05 Aralık 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / Arnavutluk'ta Enver Hoca ve Komünizm Dine Karşı Savaşı ve Günümüze Yansımaları
Arnavutluk'ta Enver Hoca ve Komünizm Dine Karşı Savaşı ve Günümüze Yansımaları

Arnavutluk'ta Enver Hoca ve Komünizm Dine Karşı Savaşı ve Günümüze Yansımaları Mehdi GURRA

Arnavutluk’taki komünist rejimi dönemi boyunca 1967 yılı, en karanlık dönemlerden biridir. Sapkın bir akıl, uzun süredir dinî yasanın dışına çıkarmayı tasarlıyordu. O tarihte inanç zorla ateizm ile değiştirilecek, halk Kur’ân ile İncil’den el çektirilecek, marksist literatür ile yetiştirilecek nesil, komünizmi tasarlayan insanların eserlerini almaya zorlanacaktı. Çoğunlukla Müslüman Arnavutlar, en çok acı çekenler olacaklardı. Ancak onların acıları çok önceden başlamıştı. Azar azar da olsa onların marjinalleştirilmesi, onlardan habersiz bir şekilde, bağımsızlıkla birlikte başlayacaktı. Osmanlı İmparatorluğu'ndan ayrılmak, toprak özerkliğinin kabul edilmesinden çok daha fazlasıydı. İslam inancına bağlı olanlar koruyucusuz kalmıştı.

Araştırmacı yazar ve sosyolog Ali Pajaziti’nin de “Arnavut İslamlar” (“Islamët shqiptarë”) kitabında genel olarak işaret ettiği gibi, Balkanlardaki Müslümanlar (doğal olarak anlaşılacağı üzere Arnavutluk’takiler de dahil olmak üzere) Osmanlı sisteminin yıkılmasından bu yana korumasız kalmıştı.[1]

Hacı Kamil’in, dinî anlam katılan ve “Babamızı istiyoruz” sloganıyla gerçekleştirdiği hareketi, o dönem aslında Arnavutların, asırlardır altında yaşadığı çatıyı kaybetme ve yetim kalma korkusunun ifade edildiği bir hareketti. Zaman bu korkunun akıl dışı değil de oldukça gerçekçi olduğunu ortaya koyacaktı. Örnek olarak; Hristiyan Arnavutların 1921 yılındaki bildirisinde, Müslümanların Batı uygarlığına uyum sağlayamayacağı ifade ediliyor:

“Arnavut milleti gerçekten de homojen bir millettir. Fakat din ve kültür değişimi onları iki farklı gelenek ve medeniyet yorumlamasına ayırmıştır. Bu nedenle Arnavut milletinin gerçek birleşimi ve ilerlemesi hiçbir şekilde mümkün değildir. Öyle ki Güney Arnavutluk vilayetinin yönetiminin Muhammedan (Müslüman) unsurunun elinde olması, şark kültürüne sahip olmasından dolayı Batı medeniyetine adaptasyonu oldukça zordur.”[2]

Müslüman Arnavutların 1923 yılındaki ilk kongresiyle birlikte hilafet ile bağları da kopmuştu. “Bu nedenle, şüphesiz ki Arnavutluk İslam Birliği, küresel merkezinden (hilafetten), Mustafa Kemal’in onu kaldırmasından tam bir yıl önce yasal olarak da kopmuştu. 1. Müslüman Arnavut Kongresi, 1923’teki ilk toplantısında hilafetten ayrılışını ilan etti. Basın, Arnavutluk İslam Toplumu'nun ilk bağımsız meşihatının (diyanet) o dönemde kurulduğunu tasdik etmiştir. Arnavut Müslüman Topluluğu, İslam dünyasında hilafetten ilk olarak ayrılarak kendi meşihatını (diyanet işlerini) kuran topluluğu temsil etmiştir.”[3]

Edwin E. Jacques 20. yüzyılın otuzlu ve kırklı yılları arasında yüksek lisans tezini yazdığı sırada şok edici bir sonuca varacaktı. Arnavutluk’taki bir Protestan misyoner olarak şunları yazacaktı: “Londra Büyükelçiler Konferansı (1913) sonucundaki özgür Arnavutluk’un kurulmasından bu yana, liderleri ümitsizce bu bölünmüş milletin dinî vicdanını söndürmeye çalışıyor. Onlara "Din ayrıştırır, vatanperverlik birleştirir", "Biz artık Katolik, Ortodoks ve Müslüman değiliz", "Hepimiz Arnavut’uz", "Dinimiz Arnavutçuluktur" denmiştir. Buna dayanarak, devlet dini zayıflatmak için değersizleştirme politikasını benimsemiştir.” Son cümlenin altı güçlü bir şekilde çizilmelidir, her zaman akılda tutulmalıdır. Nitekim bu anlayış Arnavutluk’ta din konusunda her zaman kendisini göstermiştir. [4]

1944 yılından sonra meydana gelenleri ağır bir gelişme olarak değerlendirilen Valentina Duka, bu durumu şu şekilde açıklıyor: “Dinî kurumlara benzeri görülmemiş bir saldırı başlatan komünistlerin iktidara gelmesinin ardından, Arnavutluk’taki dinî hayat kökten değişikliğe uğradı. Enver Hoca’nın ana hedefinde, halk üzerinde tartışılmaz bir otorite ile güçlü bir rejim kurulması yoluyla elde etmeye çalıştığı, marksist-leninist ideoloji temelinde bir devlet kurmak vardı. Arnavut komünist lider, hedeflerinin gerçekleşmesinde dini ciddi bir engel olarak görüyordu.” [5]

Arnavutluk’ta genel olarak dine karşı savaş, özellikle de komünist rejim sırasında İslam’a karşı savaş, birçok çıkar için yapılmış gibi görünüyor. Benzer bir değerlendirmeyi eski diplomat, politikacı ve siyaset yazarı olan Abdi Baleta da yapmaktadır. Baleta verdiği bir röportajda şu ifadeleri kullanıyor:

“Arnavutluk’ta dine bütün olarak yapılmış olan emsali görülmemiş savaşın, özellikle de son yirmi beş yılda Enver Hoca ve işbirlikçileri tarafından yapılan bu işlerin vahim sonuçlarının özel olarak araştırılması gerektiğini düşünüyorum. Bu hareketin sadece çılgın bir ateizm veya Tanrı’nın gücünü kıskanan sapkın beyinli diktatörün sonucu olmadığı izlenimine varıyorum. Bu şeytanî fakat bir o kadar gerçekçi ve işletilen planın ardında çıkar güçlerinin olduğunu düşünüyorum. Arnavutluk yüzyıllar boyunca Doğu ve Batı kiliselerinin nüfuz savaşları alanında kalmış. İslam dininin Balkanlara nüfuz etmesine hiçbir zaman iyi gözle bakılmamıştır, özellikle de Ortodoks Rum-Slav kilisesi tarafından… 1920’li yıllarda Yunan diplomasisi Müslüman Arnavutların dinlerini değiştirerek ‘İslam’dan önceki’ dinleri olan Hristiyanlığa dönmeleri konusundaki haklarının uluslararası belgelerde sabitlenmesi konusunda kuvvetle ısrar ediyordu… Rum kilisesi Arnavutları Helenleştirme tutkusundan hiçbir zaman vazgeçmedi. Doğal olarak 1967 yılında Arnavutluk’ta dine karşı başlatılan kampanya onun çok işine yarıyordu, ancak resmi olarak protesto ediyordu. Arnavutluk’ta dinî bir boşluğun geçici olarak oluşturulması onun işine yarıyordu. Bir gün o boşluğun doldurulması ihtiyacı doğacak, ancak bu arada İslam dini gövdesinden ayrılmış olacak, bitecek ya da çok zayıflamış olacaktı. Rum kilisesi bu şartlarda etkisinin dozunu çok daha kolay artırabilecekti.” [6]

 

 

1-Arnavutluk’ta Enver Hoca ve Komünizmin Dine Karşı Savaşı

Enver Hoca, yaklaşık elli yıl önce “Parti ve iktidarın devrimciliği daha da derinleşerek devam edecek” başlıklı talihsiz bir konuşma yapmıştır. Bu konuşma, diktatörün eserinin 35. cildindeki önsözde de belirttiği gibi ülke hayatında derin yankılara neden oldu.[7]

Arnavutluk’un 1912’de Osmanlı Devleti'nden ayrılarak bağımsızlığını ilan etmesiyle başlayan ve 6 Şubat 1967’de Enver Hoca’nın bahse konu konuşmasıyla açıkça beyan edilen dine karşı mücadele had safhaya çıkmıştır. Komünist dünyanın fikirlerinin aşılandığı yeni bir nesil oluşturularak insanın en tabii hakkı, ruhsal servetinin kaynağı, hayatının anlamı olan “inançlarına” son darbeyi vurmak adına doğrudan teşvik edici bir konuşma olarak değerlendirmek mümkündür.

“Dıraç Limanı’nda örnek çalışmalarıyla övgülerimizi alan seçkin bir işçimiz, geceleri yaptığı ikonları (Ortodokslar için kutsal sayılan küçük resim ya da heykel) gündüz satmakla inanca dair içinde sönmeyen ateş olduğunu gösteriyor. Nasıl olur bu hâlde partimizin kutsal amaçlarına, devrimlerimize hizmet eder.” diyen Enver Hoca bunu bir felaket olarak değerlendiriyor.[8]  

“Tüm parti ve ülke ayağa kalkıp, dine dair geri kalmış âdetleri yakmalı. Kadınların ve kızların inançlarına dair haklarının korumak amacı ile partinin kutsal yasalarını ihlal etmek isteyen her kim olursa olsun kafası kopartılmalıdır. Haşa Allah’ın kanunu, partinin “kutsal kanunu” ile değiştirilmiş, böylece dine karşı savaşın son eylemi olan “devrimci önlemlerin girişimi” adı ile meşrulaştırılan şiddet son noktasına varmıştır. [9]

Birkaç gün sonra, 18 Şubat 1967’de, Şiyak’taki işçi ve kooperatif çalışanları ile yapılan toplantıda, diktatör Enver Hoca dine karşı söylemlerini devam ettirecekti: "Din halkın geri kalmasına ve ezilmesine sebep olmuştur. Din, namaz kılarken yüzünü Kabe’ye, Muhammed’in doğduğu yere, Arabistan’a çevirmeni söyler. O bir Arap’tı, biz ise Arnavut’uz. O zaman neden yüzlerimizi Arabistan’a çevirelim? Aksine yüzlerimizi her zaman vatanımıza doğru, Arnavutluk’a doğru, partimize doğru çevirmeliyiz. Ancak şimdi, Muhammed’in ölümünden asırlar sonra, bakışımızı, düşüncemizi ve kalbimizi Arabistan’a yöneltmenin bir anlamı yok. Boşu boşuna durup Ramazan'da oruç tutmamızın da bir anlamı yok. İnsanlarımız bu konular hakkında daha derin düşünmeliler... Çünkü yaşam burada toprak üstünde, dinin söylediği gibi gökyüzünde değil. Şimdi yaşlılar da anlıyor ki ‘diğer dünya’ (âhiret) için söylenenler sadece birer palavra.”[10]

Enver Hoca, 1967 yılı boyunca ateizm bayrağıyla birlikte dur durak bilmeyen bir kampanya başlattı. 23 Şubat’ta Arnavutluk İşçi Partisi Merkezi Komitesi Sekretaryasının toplantısındaki bir tartışmada, Diktatör Enver Hoca şu ifadeleri kullanıyor: “Ateist meselesinde, Müslümanlarla olan işimiz Ortodoks ve Katoliklere kıyasla daha kolay fakat kiliselerde durum farklı. Müslümanlar için sadece camide ibadet etmek gibi bir zorunluluk yok inançları gereği yeryüzü onlara ibadethâne kılınmıştır. Müslüman yol ortasında da dağda da ibadet edebilir. Yani namaz vakti nerede gelirse orada ibadet edebilir. Camileri ibadete kapatmak sorun olmaz. Diğer dinlere mensup olanlarda durum farklıdır. Ortodokslara ve diğer gayr-i müslimlere göre ibadet edebilmesi için mutlaka kiliseye gitmelidir, bu yüzden ateizm işini onlar zorlaştırıyor.”[11]

1967 yılının Şubat ayı, dine karşı toplantı ve eylemlerle geçti. 27 Şubat’ta Arnavutluk İşçi Partisi Merkezi Komitesi, ilçe parti komitelerine dine karşı savaş ile ilgili mektup gönderdi.

“Din halkın afyonudur. Herkesin bu büyük gerçeği anlaması için elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız, zehirlenmiş olanları da (ki az sayıda değiller) iyileştirmeliyiz. Bu büyük savaşın seyrini kendi haline bırakmamalıyız, sahip çıkmalıyız. Genç nesillerin bu afyonu bırakacağını söyleyip tatmin olmayalım. Din ile ilgili uygulamaların, dini yaşantının sadece yaşlılarda olduğunu söylemeyelim. Bu doğru değil; onlar yalnızca biz, onlara karşı savaşır ve gerçek yüzlerini gösterirsek şiddetini kaybeder ancak onları küçümsersek yeniden dirilir, yayılır ve genişlerler.”[12]

Evet, bu savaşta tesadüfî bir şey yoktu, her şey iyice düşünülmüştü. Komünistlerin dine olan nefretleri, ülkenin ateistleşmesi girişimleri “Kitlelerin hareketi” maskesi ardında gizleniyordu. Sözüm ona lider ideolojisine, imajına karşı gelinmesine izin veremezdi. İnsan sadece ona boyun eğmeliydi, Tanrı’ya değil.

“Arnavutluk İşçi Partisi, gerici sınıfların ideolojik silahı ve halkın afyonu olan dine karşı her zaman uzlaşmaz bir savaş vermiştir. Dine karşı mücadeleyi sosyalizmin inşası için savaşla yakından ilişkilendirmiştir.  Tüm devrimci faaliyetlerinde olduğu gibi partimiz, dinî bakış açısına karşı savaşında da marksizm-leninizmin temel öğretileri tarafından yönlendirilmiştir.” [13]

1967 yılının sonu korkunç geçecekti. “19 Kasım 1967’de rejim ‘Belirli kararnamelerin kaldırılması üzerine’ konulu 4337 sayılı kararnameyi çıkartarak, 1949-1951 yıllarında dini topluluklar tarafından çıkarılan tüzükleri tanıyan bazı kararnameleri iptal etmişti. Bu kararname, anayasa ile bu hak güvence altında olmasına rağmen tüm dinî vecibelerin yerine getirilmesini yasaklamıştı. Böylece, bu yıldan itibaren, Arnavutluk, dünyada eşi benzeri olmayan ve 23 yıl boyunca devam edecek şekilde ateist bir ülke olarak ilan edilmişti.”[14]

 

2- 1967 Öncesi ve Sonrası Hukukî Düzenlemeler Çerçevesinde Din

Arnavutluk Krallığının 1928 yılındaki kurucu tüzüğündeki beşinci maddede şu ifadeler yer alıyor: “Arnavut devletinin resmî dini yoktur. Hiçbir dinî hüküm yasalarda yer almaz.”

Arnavutluk Sosyalist Halk Cumhuriyeti'nin 1976 yılındaki anayasasında kökten ve devrimci bir sıçrama vardı. 37’nci madde şöyle diyor: “Devlet hiçbir din tanımaz. İnsanlara materyalist, bilimsel dünya görüşünü aşılamak için ateist propaganda geliştirir ve teşvik eder.”.

Arnavutluk Cumhuriyeti’nin 1998 yılındaki anayasasında dini özgürlüğü ve dini cemaatlerin eşitliğini garanti ederken, resmî olarak bir dinin tanınmaması ilkesine bağlı kalmaktadır. 10’uncu maddede şu ibareler yer alıyor: “1. Arnavutluk Cumhuriyeti'nde resmi din yoktur. 2. Devlet, inanç ve vicdan konularında tarafsızdır ve kamusal yaşamda ifade özgürlüğünü garanti eder. 3. Devlet dini toplulukların eşitliğini kabul eder.”

20. yüzyılın Arnavutluk devleti, yukarıdaki anayasa formülasyonlarında da görüldüğü üzere, hiçbir zaman belirli bir dinle, İslam’la da kendini bağdaştırmaya yanaşmamıştır; bazı durumlarda mesafeyi korumuştur, bazı durumlarda dine savaş açmıştır.

Atatürk’ün Osmanlı İmparatorluğu sonrası Türkiye’sindeki güçlü sekülerleşme eylemleri, modernleşme ve batılılaşma reformu takıntısına kapılmış birçok lidere örnek olmuştu. 1937 yılının mart ayında Arnavutluk meclisinde kabul edilen bir yasa, kadınların yüzünü tamamen veya kısmen örtmesini cezalandırılabilir bir suç olarak görüyordu. Bu yasa, kadınların bunu uygulamalarını engelleyenler veya uygulamamak için ikna edenler konusunda daha da sertti.

Daha öncesinde, 1928 yılının Nisan ayında, önemli değişiklikler getiren yeni Medeni Kanun yürürlüğe girmişti. Dini statü seküler olanla değiştirilmiş, dinî hâkimler, kadılar ise tasfiye edilmişti.

Temmuz 1929’da kabul edilen Dinî Toplulukların Statüsü ile ilgili kanuna göre, “mülkiyetler devletin kontrolüne bırakılmış, cami, tekke, kilise ve manastırlar ahlâkî binalara dönüştürülmüş, kilise yasalarına gönüllü olarak teslim ilkesi sokulmuş ve devletin hâkimiyeti sağlanmıştı…”[15]

Ali M. Basha, söz konusu yasanın dini inançlara karşı daha farklı ağır önlemler alınmasının yolunu açtığını ve Arnavutluk’ta İslam’a en ağır zararı veren faktörlerden biri olduğunu değerlendiriyor. Bu atmosfer doğrultusunda 1929 yılında düzenlenen Arnavutluk Müslümanları Kongresinde, vaazların Arnavutça verilmesi, medreselerin tek bir enstitüde birleştirilmeleri, vakıfların merkezi yönetimi, her şehirde 2-3 tane cami açık kalması ve diğer camilerin kapatılması gibi bir dizi önlemler alınıyor.[16]

İtalya’da 1941 yılında düzenlenen bir konferansta Mustafa Kruya şu ifadeleri kullanıyor: “Arnavutluk 76 yıl boyunca, Avrupa’dan bu istila ile başa çıkmak için hiçbir yardım almadan, Müslüman tehlikesine karşı kendini savunmaktaydı.”[17]

Kendisi de Müslüman bir aile geçmişine sahip olan Enver Hoca ilginç bir şekilde din adamlarına hakaretini şu şekilde açıkça ifade ediyor: “Din adamları, Katolikler hariç, şu an cahildirler. Hocalar içeriğini anlamadan, felsefî yorumlarına bakmadan vaazlarını, arkaik âyinlerini, ezberlenmiş duâlarını okumayı dinî disiplinleri korumaya dayandırıyorlar.”[18]

Yukarıda belirtilen ifadeler, devletin dinî kurumların faaliyetlerini ve dini faaliyetleri olabildiğince kontrol edip sınırlandırmaya ve ülkedeki vatandaşların dinî yaşam topluluklarının güçlerini ortadan kaldırmaya yönelik çabalarını ortaya koymaktadır. Ayrıca, komünist rejim, tam ateizm ilanına doğru hareket ederek aşırılığa doğru yönelmiştir. Bu da dünyada eşi benzeri olmayan bir örnektir.

İnançlara, bu inançlara tâbi olan insanlara ve din adamlarına karşı bu mücadele duraksama bilmedi. Komünistlerin iktidara gelmesi bunun vurucu dalgalarının dikkatli ve kamufle bir şekilde başlangıcı oldu. Her geçen gün, ay, yıl Enver Hoca ve yandaşları; daha güçlü, daha görünür ve daha yıkıcı olacaktı. İnsanların inanma duygularını, hislerini; idama mahkûm edilen bir kişinin altındaki sandalye gibi hemen çekmeyeceklerdi; yavaş yavaş, temellerini ufalayıp büyük yıkım için en uygun zamanı bekleyeceklerdi.

Sıra camilere ve kiliselere kazmayı vurmaya gelmişti. Onları harabeye, depoya çevirmenin yanında güya kültür evlerine ve spor salonlarına çevirerek bu mekânları inanan insanların yerine parti çığırtkanlığını yapan insanlarla doldurup ezan seslerinin yerine parti şarkısının alacağı mekânlara dönüştürmek için başlayan bu hareket asıl ulaşmak istedikleri ”yeni insan” modeline de kavuşmak adına yürütülen ideolojik, kültürel ve ekonomik kirli bir savaştı. Dinî kurumlar da dinî yaşam da hedef alındı.

“Enver Hoca, dine karşı açılan savaşı, vatansever ve komünist bir görev olarak sundu. Savaşın bitmesiyle ateist değil de laik bir devlet olarak ortaya çıksa da komünist devlet, halk arasındaki otorite ve desteğinden çok korktuğu dini kurumlara darbe indirmek için zemin hazırlamaya başladı.”[19]

1945 tarihli Arazi Reformu Kanunu ve 1948 tarihli vergi kanunu; dinî kurumlara ekonomik açıdan darbe vurdu ve vakıfların da ayakta durmalarını sağlayan ekonomik faaliyetlerini sert bir şekilde kısıtladı. Binlerce hektar arazi ve içindeki meyve ağaçları kamulaştırıldı. Belirsizliğe doğru giden yol başlamıştı. “29 Ağustos 1945’te başlayan arazi reformu, dinî kurumları zayıflatmak için kullanılan bir başka güçlü araç olarak hizmet gördü. Söz konusu kurumların sahip oldukları topraklar kamulaştırıldı ve daha sonra halka dağıtıldı. Halk da toprak elde etme coşkusuyla devletin bu adımını destekledi ve buna karşı çıkmadı. Toprakların mülkiyetlerinin kaybı, dini kurumları kaynaksız bıraktı ve onları komünist devletin din karşıtı politikalarına karşı daha açık hale getirdi.”[20] “Dinî topluluklara” yönelik 1949 yılında çıkan kanun, inanç özgürlüğünü yeniden teyit etti ancak dinî kurumları devlete daha bağımlı ve devlet tarafından daha fazla kontrol edilebilir hâle getirdi. Devletin dinî toplulukların faaliyetlerine müdahale etmesi ve bu faaliyetlerin sınırlandırılması, yasal sınırlama ve yasada desteklenmeyen sınırlama olmak üzere iki yönlüydü.

Eğitim alanında yeni kadroların hazırlanmasının engellenmesi yönünde dine karşı mücadele o kadar güçlüydü ki Enver Hoca 1967 yılında şu ifadelerle yeni süreci teyit edecekti: “Onların dinî öğretilerini yorumlamak için genç din adamlarının yetiştiği okullardan hiçbir tane bırakmadık. Böylece ülkemizdeki tüm inançlardan din adamları kadro olarak tükendi. Biz ayrıca yeni din adamı kadrolarının hazırlanması olanaklarını da ortadan kaldırdık.”[21] Kral Zogu döneminde din eğitimi zorunlu olduysa da yeni rejimde din dersi eğitim müfredatından kaldırılacaktı. “Eğitim reformu aracılığıyla, laik kurumlar olarak ilan edilen okullardaki dinî eğitim kaldırıldı. Devlet kendini, gençleri eğitebilen tek kurum olarak ilan etti. Gençlik bu andan itibaren dinden daha da fazla uzaklaştırılarak parti sevgisi ve sadakat duygusu ile eğitilmeye başladı.”[22]

Diktatör genel olarak Müslümanların ve gayr-ı müslim din mensuplarının kaynak kitap eksikliğinden bahsederken bu durumun kendi ideolojisi açısından mutluluk verici olduğunu şu şekilde ifade ediyor: “Kitap ve dogmaların yayınlanmasına gelince, bu fırsat onlar için çoktan yok oldu. Müslümanlar, Arapça olduğundan ne eski bir Kur’ân’a sahip olabiliyor ne de okuyabiliyor. Onlar Kur’ân’dan ezbere öğrendikleri bazı sûreler ile yaşıyor. Bunları anlamıyor ve sözlü bir şekilde aktarıyor. Ortodokslar, dinî kitaplar açısından daha zengin ve de daha bilgili değil. Onların tek avantajı, İncil’in Arnavutça dilinde olmasıdır. Katolikler, bilhassa onların din adamları kitaplar açısından daha zengin. Yani, dinî kitapların çoğaltılmasındaki maddî ve propaganda amaçlı kullanılan bütün din unsurlarını temelinden yok ettik.”[23]

Din adamları üzerindeki terör, gözaltılar, aşağılamalar, şantajlar, onların gerici olarak tanıtılmaları unutulmamalıdır. Onların üzerindeki ekonomik baskı, onlara boyun eğdirtmek ve din adamlığı kisvesini çıkartıp eline kazmayı almalarını sağlamak için kullanıldı. Hapishane, sürekli bir tehdit olarak kaldı. Din adamlarının birçoğu kurşuna dizildi, diğerleri hayatlarını demir parmaklıklar ardında geçirdi. Bazı din adamları ise maalesef inançlarını inkâr ederek komünist rejimin ideolojilerini kendilerine din edindiler ya da öyle görünmek zorunda kaldılar.

 

3-Modernleşme Adı Altında Dine Bağlı Geleneklerin ve Ritüellerin Engellenmesi

1967 yılına kadarki savaş, güçlü kültürel ve ideolojik bir karaktere sahipti. Geleneklere ve yaşam biçimlerine karşı savaş yürütüldü. 19’uncu yüzyılın sonu ve 20’nci yüzyılın başlangıcında Ulusal Hareket aktivistlerinin toplumsal faaliyetleri belirgin hale gelecek, ancak onların dinî yaşamları gölgelenip tanınmaz bir le gelecekti. Kadınların özgürleştirilmesi; büyük, ataerkil ailenin bozulması ve yaşam tarzının değiştirilmesi, sözde ilerleme adına dine karşı atılmış güçlü bir adımdı.

İnsanlar arasındaki iletişim dilinin, selamlaşmanın, tebriklerin, başsağlığı dilemenin değiştirilmesi, dinî kelimelerden arındırılması da toplumun dinsizleştirilmesi yönünde atılan diğer adımlardı. “Partinin ideali için” ifadesi, komünistin ve komünist olmayanın ağzındaki en büyük yemin ifadelerden biriydi. Bireyin kalbinden din sökülecek ve parti ideali yerleştirilecekti. Toplumun zihniyeti artık inanan birisinin değil kalben partiye adanmış partili birisinin zihniyeti olacaktı.

Türkçe kelimelerin Arnavutça dilinden temizlenmesi, hakiki bir dilsel gelişimden ziyade, konuşmada ve yazımda İslam’la ilgili her şeyin silinmesini amaçlıyordu. Bunun dışında, 1972 yılında bir isim sözlüğünün çıkartılmasıyla Katoliklerin isimleri aynı kalırken Müslümanlar bu yeni listede kendilerine ait isimleri bulamadılar. Onlara yabancı isimler vermekle Müslümanların güçlü bir kimlik unsuru ortadan kaldırılıyordu. Ortodoks kilisesinin başındaki kişi Yanulatos, 90’lı yılların ardından dinî aidiyet yüzdeliğin hesaplanmasının isim bazlı yapılmasını bu yüzden talep etti.

Bireyin inanç ritüellerinden yoksun bırakılmasıyla Müslümanın, bir Hristiyan’dan farkı olmayacaktı. Müslümanın, diğer din mensupları ile farkı kalmayacak, aynîleşecek ve istedikleri tek tip insan modeli ortaya çıkacaktı. Ait oldukları toplumsal gruplar da öyle. Şimdi söz partideydi. O ders verecekti, sağladığı faydalardan söz edecekti. Toplumun, var olan iyiliklerden dolayı ilahî varlığa değil partiye minnettarlık duymasını isteyecekti.

Zorla değiştirilmiş yemek yeme geleneği, sofranın ortadan kaldırılıp yemek masasının ortaya çıkması, ortak yemek tasının yerine tabakların konulması; modernleşme uğruna yapılan tüm bunlar, dini içinde barındıran bir yaşamın baltalanmasını amaçlıyordu. İnsan hayatının en önemli anlarından biri olan evlilik, gerici sayılan alışkanlıklarla mücadeleden bir hayli etkilendi. Tabii ki bunun ardından din de etkilendi. Erkekler ve kadınlar, daha önce akla hayale gelmeyecek şekilde düğünlerde beraber görülmeye başlandı. Bulundurulmadığı sürece ayıp olarak nitelendirilecek kadar evlere alkollü içeceklerin sokulması, özellikle parti için kadeh kaldırılması, evlilik törenlerinin düzenlenme biçimi, saray veya bazı mekân bahçelerinde perşembe günü başlayıp pazar günü sona eren kutlamalar, hiç de masumane değildi. Sünnet olmanın durdurulması ve yasadışı bir şekilde yapılması, dine karşı verilen mücadelenin direk bir sonucudur. Tüm bunlar, uzun vadeli bir planın ve araştırmanın sonucuydu. Din ile ilgili olan geleneklerin ortadan kaldırılması amaçlanıyordu.

Köylü ve şehirlilere kıyafetler zorla kabul ettirilecekti; geleneksel kıyafet olan şalvarlar ve camadanlar, modern kıyafetlerle değiştirilecekti. Şilteler yavaş yavaş yok olacak, yerini divan ve koltuklara bırakacaktı. Nihayetinde insan tabiatı bu yapılanlardan çok etkilenecekti ve günümüzde dahi silinmesi güç izler bırakacaktı.

İnanca göre ayrı mezarlıklardan, ortak mezarlıklara geçildi. Sadece bu kadar değil. Müslüman cenazesini yıkanmaktan ve namazı kılınmaktan mahrum edildi; kıyafet giydirilip tabuta sokuldu. Bu yetmemiş gibi alkol ikramı da cenaze yemeklerinin bir parçası oldu.

Din adamları ve onların ailelerine hor bakılmaya başlandı. Onlara 1967 yılından sonra ezici bir şekilde ikinci, hatta üçüncü sınıf vatandaşlar gibi muamele edildi. Aynı zamanda toplumun önde gelen ailelerin en az bir veya iki ferdine parti üyesi olma zorunluluğu getirildi.

Komünistler, 1614 yılında kurulan başkent Tiran’ın sembol yapısı ve ilk camisi olan Süleymanpaşa Camisi’nin başına getirdikleri ile niyetlerini açıkça ortaya koymaktaydılar. Tiran ile özdeşleşmiş 1614 yılında inşa edilen Süleyman Paşa Camisi, İkinci Dünya Savaşı sırasında 1943 yılında Almanlar tarafından yakıldı. Yenilenmesinin elzem olduğu düşünülen tarihi yapı, 1944 yılında iktidara gelir gelmez komünist rejim tarafından ilk icraat olarak tamamen yıkıldı ve yerine komünist rejimlerin simgesi olan “meçhul asker” heykeli dikildi.

Dine karşı yapılan büyük ölçekli bir savaştı. Arnavutluk Emek Partisi (PPSH) Merkez Komitesi'ne bağlı eğitim birimi tarafından hazırlanan 23 sayfalık bilgi raporu, bu savaşın özelliklerini net bir şekilde açıkladı: Geniş bir cephede, şehir şehir, köy köy, doğrudan eylemlerle ve geniş katılımla dine karşı mücadele devam edecektir.

Raporda, “Dine karşı savaş, yaygın ve belirgin ideolojik özellikli bir hareketin tüm özelliklerini aldı. Tabii ki bu büyük atılım tesadüf değildi. Bu, partinin 25 yıllık çalışmasının bir sonucudur. Ta­ başından beri parti, kendi üyelerini ve toplumsal tabakaları (sınıflara ayırdığı toplumu sınıf sınıf) ateizm ruhuyla eğitti.” ifadeleri yer alıyor.

Birkaç satır devamında ise merhametsiz bir savaşın çarpıcı verilerini ortaya koymaktadır: “Tiran’daki büyük kilise ve Katolik kilisesi dışında ülke genelindeki tüm kilise, cami, tekke, türbe, vakıflar v.s. kapatıldı. 740 cami, 608 Ortodoks kilise ve manastırı, 157 Katolik kilisesi, 530 tekke, türbe v.s. olmak üzere toplam 2.169 dini yapı kapatıldı. Dinî kurumların vakıflarına el konuldu”.

 

4-Din Karşıtı Komünizm Politikalarının Günümüze Yansımaları

Buradaki alıntılar abartılmış gibi gözükebilir ama ciddi bir araştırma ile ne yazık ki hepsinin hakikat olduğu anlaşılacaktır. Özellikle diktatör Hoca’nın yazımıza konu olan 1967 yılı şubat ayındaki ifadeleri korkunç denebilecek niteliktedir. 1967 yılında bir gençlik ve toplum hareketi başlangıcı olarak gösterilmeye çalışılan olaylar aslında Arnavutluk için bütün inançları toprağa gömmek demek oluyordu ve önlerinde tek seçenek vardı: Rejimin ideolojisine “din” gibi inanmak... 1967’de başlayan bu hareket dine karşı savaşın zirvesiydi ve Arnavutluk’u dünyada ilk ve tek ateist devlet olarak ilan etmişti.

Komünist rejim yıkılalı 30 yıl olsa da ruhlarda açtığı derin yaralar hale çok taze. Daha da önemlisi zorla komünist rejimin idaelleri doğrultusunda yetiştirilen o nesil yaşıyor ve zihinler yaşadığı bunalımı atlatabilmiş değil. Daha da vahim olan ise bu zihniyet ile yetişen neslin şu an ülkeyi yönetiyor olmasıdır. Müslümanlar yıllar geçse de kendi öz benliğini bulabilmiş değil.  Dine karşı savaş artık yok ancak küresel bir etki dolayısıyla, bu ülkede çoğunluk olsalar bile özellikle Müslümanları ötekileştirmeye yönelik gözle görülür bir çaba mevcut. Buna, 90’lardan bugüne kadar, özellikle Müslüman olmak üzere nitelikli bir yeni din adamı sınıfı oluşturmada karşılaşılan zorluklar da eklenebilir.

Zaman ve sistemler değişti ancak maalesef özellikle Arnavutluk vatandaşı Müslümanlar bilinçaltında yaşadıkları ağır travmanın etkisinden kurtulup yeni sürece olumlu katkıda bulunmalılar. Şimdi tezler farklı ancak Müslümanlar, inançlarına sahip çıkma şuuruna erişip hâlâ sürmekte olan İslam karşıtı söylemlerin oluşturduğu ağır yükü omuz omuza vererek ortadan kaldırmak zorundadır.

Bugünlerde dahi yazıktır ki açık bir çağrı ile Arnavutluk'un kurtuluşunu İslam'ı terk ederek atalarının dininine dönmekte görmek gibi bir bağnazlıkta bulunanlar vardır. Bu talihsiz görüşü Arnavutluk’un yetiştirdiği en önemli aydınlardan biri olan, aynı zamanda birçok eseri olan, eski bir siyasetçi Abdi Baleta; Arnavutluk halkına komünist rejimden sonra yapılmış en büyük hakaretlerden ve haksızlıklardan biri olarak değerlendirmektedir: “Arnavutluk’ta Müslüman toplumun mevcudiyetinin kurtarıcı faktör olduğu görüşü her zaman savunduğum bir görüştür. Bu, Arnavutluk’un tarihinin derinden bilen tüm kişilerin görüşüdür. Bunu, Arsa Millatovic de ifade etmiştir. O, Arnavutların İslam dini ile kucaklaşmasının ardından Slavlaşmaktan kurtulduğunu belirtmektedir. Bunu Arnavutların büyük bir düşmanı söylüyorsa bunun bir ağırlığı ve önemi vardır... İslam tarafsız bakıldığında etnik Arnavut topraklarında ulusal kimliği korumaya hizmet etmiştir. Burada, Arnavut toplumu dinini değiştirmediği sürece kaybedecektir, diyen Arnavutluk’taki bazı siyasi güçlerin vahşiliği bağlamında yeni bir güçlü ruhun mevcut olduğunu fark etmişsinizdir… Dahası, bana göre, bugün, 20’nci yüzyılın sonunda çıkıp da Arnavutların kurtuluşunun atalarımızın dinine dönüp toplumun yüzde 90’ının tâbi olduğu Müslümanlığı bırakmak olduğu şeklinde yazmak, bu topluma yapılmış en büyük saygısızlıktır.”[24]

1967’nin etkileri açıktır: Komünist rejim zihniyeti ile yetişenler İslam’ı ve Arnavut Müslümanları hedef almaya devam ediyorlar. Abdi Baleta, Arnavutlara İslam’ı terk etmeleri talebinde bulunanların aynı zamanda Arnavutların etnik kimlik olarak da imha edilmesi stratejisinden söz ediyor çünkü Abdi Baleta’ya göre İslam, Arnavut ulusal kimliğini koruyan unsurların başında geliyor.

“Arnavutların dinini değiştirme meselesi basit bir mesele değildir. Bu, uzun vadeli bir stratejidir. Atalarının dinine dönme teorisi yeni bir teori değildir… 80’li yılların ortasında Bulgar diktatör Jivkov’un, Bulgar Türklerinin kökenlerine dönüp önce Hristiyan ardından Bulgar olmaları yönündeki uygulamaları bilinmektedir. Şimdi bu strateji yoğun bir şekilde Arnavutluk’ta uygulanmaktadır… İfade ettiğim gibi tarih gösteriyor ki, Arnavutların Müslüman olması vatansever bir eylem iken komşu Slav ve Yunan asimilasyonundan kurtulma eylemidir. Birinci adım Müslüman Arnavutların Ortodoks dinine dönüşüm stratejisidir, ikinci adımsa bu Ortodoksların yavaş yavaş bazılarının Sırp bazılarının ise Yunan’a dönmesidir. Bu aynı zamanda Arnavut toplumunun ortadan kaldırılması stratejisidir.”[25]

Bir de “İslamafobi” konusu var. Arnavut Müslümanları bile etkileyen ve bütün dünyada İslam'a karşı olumsuz bir tutum ve korku oluşturmak isteyenler tarafından ortaya atılan “İslamafobi” ile mücadele etmek elzemdir. Abdi Baleta bu hususta şunları söylemektedir: “Siyasetle uğraşan bir kişi olarak ben, tarihçiler, politikacılar, bilimsel araştırmacılar, entelektüeller ve özellikle de dini kurumlarımızın sözde  “İslamafobi” suçlamaları aracılığıyla Arnavutların ulusal haklarından mahrum edilmeleri yönündeki bu güçlü Arnavut karşıtlığı dalgasıyla baş etmek için daha fazla şeyler yapmalarının son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Arnavutluk’ta “İslamafobi” ile ortaya konmak istenen taassuba ait hiçbir kanıt bulunmamaktadır. Dinî taassup ve bağnazlık Yunanistan ve Sırbistan’nın tarihlerin ve eylemlerinde aranmalıdır. Eğer onların geçmişinde bulunamazsa demek ki dünyanın hiçbir yerinde yoktur. Bu ithamlara maruz kalmamak için biz Müslümanlar, İslam dininin hakikatlerini daha açık bir şekilde anlatmalıyız.”[26]

Baleta analizinde daha da ileri giderek sözde İslam düşmanlığı fikrinin spekülatif bir terim olarak nitelendirmiştir. “Siyasi aşırıcılık hareketi hiçbir siyasi-toplumsal sistemi, hiçbir ideolojik sistemi, hiçbir özel politikayı, hiçbir devlet organını, hiçbir devlet ittifakını temsil etmemektedir. Şu soru akla gelmektedir: Sözde aşırı İslam ne demektir? Bana göre, şu anda, sınırları belirlenmemiş bir terimdir ve dahası propaganda aracı olmaktan ileri gitmeyen spekülatif bir olgudur.”[27]

Baleta’nın konu bağlamında yapmış olduğu şu değerlendirmeler önem arz etmektedir: “Sadece temelde yanlış olduğundan değil, Arnavut toplumu ve Arnavutluk çıkarlarına karşı üretilmiş bu spekülasyonlar tehlikeli olduğundan dolayı bu teorilere kolayca inanmamalıyız. Maalesef, Arnavuttaki Müslümanlara yönelik bu aşırıcılık suçlaması mevcuttur. Sırbistan zamanında bunu çok tetiklemişti. Bu, güçlü yunan propagandasının tüm araçları ile de tetiklenmiştir. Bunu Yunansever, Sırpsever ve Arnavutluk’ta bir çeşit kozmopolitler tetikliyor. Bunlar şekilsiz insanlardır ve bir Müslüman kızın, kadının; haçı kulağına, boynuna takmasını modernizm olarak adlandırmaktadırlar. Çünkü ne yazık ki Avrupa’ya, Avrupa Birliği'ne giden yolun bu olduğunu düşünmektedirler.”[28]

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Sonuç

Dine karşı en radikal adım 1967 yılında atılmıştır. Enver Hoca inancı, özellikle de İslam inancını Arnavutların hayatlarında zorla çıkarmaya çalışmıştır. O, dinin ülkenin vatandaşlarının günlük yaşamları üzerindeki gücünün altını oymaya çalışan yöneticilerin ilki değildi, ancak bunu kendi iktidarının gücü ile değiştirmeye en kararlı kişiydi. Bunu başardı mı? Gerçekçi olmak gerekirse, bundan fazlasını başardı. 1990’lı yıllardan bu yana İslam’a ve Arnavut Müslümanlara yönelik olumsuz hissiyatan ötürü tüm bir nesil dine karşı bir duyguyla yetişti. Dine mesafeli durdu. Dine ait olan her şeyden korktu ve dinden koptu.

Modernizm ve postmodernizm bulutları, yaşadığımız gökyüzünü daha kasvetli yapıyor. Çernobil topraklarının 1986’daki nükleer felaketten sonra yenilenmesi için zamana ihtiyacı olduğu gibi, Arnavutluk’ta 1967 komünist-Enverist felaketinden zehirlenen alanın da temizlenmesi için zaman ve çabaya ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.

 

 

                                                                                            

                                                                                          *  ALSAR Vakfı Başkanı

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 


[1].  Ali Pajaziti, Islamët Shqiptarë (Shkup: Samizdat, 2018), fq. 16.

[2].  Harallamp Kota, Gazeta “Telegraf”, 95-vjetori i Memorandumit të Parë të Korçes 13-19 shkurt 1921, 13 shkurt 2016, fq. 18.

[3].  Gazmend Shpuza,   Revista “Java”, Mesazhet e Kongresit të Parë Mysliman Shqiptar, 13 korrik 2013, fq. 22

[4] Edwin E. Jacques, İslamizimi i Shqipërisë nën Turqit(Tiranë: Alsar, 2019, fq. 15-16.

[5] Valentina Duka, Histori e Shqipërisë 1912-2000(Tiranë: Kristalina-KH, 2007), kaputilli VI, “Feja dhe kultura në vitet 1945-2001”, fq. 364.

[6] Abdi Baleta, Gazeta “Hëna e Re” shkurt 1992, fq. 13.

[7]  Enver Hoxha, Verpa 35 (Tiranë: 8 Nëntori, 1982), “Parathënie për vëllimin e 35-të”, fq. V.

[8]  Enver Hoxha, Verpa 35, “Revolucionarizimi I mëtejshëm I Partisë dhe I pushtetit”, fq. 3.

[9]  Enver Hoxha, Verpa 35, “Revolucionarizimi I mëtejshëm I Partisë dhe I pushtetit”, fq. 4.

[10] Enver Hoxha, Verpa 35, “Populli I ka zgjedhur udhëheqësit për të realizuar vijën e Partisë”, fq. 70-72.

[11] Enver Hoxha, Verpa 35, “Problemet e organeve të punëve të Brendshme nuk qëndrojnë jashtë drejtimit e kontrollit të Partisë”, fq. 86.

[12] Enver Hoxha, Verpa 35, “Praktikat fetare t’i luftojmë me frymën patriotike dhe revolucionare të masavë”, fq. 103-104.

[13]. K. Marks e F. Engels, Mbi Fenë, “Parathënie”, s.3.

[14] Valentina Duka, Histori e Shqipërisë 1912-2000(Tiranë: Kristalina-KH, 2007), kaputilli VI, “Feja dhe kultura në vitet 1945-2001”, fq. 370.

[15] Ali M. Basha, İslami në Shqipëri Gjatë Shekujve, fq. 181.

[16] Ali M. Basha, İslami në Shqipëri Gjatë Shekujve, fq. 184-185.

[17] Ali M. Basha, İslami në Shqipëri Gjatë Shekujve, fq. 209.

[18] Enver Hoxha, Vepra 35, “Praktikat fetare t’I luftujmë me frymën patriotike dhe revolucionare të masave”, fq. 104.

[19] Valentina Duka, Histori e Shqipërisë 1912-2000(Tiranë: Kristalina-KH, 2007), kaputilli VI, “Feja dhe kultura në vitet 1945-2001”, fq. 364.

[20] Valentina Duka, Histori e Shqipërisë 1912-2000(Tiranë: Kristalina-KH, 2007), kaputilli VI, “Feja dhe kultura në vitet 1945-2001”, fq. 365.

[21] Enver Hoxha, Vepra 35, “Praktikat fetare t’I luftujmë me frymën patriotike dhe revolucionare të masave”, fq. 104-105

[22] Valentina Duka, Histori e Shqipërisë 1912-2000(Tiranë: Kristalina-KH, 2007), kaputilli VI, “Feja dhe kultura në vitet 1945-2001”, fq. 365.

[23] Enver Hoxha, Vepra 35, “Praktikat fetare t’I luftujmë me frymën patriotike dhe revolucionare të masave”, fq. 105.

[24] Abdi Baleta, “Hëna e Re”, 1 korrik 1995, fq. 6.

[25]  Abdi Baleta, “Hëna e Re”, 1 korrik 1995, fq. 7.

[26]  Abdi Baleta, “Hëna e Re”, 1 korrik 1995, fq.. 6-7.

[27]. Abdi Baleta, “Dituria Islame”, sayı 69, s.15.

[28]. Abdi Baleta, “Hëna e Re”, 1 korrik 1995, fq. 16.

Yazar:
Mehdi GURRA
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul