24 Ekim 2021 - Pazar

Son Sayı Başlıkları
Şu anda buradasınız: / Siyaset-i Zalime'nin Merkezi Dârünnedve
Siyaset-i Zalime'nin Merkezi Dârünnedve

Siyaset-i Zalime'nin Merkezi Dârünnedve Mustafa Çelik

SİYÂSET-İ ZÂLİME’NİN MERKEZİ

DARU’N NEDVE

Allah’ın indirdiği hükümlerin gayrısıyla hükmederek toplumu sevk-u idare etmeye siyâset-i zâlime denilmiştir. Siyâset-i zâlime, siyâset-i âdilenin zıttı olup şer’an haram olan siyâsettir. (1) Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler neyle hükmederlerse etsinler, zulüm ile hükmetmiş olurlar. Allahû Teâlâ buyuruyor: “Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmetmeyenler zâlimlerin ta kendileridir.” (2) Dünyanın en büyük zâlimliği, Allah’ın indirdiği hükümleri çirkin bulup onların önüne ve yerine geçecek hükümler icat etmek ve icat edilen bu kul kaynaklı hükümlerle/kanunlarla hükmetmektir.

İslâm, kendisinin emrettiğinden gayrısını meşru ve âdil kabul etmeyen yegâne /tek hak dindir. İslâm, ancak kendi ilkelerine uygun gördüğüne meşru ve âdil der. Kur’ân’ın alternatifi olmaz ki, İslâm’ın dışında adalet olsun. Müfessirin ulemadan İbn Atıyye el-Endelüsî (rh.a.) şöyle der: "Kur'ân-ı Kerim öyle bir kitaptır ki ondan bir kelime çıkarılsa, onun yerine konulmak için bütün Arap lisanı altüst edilse, o kelimeden daha münasip başka bir kelime bulmak asla mümkün olmaz.” (3)  Kur’ân âyetleriyle çelişen ve çatışan kanunları, yasaları kim yaparsa yapsın zulümdür. Allah’ın dünyasında Kur’ân’ın önüne ve yerine geçecek, ona muâdil olacak bir yasa ve anayasa yoktur. Allah’ın indirdiği hükümlerin gereksizliğine, yetersizliğine inanarak böyle bir yola başvurmanın kâfirlik, zâlimlik ve fasıklık olduğunun nassı; Kur’an ile sabit olan bir durumdur.

Siyâset-i zâlime; dinlerini Rablerinden değil, kendi re’ylerinden ve ekâbirlerinden alanların siyâsetidir. Bu siyâset, devr-i cahiliyyenin müşriklerine ait olan bir siyâsettir. Bu siyâsetin ana merkezi Daru’n Nedve’dir.

İslâm gelmeden önce Mekke’de hüküm sürmekte olan ve İslâm geldikten sonra da İslâm’a karşı savaşan “Mekke Şirk Devleti” nin resmî çalışma merkezinin adı “Daru’n Nedve”dir. Daru’n Nedve, Cahiliyye düzenin resmî parlamentosudur. Mekke’nin idarî anlamda yapısı, bugün bile birçok yerin hâlen kavuşamadığı ileri düzeyde bir çoğulculuğa dayanmaktaydı. Muhammed Hamidullah (rh.a)’ın tespitine göre, Mekke, bu özelliği ile demokratik bir yapıya sahiptir. (4) O günün dünyasında parlamento niteliğinde olan Daru’n-Nedve, Mekke’nin tüm idarî işlerini düzenleyen bir kurumdu. Ahâliyi herhangi bir aile ve soy idare etmezdi. Kureyş’in tüm kollarına ait temsilciler, idareyi beraberce yürütürlerdi. Kaynaklarımız, Peygamber Efendimiz’in doğumundan yaklaşık iki yüz sene öncesinde Mekke’nin böyle bir yapıya kavuştuğunu söylerler. (5) Önceleri, Peygamber Efendimiz’in yedinci göbek dedesi Ka’b. b. Lüey, “Yevmü’l Aruba/Arabların Günü” ismi ile Cuma günlerini bir halk günü olarak ilan etmiş ve bu günde tüm halkın dertlerini, sorunları konuşacaklarını ve toplu ibadet edeceklerini söylemişti. (6) Yıllarca böyle bir gelenek devam etmişti. Daha sonra Allah Rasûlü’nün beşinci göbekten dedesi olan Kusay, yönetimi ele geçirince Mekke’de ilk parlamentosu niteliğinde olan Daru’n Nedve’yi kurmuş ve burada tüm Mekkelilerin söz hakkının olduğunu beyan etmişti. (7)

Daru’n Nedve; İslâm'dan önce Cahiliyye çağında Mekkeli müşriklerin toplantı ve istişâre yeri; Şehir meclisi; Cahiliyye devri Mekke şehir devletinin parlamentosudur. Hz. Peygamber'in dördüncü kuşaktan dedesi Kusay İbn Kitâb'ın Mekke'de M. 440 tarihinde Kâbe'nin güneybatısında ve şehirde ilk defa Kâbe yakınında, kapısı Kâbe'ye dönük olarak inşa ettirdiği Daru'n-Nedve'de Kureyş ileri gelenleri toplanır, şehrin bütün siyâsî, askerî ve sosyal meseleler burada görüşülerek karara bağlanırdı. (8)

Daru'n-Nedve'ye katılan ve yaşları kırkın üzerinde olması şartı aranan Nedve heyetinin bir arada şehir halkının mülkî ve dînî meselelerini görüştüğü de ileri sürülmüştür. Kusay İbn Kitâb'ın asıl adı Zeyd olup uzaklaşma anlamına gelen Kusay lakabını sonradan almıştır. (9) Daru’n Nedve’de kırk yaşını doldurmuş ve kabilesinin onayını almış kabile tağutlarının iradesiyle beşikten mezara kadar insanların hayatlarını bağlayıcı kanunlar yapılıyor ve topluma dayatılıyordu.

Daru’n Nedve esas itibariyle Mekkeli müşrik öncülerin (mele’) meclisiydi. Her türlü savaş ve barış kararının alındığı, görüşlerin belirlendiği, nikâh merasimi ve ergenlik çağına gelmiş genç kızların gömlek (dir‘) giyme törenlerinin yapıldığı bu meclise Kusayoğulları’ndan başka Mekke’deki Kureyş boylarının kırk yaşından yukarı başkanları katılabilirdi. İbn İshak’a göre (10) Kusay Daru’n Nedve’yi yaptırmadan önce bu toplantılar onun evinde yapılıyordu. Kureyşliler kendisine o kadar bağlıydılar ki nikâh merasimi onun evinde yapılır, başlarına gelen herhangi bir olay burada konuşulur, başka kabilelere karşı savaş bayrağı yine burada açılırdı. Ergenlik çağına gelen kızlara gömlek giydirme işi de onun evinde yapılır, gömleğin açık bırakılması gereken yeri burada yırtılıp kızın üzerine giydirilirdi. Kureyş kabilesi, başta ticaret kervanlarının gönderilmesi olmak üzere bütün önemli işlerini burada konuşup kararlaştırırdı.

Müslümanların Medine’de günden güne güçlendiklerini gören Mekkeli müşrikler, Ebû Cehil’in teklifiyle Hz. Peygamber’in, her kabilenin birer temsilcisinden oluşacak bir topluluk tarafından evinden hicret için çıkar çıkmaz öldürülmesini de burada kararlaştırmışlardı. Daru’n Nedve, fiilen İslâm ve Müslümanlara savaş açmış olan bir meclistir. İslâm aleyhtarlığı faaliyetlerinin ana merkezidir. Dolayısıyla hiçbir uygulamalarında kendilerini Allah’ın şeriatıyla mukayyed görmeyen meclisler, parlamentolar, “Mekke Şirk Devleti” nin parlamentosu olan Daru’n Nedve hükmündedirler.

Daru’n Nedve; Hakkı inkâr eden, hukuku hiçe sayan, adaleti hafife alan ve Peygamberlerin tebliğ ettikleri hakikatleri reddedip kendi keyiflerini kanun haline getirip hukuk diye dayatan tuğyankârların çalışma merkezidir. Günümüzde siyâset-i zâlimeyi sahiplenip savunan politikacıların icat ettikleri çağdaş parlamentolar, Daru’n Nedve’ye tekâbül etmektedirler.

Siyâset-i zâliminin simsarları ve mimarları olan zâlim politikacıların ihtiraslarına teslim olmak, değişik felaketleri beraberinde getiren bir cinayettir. Mütrefin (haramzâde zenginler) zümresinin peşine düşen, yığdıkları servetle övünen ve azgınlığı meslek haline getiren kavimlerin (kavmû’l Fasikıyn) azaba uğramaları, sünnetullahın zarurî bir sonucudur. Zâlim politikacıların (mele) veya şımarık zenginler zümresine (mütrefin) mensup olan kimselerin, kavimlerin yöneticileri veya akıl hocaları haline gelmeleri mümkündür. İnsanları Allahû Teâlâ'nın yolundan alıkoymak için farzları yasaklayan ve haramları teşvik eden zâlim politikacılar, yeryüzünde fitnenin ve fesadın yayılmasını arzu ederler. Kendi sömürü düzenlerini korumak için, değişik propaganda usullerine başvurmaları ve insanların zihinlerini işgal etmeleri mümkündür. Diğer insanları hakir gördükleri için, kendi sistemlerine karşı yapılan itirazlara tahammül etmezler. Zâlim mele ve mütrefin zümresinin, bütün peygamberlere karşı mücadele verdikleri, muhkem naslarla haber verilmiştir.  (11)

Daru’n Nedve’de yer alanların dini Allah’tan değildir. Onlar hayat kanunlarını herhangi bir peygamberin şeriatından almamışlardır. Onlar insan aklından doğan bir batıl ve atıl din üzerinde birleşmişlerdir. Onlar, “Allah gökleri idare etsin, yeryüzünü de biz idare edelim” diyen müşriklerdir. Devr-i cahiliyyedeki müşriklerin bu inançları günümüzde demokrasi ve laiklik olarak tezahür etmiştir. Demokrasi, Allah'a 'Biz senden daha iyi kanun yaparız' demenin Yunancası; laiklik, Allah'a 'Sen bizim işimize karışma' demenin Fransızca'sıdır. Demokrasi ve laikliğin karşısına dikilen âdil siyâset ise; “Allah bilir, biz bilmeyiz” demenin Müslümanca'sıdır!

Mekkelilerin idarî ve sosyal işlerini görüşmek üzere toplantı yaptıkları yere Daru’n-Nedve deniyordu. Daru’n-Nedve, Kâbe’nin karşısında bulunan bir yerdeydi... İşleyişi hakkında Muhammed Hamidullah şunları yazmaktadır: “Bilindiği gibi Daru’n-Nedve, Mekke şehir devletinin parlamentosu niteliğinde idi. Mühim meseleler olunca, burada toplanılıyor ve genel görüşmeler yapılıyordu. Bu evin daha farklı kullanılma yönleri de vardı: Dışarıdan Mekke’ye bir kervan gelecek olursa, Daru’n-Nedve’de durur ve Mekkeliler gelip bunlarla konuşur, alışveriş yaparlardı. Geceleri, yabancılar olsun, Mekkeliler olsun, Daru’n-Nedve’de toplanırlar ve bugün kulüplerde yapıldığı gibi, orada konuşurlardı. Hatta diyebilirim ki Daru’n-Nedve aynı zamanda şehrin tiyatrosu niteliğindeydi de. Çünkü tarihçiler burada, bazen birisinin ayağa kalkıp hikâyeler anlattığını nakletmektedirler. Bunlar basit ve âdi masallardı. Kur’ân-ı Kerim bundan bahsetmektedir: “Geceleyin de hezeyanlarda bulunuyordunuz.” (12) Bu ayette geçen ‘sâmir’, geceleri masal anlatan kimse demektir.... Bülûğa ermiş kızlar da Daru’n-Nedve’ye götürülüp, evlilik çağına geldikleri orada ilan edilirdi.” ( 13) Günümüzde çağdaş birer Daru’n Nedve olan demokratik-laik ülkelerdeki parlamentolar birer ilim, bilim meclisleri değil, film meclisleridir. Oralardaki küfür ve kavgalar, Daru’n Nedve’deki tiyatroların birer devamıdırlar. Buralarda adalet değil zulüm dağıtılır. Dokuz kişiye bir pul, bir kişiye dokuz pul verilir. Bu uygulamaya itiraz eden olursa kendisine zindandaki yeri gösterilir.

Daru’n Nedve’nin misyonu şeytanın misyonu olup amacı ve maksadı; insanlara Allah’ın dinini unutturmak, Din-i İslâm’ın izlerini hayattan silmek ve fiilen insanları Allah’ın yolundan alıkoymaktır. Şunu belirtelim ki;  "İnsanları ilim öğrenmekten ve dini anlamaktan alıkoyan kişiler yeryüzünde şeytanın vekilleridir." (14) Şeytana vekil olanlardan Müslümanlara vekil olmaz.

Daru’n Nedve hükmündeki parlamentolar, Allah ve Rasûlü'nün helal ve haramlarını kabul etmezler. Şunu bilelim ki; haram ve helal hükümlerine dair âyetler belli olduğu gibi, mükellefiyet bildiren haberler de sınırlıdır. Ayrıca, akıl ve tecrübe sahibi (zevi’r-re’y ve’l-ahlâm) kimselere, doğru olduğunu düşündükleri her şeyi yapma yetkisi de tanınmamıştır. Zira “siyâset ve yönetimde (iyâle)” aklın doğru bulabileceği nice iş, şeriat tarafından yasaklanmıştır. (15) Allah’ın şeriatının haram kıldığını, yasakladığını serbest kılanlar, helal kılıp serbest kıldığını da yasaklayanlar, Daru’n Nevde’de görev yapan tuğyankârlardır.

Daru’n Nedve, Allahû Teâla’nın teşrî hakkını gasbetme girişimidir. Teşrî, Arapça "şera'a" fiilinden türetilmiş olup tef'îl babından mastardır. Aynı kökten gelen şeriat sözcüğü ise; din, yol, su kaynağına götüren yol, kapı eşiği demektir. İslâm şeriatı deyimi ise Hz. Muhammed (s.a.s)'in getirdiği, temelde kitap, sünnet, icmâ ve kıyasa dayanan ibadetlere ve insanlar arası ilişkilere ait Allah ve Rasûlü'nün koyduğu esasları ifade eder. Şârî, şeriat koyan demektir. İslâm'da şâri', Allah ve Rasûlü'dür. İslâm toplumuna gerekli kanun ve prensipler temelde bu iki kaynaktan gelir. Bu da vahiy ve sünnetten ibarettir.
Böylece vahiy ve sünnette açıkça yer alan konularda kanun koyma işlemi İslam'ın gelişi ile gerçekleşmiştir. Hiç kimse bu kanunların yerine başka prensipler belirleme hakkına sahip değildir. Kur'ân-ı Kerîm'de şöyle buyrulur: "Allah ve Rasûlü bu işte hüküm verdiği zaman, artık mü'min bir erkek ve kadının, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah'a ve Rasûlü'ne karşı gelirse apaçık bir sapıklığa düşmüş olur" (16)

İslâm'a karşı savaş açan Mekke müşriklerinin; Daru'n Nedve'de toplanarak, bütün fertleri bağlayıcı kanunlar çıkardıkları malûmdur. Bu kanunların tamamına "Batıl Şeriat" demek mümkündür. Nitekim Kur'ân-ı Kerim'de: "Yoksa onların (Mekke müşriklerinin) Allah'ın izin vermediği şeyleri (o fâsit) dinlerinden kendilerine şeriat yapan ortakları mı var? Eğer o fasıl kelimesi olmasaydı aralarında mutlaka (dünyada icra) edilmiş (işleri bitirilmiş)ti bile. Şüphesiz ki o zâlimlerin hakkı çetin bir azaptır." (17) hükmü beyan buyrulmuştur. Dikkat edilirse, Dâru'n-Nedve'de kararlaştırılan ve Mekke'de yaşayan insanların tamamına uygulanan kanunlar da "Batıl dinden çıkarılan bir şeriat" olarak isimlendirilmiştir. Dolayısıyla her toplumun (ister hak, ister batıl) bir şeriatı vardır. Şeriat demek; hukuk demektir, nizam demektir. Sonuç olarak şunu söylemek mümkündür: İnsan için iki yol vardır. Ya şeriatçı (kanun ve nizamdan yana) olacaktır, ya anarşist!.. Bu mânâda her laik devlet; vahyi esas almayan ve akla dayanan bir şeriat peşindedir. (18) Allah’ın şeriatına tâbi olma hususunda kendilerinde muhayyerlik hakkını görenler, Allah’ın dini dışında kendilerine yeni batıl bir din edinenlerdir.

Hakkı inkâr edip hukuku hiçe sayan, mazlumları hor ve hakir görüp zâlimleri tutan, beşerin hükmünü ve hâkimiyetini Allah’ın hükmünün ve hâkimiyetinin fevkinde gören bütün parlamentolar, meclisler, kurultaylar, beynelakvam/kavimlerarası kurum ve kuruluşlar, Daru’n Nedve hükmündedirler. Zulüm ve zâlimlik üzere devam eden meclislere, kavimlere, devletlere, fertlere zulümlerinde yardım etmek hiçbir şahsa helal değildir. (19) Günümüzde “çağdaş uygarlık” adına piyasaya sürülen siyâsî rejimler ve yönetim teknikleri, zâlim politikanın ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Zâlim politika ideolojik anlamda şüpheleri, hakkın inkârını, adaletin hafife alınmasını ve iktisadî hayatı zaafa uğratmak için işlenen çirkin fiillerin yayılmasını sağlamıştır.(20) İşte bunun organize merkezi Daru’n Nedve hükmündeki parlamentolar, meclisler ve kurultaylardır.

Daru’n Nedve’nin işleyişine dikkatle baktığımız zaman görürüz ki; topluma şirk, küfür, zâlim ve zâlimlik olarak yansımıştır. Şüphelerin, tereddütlerin din haline getirilmesi ve çirkin fiillerin, hadsizlik ve hududsuzluğun yaşama dönüştürülmesi, Daru’n Nedve sayesinde olmaktadır. Daru’n Nedve’yi ve Daru’n Nedve hükmündeki çağdaş meclisleri, kurultayları ortadan kaldırmaya çalışmak, bir Müslüman için dindarlığının alâmetidir. Dindarlık, dinin gayesine sadakati gerektirir. Dinin gayesi; insanın salahının ve hayrının tahakkukudur. (21) İnsanların salahını, hayrını murad edenlerin zulmün ocağı, zâlimlerin çalışma merkezi olan Daru’n Nedve’yi ortadan kaldırmaya çalışmaları kaçınılmazdır. Çünkü dünya hayatının idaresini firavunlara, tağutlara ve azmanlara bırakmak, hayatta meydana gelen olay ve vakıalar hususunda müteferrik ilahlara itaat etmek, dini dünyadan ayırmak, dini vicdana mahkûm etmek, İslâm dininin tabiatına aykırıdır. İslâm dini asla böyle bir şeyi kabul etmez (22) Dini İslâm olanların çağdaş Daru’n Nedveler eliyle idare edilmesi, tamamen dinsizliğin hayata dönüşmesidir.

Allah’ın indirdiği hükümleri çirkin bulup reddederek onlara mukabil, onların önüne ve yerine geçsin diye hükümler icat ederek zulüm üreten, zâlim yetiştiren, zâlimleri dokunulmaz kılan meclisler, parlamentolar, zâlim siyâsetin ana merkezleridir. Zâlim siyâsetin bu ana merkezleri lağvedilmedikleri müddetçe dünyada zulmün ve zâlimliğin sonu gelmez. Genelde dünyada, özelde ise İslâm coğrafyasında görülen zulüm ve zâlimliklerin ana merkezi, Daru’n Nedve hükmündeki çağdaş meclisler, kurultaylar, beynelakvam/kavimlerarası kurum ve kuruluşlardır. Zulümsüz ve zâlimsiz bir dünyada yaşamak için behemehâl çağdaş Daru’n Nedve’lere son verilmelidir. Zulmün ve zâlimliğin kanyağı kurutulmadan siyâset-i zâlimeden ve zâlimlerden kurtulmak mümkün değildir.

---------------

  1. Abdülvahhab Hallâf, es-Siyâsetu'ş-şer’iyye, Nizâmu'd-Devleti’l-İslâmiyye el-Matbaatu's Selefiyye, Sh: 7, Beyrut/1993
  2. Maide Sûresi, 45
  3. İbn-i Âtiyye, el-Muharrerü'l-Vecîz, I, 152
  4. Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, s. 46
  5.  İbn Hişam, es-Sîre, c: 1, s. 144; Ezrâki, Ahbâru Mekke, C: 1, s. 110; İbn Habib, Munammak, s. 34
  6. İbnü’l-Cevzi, el-Vefa bi Ahvâli’l-Mustafa, s. 73, 74
  7. Belâzurî, Ensabü’l-Eşraf, c: 1, s. 116
  8. Taberi, Tarihu'l- Ümem, II, 184
  9. İbn Hişâm, Sîre, I, 130 vd.
  10. İbn Hişâm, Sîre, I, 132
  11. Devlet ve Siyâset Üzerine Notlar (Yusuf Kerimoğlu) s. 42, Ankara/ 2017
  12. Şuârâ Sûresi/67
  13. Prof. Dr. İhsan Süreyya Sırma, Asr-ı Saadet’te İslâm, I, Heyet, İstanbul - Mart 2006 Sh: 89 – 90
  14. 14- İbn-i Kayyim, Miftâhu Dâri’s-saâde ve Menşuru Velâyeti’l ilm ve’l irâde, 1/456
  15. 15-Gıyâsü’l-ümem fi’ltiyasi’z-zulem (Cüveynî) s. 430, : Mektebâtü’l-kübra, 1981
  16.  Ahzab Sûresi, 36
  17. Şura Sûresi, 21
  18. Kelimeler Kavramlar (Yusuf Kerimoğlu) s. 361-362, İst/ 2011
  19. İbn-i Teymiyye, es-Siyâsetü’ş-şer’iyye fi Islahi’r-Rai ve’r-Raiyye, s. 24, Kahire/ 1399
  20. Devlet ve Siyâset Üzerine Notlar (Yusuf Kerimoğlu) s. 504, Ankara/ 2017
  21. Fıkhu’t-tedeyyün(Dr. Abdulmecid Naccar) s. 255, Riyad/1995
  22. El- Mustakbel Li Haze’d-din (Şehid Seyyid Kutub) s. 24-25, Kahire/ 1991
Yazar:
Mustafa Çelik
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul