmanın silahının ne olduğu hususunda isabetli bir karara varmaktır. Düşmanın sahip olduğu silahlardan hangisini veya hangilerini kullanacağı hususunda doğru bir mütalâaya sahip bulunmalı ki, mukabil silahlar ona göre imal edilebilsin.

    Bir başka husus da şu olabilir: Yukarıdaki bütün mülahazalar taazzuv etmiş bir İslâm toplumu için geçerlidir. Silahlanmanın maksadı, kanımızca, düşmanın silahını etkisiz hâle getirmektir. Düşmanın silahını etkisiz hâle getirmek için elimizdeki silahı mutlaka kullanmak zorunda değiliz ama elimizde silah tutmak kaçınılmaz görünmektedir. Bütün mesele hadleri isabetle tayin edebilme noktasında toplanmaktadır.”  

    Bu, yerinde ve çok güzel yoruma bir düzeltme yapmamız gerekir. Rasim Özdenören, bu yorumunda "Öte yandan “düşmanın silahıyla silahlanmak” şeklinde Türkçe’ye aktarılan bir hadis-i şerif meâli vardır.” demekte ve bu sözün, Rasûlullah (s.a.s.)’e ait olduğunu kaydetmektedir. Bu, bir yanılmadır. Bu söz, hadis değildir.

    Bu sözün tahkikatında şöyle denilmiştir:

    “Düşmanın silahıyla silahlan!”  Bu söz, mânâ itibariyle her ne kadar Enfal Sûresi’nin 60. ayetine uygunsa da, sahih veya zayıf hiçbir senedinin olmadığı ve lafzının hiçbir mu’teber kaynak hadis kitabında bulunmadığı yapılan araştırmalar sonucunda ortaya çıkmıştır.”  

    Devam ediyor Rasim Özdenören yorumlarına. Eserinin üçüncü bölümünde, “Nihai hedef: Allah’ın rızası” başlığını koyup şöyle diyor:

    “İslâm’ı, diğer dünya görüşlerinin teklif edip de başaramadığı şeylerin üstesinde gelebilecek bir alternatif diye takdim etmekten kaçınmamız gerektiğine inanıyorum.

    Gerçi hâlen önümüze mesele diye sürülen her konuda İslâm’ın yeni bir teklifi ve çözüm tarzı bulunduğunu her Müslüman kabul eder. Ne var ki bu cinsten teklifler, çözüm tarzları, İslâm’ın karşıtı olan dünya görüşlerinin ileri sürdüğü hususlar bir “alternatif” diye ele alınmamalıdır.

(.............................................)

    Müslümanları, öteki din mensuplarından ayıran birçok nitelikleri vardır elbet. Bunların en önemlilerinden biri de, Müslümanın her amelini, her davranışını “Allah rızası” için ifa etmesi gerçeğidir.

    Gündelik dilimizde sık sık kullandığımız bazı deyimlerin ne anlama geldiğini acaba yeterince biliyor muyuz? Bir Müslüman için “Allah rızası” deyimi acaba nasıl bir çağrışıma yol açıyor?

    Bu deyimin görünen anlamı, amellerimizi, işlerimizi yaparken, yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak ve bundan başka bir şey düşünmemek şeklinde özetlenebilir. Fakat bu özet oldukça yetersizdir. Onu bir adım daha ileri götürmemiz gerekiyor.

    Allah, insanların amelleri ve fiilleri karşılığında ceza ve mükâfat derpiş etmektedir. Bir insan, cezaya uğramak, mükâfata nail olmak için Allah’ın emirlerini yerine getirirse, kuşkusuz o insan, Allah’ın rızasını kazanma yolunda bir niyet sahibidir demektir.

    Ne var ki, bazıları cezadan kaçınmak, mükâfata nail olmak için amelde bulunmasını doğru görmekle birlikte, bunda bir parça “kabalık” olduğunu da ima etmektedirler.

    Bir amelin, bir fiilin Allah rızası için olması demek, onlara göre Allah’ın nimetleri hususunda bile en küçük bir beklentiye kapılmamak anlamını taşıyor. Söz gelimi namazımızı niçin kılıyoruz? Cehennem korkusu ve cennet umudu ile mi? Namazı bu korku ve bu umut ile kılmak yanlış mı? Elbette değil. Fakat diyorlar, bir amelin Allah’ın rızası için olması, bu korkunun ve bu umudun bir adım daha ötesindedir. O bir adım ötedeyse, biz artık ne cehennem korkusunu düşünürüz, ne cennet iştiyakına kapılırız. Amelimizi, sırf Allah’ın emri böyle olduğu için ifa ederiz. Bundan da bir karşılık bekleyemeyiz. Yani cennet nimeti ya da cehennem azabını düşünmeden, o ameli sırf Allah’ın emri olduğu için yerine getiririz.

    Yunus Emre, ünlü beytinde: “İsteyene ver cenneti/Bana seni gerek seni” derken, Allah rızası kavramını da dile getirmiş oluyordu.

    Burada şu inceliği vurgulamak gerekiyor: Karşılık beklemeden, amellerini sırf Allah’ın rızası için ifa edip de gerçekten Allah’ın rızasına nail olanlar, Allah’ın va'dettiklerini umarak amel işleyenlerin umdukları bütün nimetlerle ulaşırlar. Belki biraz da fazlasıyla.

    Yunus Emre için cennet, Cemalullah yanında küçük bir nimet olarak göründüğü için, aslında daha büyüğüne talip olmaktaydı.”  

    Rasim Özdenören’in bu yorumunda beyân ettiği ve “Yunus Emre”nin beyti diye kaydettiği söze de bir açıklama yapıp doğrusunu beyânla düzeltme yapmamız gerek!

Halk arasında:

“Cennet cennet dedikleri

Birkaç köşkle, birkaç Huri

İsteyene ver Sen anı

Bana seni gerek seni.” diye şöhret bulmuş olan beytin aslı şudur:

“Cennet cennet didukleri

Bir ev ile birkaç Hûrî

İsteyene vergil anı

Bana seni gerek seni.”

Yunus Emre Divânı’nı tahkik eden Dr. Mustafa Tatçı şöyle der:

    “Beyit Ç’de ve muahhar mecmualarda vardır.”  

    Yazarın “Ç” rumuzu ile beyan ettiği, eski yazmalardan “Çorum nüshası”dır. Bu beyit, yalnız orada yer almakta, diğer el yazma nüshalarda bulunmamaktadır. Yunus Emre, “Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat” akîdesine mensup bir Müslümandır. Bu sözler, Yunus Emre’nin akîdesine tamamen terstir. Bundan dolayı, nüshayı yazanın tarafından eklendiği mâlumdur.

    Yunus Emre konusunda söz sahibi olan Abdulbaki Gölpınarlı ve Prof. Dr. Faruk K. Timurtaş, olayın farkında oldukları için neşrettikleri “Yunus Emre Divânı”na bu beyti almamışlardır. “İslâm Akîdesi”ni bilip iman eden herkes, bu beytin sahibinin cenneti küçümsediğini, onunla alay ettiğini, hattâ “didukleri” ifadesiyle inanmadığını bile dile getirmekte olduğunun şuurundadır!

    Rasim Özdenören’in şu yerinde ve güzel tespitiyle sözümüzü bağlayalım:

    “İslâm, aklı, insanın bilme gücünü reddetmez. Fakat değindiğimiz felsefî anlamıyla da ne akılcıdır ne de akıl dışı yanlısıdır. İslâm, bilgilerimizin kaynağını “Vahy”e dayandırır. İnsan aklı, vahiyle bildirilmiş temel kavramları idrak edecek bir güçte, yetenekte ve niteliktedir. Ne var ki, bu temel kavramların kaynağı insan aklı değildir. Yani bu bilgiler insan aklının bir icadı veya keşfi olmadığı gibi, onda doğuştan var olan şeyler de değildir. Akıl, vahiyle bildirilenleri kabul ve idrak eder. Fakat kabul ve idrak ettiği şeyler, kendisi tarafından ortaya konulmamıştır.”   


 

Yazar:
Muhammed ADİL
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul