24 Ekim 2021 - Pazar

Son Sayı Başlıkları
Şu anda buradasınız: / Emr-i bi't Tevhîd ve Nehy-i aniş Şirk
Emr-i bi't Tevhîd  ve Nehy-i aniş Şirk

Emr-i bi't Tevhîd ve Nehy-i aniş Şirk Abdullah HAKAN

Emr-i bi't Tevhîd  ve Nehy-i aniş Şirk.

 

Bir toplumda, dinde cehaletinden dolayı cahil kalanlara, dinde marufu
emretmeyenler… Tabii o toplumda bilenler varsa!
Bir toplumda, bilmekten, öğrenmekten yüz çevirenler çoğalırsa… Hayatlar, bireyler, toplumlar kaosa sürüklenir.

      Günümüz toplumunun İslâm'ın emirleri  karşısındaki tutumu; dindeki bozulmanın ne kadar ileri derecede olduğunu göstermektedir. Kıyamette, Allah tarafından insana yüklenmiş din emaneti usulen ilk önce bilenlerden sorulacaktır.

"De ki: "Şahitlik yönünden hangi şey daha büyüktür?" De ki: "Allah, benimle sizin aranızda şahittir ve bana bu Kur'ân vahyolundu ki, onunla hem sizi, hem de sizden sonra kendisine ulaşan herkesi uyarayım. Allah'la beraber başka ilahlar olduğuna siz gerçekten şahitlik eder misiniz?" De ki: "Ben buna şahitlik etmem". "O, ancak ve ancak bir tek ilahtır ve gerçekten ben, sizin ortak tuttuğunuz şeylerden uzağım."de." (En'am, 15)

       Allah (cc)'ın dinini  tebliğle memur, Rabbimizin muvahhid kulları azaldıkça ve bu kimseler görev yerlerini terk ettikçe, durumumuz toplum ile beraber daha da kötüye gidecektir. Rasûlullah (s.a.s.)'ın haberlerinden daha güzel bize bunu ne anlatabilir ki?

        Ebu Umame el-Bahilî radıyallahu anhu'dan rivayet edildiğine göre Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: "İslâm’ın halkaları teker teker çözülecektir (Emirleri tek tek terk edilecektir). Her bir halka çözüldüğünde insanlar bir sonraki halkaya sarılacak/yapışacaklardır. İlk çözülecek olan halka hüküm/yönetim halkası, son halka ise namaz halkasıdır."[1]

       Dîn-i Mübîn ile bütün bağlarımız birer birer kopmuş/koparılmış, mübarek/muazzam olan devletimiz Kur’ân’ı hâkim güç ve otorite olarak uygulanmaktan hilafetin ilgası ile çıkarılmıştır.

      Şeklen kalmış son halka olan namazı kılanlar bile bugün imtihan edilse, tâdil-i erkânı, kıraat ve tecvidi hususunda namazı kılanlar sınıfta kalırlar. Kopan halkaları tekrar imamesi ile birlikte yerine oturtulması, ümmetin üzerinde farziyet olarak  durmaktadır.
Cehennemin yalnızca varlığı dahi bizi şimdiden titretmesi gerekirken! "İslâm'ın bu topraklardaki  devlet, toplum ve insanların manzarasına yansıyan hâlinin, İslâmî muvazeneyle tespiti nasıldır?" diye bir soru sorsak… Buna şöyle cevap verilir:
"İslâm amme/toplum hukukunun; laik, demokratik sistemin zimmetine geçirilerek tarumar edilmiş olması ve İslâm'ın toplumda/pratik hayatta özne olmaktan çıkartılıp işlevsiz hâle getirilmiş olmasıdır."

         İslâm ve Müslümanların bu düştüğü acı tablo karşısında, bunlara sessiz kalarak seyreden, hakkı insanlara ifade etmeyen sözde ilim ehli elbette hesabını âhirette verecektir. Kim bilir en çetin hesap da onların olacaktır!

           Bugün bizim âhiretimizi düşünecek ne merhametli Muhammed’imiz (s.a.s) ne de yufka yürekli Hz İbrahim’imiz (a.s.) yok ki; derdimize derman olsun, bizim için dertlensin!

 Ey kavmim, ey milletim, ey insanlar eyvah… Eyvah ki ne eyvah!

En basit ilmihâl bilgilerini dahi bilmekten âciz din adına ortalıkta dolaşan, yazan, çizen onlarca din tahripçisi belam ve hem kendisi sapan hem de insanları saptıran insî şeytanlara karşı hiçbir savunma hattı, hiçbir karşı koyması olmayan bu çoğunluk ilim ehli (!), şeytanın cehennem için aldatacağı en verimli potansiyele sahip güruhtur. Bu durum karşısında "Bana ne!" diyen nemelazımcı vurdumduymazlar için Hz İbrahim, Hz Nuh aleyhimusselam'ın hayatları ve kıssaları kime ne anlatır, ne ifade eder acaba?

          Dinî ilimleri tahsil etmek için bir gayreti olmayan, ilmi tahsil etmek için maddi imkânlarını seferber etmeyen, okumak ve dinlemek için günün ve gecenin saatlerinden fedakârlık yapmayan… Bununla birlikte canının çektiği her şeyi elde edebilmek için malını seferber eden, hoşuna giden şeyleri izlemek için uykusuz kalan, parasını, malını, makamını artırmak için gecesini gündüzünü birbirine katan… Ancak iş dine, İslâm'a gelince, yatağında yatan bir felçliden daha da miskin bir hâlde kolunu kanadını kıpırdatmayan şu insanların manzarası ne kadar da yürek burkutucudur! Öğrenmeye imkânı olduğu hâlde veya kendisine öğretecek birilerine ulaşabilme ihtimalleri olduğu hâlde, çabalamayan, içinde bulunduğu cahilliğe razı olan, hatta öyle bir cahillik ki; vefat eden anne babasını dahi yıkayamayan ve cenaze namazını kılamayan, evladının İslâm nikâhını kıyamayan, bir rehber olmadan umreye ve hacca gidemeyen insanların sayısı ne yazık ki içinde yaşadığımız toplumda milyonlarla ifade edilecek boyutlara ulaşmıştır.


Çocuklarını yabancı dil için Avrupa ülkelerine büyük bir hevesle gönderen, nice masraflar yaparak Batılı, modern hayatı yaşaması için öğretmenini eve getirten nice anne baba, evladına Allah Teâlâ'yı tanıtmaktan bile gafil bir hâldedir. Tanıtamıyor çünkü kendileri de Rableri olan Yüce Allah (c.c.)'ı tanımıyor ki!  Allah'a kulluktan uzak, namazı abdesti olmayan bir hayatın sahibi olmuşlar ve bu bedbaht hayattan da övünür hâle gelmişlerdir. Bu insanların amaçları ise, bir üniversite bitirmek, sonrasında sigortası olan, maaşı yüksek bir şirketin ya da fabrikanın otuz küsur sene işçisi olmaktır. Akabinde ise ömrü olursa emekli olmak, ihtiyar hâlinde banka kartıyla emeklilik maaşını çekip balkonlu bir evde çayını çorbasını içmektir. Maalesef insanımızın hayalleri çoğunlukla bu yöndedir.

Tabii insan bu amaçlara yaşadığı bu kısa ömründe hastalıklar ve diğer imtihanlara dûçâr olmazsa ulaşabilecektir.
Peygamberi'ni tanımayan bir insan, Peygamberi'nin göstermiş olduğu hak olan yolu bilmeyen bir insan, nasıl istikamet sahibi olabilir ki? Böyle bir kişinin doğru bir amel yapabilme ihtimali dahi yoktur. Elli küsur yaşından sonra birkaç emekli maaşı çekebilmek için, otuz küsur sene dünya için çalışan, ancak ebedî âlem olan âhiret yurduna ehemmiyet vermeyen, âhiretini tanımayan, cennet ve cehennemin varlığı hakkında bir âyet bir hadis bilmeyen, bir gün öleceğini ve yaptıklarından hesaba çekileceğini, amellerinin tartılacağını, Sırat'ı ve Mîzan'ı gündeminde tutmayan bir insanın peygamberler ile sıddıklar ile salihler ve şehidler ile komşuluk yapması mümkün olabilir mi?

"Kim Allah'a ve Peygamber'e itaat ederse işte onlar, Allah'ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddıklarla, şehidlerle, iyilerle birliktedir. Bunlar ne güzel arkadaştır!"(Nisa, 69)

Allah’a ve Peygamber'e itaat etmeden, tesadüfen kurtuluş isteyenler… Cennette Peygamber'e komşuluk isteyenler! Elbette âhiret komşuluğu da olacaktır. Ancak her kim; dünyada hangi yolun yolcusu olmuş ise, kimi ata, önder, örnek şahsiyet edinmiş ise, âhirette de onun komşusu ve yakın arkadaşı olacaktır. Tabii ki, âhiret yurdundaki mekân sadece cennetten ibaret değildir. Cehennem de bütün kükreyişi ile iyi niyetli, cahil ve ahmakları beklemektedir.

            Bir de cehennem vardır ki, derileri soyup kavuran ateşin, içenlerin bağırsaklarını parça parça                eden kaynar suların olduğu bir cehennem… Kişinin dermanını ve takatini kesen, beslenmeyeceği ve selâmet bulamayacağı ve de ölmeyeceği fakat içinde bulunduğu kederli ve ağlamaklı hâlden dolayı ölümü birçok kez temenni edeceği, Allah tanımayan, din tanımayan, peygamber tanımayan, böyle rezil bir hayatın sahibi olan kimselerin konağı olacaktır. Yüce Allah bizleri kötü akıbetten muhafaza eylesin. "Fakat ne mümkün! Bilinmeli ki o (cehennem) alev alev yanan, derileri kavurup soyan bir ateştir."(Meâric, 16) Ateşte kalmaktan, oranın ashabı olmaktan, dünyasını da âhiretini kaybetmekten Rabbim bizleri korusun. Bizleri, Rabb'ini seven, Kendisi'ne itaat eden, azabından korkan ve rahmetini uman mü'min kullarından eylesin. Âmin.

                  Elbette ki tüm bu olumsuzluklar karşısında muvahhid mü'minler de varlığını korumaya devam etmektedirler. Peki, onların/bizlerin tavrı bu durumda nasıl olmalıdır? Tüm bu âyetlere/hadislere rağmen kendi itikadını ve amelini koruyabilenler sadece kendilerini mi düşünmelidirler? Hiç şüphe yok ki tüm peygamberler kendilerine karşı gelen ve isyan edenlere karşı nasıl davranmış ise bizim tavrımızda öyle olmalıdır. Aslında hepimizin bildiği örnekleri çağımıza ışık tutacak şekilde anlayabilirsek çıkaracağımız dersler bizlere yeterli olacaktır.

                     Bir gün Rasûlullah’ın huzuruna genç bir delikanlı gelerek zina etmek izin istedi. Orada bulunanlar, hayretler içinde genci ayıplamaya, terslemeye hatta bağrışmaya başladılar. Rasûlullah ise, yumuşak bir sesle "Yaklaş!" buyurdu. Sonra gencin doğruyu bulması için şu soruları sordu: "Annenle zina yapılmasını ister misin?" Genç: "Yoluna kurban olayım! Hayır, istemem Ya Rasûlallah!" diye cevap verdi. Hz. Peygamber: "Diğer insanlar da anneleriyle zina yapılmasını istemezler." diyerek gence soru sormaya devam etti: "Peki, kızın için böyle bir şey düşünür müsün?" Genç: "Olamaz, Ya Rasûlallah!" dedi. O, insanların da kızları için zinadan hoşlanmayacaklarını belirtti ve aynı şekilde kız kardeşi, halası ve teyzesi için de benzeri soruları sordu. Aldığı cevaplar üzerine insanların da bu mahremleri hakkında zinaya razı olmayacaklarını ifade ettikten sonra elini gencin göğsüne koyup: "Ya Rabbi! Bunun günahını bağışla, kalbini temizle ve namusunu muhafaza et!" diye duada bulundu. Genç tam manasıyla ikna olmuş ve onun duasıyla mutmainliğe kavuşmuş olarak Rasûlullah’ın huzurundan ayrıldı; bir daha kesinlikle herhangi bir kötülüğe meyletmedi.

Kaynaklarda bu gencin adı Cüleybib olarak geçmektedir. Bu olaydan sonra Hz. Peygamber, Cüleybib’i evlendirmek için bir sahabîye: "Kızına talibim!" dedi. Kızını kendisi için istediğini zanneden sahabî: "İsteğin başım gözüm üzerine, onur ve şeref duyarım Ya Rasûlallah" diyerek sevincini belirtti. Yanlış anlaşıldığını düşünen Hz. Peygamber, kızını kendim için değil Cüleybib için istiyorum değince sahabî duraksadı ve: "Annesiyle görüşmem ve onun iznini almam gerekir" diyerek evine gitti. Kızına Hz. Peygamber’in talip olduğunu söyleyince hanımı bu habere çok sevindi. Onun bu sevincini gören eşi, kızımızı Hz. Peygamber kendisi için istemiyor deyince eşinin sevinci kursağında kaldı ve şaşkınlık içerisinde "Kim için istiyor?" diye sordu. Eşi: "Cüleybib" diye cevap verdi. Hanımı, Cüleybib’in daha önceki hayatına nispetle "Ne, Cüleybib mi? Kızımızı kimler istedi de hiçbirine vermedik. Hz. Peygamber Cüleybib’den başkasını bulamamış mı?" diye ileri geri konuşarak söylenmeye başladı. Eşinin bu olumsuz tavrını gören sahabî, Rasûlullah’a Cüleybib’e kızlarını vermeyeceklerini söylemek üzere ayağa kalktı. Anne ve babasının konuşmalarını duyan genç kız: "Kendisini evlendirmek için aracılık yapanın kim olduğunu’’ sorunca annesi: "Rasûlullah" diye cevap verdi. Bunun üzerine genç kız: "Rasûlullah beni birine uygun görüyor, siz buna karşı çıkıyor ve bu teklifi reddediyorsunuz, öyle mi? Rasûlullah beni birine uygun görüyorsa, siz de uygun görün. Zira o, benim aleyhime olacak bir şeyi yapmaz!" diyerek Hz. Peygamber’e olan bağlılığını ortaya koydu. Aile, Hz. Peygamber’e haber göndererek kızlarının Cüleybib ile evlenebileceğini bildirdi. Bu duruma çok sevinen Hz. Peygamber bu iki çifti evlendirdi. Çıktığı bir savaşta şehit düşen Cüleybib hakkında Hz. Peygamber: "O bendendir, ben de ondanım!" diyerek ona olan sevgisini ortaya koymuştur. [2]

           Rasûlullah’ın bu gence uyguladığı metot, bizlerinde bu topluma karşı göstereceğimiz tavrı ve uygulayacağımız yolu gösterme açısından çok önemlidir. Bu örneği ve örnekteki kişiyi akrabalarımız arasındaki bir genç olarak düşünelim. Allah Rasûlü, genci terslememiş, ondan uzaklaşmamış, yakın akrabalarını örnek göstermek sûretiyle aklına hitap ederek, yapacağı işin çirkinliğini kendisinin bulmasını istemiş, bunda da oldukça başarılı olmuştur. O ilk anda zinanın büyük bir günah olduğunu söyleseydi, genç ikna olmayabilirdi. İslâmî kaygı ve endişe taşımayan kişilere, Allah’ın emir ve nehiylerini anlatılırken bu nebevî yöntemin göz önünde bulundurulmasının, muhatabı ikna etmek için olumlu sonuçlar vereceği muhakkaktır. Sahabenin gence olan tavrını ise normal karşılamak gerekmektedir. Çünkü önemli ve saygın kişilerin bulunduğu bir ortamda aynı istek ve taleple gelen kişi veya kişilere karşı bizlerin de tavrının benzer şekilde olacağında kuşku yoktur. Hz. Peygamber, gençlerin hataya meylini bilirdi. Böylece onlara karşı sabırlı, anlayışlı ve müsamahakâr davranırdı. Bizim de karşılaştığımız hatalar karşısındaki tavrımız bu olmalıdır.

          Sahabeden Ebû Mahzûre (r.a.)  bu konu ile ilgili örnek teşkil etmektedir: "Hz. Peygamber Huneyn Savaşı'ndan dönüyordu. Ben de hepsi Mekkeli olan on kişilik bir grup gençle beraberdim. Gönlüm gerçek anlamda İslâm’a ısınmamıştı. Bu esnada Rasûlullah’ın müezzini ezan okumaya başladı. Biz de bir köşeye saklanıp müezzinin sesini, alay ederek tekrarlamaya başladık. Yaptıklarımızı Rasûlullah da duymuştu. Ezan bittikten sonra "Şunların içinde güzel sesli biri var" diye gönderdiği adamlar bizi alıp onun huzuruna götürdüler. Yanına vardığımızda: "Güzel sesli hanginiz?" diye sordu. Arkadaşlarım beni gösterdiler. Rasûlullah beni yanına çağırdı ve ezan okumamı istedi. Bu esnada Hz. Peygamber’den hiç hoşlanmadığım hâlde çaresizlik içerisinde önünde ezan okudum. Ezanı bitirdiğim zaman bana bir miktar para verdi. Daha sonra da alnımı öpüp sırtımı sıvazladı. Bunun üzerine ben de: "Ey Allah’ın elçisi, Mekke’de ezan okumama izin verir misin?" dedim. O da izin verdiğini söyledi. İşte o anda bende Rasûlullah’a karşı duyduğum hoşnutsuzluktan eser kalmadı, gönlüm ona karşı sevgi ile doldu. Mekke’ye geldim ve onun emriyle müezzinlik yapmaya başladım." [3]

Tüm bunlar toplumun gerçek manadaki tebliğcilere ve hidayet taşıyıcılarına muhtaç olduğunun göstergesidir. Hz İbrahim (a.s.) gibi toplumun küfrü, şirki ve haramları karşısında çokça merhametli ve üzülen ve gayret eden, gerekirse tek başına ümmet olan bir kul olabilmek…

Hazret-i İbrahim, inkârcılara gelecek olan umûmî felâket ve gazabın Lût (a.s.) ile O’na iman edenlere isabet etmesinden korkuyor, bu sebeple azabın kaldırılması için ısrarla Allah’a yalvarıyordu.

"Çünkü İbrahim, cidden yumuşak huylu, yüreği yanık, kendisini tamamen Allah’a vermiş biri idi." (Hûd, 75)

Bu âyet-i kerîmede İbrahim (a.s.)'in üç önemli vasfı zikredilmektedir:

Hilm:  Çok sabretmek ve hata işleyen kimselerden hemen intikam almayıp sabır ve tahammül göstermektir.

Evvâh: Âh etmesi çok olup, insanların kötü hâllerine ve hazin akıbetlerine son derece üzülmek.

Münîb:  Allah'a kalbiyle yönelen, O’na rücû eden, demektir. Hazreti İbrahim bütün işlerinde Cenab-ı Hakk’a müracaat eder, O’na güvenip dayanırdı.

Sonuç olarak Emr-i Bit Tevhid , Nehy-i  Aniş Şirk  temel düsturumuz olmak şartı ile bu topraklar bizim imtihan sahamızdır. İmtihan sahamızda şeytanın ve tağutların aldattığı milyonlarca insana karşı biz muvvahid mü'minler olarak niyetlerimizi tazeleyip gayretlerimizi arttırmalıyız.

Rabb'imiz Allah (cc) âhirette bizleri hesaba çekerken bu toplumda imana ve hidayete erdirdiği tebliğe memur, muvahhid kulları olarak hesaba çekecektir. Bunu aklımızdan çıkarmayalım. Allah(cc)’ın tebliğ ile görevli memurlarının mesaiden kaytarma, şikâyet etme hakları olamaz.

 

 

 


[1] Müsned-i İmam Ahmed, 22160.

[2] Ahmed b. Hanbel, III, 136; IV,422, 425; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe 131; Muhammed Yusuf Kandehlevî, Hayâtü’s-Sahâbe, Dâru’l-Kalem, Beyrut 1993, II, 671-672.

[3] Ahmed b. Hanbel, III, 409;

 

Yazar:
Abdullah HAKAN
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul