24 Ekim 2021 - Pazar

Son Sayı Başlıkları
Şu anda buradasınız: / Tevhid Dâvasında Yolda Kalmaya Dair Bir Özeleştiri
Tevhid Dâvasında Yolda Kalmaya Dair Bir Özeleştiri

Tevhid Dâvasında Yolda Kalmaya Dair Bir Özeleştiri Faruk Köse

TEVHİD DÂVÂSINDA YOLDA KALMAYA DAİR BİR ÖZELEŞTİRİ

 

İnsanlık tarihinin ana kavgasının tevhid ile şirk arasındaki kavga olduğunda ve başka tüm kavgaların nihayetinde gelip bu eksene dayandığında sanırım hemfikiriz. Her Müslümanın ana ekseni tevhid olan “İslâm dâvâsı”nı sürdürmekle yükümlü olduğu da malûmunuz. Ne var ki günümüzde Müslüman camia, bu noktada problemli bir hâl içindedir. Zira İslâm dâvâsının temsilcileri, dâvâyı yüklenmekten ve temsilden uzak bir hâl içine düşmüş durumdadır.

Bu hâllere değinmeden önce, Müslümanın başlıca vazifelerinin ve amaçlarının neler olduğundan, yani özetle “İslâm dâvâsı”nın ne anlama geldiğinden kısaca söz edelim.

 

İSLÂM DÂVÂSI

İslâm dâvâsı, özetle şudur:

• “Tevhidin egemenliği”ni sağlamak… “Tevhid dâvâsı”nı dünyaya duyurmak, herkese ulaştırmak, “İslâm inancı”na isyan edenleri, kayıtsız kalanları “tevhid otoritesi”ne boyun eğdirmektir.

• Bir yandan insanı “Allah’a bağlamak”, insanın yüce özelliklerini ortaya koymak, onu “kötü hislerinin kirleri”nden temizlemek… Bir yandan da insanı “yaratılış gayesi”ne ters düşen her şeyden uzaklaştırmaktır.

• İslâm’ı hayatın tümüne hâkim kılmak… İnsanlara İslâm’ı “eksiksiz-fazlasız, dosdoğru” bir şekilde öğretmek… Düşüncesiyle, inancıyla, ahlâkıyla, şuuruyla, hareketiyle ve tasarruflarıyla “İslâm’ı yaşayan bireyler” yetiştirmek… Müslümanları “İslâm’ı tatbik” etmeye, “yaşama”ya sevk etmek… “İslâmî aileler” kurmak… Bunun için kadın-erkek, genç-ihtiyar, yetişkin-çocuk herkese önem vermek… “İslâmî esaslar”dan ayrılmayan “Müslüman bir toplum” oluşturmak… Bunun için “İslâm’ın her eve girmesi”ne, “her yere ulaşması”na çalışmaktır.

• Sağlam temeller üzerine kurulmuş “faziletli bir toplum” yetiştirmek… “Seçkin fertler”den müteşekkil “seçkin cemaatler” meydana getirmek… “Kardeşlik bağları”nı güçlendirerek seçkin cemaatlerden müteşekkil “faziletli bir ümmet” oluşturmaktır.

• İnsanları, toplumları İslâm yoluna sevk eden “İslâmî bir nizam, rejim, sistem” kurmak… “İslâm kanunları”nın uygulandığı, “İslâmî iktidar”ın kurulduğu, “Hilâfet”in yeniden tesis edildiği bir dünyayı inşâ etmek... Küçük devletçiklere ayrılan İslâm ülkesinin her parçasını tek bir “Hilâfet devleti çatısı” altında bir araya getirmek… “İslâm toplumu”nu ve “İslâm devleti”ni kurmaktır.

• Üzerinde “tevhid”e inanan tek bir Müslümanın dahi yaşadığı her yeri “vatan”a dönüştürüp “İslâm şerefi”ne ermiş insanların yaşadığı her memlekette “tevhid bayrağı”nı dalgalandırmaktır.

İşte esas dâvânın nitelikleri bunlardır. Halkı Müslüman olan ülkelerde egemen “tağutî rejimler/yönetimler”in Müslümanlar üzerindeki sosyal, kültürel, siyâsî, idarî, iktisadî, hukukî, adlî, tedrisî, itikadî, ibadî vb. baskılarını ve zulümlerini kırıp “özgürlük”e kavuşmanın öncelikli yolu, işte bu şekilde tanımlayabileceğimiz dâvâyı sürdürecek bir yola girmektir. “Vahyi imha, batılı ihya” üzerine kurulu “ideolojik zulüm sistemleri”nin İslâm adına ne varsa baskılayıp/öteleyip hayatın dışına atmasına, ancak bu şekilde direnç gösterilebilir.

 

ÖZELEŞTİRİ YAPARSAK NELER GÖRECEĞİZ?

Eğer İslâm dâvâsının niteliklerini ölçü alarak hâlimize dair “özeleştiri” yaparsak;

• Kur’ân’ın temel mesajlarından uzaklaştığımızı; Mushaf olarak saygı duyduğumuz Kur’ân’ı hayatımızdan uzaklaştırdığımızı göreceğiz.

• Rasûlullah’ın uygulamalarını öncelemediğimizi, Sünnetinin mahiyetini bilmediğimizi ve mesajını algılamadığımızı, Rasûlullah’ın güzel örnekliğini hayatımıza taşımadığımızı göreceğiz.

• “Mü’minler kardeştir” esasından uzaklaştığımızı; iç âlemimizi bozduğumuzu; kibir, enaniyet, haset, çekememezlik, dedikodu gibi hastalıkları huy ve karakter edindiğimizi; ibadeti sadece şekle indirgediğimizi, amelî bakımdan yozlaştığımızı, ahlâken çöktüğümüzü, temel “dinî hassasiyetler”imizi yitirdiğimizi göreceğiz.

• “Kul hakkı”na dair seviyeli duyarlılıklarımızı kaybettiğimizi göreceğiz.

• Günahlarımıza ne kadar da alıştığımızı, çok rahat biçimde günah işlediğimizi, nasıl da günahlarla bezenmiş bir kimlik ve kişilikle yoğrulduğumuzu göreceğiz.

• “Ümmet bilinci”nden uzaklaştığımızı göreceğiz.

• “Başarıya giden her yol mübahtır” diyen, “amaca ulaşmak için her araç meşrû ve mübahtır” anlayışına sahip, kazanmak için her türlü aracın kullanılmasını ve tüm yolların denenmesini meşrû sayan, ahlâkî ilkelerin işlevsizliğini ve esas belirleyici faktörün güç olduğunu savunan “makyavelist kafa yapısı”na sahip olduğumuzu göreceğiz.

• Hayatımızı “pragmatist/faydacı” bir anlayış ile biçimlendirdiğimizi, doğruluğu tek yanlı olarak, yalnızca bize “fayda sağlayan eylemler”in sonuçları ile değerlendirir hâle geldiğimizi, tüm değerlere ve amelî gerekliliklere hak ve hakikat ölçüsündeki meşrûiyet açısından değil, sağladığı “kişisel fayda” açısından baktığımızı; evrensel doğrular ve ilkeler diye bir hassasiyetimizin olmadığını; hayatımızı bencil, açgözlü, doymak ve kanmak bilmez bir şekilde yaşadığımızı göreceğiz.

• Kişilik itibariyle “oportünist/fırsatçı” bir hale büründüğümüzü; hâl ve davranışlarımızı hak üzere ilkelere göre değil, içinde bulunulan anın fırsat üreten şartlarına göre belirlediğimizi; davranışlarımızı ahlâk ilkelerine ya da düzenli bir düşünceye göre değil, kişisel çıkarlarımıza en uygun düşecek biçimde ayarladığımızı; gerek duyarsak her türlü gayr-i meşrû yol, hâl, söz ve eyleme başvurabildiğimizi; hattâ lüzum duyarsak dindar, gerek görürsek seküler söylem ve eylemlerde bulunmaktan kaçınmadığımızı; bu ilkesizliğin sonucunda “pasifist” bir tutuma girerek kitleleri duyarsızlığa, pasifliğe, seslerini çıkaramaz hâle getirmeye zorladığımızı; kişilerin ve grupların potansiyel enerjisini boşa harcadığımızı, onları gerçekleşmeyen vaatlerle umutsuzluğa ve inançsızlığa sürüklediğimizi göreceğiz.

• Bencillikte zirve yaptığımızı, “ben merkezli” davranışlar içinde olduğumuzu, egoistlikte başa güreştiğimizi, inkılapçı ruhu kaybetmiş olarak hâli değiştirme idealinden “hâle rıza” anlayışına geçiş yaptığımızı göreceğiz.

• Hak ile batılı karıştıran, çıkarı öyle gerektirdiğinde batılı hakka tercih edebilen, hak ile batılı birbiriyle sentezlemeye çalışan bir tutum içine düştüğümüzü göreceğiz.

• “Politik önderler”i “dâvâ liderliği”ne getirdiğimizi, “politik çıkarlar”ı “tevhidin egemenliği”ne tercih ettiğimizi, şahısperest bir hâle geldiğimizi göreceğiz.

• Mala ve paraya tamah ettiğimizi göreceğiz.

• Hiçbir kültürel değer üretmeyip, bizden önce üretilmiş olanları tükettiğimizi göreceğiz.

• İslâm dâvâsını başarıya ulaştıracak, ileriye taşıyacak, ilâhî hükümleri yürütecek kadroları yetiştirmediğimizi, ilke ve esasları belirlemediğimizi, müesseseleri kurmadığımızı; prensipler, ilkeler ve müesseseler etrafında organize olmak yerine şahıslar etrafında kümelendiğimizi; örgütlenmemizi belirlenmiş ilkeler, prensipler, kurallar, müesseseler vs. etrafında değil de şahıslar etrafında, şahısları esas alarak, şahıslara göre yaptığımızı; böylece İslâm dâvâsını fanî şahısların yetersizliklerine mahkûm ederek dâvânın ömrünü o şahsın ömrüyle sınırlı tuttuğumuzu, dâvâyı o şahsın kanaatlerine bağladığımızı; hedefi gerçekleştirebilecek bir program ve çalışma takvimini takip etmediğimizi, amaç İslâmî bir devlet kurmak ve yönetmek ise, hazırlıkları ona göre yapmadığımızı, bunun için gerekli kadroları yetiştirmediğimizi, gereken hukukî ve adlî mevzuatı ve işleyişi hazır etmediğimizi, siyâsî-idarî yapı, teşkilat ve işleyişi belirlemediğimizi, bürokratik ve hiyerarşik sistem modelini üretmediğimizi, iktisadî, sosyal, tedrisî, askerî ve diğer sistem modelleri ve bunların kurumsal ve hukuksal yapı ve işleyişini hazırlamadığımızı, adlî, idarî ve bürokratik teşkilatın hiç değilse kilit noktalarında ve amir mevkilerinde görev yapacak yeterli ve yetkin kadroları yetiştirmediğimizi, devletin işleyişinin global dünya sistemi içinde nasıl sürdürülebileceğine dair lüzumlu hazırlıkları yapmadığımızı göreceğiz.

• Tevhid dâvâsının başarısı için gereken denenme/sınanma zemininden kaçtığımızı, kolayımıza ne geliyorsa o yolu tutup, o işi yapıp kendimizi tatmin ederek dâvâyı omuzladığımız zannına kapıldığımızı, sabretmediğimizi, sadece bulduğumuzla yetinmeyi, elimizde ne kaldıysa dâvâ olarak onu yeterli saydığımızı göreceğiz.

• Bir kalpte Allah ile beraber başka bir ilahın bulunmadığı, Allah’ın hükümleri ile beraber başka hükümlerin kabul edilmeyeceği, Allah’ın hududlarıyla beraber başka bir hududa riayet edilmeyeceği, tağuta muhalefet etmeden ve karşı çıkıp mücadele yürütmeden İslâm dâvâsının güdülmeyeceği, mü'minin İslâmî hükümlerden başka bir hükme razı olmayacağı gerçeğini atladığımızı göreceğiz.

• İslâm kimliğini takınmış olmakla birlikte, net ve tutarlı bir mü’min kişiliği oluşturma gereğini ihmal ettiğimizi; tağutu red ve inkâr ederek egemen küfrî sisteme karşı uzlaşmasız, onurlu bir tavır sergileme yükümlülüğünün gereklerini taşımadığımızı, bu kimliği oluşturmak için Kur’ân merkezli ve Sünnet örnekliğinde bir hayat biçimini esas alma duyarlılığına sahip olmadığımızı göreceğiz.

• İslâmizasyon politikalarına aldandığımızı, İslâm’a zıt olan sistemin İslâmî görünümlü hamlelerini esasa üstün sayarak, sistemi benimseme noktasına kadar geldiğimizi, tağutî sistemle uzlaşmanın ardından uyumlulaşma/uysallaşma moduna girdiğimizi, uyumlulaşmanın yerini ise sonunda sisteme entegre olarak benimseme ve razı olma durumunun aldığını, asla kabul edilemez bulduğumuz pek çok batıl itikadı ve ameli önemsiz ayrıntılar olarak görmeye başladığımızı, nihayetinde ise batıla dair pek çok itikadî ve amelî hâli benimsenebilecekler yelpazesine dahil ettiğimizi göreceğiz.

• İnsana yatırım yapmadığımızı; tevhid dâvâsının esaslarını özümsemiş, gerekli ilmî doygunluğa ve amelî olgunluğa ulaşmış bireyleri yetiştirmediğimizi, bunun yerine zevahiri kurtaracak kuru kalabalıklara yöneldiğimizi, içeriden çöküşü kendi ellerimizle kurguladığımızı, böyle duyarsız, bilgisiz ve ilgisiz bireylerle tevhid dâvâsını sürdürme gibi vahim bir hatâyı esas çalışma biçimi olarak kabul ve tatbik ettiğimizi göreceğiz.

• Hatâları önemsiz görmeye, yok saymaya, ders almamaya, görmezden gelmeye, düzeltmemeye başladığımızı; hatâlarla biçimlenmiş bir hareket tarzı üretmiş olduğumuzu, bunun da tevhid dâvâsını akâmete uğrattığını göreceğiz.

• Dünyevîleştiğimizi, âhiret bilincimizi ve hesap günü şuurumuzu yitirdiğimizi göreceğiz.

• Tevhid dâvâsına sahip çıktığımızı iddia ederken bile faydacı bir yaklaşım sergilediğimizi, sosyal motivasyonumuzu maddî tatmin, sosyal çevre oluşturma, iktisadî kazanç kapıları aralama gibi dünyevî tatminlerle sağlandığımızı, bunları kaybetme korkusunun; dâvâdan uzaklaşmanın meşrû bahaneleri arasına girdiğini göreceğiz.

• Hedefler büyük olunca ve menzil de uzak görülünce, ümitsizliğe kapılıp dâvâyı omuzlamakta bıkkınlık içine girdiğimizi ve yılgınlık gösterdiğimizi, Allah’ın rızasını kaybetme korkusunun yerini, dünyevî kazanımların kaybedilmesi korkusunun aldığını, bunun akabinde yeni mazeretler üreterek hâle razı olmuş bir yeni söylem geliştirdiğimizi, eylemi erteleyip dâvâ sorumluluğunu politik önderlere veya grup liderlerinin anlayışlarına bırakarak, manevî tatmini tercih ettiğimizi, putlarla mücadele için çıktığımız yolda, kendimize pek çok yeni putlar yaparak vahiy ile şekillenmesi gereken yol işaretlerini, yeni ürettiğimiz putlarla biçimlendirdiğimizi göreceğiz.

• Tevhidî hareketi baştan beri hep savunma psikolojisi içinde tutarak aktif ve hâkim bir konuma gelmesinin önünü baştan kestiğimizi; bu tutumun, zaman içinde bizi pasifist bir yaklaşıma sürüklediğini, her an yenilgiye hazır bu mütereddit durumun, yenilgiyi kaçınılmaz bir son olarak algılama sonucuna vardırdığını, böylece daha baştan kendi ellerimizle kendi yolumuzu mağlubiyet zeminine doğru yönlendirmiş olduğumuzu; sonunda güç karşısında baştan beri taşıdığımız eziklikle teslimiyetçi bir karaktere bürünerek güçlü gördüklerimize teslim olduğumuzu, tağutî sisteme teslim olarak dâvânın başarısını kendi ellerimizle bitirdiğimizi, kendi kavramlarımızı terk ederek dâvânın söylemlerini teslim olduğumuz gücün kelimeleriyle ifade etmeye başladığımızı, bunun durumu daha da kötü ettiğini, kültürel temellerimizi de yitirerek dâvânın dayandığı dini, “manevî bir tatmin aracı” hâline getirdiğimizi göreceğiz.

 

ACINASI HÂLİMİZİN KISACA TASVİRİ

Tevhid dâvâsında yolda kalanların içine düştükleri hâlin tasviri gerçekten de iç acıtıcıdır. Dâvâyı gerektiği gibi omuzlamaktan kaçınanların, aşağıda tasvir edeceğimiz ortamda “hâle razı” olmuşçasına yaşamaları, ne acı bir gerçeklik. İşte bu gerçeklik penceresinden, tevhid dâvâsında yolda kalanların yaşadıkları ortamlara baktığımızda, acınası hâlimizi net olarak görmekteyiz.

Tevhid dâvâsında yolda kalanların yaşadıkları ülkelerde;

• Bütün kurum ve kuruluşlar İslâm’a aykırı ve düşman… Ülkeler küfrün emperyalist yağması altında kalmıştır ve ülkelerde şirkin kesin galibiyeti vardır. Tağutî ideolojilerin vahşî rejimleri “kafaların standart ölçüsü” olarak kabul edilmekte, kafalar vahye aykırı cahilî rejimlere uygun olarak yetiştirilmekte, “hakka dönük” kafalar mahkûm edilmekte... “Beşeriyete ibadet” esas alınarak, “Allah’a kulluk” reddedilmektedir.

• Vahye aykırı eğitim sisteminin vurduğu darbelerle, beyinlerindeki vahiy kaynaklı düşünce darmadağın edilmekte… İnsanlığın “tevhid” sancağı altında gerçek mutluluğa erdiği en güzel dönem “karanlık çağ”, “Orta Çağ” gibi yaftalarla çirkinleştirilmeye çalışılırken; tağutların “karanlıkları” ve “zulümleri”, sahte bir “medeniyet” boyasıyla kafalara ve gönüllere işlenmektedir.

• Kur’ân-ı Kerim hayata hâkim ve âmir değil, Kur’ân hükümlerine göre düzenlenmesi gereken hayat, küfrün tağutî karakterli ideolojilerinin şeytanî yapılarıyla şekillendirilmiş… Rasûlullah’ın Sünneti hayata örneklik ve rehberlik etmemektedir.

• Allahû Teâlâ’nın şeriatı değil, Allah düşmanlarının şeriatı hâkim… İslâm dininin muamelât kısmı; iktisat, hukuk, fıkıh, siyâset, iktidar, içtimaî yapı, eğitim sistemi vb. başta olmak üzere iptal edilerek yerine küfür sistemleri egemen kılınmış... Dini yozlaştırmak için dinle ilgili, fakat rejimin kontrolünde bel’amvarî müesseseler kurulmuş… Laik düşünceli, bel’am kılıklı sözde din adamları yetiştiren din okulları var… Dine karşı yapılan korkunç saldırı, bizzat “devlet organizasyonu ve gücü” ile gerçekleştirilip sürdürülmektedir.

• İnsanın her türlü yaşayış tarzı, hak ve özgürlüğü Hakk’ın nizamı olan İslâm’ın kontrolünden alınıp küfrün kontrolü altına verilmiş... Kayıtsız ve şartsız Allahû Teâlâ’nın olan hâkimiyeti tağutlardadır. İlâhî hükümler yerine beşeri hükümler uygulanmakta… Devletin şekli küfre göre düzenlenmiş; İslâm dinine karşı devlet organizasyonu ve desteği ile düşmanlık yapılmakta… Din, devlet işlerine giren ve ilgisi bulunan sahadan toptan ihraç edilmiş… Devletin temel esaslarını İslâm’a dayandırmak yasak ve en büyük suçlardandır. Her türlü eğitim ve öğretim, ilmî çalışma, düşünce ve düşünceyi ifade etme, basın vs. çalışmaları küfre göre ayarlanmış… Küfür sistemine itaat şart; Hakkı ve Hakk’ın nizamını kabul etmek suçtur. Sosyal, ekonomik, siyâsî, hukukî ve dinî hayat İslâm dışıdır. Din işleriyle ilgili kurum ve kuruluşlar, Laiklik’e ve küfrî sisteme uygun hâle getirilmiştir.

• Batıl, hak olan İslâm’a tercih edilmektedir.

• İslâm’ın ahkâmı yürürlükte değildir. Mü’minler korku içindeyken kâfirler emniyet içinde, küfür ahkâmı hâkim ve beşerî kanunlar uygulanmaktadır. Küfür rejimi İslâm’a karşı savaşmakta ve bunun için ordu yetiştirmektedir. Müslümanlar zulüm ve baskı altında, dini tüm esaslarıyla ve gereğince yaşamak mümkün değildir. İslâmî cezâ yasaları ve diğer İslâmî hükümler uygulanmamaktadır. Sistemin sahipleri harbîdir. Küfür ahkâmı açıktan açığa tatbik olunmaktadır. Mü’minler her türlü tecavüze mâruzdur. İslâm’a karşı toptan bir red ve savaş var, tağutlarla bel’amlar el ele vererek din adına dine karşı savaşmaktadır. İslâm’ın siyâsî hâkimiyeti yok, şirk akaidi her yerde egemen; İslâm hukuku, İslâm iktisadı, İslâm’ın siyâsî-idarî yapısı, İslâm’ın içtimaî yapısı, İslâm’a göre eğitim ve öğretim; kısaca İslâm’ın muamelâtı ve bunları ukûbatı yasak ve kabul ve tatbik etmek suçtur.

Kısaca, tevhid değil şirk, iman değil küfür egemen… Demek ki tevhid dâvâsında yolda kalanların ülkesinde, çok derin ve büyük bir “sömürü” düzeni var. Bu yüzden “sömürü sistemi”nin Müslümanlar üzerindeki tezahürlerinin tespiti, tekrar hak dâvâya dönüş için çok önemlidir. O hâlde, sömürünün mahiyetine kısaca değinmemiz gerekiyor.

Müslümanlar tevhid dâvâsını yürütürken yolda kaldıkları, dâvâdan sapma gösterdikleri andan itibaren, on ana kategoride sömürülmeye başlanmışlardır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:

1- İtikadî Sömürü: Küfür sistemi, sürekli olarak Müslümanların itikadlarına saldırmaktadır. Tahkîkî imanın yerini taklîdî iman almış… Pek çok kişi; neye, niçin iman ettiğini bilmiyor, ne şekilde iman etmek gerektiğinden habersiz… Hâl böyle olunca, imanları sebebiyle yaşamaları gereken hayatın gereklerinin idrakinde değiller… Bu şekilde tezahür eden itikadî sömürü, sakat bir iman üzerine bina edilmiş, sâlih olmayan amellerde bulunan, İslâm’a yabancı Müslümanlar üretmiştir. Tahkîkî iman yerine taklîdî iman ile yetinen Müslümanlar, Allahû Teâlâ’nın yüklediği vazifeleri yapamaz hâldedir.

2- Amelî Sömürü: İtikadî sömürü varsa, amelî sömürü de kendiliğinden vardır. Çünkü sağlam bir itikad olmadığında, sağlam bir amel de olmaz. Makbul amel, sahih bir imanın neticesidir. Amelin nispet edildiği iman sahih olmayınca, sahih olmayana bina edilen amel de salih olmaz. Amelî sömürü varken Müslümanlar, yapmakla mükellef oldukları kulluk borcunu edâ edemezler.

3- İdarî Sömürü: İslâmî bir idari sistemin olmaması “idarî sömürü”dür. Kendi idarî sistemlerini kuramamış olan Müslümanlar, küfrün hâkimiyeti altında yaşamakta ve velâyetlerini küfür sisteminin yöneticilerine teslim etmektedirler. Hükmullah ile değil küfür ahkâmıyla hükmedilmekte; Hududullah’a uyulmamaktadır.

4- Siyâsî Sömürü: İslâm’ın siyâseti “âdil siyâset”tir. Küfrün siyaseti ise “zâlim siyaset”. İslâm’ın âdil siyaseti; “insanları dünya ve âhirette kurtulacakları yola irşad etmekle, onların salâh ve menfaatlerine çalışmak”tır. Zâlim siyâset ise, “halkı dünyada sömürmek, âhirette ise azâba itecek yola itmek ve onların salâh ve menfaatlerini imha edip, küfrün elebaşlarına peşkeş çekmek”tir. Siyâsi sömürüde helâlin haram, haramın da helâl telâkki edilmesi normal hâle gelmiştir.

5- Hukukî Sömürü: İslâm’ın hukuku “şeriat’tır. Şeriatın hâkim olmadığı, bunun yerine tağutların heva ve heveslerine göre düzenlenmiş hükümlerin hâkim olduğu bir yerde, “hukukî sömürü” vardır. Asıl olan, İslâm hukukunu bir bütün olarak, tamamen, eksiksiz olarak ve şeriattan başka kurallara yer vermeyerek hâkim kılmaktır. Bu yapılmadığında, hukukî sömürü yürürlükte demektir.

6- İktisadî Sömürü: İslâm iktisadı geçerli olmayıp da yerine beşerî ideolojilerin uydurdukları iktisat yürürlükteyse, “iktisadî sömürü” var demektir. Müslümana düşen vazife, İslâm iktisadını hayata hâkim kılmaktır; hayatın bütün kurum ve kurallarında İslâm’ı hâkim kılmaktır. İslâm tümüyle hâkim değilse, İslâm’a ait bazı iktisadî kuralların uygulanması, İslâm iktisadının uygulanması demek değildir.

7- İçtimaî Sömürü: İçtimaî/sosyal/toplumsal yapının, bütün kurum ve kuruluşlarıyla, bütün beşerî ilişkilerle, ahlâkî değerlerle ve kurallarla İslâm’a göre düzenlenmediği her yerde, “içtimaî sömürü” vardır. Yani İslâm’ın toplumun yapı ve hayatıyla ilgili bütün kurallarının, hiç eksiksiz olarak hâkim olmadığı, yerine beşerî ideolojilerin hâkim olduğu beldeler, “içtimaî açıdan sömürülüyor” demektir.

8- İlmî Sömürü: İlmî sömürünün var olduğu yerlerde İslâmî ilimlerin öğrenilmesine ve öğretilmesine; yine ilimlerin İslâmî niteliklere uygun olarak öğrenilmesine ve öğretilmesine müsaade edilmez. Çünkü hâkim tağutî rejim tarafından, müfredat tamamen beşerî ve nefsî unsurlarla hazırlanmış, Allah’a isyana kadar varan niteliklerle bezenmiştir. “Bilim”, İslâm’a uygun olarak kullanılmaz. Eğitim-öğretim İslâm’a dayandırılmaz; beşerî ideolojilerin küfrî mantığı öğretilir.

9- Fikrî Sömürü: “Fikrî sömürü” ile insanların akletmeleri, fikir üretmeleri, yorum yapmaları, sormaları ve sorgulamaları, denetlemeleri ve hesap sormaları engellenerek sömürü düzeni devam ettirilir. Oysa Allah (c.c.), insana akletmesini, fikir üretmesini, düşünmesini, farkında olmasını, böylece Allah’ın verdiği aklı çalıştırmasını öğütlemiştir. Müslümanlar için akletmek, düşünmek, fikir üretmek, sormak, sorgulamak çok önemlidir. Fikrî sömürü ile insanın akletmesi engellenir ve zannetmeye (zan üzere bir yaşama) yönlendirilir. Zanlarına kapılan insanın algılarını yönetmek ve yönlendirmek çok kolaydır.

10- Bilinç Sömürüsü: İslâm inkılabının başarısı, ancak Müslüman birey ve toplumun sarf edeceği “bilinçli çaba”yla mümkün olabilir. “Bilinç sömürüsü”nün olduğu yerlerde, “beyin gücü”nün tanınması, geliştirilmesi ve verimli kullanılması önlenir. Böylece bir problemle karşılaşan insanlar, “çözümsüzlük girdabı”na sürüklenir. Oysa bilinçli toplum, beyin gücünü çalıştırır, onun ürettiği değerlerle varlığını özgür bir şekilde sürdürür; bilinçli insan ise kendisiyle ve toplumla ilgili meselelerde neyi, ne zaman, nasıl yapacağını bilir. Bilinç sömürüsü, insanları temel bilinç türleri bakımından esaret altına almıştır. Mesela Adâlet Bilinci, Âhiret Bilinci, Ahlâk Bilinci, Aile Bilinci, Arkadaşlık ve Arkadaş Seçme Bilinci, Barış Bilinci, Birlik-Beraberlik Bilinci, Devlet Bilinci, Devlet Kurumlarına Bakış Açısı Bilinci, Devrim-İnkılab Bilinci… Dil Bilinci, Din Bilinci, Diyalog Bilinci, Dostluk Bilinci, Düşünce Bilinci, Düşünme ve Üretme Bilinci, Edeb ve Âdab Bilinci, Eğitim Bilinci, Ekonomi Bilinci, Emek-Sermaye Bilinci, Eylem-Toplu Eylem Bilinci, Güven Bilinci… Helâl-Haram Bilinci, İbadetler Bilinci, İlah Bilinci, İmtihan Merkezli Düşünme Bilinci, İnsan Hakları Bilinci, İstismar Bilinci, İş-Çalışma Bilinci, Kardeşlik Bilinci, Kendi Ayakları Üzerinde Durma Bilinci, Kendini Tanıma Bilinci, Kimlik ve Kişilik Bilinci, Konuşma Bilinci, Kulluk Bilinci, Kültür ve Sanat Bilinci, Medya Bilinci, Mutluluk Bilinci, Ne Yapacağını Bilme Bilinci… Okuma Bilinci, Ölüm Bilinci, Özgürlük Bilinci, Para Kazanma ve Harcama Bilinci, Plânlama-Programlama Bilinci, Psikolojik Mücadele Bilinci, Sağlık Bilinci, Savaş Bilinci, Siyâset Bilinci… Sorumluluk Bilinci, Söylem Bilinci, Susma Bilinci, Tarih Bilinci, Tartışma Bilinci, Ticaret Bilinci, Tüketim-İsraf Bilinci, Üretim Bilinci, Yardımlaşma Bilinci, Yaşama Bilinci, Yazma Bilinci, Yönetilme Bilinci, Yönetme Bilinci, Zaman Bilinci... Bilinç sömürüsü varken bu ana hususlarda bilinçsizlik vardır.

Tevhid mücadelesinde yolda kalanlar, yukarıda sıraladığımız on alanda sömürüye tâbîdir. Aynı zamanda bu on alanda Müslümanların sömürülmesine de zemin hazırlamışlar, demektir. Sömürü sistemlerin hâkim olduğu zeminlerde, tevhid dâvâsının hayata hâkim olmasına dair söylem ve eylemler bakımından tam bir kargaşa vardır. Zira bu tür kargaşa ortamlarında herkes kendine göre bir yol tutturmuş ve bunun adına da “metot” demiş; kendi çalışma yolundan başkasına itibar etmez olmuş; başkalarını “yanlış yolda” olarak yaftalamış ve aşırılığa kaçan tefrikaya dalmıştır. Metot karmaşası, tevhid dâvâsında yolda kalmanın ana sebeplerinden iken, kimse bu hâlini tashih etmez olmuştur.

 

BAŞLICA SAPMALAR

Tevhid dâvâsını gerektiği gibi sürdürmeyenler ya da başlangıçta salih bir niyetle yola çıkıp da sonra yolda dökülenler, bu hâlleriyle aslında üç temel sapmaya yol açmışlardır:

1- Gayeden Sapma: Müslümanın gayesi Allah’tır. O hâlde gayeden sapma denilince anlaşılması gereken şudur: Allah’a yabancılaşma, Allah’tan uzaklaşma, Allah’tan başkasını kastetme, Allah’tan başkası adına/uğruna hareket etme; başka gayeleri de “Allah için olması gereken gaye”ye eş tutma; Allah’ın rızası esas iken, onun yanına başka rızaları da koyma. Yani “gayeden sapma”, “ihlâstan sapma”dır. Gayeden sapma olunca; riyâ, gurur, kibir, kendini yüksek görme, liderlik sevdası, kendini gösterme arzusu, mal-mülk-makam-mevki gibi dünyalıklar elde etme sevdası, benlik ve bencillik, tahakküm hırsı, her şeyi kendine bağlama arzusu ve diğer geçici dünyevî şeyler kişiyi etkisi altına alan asıl unsurlar hâline gelir. Gayeden sapma durumunda liderlik sevdasına kapılanlar, kendi şahıslarına bağlı fertler toplar etraflarına. Mal-mülk, şan-şöhret hırsı baş gösterir. Bütün bunlar İslâm dâvâsı için menfî hâllerdendir.

2- Hedeften Sapma: Müslümanların öncelemesi ve önemsemesi gereken iki hedefi vardır: Evvelâ, içinde bulundukları istilâyı kırarak tağutun egemenliğine son verip hürriyete kavuşmak; ikinci olarak da İslâm ahkâmını tatbik etmek, İslâm’ı her şeyiyle “otorite” kılmaktır. Bu hedeflerden sapmanın sonuçları şöyledir:

• İslâm’ın ve İslâmî hareketin evrenselliği idrak edilmez, evrensel İslâmî hareket bölgesel hâle getirilir, küçük gruplarla temsil edilir, zaman ve mekânla kayıt altına alınır ve sınırlandırılır.

• Sadece iktidara tâlip olunur. Bu, baştan itibaren ilkeler, prensipler, müesseseler, mevzuat ve diğer hususların ihmal edilmesine yol açar; zamanla yönetme hırsını beraberinde getirir. Yönetici olma hırsıyla diğer Müslümanlarla ortak bir hareket kurulamadığı gibi, hem diğer Müslümanlara karşı tahakküm eylemlerine götürür, hem de gayr-ı meşrû vasıtalara başvurulur. Amaca ulaşmak için her araç meşrû ve mübah sayılır. Böylece İslâmî bir düstur olarak “meşrû bir amaç da olsa, gayr-ı meşrû bir aracı meşrû kılamaz” prensibi terk edilerek, haramlar üzerine kurulu bir çalışma grubu oluşturulur.

• Parçacı bir yaklaşım hedeften saptırır. Zira parçacı yaklaşım, İslâmî yönetimi mükemmel, tam ve eksiksiz olarak uygulamak gerektiği ilkesinin çiğnenmesine, ihmal ve ihlal edilmesine yol açar. İslâmî yönetim biçiminin, aynı anda tüm yönetim unsurlarıyla tatbik edilmesi gereken bir niteliği haiz olduğuna dair gerçek göz ardı edilir. Böylece bir kısım İslâmî hükümler öncelenirken, kimi hükümler önemsenmez ve sonraya bırakılır.

• İbadetle, zikirle, ilimle, davetle, iyiliği emredip kötülüğü nehyetmekle, hayır işlerine v.s. koşmakla yetinilir. Teşrii, icra, tebliğ ve kaza işlevleri terk edilir. Cihad, İslâm devletini kurma, Hilâfet’i tesis etme, Allah’ın dinini hâkim kılma gibi İslâmî işlevler ana hedefler arasından çıkarılır.

• Hak ketmedilir, İslâm’a dair hükümler ve esaslar kendi stratejisine göre gizlenerek İslâm’ı bir bütün olarak hayata hâkim kılma mücadelesi verilmez. Bu yaklaşımlar İslâm’ı esas almaktan ziyade, “İslâm’dan ilham alma”yı önemser ve önceler. Yani açıkça “dine dayanma” değil de “dinden ilham alma”, ama “evrensel insani değerler”e dayanma stratejisi izlenir. Onlar için İslâm, sadece bir “manevî tatmin vasıtası” olarak işlev görür. Bunlar için asıl önemli olan özgürlüktür, insan haklarıdır, inanca saygıdır, herkesi olduğu gibi kabul etmektir. Diyaloga açık olmaktır, dini siyâsete alet etmemektir, siyâseti dine göre yapmamaktır. Beşerî de olsa hukuka saygılı olmaktır, devletin gücünü sû-i istimal etmemektir. Demokrasiye sadakattir, sivil topluma güven duymaktır, barış için çalışmaktır. Yaratılanı yaratandan ötürü sevmektir, hangi dinden ve inançtan olursa olsun kişilerin ahlâkî değerlerini güçlendirmeye çalışmaktır. Böylece, esas olarak İslâm’dan beslenmeyen bir “ortak değerler” yelpazesi üretilir ve bununla yetinmek esas alınır. Bunların içinde İslâm ve iman sadece bir unsurdur. Böylece, bir nevi “laik Müslüman” tipolojisi oluşturularak demokrasi, dinin önüne geçirilir. Artık İslâm, bir “ahlâk ve maneviyat öğretisi”nden ibarettir.

• “Devletsiz bir İslâm” modeli başat hâle gelir; “devlet olmayan bir İslâm modeli” tarif ve tasvir edilir. İnsanların dinî söylemlerini ve kişisel ibadetlerini serbest bir şekilde yaşayabilmesi yeterli sayılır; bu yeterlilik varsa, dinî ya da İslâmî bir devlet kurmaya gerek duyulmaz. İnsanlar, hangi sistem olursa olsun, düşünce ve inançlarını özgürce ifade edebiliyorsa, rejimini değiştirme gibi bir görevin kalmadığı kanaati hâkim olmuştur. Rejimin verdiği bazı haklar yeterli sayılır. Artık asıl olan, birey ve sivil toplum seviyesinde dinî değerleri yaşamak ve temsil etmektir. Böyle bir kanaat egemen kılındığı için hakkı gizleme, hakkı ketmetme ve hakkı batıla karıştırma üzerine kurulu bir yapılanmaya gidilir. Böylece “İslâmî dâvâ hedefi”nden sapılır ve saptırılır.

3- Hududullah’tan Sapma: Allah’ın hududlarına, o hududların gereğince riayet etmeyen; Allah’ın hükümlerine, o hükümlerin istediği uygunlukta bağlı kalmayan hareketler, parçacı yaklaşımlarla “İslâm’dan uzak İslâmî çalışma grupları” oluştururlar. Allah’ın hududlarını aşarak veya daraltarak, Allah’ın hükümlerini çiğneyerek veya uygulamayarak, ilâhî hududlara ve hükümlere ters düşen çalışma metotlarının varacağı zemin de, üreteceği manzara da tevhid dâvâsının başarısını engeller.

Gayeden, hedeften ve Hududullah’tan sapma olunca; farklı gruplar, farklı çalışma yolları ortaya çıkar. Böyle bir ortamda gayr-ı meşrû araçların kullanılması, İslâmî eğitimin yeterince ve gereğince yapılamaması, vahdet unsurunun ihmal ve ihlal edilmesi, cemaatleşmenin ve cemaat yapısına uyulmasının terk edilmesi, cihadın ve cihad hazırlığının ihmal edilmesi ortaya çıkar. Evrensel düşünce ve çalışma yerine bölgesel düşünce ve çalışmanın tercih edilmesi, beşerî sistemlerle uzlaşmaya gidilmesi, cemaatin kontrolünün, yani velâyetinin Allah, Rasûlü ve mü’minlerden alınarak -kısmen de olsa- başkasına verilmesi, tağutî rejimlerle ortaklık kurulması, inkılabî değil sadece ıslahatçı bir yola girilmesi, şûrâ prensibinin terk edilmesi ortaya çıkar. Harekette İslâmî bir öze değil de sırf şekle önem verilmesi, plânlı bir çalışmanın yerine münakaşanın öne alınması, plânsız ve dış unsurları hesaba katmadan hareket edilmesi, tâlî olaylara ve yan problemlere sapılarak vakit öldürülmesi, halktan uzaklaşılması ve esnaf, köylü, işçi, memur ve işsizlerden oluşan tabanın ihmal edilmesi, küfürle uğraşma yerine Müslümanların birbirleri ile uğraşması, sapmanın ortaya çıkardığı hastalıklar olarak gündemi işgal eder, bir durum ortaya çıkmıştır.

 

SORUMLULAR VE SURUMSUZLUKLAR

Tevhid dâvâsında yolda kalma ve yoldan sapmalarda ana sorumlu olan, Müslümanların önüne geçerek onlara istikamet belirleyen, yol ve yordam gösteren, sevk ve idare eden önderlerdir, liderlerdir. Yapılacak bir özeleştiride, onların verdiği çok ciddi zararlara şahit oluruz. Nitekim bunlardan başlıcalarını şöyle sıralamak mümkündür:

• Müslümanlar arasında tefrika oluşturdular ve tefrikayı kemikleştirdiler. İslâm kardeşliğinin, ümmet birliğinin önünü tıkadılar.

• Olması gerekeni yapmadıkları için, olabilirliğe dair kanaatleri körelttiler. İnsanlarda, İslâm dâvâsının başarıya ulaştırılabileceğine dair umutsuzluk oluşturdular.

• Çalışmalarını ve örgütlenmelerini “İslâm dâvâsı”nın başarısını sağlayacak nitelikte yapmadılar.

• Amaca ulaştıracak her vasıtayı ve yolu meşrû ve mübah görerek helâl-haram çizgisinden saptırdılar ve böylece, insanları çağırdıkları “Hududullah”ı önce kendileri aştılar.

• “Çıkarcı, faydacı” bir yaklaşımla hareket ettiler. Yetiştirdikleri veya kendilerini takip edenler, meseleye İslâm’ın evrensel değerleri ve çıkarları penceresinden değil de, kendi gruplarının çıkarları penceresinden bakmaya başladılar, grup çıkarlarını öncelediler. Oysa “çıkar”, İslâm’ın hayata hâkim olmasıdır. “Fayda” da ancak bunda vardır. Bunu yok saydılar.

• “Sosyal ve siyâsal bilinçlenme” için gerekli olan “sosyal ve siyâsal değişim”i sağlayacak metodolojiyi de, yapılanma biçimini de, hedefi de yok saydılar. Küçük tatminlerden büyük etkiler oluşturup kendilerine özel takipçiler teşkil etmeyi yeterli buldular. Bedel ödemeden dünyevî tatminler sağlamayı yeterli gördüler.

• Eğer kendileri için belirledikleri kulvarda değillerse, “ana çizgi”nin İslâm tarafında olanları bile dışladılar, kendilerinden uzak tuttular, onlarla yakınlaşmamaya özen gösterdiler. Ne kadar yanlışı bulunsa da, ana çizginin bizden tarafında olan herkesle, “Kelime-i Tevhid ortak paydası” etrafında bir şekilde bir araya gelmeyi, onlarla ortak paydaları sürekli artırmaya, geliştirmeye çalışmayı lüzumlu saymadılar. Ortak düşmana karşı farklı düşünen Müslümanların birbirine sahip çıkması gerektiği lüzumunu ihmal ettiler. Kalplerin birbirine ısınmasının yollarını açmadılar, Müslümanların birbirine ettiği nasihatleri kabul edilebilirlik havuzuna atmayı denemediler.

• İslâm’ın ve İslâmî hareketin evrenselliğini kavrayamadılar, evrensel İslâm’ı ve İslâmî hareketi bölgeselleştirdiler, grupsallaştırdılar, ana hedeflerinden saptırdılar.

• Sadece iktidara tâlip oldular; iktidarı elde etmek için İslâm’ın birey ve toplum ölçeğinde içsel ve dışsal olarak hazmedilmesini, öğrenilmesini, yaşanmasını ihmal ettiler.

• İslâm’ı bir bütün olarak değil de, parça parça hayata hâkim kılmaya çalıştılar; bu esnada, öncelikleri kendi şartlarına ve ufkuna, çıkarlarına ve temayüllerine göre belirlediler; böylece İslâm dâvâsının önünü kestiler.

• Pratikte görülen ibadetle, iyilikle, zikirle, “emr-i bi’l-maruf”la yetinip, teşrî, icra, tebliğ ve kaza işlevlerini terk ettiler. Cihad, İslâm devleti, hilâfet gibi ana hedefleri hafife aldılar ya da ütopik gördüler; buna dair çalışmalar yapmadılar.

• Takipçilerine grup bütünlüğünü ümmet birliğine tercih eden bir anlayışı benimsettiler. Allah’ın rızasını kazanmak ve O’nun hükümlerini ve hududlarını hayatına ve hayata hâkim kılmak için cihad etmek gayesini, dünyevî menfaatlere, otorite sahibi olmaya, makam-mevki elde etmeye, baş olmaya, saygı görmeye, ad yapıp nam salmaya doğru hatâlı bir evrimleşmeye dönüştürdüler.

• Kendi gruplarında baş olmayı öncelediler, birlik içinde bir nefer olmayı kabul etmediler.

• Allah’ın koyduğu ölçülerden, hududlardan saptılar. Allah’ın hükümlerinin hakem olmadığı bir memlekette ve ortamda önce istilayı kırmak, ardından da İslâm ahkâmını tatbik etmek hedeflerini gerçekleştirecek, İslâm’ı her şeyiyle otorite kılacak bir çalışmadan uzak kaldılar.

• Takındıkları tefrika tutumları ile ciddi itikadî zararlar verdiler. Bu kapsamda, Müslümanların İslâm’ın hayata yeniden hâkim olmasına dair umutlarını kırdılar. İslâm’ın yeryüzünde yeniden hâkim olacağı gerçeği hakkında fiilî bir inançsızlığa sebep oldular. İslâm’ın geçmiş çağlarda yaşanan bir ideal ve ütopik bir anı olarak algılandığı bir zihin yapısının gelişmesine yol açtılar. Grupçuluk yaparak tekfir hastalığının yaygınlaşmasına ve İslâm kardeşliğinin zarar görmesine neden oldular. İtikadlar ve ameller öyle farklılaştı ki, neyin gerçek İslâm olduğuna dair kafalarda şüpheler oluştu. İslâmî kavramların içi boşaldı; din, küfrî kavramlarla tanımlanmaya ve ifade edilmeye çalışıldı.

• Bazı önemli ameli zararlar verdiler. İdeolojik gevezelik yaygınlaştı, amelî yozlaşma oldu, salih amel unutuldu ve terk edildi. Yapmadıklarını söyleyenler ve emrolunmadığını yapanlar revaç buldu. Emrolunduklarını emrolunduğu gibi yapanlar ayıplanır ve horlanır oldu. İslâm, önüne engeller konulmuş, ulaşılamayan, bulanık mefhumlara hapsedilen ve ancak liderlere/önderlere itaatle yaşanabilecek bir hayal olarak tasavvur edilmeye başlandı. Dinin teorisi pratize edilmediğinden, pratikteki aksaklıklar teoriye mâl edildi. Böylece bozulma hız kazanıp toplumsallaştı, sıradanlaştı.

• Kimi uhrevî zararlara neden oldular. Dünyadaki vazifesini yapmayan Müslümanların uhrevî durumu tehlikeye girdi.

• İçimizdeki ihtilafların dıştan körüklenmesine izin verdiler. Kendilerini övenlerin, diğer bir grubu kötülemesini hoş karşıladıklarından, bu, ayrılığı derinleştirdi. Müslümanlar arasında iç ihtilaflara zemin hazırlayarak vahdeti engellediler. Sömürgeci güçlerin Müslümanların birliğini engellemek için iç ihtilafları körüklemesine ses çıkarmadılar, tedbir almadılar.

• Yapılması gerekenleri yapmadılar. Böylece iş yapmayan Müslümanlar, birbirlerine karşı hâllerini yüceltme gayretkeşliğiyle üstünlük taslamaya kalkıştı ve tefrika derinleşti. Grup liderleri ve kanaat önderleri bunun böyle devam etmesine göz yumdular. Hattâ bunda, konumlarını sürdürme bakımından fayda umdu.

• Müslümanlar arasındaki yanlış anlaşılmaların önünü almadılar. Birbirini iyi anlamamak değişken ve artan bir süreç olduğu için sürtüşme, tefrika ve bölünmeler daha da alevlendi.

 

“POLİTİK TATMİN”İN “TEVHİD DÂVÂSI”NIN ÖNÜNE GEÇMESİ

Tevhid dâvâsı için yola çıkanlar içinde büyük bir kesim, yolda fikir ve kulvar değiştirdi. Tevhid dâvâsının başarıya ulaştırmak için bedel ödemektense, politik tatminle vaziyeti idare etmeyi tercih ettiler. Böylece, eski mücahitler müteahhit oldu.

Bu süreç içinde Müslümanlar, kültürel bakımdan eksik kaldı, yetersiz bir seviyeye geriledi. İslâmî değerlere, İslâmî kültüre sahip az sayıdaki kadro da zaman içinde eritildi, dışlandı, horlandı. Bu kötü hâl, Müslümanların teveccühüyle iktidara gelmiş politik hareketler zamanında zirveye çıktı. Yeni yetenekler yetiştirilmedi, eskiden var olanlar üzerinden bir “adam harcama süreci” yürütüldü.

Öyle ki, Müslüman düşünürlerin biçimlendirdiği politik başlangıç, politik çıkarların kullandığı Müslüman aydınlar grubu üretmeye doğru evrimleşti. Kitlelerin ağzına bir parmak bal çalındı, “devrimci idealler ve eylemler” törpülendi ve “İslâmî duyarlılıklar” eritilerek, politik hareketlere taban hâline dönüştürüldü. Bu yapılırken, politik liderlerin “gaz alma operasyonları” dikkatlerden kaçırıldı.

Nitekim seçmen kitlesinin en büyük dilimini ardına alan bir siyâsi partinin lideri, bu durumu şöyle ifade etmekten çekinmedi: “Son on yılda aşırılıklar törpülendi. Bir anlamda paratoner gibi olduk, gaz aldık.”

Özellikle “son on yıldır” üzerimizde bulunan “uyku” ve “uyuşukluk” hâlinin sebebini, bu “gazını aldık” sözü, hiçbir yoruma veya imaya gerek kalmamacasına ne de güzel anlatıyor!

Baksanıza, “İslâm devleti”nden, “şeriat”tan, “İslâm cemaati”nden, “biat”tan, “tağut”tan, “cihad”dan laf açan, bunlar gibi İslâmî kavramları ağzına alan, “İ’lay-ı Kelimetullah” dâvâsından söz eden veya bu dâvâ için çalışan, “İslâm’ın hâkimiyeti” idealini sürdüren, İslâm’ı Kur’ân ve Sünnet’te olduğu gibi, “hakkı batılla karıştırmadan” kabul edip hayatına ve hayata egemen kılma mücadelesini ilke edinen kaç kişi kaldı? Artık en ciddi şeriatçılarımız bile “demokrat” kesildi. Tam da İslâm düşmanı emperyalist Batı jargonuna uygun bir ağızla “cihad”a “terör” denmeye başlandı. “İslâm devleti”nden söz edersen, bir de insanlığın başına musallat edilen en büyük “tahakküm vasıtası” olan “demokrasi”ye karşı çıkarsan, artık “ben Müslümanım” diyenler bile sana cephe alıyor; “sen hâlâ orada mısın?” sözleriyle alaya alınıyorsun. Sanki İslâm, kıyamete kadar geçerli bir ilâhî nizam değilmiş gibi!...

İşte bunun sebebini anlıyoruz şimdi. Demek ki gazımızı almışlar, uyumuşuz!

Bunu nasıl yapmışlar dersiniz? Müslüman kitle, desteklediği “siyâsî oluşum”a “sınırsız avans” vermiş. O siyâsî oluşum da bu avansı sonuna kadar kullanırken, zaman zaman “geri bildirimler”de bulunarak kitlelerde, “onlar adına her işin halledildiği intibaı” uyandırmıştır. Nitekim bakınız, aynı siyâsî lider ne diyor? : “Bizim verdiğimiz mesajlar var. Toplum bu mesajlara bakıyor. Sizin mesajınız yoksa ne oluyor? O zaman halk sokağa dökülüyor.”

Böylece toplumdan aldığı avansı iktidara dönüştüren siyâsî oluşum, “İslâmcılık”ı ve dolayısıyla “İslâmî hareket”i sisteme entegre etmiş oluyor. Bu esnada olası hazımsızlıklara karşı “gaz almayı” da ihmal etmiyor. Hattâ, hazımsızlık uluslararası platforma yönelecek ise eğer, mesela ABD Başkanı’nın “ricası” üzerine de “Müslümanları yatıştırma mesajları” verilerek “gaz alma fonksiyonu” icra ediliyor.

İşte bu “politik proje”yi göremeyenler, tevhid dâvâsı için çıktıkları yolda, sisteme entegre olarak yolda kaldılar. Hattâ yoldan saptılar. Yani maalesef politik tatmin, dâvâ için bedel ödemenin önüne geçti. Şimdi “gömleği çıkaranlar”ın, İslâmî camiayı değiştirip dönüştürmeye başladığını açıkça müşahade ediyoruz da, kimse buna sesini çıkarmıyor; herkes hâlden memnun bir vaziyette, bitişe doğru son sürat yuvarlanıyor.

 

SİLKİNİP KENDİNE GELMEK

Bir Müslim olarak en büyük özlemimizin “İslâmî devlet” olduğunu vurgulamaya gerek bile yok. Ancak tevhid dâvâsı adı altında faaliyet yürüten çalışmaların ihmal ettiği önemli bir husus, “İslâmî devlet”in kurulmasına dair esaslı hazırlıkları yapmaması, yapamamasıdır. Bu şartlar altında, bugünkü Müslümanlar eliyle “İslâmî devlet” kurulması da mümkün değildir. Neden mi? Şundan:

Tağut bir gün dese ki: “Teslim ediyoruz size devleti, kurun devletinizi ve yönetin dilediğiniz gibi.” İnanın, bir gün bile yönetemeyiz. Yönetiriz yönetmesine de, İslâm adına Müslümana zulmederiz. İslâm adına dar ufuklarımızın kısır boyutlarında şekillendirdiğimiz bir “teorik inanç sistemi”nin diktatörlüğünü kurar, İslâm’a da yazık ederiz.

Niye mi? İslâm, devlet olmaya müsait olmayan bir din olduğu için değil elbette. İslâm devlet olmaya müsait de, biz değiliz; biz buna hazırlanmamışız. Bu iş, basit bir iş değildir. İnce elenip sık dokunması gereken çok önemli ve ciddi bir iştir. Ancak bırakın ince eleyip sık dokumayı, şöyle kabaca bir gözden geçirdiğimizde bile, “İslâmî devlet”e hazır olmadığımız gün gibi meydana çıkıveriyor. Bakın mesela, şu problemleri çözdük mü?

İslâmî devlete giden yolda vazgeçilmez ve olmazsa olmaz nitelikte üç esas vardır: Bunlardan birincisi, şahıslar etrafında değil, ilkeler, prensipler ve müesseseler etrafında bir araya gelmektir. Bunları belirleyip tespit ettik mi? İkincisi, lüzumlu eleman yetiştirmek, kadro hazırlamaktır. Hangi kadroları kurabildik? Üçüncüsü, gerçekleştirilecek İslâmî devlete ulaştırabilecek bir nitelikte yapılanmaktır. Devlete göre mi yapılandık?

Mesela; İslâm fıkhı ve hukuku inceden inceye araştırıldı mı? Değişik kitapların değişik yerlerinde dağınık olarak var olan hukuk kaidelerini konularına göre ayrı ayrı ve her konuya dâhil hükümler de kendi içinde sistematik olarak düzenlenmek sûretiyle tedvin ve tasnif edildi mi? İslâm hukuku; şahıs, aile, miras, borçlar, alacaklar, haklar, ticaret, sözleşmeler, tüzel kişilikler, kurumlar, cezâ, mükâfat vb. bütün hususlarıyla sistemli birer hukuk külliyatı olarak hazırlandı mı? Mesela, İslâm cezâ hukukuna göre, İslâmî Cezâ Kanunu hazırlandı mı?

İslâmî devlete gidecek yolda gerek duyulacak şer’î ilkeler, prensipler, müesseseler tespit, tayin ve tedvin edildi mi? Sağlıklı bir şekilde müesseseleştirildi mi?

İslâmî devletin kurumsal ve hukuksal yapısı nasıl olacak? Hiyerarşik ve bürokratik yapı nasıl şekillenecek? Bu hususta lüzumlu çalışmalar yapıldı mı, gerekli sonuca ulaşıldı mı? Kurulacak İslâmî devletin siyâsî sistemi, hükümet şekli, yönetim yapı ve örgütlenmesi, bürokratik yapısı, hükümetin organları, bu organların kuruluş, işleyiş, görev ve yetkileri, hükümet ve devlet ilişkileri, hükümetin kuruluş, işleyiş, görev, yetki, geliştirme ve değiştirme esasları, birimler arası münasebetlerin ve koordinasyonun tâbi olduğu ilkeler, idarî sistemin teşekkülü ve yapısı gibi çok önemli hususlarda ne biliyoruz, elde neyimiz var?

İslâm iktisat sistemi, mahiyeti, uygulama şekilleri, kaideler; küresel bir bütünlük hâline gelmiş olan bugünkü dünya içinde nasıl işleyeceği vb. hususlarla birlikte tespit edildi mi? İslâm’a göre çalışma hayatı, iş-işçi-işveren münasebetleri, iş hukuku, emek-değer münasebetleri nasıl olacak, belirlendi mi? İslâmî devletin bugünkü küresel dünyada dış işleri, uluslararası ilişkileri nasıl olacak, nasıl ve kimler tarafından yürütülecek? Bütünleşmiş dünya ekonomisi içinde İslâmî ekonomi sistemi nasıl tatbik edilecek? Bunlar için gerekli kurallar tespit edildi mi? Kurumların nasıl tesis edileceğine dair çalışmalar yapıldı mı; kadrolar hazırlandı mı, esaslar belirlendi mi?

İslâmî devletteki toplumsal yapı ve beşerî-ahlâkî münasebetlerin dayandığı esaslar neler olacak, belirlendi mi?

İslâmî devlette ihtiyaç duyulacak kadrolar yetiştirildi mi? Mesela, her yerleşim merkezi için birer “kadı” esas alınsa, -ki pek çok yerleşim merkezi için bir kadı yetmez-, en az bin tane kadıya ihtiyaç vardır. Bugün kadılık yapacak ilme sahip bin âlim var mı? Bundan da önce, “kadı”nın hüküm vermede esas alacağı İslâmî hukuk kitapları ya da hukukî metinler, yasalar biçiminde hazırlandı mı?

Yine her yerleşim merkezi için birer kişi hesabıyla bin âmir, bin âmil, bin cuma imamı, bin muhtesip vb. gerekli olacaktır ki, bu rakamlara göre, hiçbir kadro yetiştirilmese bile, ilk aşamada en az beş bin kişilik bir ilim adamı kadrosuna ihtiyaç duyulacaktır. Bütün bunlara idarî, iktisadî, sosyal, kültürel vb. kurum ve kuruluşlarda, makamlarda istihdam edilecek kadroları da eklediğimizde, “hiç olmazsa” diye ifade edilebilecek kadro sayısı on binleri bulacaktır. Bu rakamlar, ne kadar hazırlıksız olduğumuzun açık göstergeleri değil mi?

Fazla ayrıntıya inmeden, kabaca düşündüğümüzde akla ilk gelen bütün bu sorulara, hattâ bunların yalnıza birine bile olumlu cevap vermek mümkün değildir. Bu nedenle bugünün Müslümanları, İslâmî devleti kuramaz. Zaten bu şartlar altında, bugünkü Müslümanlar eliyle İslâmî devlet adıyla bir devlet kurulursa, yönetim makamlarına gelenler kendi indî ve yetersiz görüşlerini İslâm adına topluma dayatarak İslâm adına Müslümanlara zulmetmeye, İslâm’dan soğutmaya, İslâm’a dayanmayan ve fakat İslâm makyajlı bir sistemle Müslümanları aldatmaya kalkışırlar.

O yüzden, önce lüzumlu hazırlıklar yapılır. İslâmî yönde toplumsal değişim gerçekleştirilir, ardından devlet gelir zaten. Müslümanlar, önce kendi çizdikleri dar ufuklara, İslâm’ı hapsettikleri kısır boyutlara karşı mücadele etmeli, nefislerini İslâm’a tâbi kılmalıdır.

 

SONUÇ

Tevhid dâvâsında yolda kalmanın muhasebesini kimi boyutlarıyla yaptık ve hiç de hoş olmayan bir manzara ile karşılaştık. Şimdi asla dönmek için, Kur’ân’ı esas alan, Sünnet pratiğiyle hareket eden ve sadece tevhid öncelikli bir yenilenme harekâtına ihtiyaç var. İslâm dâvâsının adamı, İslâm’ın evrensel hâkimiyetini sağlamak iç

Yazar:
Faruk Köse
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul