24 Ekim 2021 - Pazar

Son Sayı Başlıkları
Şu anda buradasınız: / Günümüz Siyasal Ortamında Tevhidi Savruluş
Günümüz Siyasal Ortamında Tevhidi Savruluş

Günümüz Siyasal Ortamında Tevhidi Savruluş Necdet MEŞE

“Allah Rasûlü buyuruyor ki: “Sizden öncekilerin yoluna karış karış, arşın arşın tâbi olacaksınız. Hatta onlar bir kertenkele deliğine bile girecek olsalar, onların  arkasından gideceksiniz…” (Buhari, Enbiya 50)

 

MÜSLÜMANLARIN SİYÂSAL ALANA DÂHİL OLUŞU

    12 Eylül sonrası dönemde Müslüman camia, temel tevhidî meseleler başta olmak üzere, İslâm’da devlet, Hilafet, Dâr’ul İslâm-Daru’l Harb, tebliğ, cihad ve bu kavramların günümüze yansımaları, uygulama imkânları gibi konularda ciddi okumalara ve tartışmalara sahne olmuştu. Dergi ve kitap yayıncılığı ile hareketli bir kültür ortamı oluşmuştu. İslâmî olmayan bir ortamda siyasi parti kurmak, iktidara talip olmak, bu maksatla oy istemek/oy vermek, TBMM’ye girmek, Meclis'te o meşhur yemini etmek, laik bir rejimde iktidar olmak İslâm’a uygun mudur değil midir çerçevesinde yoğun entellektüel tartışmalar yaşandı. İslâmcı tabir edilen muvahhid kesim bu ahvâlde Müslümanca bir siyâset yapılamayacağını, bunun nebevî bir yöntem olmadığını, bu şartlarda yapılacak siyâsetin Müslümanları bozacağını, kirleteceğini, hatta gayr-ı İslâmî bir çizgiye sürükleyeceğini yazılı ve sözlü olarak ifade ettiler.

    Yine aynı yıllar, Milli Görüş çizgisinin siyâset alanında kendini hissettirdiği, siyâset diliyle “ülke yönetimine talip olduğu” yıllar olmuştu. Siyâsal alanda var olma isteği Milli Görüş çizgisini öne çıkarmış, bu hareketin kurduğu partiler ilgi çekmiş, Müslüman camia çoğunlukla bu partiler etrafında siyâsî taleplerini izhar etmeyi tercih etmiştir. 1990 başından itibaren yerel seçimlerde gösterdiği başarıyla iktidara yürüyeceğinin sinyallerini veren Milli Görüş hareketi; 1996’da iktidar olarak amacına ulaşmıştı. Lakin bu durum çok sürmemiş, meşhur 28 Şubat Post/Modern darbesiyle Refah-Yol hükümeti devrilmiş, Refah Partisi kapatılmış, Müslümanlar için zorlu bir süreç başlamıştı.

    Darbe yönetiminin ve Kemalist elitin doğrudan hedefinde olan Milli Görüş hareketi, parti kapatma tehditleri ve darbe sürecinin getirdiği başka sorunlarla mücadele ederken hızla kan kaybetmiş ve bu sıkıntılı süreçte hareketten kopan “yenilikçi kanat”, kendilerini “yeni muhafazakârlar” olarak tanımlayıp bir parti kurmuştu bile. Çoğunluğu Milli Görüş hareketinden ve değişik İslâmcı gruplardan kopanların oluşturduğu bu yeni partiye geleneksel cemaatlerin yanı sıra bazı Liberaller de destek verdiler. Adeta “muhafazakâr” ve liberal camianın mutabakatıyla oluşan yeni partinin önü, daha bir yaşındayken girdiği ilk seçimlerde bir hokus pokus ile -bütün siyâsi rakipleri sandığa gömülerek- sihirli bir şekilde açılıvermişti.

    Girdiği iktidar yolunda İslâmcılık tezi ağır gelmiş olacak ki, -belli ki bazı resmî ve gayr-ı resmî dayatmalar bunu gerektirmişti(!)- derhal “Milli Görüş gömleği çıkarılıp”, “İslâmcılık terk edilerek”, siyâsi görüş olarak Batılı mahfillerde kotarılmış “Ilımlı İslâmcılık” gölgesindeki “yeni muhafazakârlık” tercih edilmişti. Muhafazakâr siyâset, bidayetinde kendine temel hedef olarak Batı blokuna entegre olmayı seçmiş, bir dönem gönülden Batıcılara bile taş çıkartacak şekilde AB’ye girmek ve ABD ile stratejik ortak olmak amacıyla çılgınlıklara bile yeltenmişti. Daha Kemalist/Sol/Ulusalcı kesim ne olduğunu anlayamadan muhafazakâr iktidar ABD’ye Körfez savaşı için vize vermiş, AB’ye giriş için Kopenhag kapılarına dayanmıştı. Nasıl olmuşsa olmuş 2007-2011 yılları arasında yaşanan kırılmalar sonucunda ABD-AB ve İsrail gibi eski dostlarla yollar ayrılma noktasına gelmiş, Gülen Cemaati'nin de ihanetiyle bu ayrılık iyice perçinlenmişti.

    Hikâye herkesin mâlumu; eski dostlarının tuzağına düşen, ihanetine uğrayan muhafazakâr iktidar; yolunu hızla çevirerek derhal Kemalistler ve Ulusalcılarla, rejimin temel ilkelerine en küçük bir eleştiri getirmeden yahut bir rezerv koymadan yahut kendisine yaptıklarının hesabını sormadan doğrudan rejime eklemlenmeyi seçmişti! Tuhaf olan şu ki, İslâm, Müslüman, camii, dergâh, seccade, tespih, türbe vs. denildiğinde tiksinen, bunları kavga hatta darbe sebebi sayan tarihen bitmiş Kemalist-Ulusalcılar da gizli ajandası olmakla suçladıkları “Ilımlı İslâm'ı” temsil eden “dindar/muhafazakâr kadroyla” karşılıklı el sıkışarak barış yolunu seçmiş görünmektedir. “Kemalist rejim…kitleleşme imkânını kaybettiği için, dindar ve muhafazakâr kesime dönük açılımlar yapmaya çalışmaktadır. Muhafazakâr kesim ile dindar kesimler arasında da sahih İslâmî ölçüler eksikliği sebebiyle etkileşimler olabilmekte; dindar kesim iktidarda rol alırken kendini muhafazakâr kategorisinde göstererek vesayet güçlerinin hışmını azaltmaya çalışmaktadır.” [1]

    Elbette muhafazakârlığa özgü bu denli “hızlı dönüşlerin”, kaybedilen “dünkü dost sanılanlar” yerine “yeni dostlar” ikâme etmesi kaçınılmazdı! Ve son yirmi yıl içinde geldiği nokta itibarıyla muhafazakâr siyâset Kemalizm’e eklemlenmeyi başarmış, bu yolda başörtüsü, İmam Hatip ve Kur’an Kursları, Taksim’e Cami dâvâsını ve ekstradan Çamlıca Tepesi'ne her yerden görünen Büyük Çamlıca Camii'ni kazanırken, Müslüman kimliği ile dâvâ addettiği bütün talep ve söylemlerinden vazgeçmişti. Yanlış anlaşılmaya mahal vermemek ve muhafazakâr iktidarı istemediği bir şeyle suçlamamak için, bu kazanımların İslâmî mücadele adına değil, demokratik haklar adına başarıldığını(!) da kaydedelim.

    15 Temmuz Darbe Girişimi bir kırılma noktası olmuştur. Ortak düşmana karşı savunma sâikiyle Kemalist-Ulusalcılarla ittifak resmî bir hâl almış ve Müslümanların Kemalist sisteme entegrasyonu tamamlanmıştır. Anayasada bulunan ve ülkeyi totalitarizme, hatta animizme mahkûm eden maddelere itiraz etmekten vazgeçen muhafazakâr iktidar, her türlü Kemalist ritüele de (ki birçoğu şirk içermesine rağmen) gönüllü katılacak kadar yumuşarken, Kemalistler-Ulusalcılar da Sünnîlikle “ortodoks versiyonu” üzerinden barışma kararlılığını göstermiştir.  15 Temmuz Darbe Girişimi bir turnusol kâğıdı olmuş; eski dostlar düşman safına geçerken, eski düşmanlar da dost safına geçmişti! Gerçi tarihin takdiri böylesine kaypak zeminlerde kayak yapanların, saadet dönemlerine izin vermediğini defalarca göstermiştir! Bu yapay ve zarurî siyâsal dostluğun ne kadar devam edeceğini hep beraber göreceğiz.

HER ŞEYİ BELİRLEME SEVDASI VE YOZLAŞMA

    İktidarın sunduğu imkanlar ve gücü ele geçirmenin verdiği öz güvenle “muhafazakâr kadro”, sanki geçmişte icra edilen jakoben yanlışlara mecbur imiş gibi siyâset eliyle her yana ve her olaya müdahale etme sevdasına kapıldı. Başkanlık Sistemi'nin kabulü bu imkânları fazlasıyla sağlamış oldu. Parti kurucularının başlangıçta kabul ve ilan ettikleri özgür düşünce, özgür ifade, istişare, eleştiriye açık olma, işi ehline teslim etme vs. gibi “açık topluma” özgü kavramlar, güç tek elde toplanmaya başladıkça geride kaldı. Önceki iktidarların ve özellikle de Milli Şef dönemlerinin totaliter, baskıcı, kayırmacı ve ötekileştirici yöntem ve yönetimlerine sıkı göndermeler yaparak, bunlara asla benzemeyeceklerine dair iddiaları havada kaldı. Partinin kuruluşu aşamasında liberallerin bile aklını başından alan bu özgür yönetim söylemleri, 15 Temmuz'da beliren büyük tehlike bahanesi ve Başkanlık Sistemi'yle tarihe karışmış oldu. Muhafazakâr partinin -ilk dönemi hariç- 13 yıllık iktidarı her türlü kayırmacılık/iltimas ile geçti. Başta nepotizm (akraba kayırmacılığı) olmak üzere, siyâsî literatüre geçmiş kronizm (dost-çevre kayırmacılığı), patronaj (siyasal ve dinsel kayırmacılık) ve klientelizm (iktidar-seçmen kesimlerine yönelik kayırmacılık) gibi kayırmacılıklar bu iktidar döneminin vazgeçilmezi oldu.

    Burada üç önemli noktaya dikkat çekmek gerekiyor:

    Birincisi, muhafazakâr iktidarın, iktidarını kuvvetlendirme yolunda bir yandan güç devşirmeye çabalarken, bir yandan da iktidarın sunduğu imkânlar ve nimetlerle kirlendiği gerçeğidir. Yandaş, işadamları yandaş medya, yandaş cemaatler ve Sivil Toplum Kuruluşları derken, tepeden aşağı doğru kayırmacılık, yolsuzluk, hırsızlık, arsızlık sarmalında bir kirlenme vuku bulmuştur. Her durumda bir dâvâları olduğunu savunsalar da, maalesef iktidara geldikleri dönemin samimiyetinden eser kalmadığı ortadadır. Bu süreçte iktidara payanda olan, çevresinde dolanan, bir şekilde nemalanan herkes kirlenmeşlikten payına düşeni almıştır. Belki ahlâkî yozlaşmadan daha tehlikelisi; muhafazakâr iktidarın siyâset anlayışı noktasında zamanla Kemalizm’le ve Kemalizm’den ilham alan eski siyâsî partilerle benzeşmesi, hatta bu bitmiş ideolojiye tarihi ve tutarlı bir eleştiri dili geliştirmek yerine, entegre olmayı seçmesiydi. Aynı zamanda eski bir hastalık olan “siyâsi güç ile her şeyi belirleme” huyunu da aynen devraldı.

    İkincisi, başlangıçta samimiyetle muhafazakâr iktidarda yer alan yahut ciddi destek veren İslâmcı kitlenin kendi özgün duruşunu korumak yerine, zamanla iktidarın zaaflarını paylaşmasıydı ki asıl konumuz da budur. Süreç bu muvahhid kesimi önce iktidarın yanlışlarını savunmaya yöneltmiş, ardından kendileri de iktidarın imkân ve nimetlerinden nemalanmaya başlamış, sonunda da aynı kirlenmeye dûçâr olmuşlardır. Ahlâkî yozlaşma bir yana, burada da dramatik olan durum bu kesimin de iktidar üzerinden Kemalizm’e eklemlenmekten rahatsızlık duymamasıydı. Bu manada liderliğe ve üst kadrolara en ufak bir itiraz ve eleştiri yahut çözüm önerisi getirmediler. Oysa bu inançlı ve dürüst insanlardan, -madem siyâsete dâhil oldular- başlangıçtaki samimiyetlerine istinaden, gidişata karşı bir uyarı, bir silkiniş beklenirdi. Hatta başlangıçtaki referanslarına atıfla parti içinde bir “Erdemliler Kliği” oluşturmalı, olmadı “temiz siyâset” adına bir mücadele başlatmak için parti dışından uyarı görevinde bulunacak bir organizasyon oluşturmalıydılar. Lakin onlar eski muvahhid yaşamlarını, kendilerini var eden tevhidî düşünceyi unutunca dehşetengiz bir savrulmaya maruz kaldılar!

    Üçüncüsü, siyâsî ve fikrî açıdan kanaat önderi olan bu ikili siyâsî ve fikrî oluşumun, kirlenme ve sisteme entegre olması sonucunda, Müslüman camiada bambaşka bir mecraya yönelişin yaşanıyor olmasıdır. Yolsuzluk ve ahlâksızlıkta adeta bir normalleşme sürecine girilmiş, insanımızı yenilen her herzeye uygun fetva arar hale getirmiştir. Geniş partidaş ve sempatizan kitleye de bu herzeleri en makul(!) argümanlarla savunmak görevi düşmüştür.

    Muhafazakâr iktidarın devlet nezdinde Müslümanlar adına kazandığı büyük dâvâların ve devleti kutsamanın verdiği müşterek duygu ile; son İslâmcılar da “Dünya Liderine” merbutiyetlerini bildirerek sisteme entegre oldular. Aslında 1980’in ikinci yarısından itibaren Rand Corporation’ı arkasına alarak Kemalistleri Müslümanlarla ve Müslümanları da Kemalist rejimle barıştırmak için yıllarca mücadele veren Graham Fuller’in görevi –bu fikrini sonradan Fetö lehine değiştirmiş olsa da-  tam olarak 15 Temmuz'da kemale ermiş oldu. Müslümanları duvara toslamak üzere olan Kemalist sisteme entegre etmeyi başararak sisteme taze kan pompalanmasını sağlamış oldu, ona yeni bir can daha kazandırdı.

    Başkanlık döneminde muhafazakâr siyâset, İttihatçılar ve Kemalistler’den devraldığı “her şeyi kendi belirlemeye çalışma” sevdasını da dâvâsına(!) eklemiş durumda! Öyle ki, “her şeyi belirleme” kapsamında dine bakışı/dinî yaşantıyı belirleme işini de uhdesine almış durumda… Bu kabilden olmak üzere; cemaatlerden biat alınmakta, dinî vakıf/dernek/oluşum adı altında ne varsa hepsinin “gönüllü” olarak tâbi olmaları sağlanmakta, işadamları, sanayici dernekleri ise farklı yöntemlerle ikna edilerek merbutiyetleri garanti edilmektedir.

    Klasik cemaatlerin tamamı, diğer cemaat ve grupların büyük çoğunluğu, İslâmî STK'ların hemen hepsi -onurlu duruşunu sürdürenleri tenzih ederim- devlet adına muhafazakâr iktidar tarafından devşirilmiştir! İktidara karşı –iyi niyetle bile olsa- yapılan en ufak bir muhalefet, aykırı bir görüş, doğru bir eleştiri bizzat tepeden müdahale ile susturulmuş durumda… Zaten hâmi arayışında olan gruplar, cemaatler ve STK'lar özgür olamazlar, eleştiri geliştiremezler, itiraz edemezler. Ancak hâmilerinden aldıkları emirleri yerine getiren birer emir erine dönüşürler.

    Bir odak tarafından planlanıp planlanmadığı bir yana, Türkiye’de muhafazakâr siyâset “dine bakışı” da baştan aşağı belirlemekle kalmamış belki de İslâm’ın 30 yıllık geleceğine ipotek koymuştur. İslâm’ı ve İslâmî kavramları, İslâm dünyasına ilişkin konuları, Kemalist düzenin vesayetçi zihin kodlarını değiştirmeden çıkar aracı yahut birer manivela olarak kullanmıştır.

    Geçmişte seküler bürokrat ve aydınlar elinde bu tür din istismarları sırıtmakta, inandırıcı olamamaktaydı. İslâmî vasıfta herhangi bir yakınlaşma gerekli olduğunda bile, kıbleyi bilmekten, camiye girmekten aciz bu seküler elit, mütemadiyen halkının ve muhatabının önünde pot kırıyordu. Bu oyun son on yıldır muhafazakârlar tarafından samimiyetle sahneye konulur oldu. Böylece daha önce denenmiş fakat inandırıcı olunamamış; "dinî alanı hakikatinden kopararak" yerine bidat ve hurafeye dayalı bir ritüeller dini ikâme edilmesi muhafazakârlar elinde inandırıcı hâle gelmiştir. Son 18 yıllık dönemde fikrini ifade etmekten âciz, tutucu, bağnaz tiplerin türemesi, ilgi görmesi, bu tür çapsız cemaatlerin, grupların öne çıkması tesadüf değildir. Ehl-i Sünnet'e aykırı, sapkın onca fikir üreten, olmadık ritüeller icat eden bu cemaatlerin "Sünnî bilinç" adı altında iktidar tarafından ilgi görmesi, el üstünde tutulması boşuna değildir! Bu durumu Atasoy Müftüoğlu kendine has üslubuyla gayet veciz dile getiriyor: “İslâm’a, Müslümanlara yönelik olarak içeriden, İslâmî bünye içerisinden yapılabilecek  en büyük saldırı/kötülük; politik/ekonomik iktidar ihtirasları ve ayrıcalıkları adına, iktidar çıkar ve ayrıcalıklarını sürdürebilmek için, İslâm’ı, Müslümanları, İslâmî akımları, oluşumları, Filistin ve Kudüs sorunlarını, İslâmî bütün kutsalları, araçsal meşruiyetler için sistematik bir biçimde kullanmaktı. İslâm’ı araçsal meşruiyetler için kullanarak Müslümanların derin ulus-devlete katılmalarını sağlayan iktidarlar, bu yolla, Müslümanların bilinç alanlarını terk ederek, çıkar alanlarına yönelmelerini temin etmiş ve bu yolla bilinç özgürlüğü gündemini yok etmişlerdir.”[2]

BÜYÜK SAVRULUŞ

    Geçmiş yıllarda İslâmcı tabir edilen camianın kendini “muvahhid” olarak tanımlayan bir bölümü, siyâsetten, partiden, kaba propagandadan uzak durarak kendilerini düşünce ve aksiyon alanında geliştirmeyi, ifade etmeyi tercih etmişti. Bunu mütevazı bütçeler ayırarak dergi-kitap yayıncılığıyla, sahip oldukları vakıf ve dernekler yoluyla dar alanda yapıyor ve başarılı da oluyorlardı; amaçları tevhidî konuları araştırma, öğrenme, tebliğ ve irşattı. Samimiyetin, feragatin, fedakârlığın, yardımlaşmanın değerli olduğu, erdem olduğu yıllardı. Tevhidî bir bakış açısıyla hayatı algılıyor, ahlâklı ve erdemli olmayı hayatlarının vazgeçilmezi olarak görüyor, iman ile amel arasında kopması mümkün olmayan bir bağ olduğunu kabul ediyorlardı. Neden sonra bir kısmı yeni kurulan muhafazakâr partide yer alıp “reel politik”in ışığıyla aydınlanırken, diğer bir kısmı da sonradan sempatizanlar kervanına katılarak “CHP’nin iktidar olma riskine(!)” karşılık tarihi sorumluluklarını(!) yerine getirdiler. İslâmî olmayan bir ortamda siyâset yapmak Müslümanı kirletir. Tevhidin uzağına düşürür ilkesini görmezden gelerek, zaman içinde iktidarla birlikte kirlenmeye başladılar. Önce makam-mevki, ardından iktidarın nimetleri geldi. Çıkar grupları, menfaat birliktelikleri derken o karşı konulamaz konformizmin içine yuvarlanıverdiler. Hem irtifa kaybı karşısında kendilerini savunmak, hem de eski mahallelerinden oy ve sempatizan toplamak amacıyla sıkı argümanlar geliştirdiler. Ne de olsa partilerinin entel kadrosundan sayılırlardı. Doğrusu bu eski dostların, dünyadan habersiz(!) biz fanileri oy vermeye ikna etmek için ürettikleri en etkileyici dört argüman gerçekten çarpıcıydı:

*Yoksa CHP’mi iktidara gelsin?                                                                                                             

*Oy vermeyerek PKK’ya destek oluyorsunuz!                                                                      

*Çalacaksa bizimkiler çalsın!                                                                                                         

 *Yolsuzluk hırsızlık değildir!

    Elbette bu savunma şekli insanın aklını donduracak dinî ve felsefî bir derinliğe(!) sahip! Bu derinliği(!) tartışmak gereksiz, ancak yol açtığı dinî ve ahlâkî savrulmayı dışarıdan bile gözlemlemek mümkündür. Biz de bunu yapıyoruz!

    Dindar/muhafazakârlar ve yedeğindeki eski İslâmcıların, 20 yıllık iktidarları döneminde duçar oldukları zaaf ve savrulmaları şöyle sıralayabiliriz ki, bu zaaf ve savrulmalar hem toplumun erdem ve ahlâkını etkilerken, hem de geleceğimizi ipotek altına almaktadır: 

  • Otoriterleşme; totaliter, baskıcı, yıldırıcı tutumlar geliştirme; istişare ve özgür ifadenin “otoriter iradeye” kurban edilmesi. Muhalif düşüncede olanların baskıyla, tehditle yola(!) getirilmesi.

  • Tekel oluşturma, adam kayırma; bir sistemden beklenen âdil dağılımın ve eşitliğin sağlanması yerine, ülke kaynaklarının eşe-dosta (nepotizm), birkaç kişiye/bir gruba (kritizm) peşkeş çekilmesi.

  • -mevki ve parasal imkânların getirdiği kibir hali; kibir dinimizde ve kültürümüzde Makam yeri olmayan çürütücü bir illettir. Bir yandan yöneticilerde şeytanî bir benliği beslerken, bir yandan da halktan kopmaya, araya uçurumların girmesine yol açar. “Gerek bireysel anlamda gerekse politik anlamda kibir, insanları ve iktidar sahiplerini ahlâkî alana yabancılaştırır. Her tür kibir, bireysel, ideolojik, politik kibir, kendi kendine tapınmayla sonuçlandığı için apaçık bir hayâsızlıktır. İnsan tevazu ve hayâ sahibi olduğunda sınırlarının farkında olur.” [3] Hamaset dili ve şanlı tarih hastalığı; halkın millî duygularını harekete geçirerek heyecana boğulup sağduyusunu kaybetmesine yol açar. Bu manipülatif dil sayesinde halk ile hakikatin arasına bir perde çekilir, gerçeğe ulaşmak imkânsız hâle gelir. Hamaset dili ve söylemi, iktidarın hatalarını, yolsuzluk ve iltimaslarını görmenin önündeki en büyük engeldir! İktidar tarafından şahsî menfaatleri için açıkça istismar edilirken, halkın zihnini ve algısını körleştirmekte, özgür düşünmenin yolunu tıkamaktadır! Ne hüsrandır ki, geçmişiyle sorunlu Kemalist-Ulusalcıların ellerinde bir işe yaramazken, dillerinde sakil dururken, dindar/muhafazakârların iktidarında en etkili manipülasyon silahına dönüşmüştür.

  • İndirgemeci bir din anlayışı oluşturulması; dinî tutumu başörtüsü ve İmam Hatipler kazanımı, kandil geceleri, ermiş hikâyeleri ve kutsiyet atfedilen anlamsız ritüellere indirgeyerek, yolsuzluk, hırsızlık ve ahlâksızlığın dinen haram olduğunun gözlerden uzak tutulmasını sağladılar. İnsanlar yol kenarındaki bir ağaçtan koparılıp yenmiş bir elmanın helalliğini sorgulama hassasiyetini gösterirken, şaibeli ihalelerden gelen milyonların, yenilen milyonlarca rüşvetlerin helalliğini sorgulama hassasiyetini göstermez oldular.

  • Müslümanlığın emir ve yasaklarına aykırı ifade, eylem ve tasarruflarda bulunmak, bundan rahatsızlık duymamak; o kadar ki, dışardan bakan birisi icra edilen ifade yahut eylem karşısında “Hani siz Müslüman idiniz?” hayretine kapılmaktan kendini alamıyor. Faizi, fuhşu –haşa- çağın bir gereği olarak görmek, yolsuzluğu hırsızlık olarak kabul etmemek, rüşveti "komisyon helaldir" diyerek meşrulaştırmak, yüz kızarmadan yalan söylemek vs. gibi vakalar o kadar fazla ki, literatür oluşturacak kadar çok kitaba konu olmuştur. [4] Tüketim çılgınlığına kapılmak; üretimi kısıtlı olan ülkemizde konformist bir yaşam adına dinimizin ve kültürümüzün tavsiyesi olan tevazuu terk etmek ve israfta haddi aşmak, dindar/muhafazakârlar tarafından köpürtülen bir başka içtimaî hastalıktır. Gerek bürokraside, gerek ferdî manada lüks harcamaların, marka tutkunluğunun, teşhir düşkünlüğünün şekillendirdiği bir yaşam tarzı dindarların tercih ve tenezzül edeceği bir yaşam şekli olmamalıydı. Ancak evden arabaya, yüzükten saate, kunduradan çantaya, kozmetikten mücevhere kadar öylesine bir çılgınlığa kapıldılar ki, bu lüks tüketim kulvarında dönen rakamlar gariban halkın dudağını uçuklatmaktadır. Maalesef eski sağcı ve solcu iktidarların yanından geçemeyeceği bir lüksü dindar/muhafazakârlar vicdanları sızlamadan yaşamaktadırlar. 

  • Seküler (din dışı) tutum; iktidar olmakla sınanan muhafazakârların duçar olduğu en tehlikeli hastalıktır. Kemalizm’in 90 yıldır Müslümanları getirmek istediği nokta burasıydı ve dindar/muhafazakâr iktidar bu amaca referanslar ve icraatlar üzerinden büyük hizmette(!) bulunmuştur. Semavî kitapların ortak diliyle yasaklanmış ve lanetlenmiş “Lgbti” rezilliğine İstanbul Sözleşmesi ile destek verilmesi bu kabildendir. Bir başka tehlike ise seküler kesimlerde bu desteğin karşılık bulması ve toplumun hızla sekülerleştirilmesidir. İktidara eklemlenmiş bazı STK’ların bu lanetli sözleşmeye canla başla açıktan destek vermesi Müslümanların üzerinde düşünmesi gereken bir husustur!

  • "Reel Politik" paradoksu, "Konjonktür" dini; siyâsetin dili "Beka Sorunu, Bölgesel Barış, Ümmetin Birliği, Kudüs Güzellemesi" gibi kavram ve söylemlerle bir yandan kutsallaştırılmış bir “reel politiğe” mahkûm edilirken, diğer yandan Kemalist bir refleksle “tek millet, tek bayrak, tek vatan, tek devlet” sloganıyla içinden çıkılamaz bir perişanlığa sürüklenmiştir. Daha şimdiden Karabağ bahanesiyle bu sloganın bir bölümü Azerbaycan üzerinden “tek millet, iki devlet” olarak revize edilmiştir bile. Ülkedeki azımsanmayacak Kürt ve Suriyeli nüfus gözetilerek, “üç millet” revizesi de yakındır. Kemalizm ile Ümmetçiliği, mukaddes Kudüs davasıyla, kutsal Ulus Devleti telif etmek gerçekten hüner isteyen bir iştir. Bu da ancak hünerli ellerin (dindar iktidarın), dinin gerçek hükümlerini “askıya alarak”, dini eğip bükerek konjonktüre uydurmasıyla mümkün olabilmiştir.

    İslâmcılığından soyunmuş, Milli Görüş gömleğini çıkarmış, ABD/AB ve İsrail’le –gönüllü olarak- aynı masaya oturmuş, iktidarın imkânlarını kullanarak palazlanmış hatta kapitalistleşmiş muhafazakâr/dindar iktidarın eski İslâmcılarla kol kola geldiği bu şen şatır süreci Akif Emre’nin kavramlaştırmasıyla “Post Kemalist” dönem olarak adlandırabiliriz.

    Müslümanlar, muhafazakâr siyâset adı altında –öncesinde karşı çıktıkları- sistemle (en geniş anlamıyla sistem) entegre olmayı başardıktan sonra, sistemle yüzleşmek cesaretini göstermek bir yana bütün kavgalarını, yönelimlerini ve tercihlerini sistem içinde kalarak yaptılar. Sanki bütün ilkeleri doğruymuş gibi kendi iç mücadelelerinde sistemi hakem seçtiler; iktidarın sunduğu yahut derin odaklarca kendilerine sunulan imkânları kullanarak birbirleriyle kavgaya tutuştular. Dün daha seküler görünen muhafazakâr AK Parti iktidarıyla, daha dindar(!) görünen Gülen hareketi arasındaki kavga da, bugün aynı muhafazakâr iktidar ile bir başka muhafazakâr Davutoğlu grubu arasındaki kavga da, dün “yozlaşmasına karşı çıkılan sistemin” bahşettiği “devlet imkânlarıyla” sürdürülmektedir.

    Meselenin acı tarafı, kendini Müslüman yahut İslâmcı olarak tanımlayan tarafsız insanların/grupların bu çatışmaya uzak durması, haklıya haklı, haksıza haksız diyememesi, gerektiğinde hakem olmaktan (gerçi kibir dağlarından bakanlar dinlemezler ya) açıkça çekinmesidir. Hatta iktidarı elinde bulunduranlara üstü kapalı haklılık payı vermesidir. “…coğrafyamızdaki İslâmî hareketlerin sesi ve tutan eli olmaya, Türkiye’de Müslümanları imkânlı kılmaya çalışan bir parti yönetimi, tüzel kişiliği seküler de olsa kendisine âdil davranılmasını hak etmektedir. Ancak buna rağmen tartıştığımız ve yorumladığımız konu verili siyâset ve verili ekonomi içinde olandır. Ölçülerini vahyin belirlemediği bu kirli yolda tüm kirlilikler üzerine sıçrayan cahilî çamurlardan arınma ve kaçınma gayreti asıl olmalıdır. Bu nedenle reel siyâset içinde taşınan tartışmanın kirli, dedikodu ve zannî boyutunu değil, bu tartışmalar içinde kimliğimizin zindeliğini koruyacak olan vahyi ölçü ve maslahat boyutunu gündemleştirmeliyiz. [5]                                                                                                    

    Görüldüğü gibi muhafazakâr iktidar, Müslüman camiayı en mutaassıbından en radikaline kadar aynîleştirmiş ve “gücüne ram” etmiştir! Neredeyse iktidara merbutiyetini bildirmeyen cemaat, grup, STK yok gibi. Maalesef sadakat hissî çıkarla birleşince, insanı sadece “hâmisine hizmet eden bir köle” haline getirmektedir. Nitekim İBB’den bağış ve yardım alan İslâmî kuruluşlar liste halinde deşifre edilmiştir. [6]

SONUÇ VE GELECEK

    Siyâsal ortam ve siyasi gücü kullanma biçimleri Cumhuriyet'ten günümüze hiç değişmedi; halkın temel hak ve özgürlüklerinin bir lütufmuş gibi tepeden inme verilmesi, icap edince(!) bir bölümünün geri alınması, zaman zaman itilip tedip edilmesi, hamaset diliyle heyecana getirilip manipüle edilmesi, boş vaatlerle ve sonu gelmeyen projelerle oyalanması bu kabildendir. Bu sakil durum Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Kemalizm’den Muhafazakârlara kadar hiç değişmedi. Bu ülkede iktidarı eline geçirenlerin, inancı ve ideolojisi ne olursa olsun âdeta bir nedensellik zinciri içinde aynı güç zehirlenmesini yaşaması, aynı refleksleri göstermesi, totaliter bir söylemle her şeye hükmetmeye ve her alanı biçimlendirmeye çalışması marâzî bir durumdur.

    En dramatik olan ise, İslâmcı kesimin önemli bir bölümünün iktidarla bütünleşerek, dâvâsından, erdemlerinden, sisteme yönelik tenkit ve taleplerinden vazgeçmeleri, bugün ülkemizi bir virüs gibi saran kirlenmede, ahlâkî düşüklükte ciddi paylarının bulunmasıdır.

    Aslında, sorulacak tek soru bile bugünkü siyâsî ve ahlâkî yozlaşmanın boyutlarını anlamaya fazlasıyla yeter. İslâm dinine olan inancınız,  davranışlarınıza etki etmeyecekse, ahlâkınızı düzeltmeyecekse sizi diğer kesimlerden farklı kılan yanınız nedir?

    Muhafazakârlar ve eski İslâmcılar el ele vererek; iktidarı elde tutmak ve daha çok kazanmak için, haksız rekabet ve usulsüz ihaleler için her türlü gayr-ı resmî yöntemi kullanmayı mübah saydılar! Faizli alışveriş yapmanın, hak yemenin, işçinin emeğini sömürmenin, bu yolda yalan uydurmanın, hilebaz siyâsî ayak oyunlarının, bu tür zulümleri görmezden gelmenin sanki dinen bir sakıncası yokmuş gibi davrandılar! Siyâsî, ticarî ve meslekî rakiplerini alt etmek, ekarte etmek, gerekirse yok etmek için her türlü tezviratı, hileyi, senaryoyu mazur gördüler! Haksız rekabet, adam kayırmacılık ve meşru olmayan yöntemlerle kazandıkları onca serveti, diledikleri gibi saçıp savurmakta, konfor ve israfa akıtmakta bir sakınca görmediler. Aksine bunun kendi doğal hakları olduğunu düşündüler. Hele ki dâvâ söz konusu ise, onlar nezdinde yalan-dolan, hile-talan, komplo-trol hepsi mübah hâle geldi!

    18 yıl içinde bir hayli olay yaşandı geçti, ama İslâmcı/muvahhid olarak bilinen insanların/grupların, İslâmcılığı sırtında yük olarak gören, ABD/AB ve İsrail ile kol kola giren muhafazakârlarla yola çıkarak sînemizde açtığı yara hâlâ geçmedi. Güya daha iyi bir dünya için çıktıkları siyâset yolunda, muhafazakârlarla kol kola eski davalarını unutmaları, kirlenmeleri ve savrulmaları ise kapanmayan o yaranın kabuğunu defalarca kaldırıp canımızı yakmaya devam etti! Bu yarayı ne başörtüsü kazanımı, ne bütün düz liselerin İmam Hatip olması, ne Kur’an Kurslarının her yanı kaplaması, ne Taksim ve Çamlıca’ya yapılan camiler, ne de Ayasofya’nın açılması pansuman edebildi. Zaten bu yaranın tedavi imkânı da yok!

    Bugün muhafazakâr kadrolar ve çevresinde İslâmcı adıyla kümelenenlerin inançları müphem, amelleri bozuk ve zihinleri darmadağın durumdadır. Geçmişte insanımıza, sistemin yozlaşmasına, savrukluğuna ve çağın gerisinde kalmışlığına karşı bir çözüm önerisi getireceğine dair umut va'dederek iktidar olan dindar/muhafazakârlar ne yazık ki; bugün çağın gerisinde kalmış, kendini yenilemekten aciz Kemalizm, tarihen bitmiş laiklik ve bu çağa uymayan totaliter devlet anlayışıyla entegre olarak büyük bir acziyet içinde olduklarını göstermiş oldular!

    Ülkesine va'dettiği tarihî değişim ve dönüşüm imkânlarını, iktidarın sunduğu güç ve konformizme değişmeyi tercih eden dindar/muhafazakâr elitin, kendi insanına ve ülkesinin geleceğine dair vereceği bir mesajı ve üreteceği bir değeri kalmamıştır!

 

    Bu hengâmede olan Müslümanlara ve İslâmî mücadeleye olmuş; bu tarihî savruluşla birlikte bütün talep ve iddialarının uzağına ve sistemin tuzağına düşmüştür! Zira dışarıdan bakan bir göz, muhafazakârından muvahhidine, tarikatçısından en marjinaline ve geçmişte Gülen Cemaati'ne kadar hepsini aynı potada görüyor. Bu keşmekeş ve kirlenmişlik içinde İslâmcılığın payına -hak etmediği hâlde -belki 20-30 yıl daha- köşeye çekilmek düşecektir! Hele de mübarek İslâm adının teröre iliştirilmeye çalışıldığı bir çağda, kendini "asrın idrakine söyletecek" insanlığın hayrına bir çıkış/bir çözüm üretemezse sonuç hüsran ve kaybedilmiş yıllar olacaktır.

    Bunda elbette ne İslâm’ın, ne de samimiyetle "sırat-ı müstakim" üzere yürümekte ısrar eden İslâmcıların/muvahhidlerin bir suçu yok! Lakin suçsuz olmak, yaşananlar göz önüne alındığında bizleri bu badireden kurtaramıyor!

    Görünen o ki, itikadî, amelî, ahlâkî açıdan Müslümanları zorlu bir gelecek bekliyor. Dindar/muhafazakâr ailelerin çocuklarının deizme ve ateizme sürüklendiği, Müslümanlar arasında büyük günahları işlemenin normalleştiği bir ortamdan geçiyoruz.

    Muhafazakâr iktidar eliyle İslâmî bilinçlenme, özgür düşünme, Müslümanların aydınlanması,  süreci bir kere daha baltalanmış, bir kere daha akâmete uğratılmıştır. Herkesin, hâlinden gayet memnun olduğu bu iğdiş edilmiş kaos ortamından Müslümanlar adına, ne yazık ki geleceğimizi kurtaracak bir imkan çıkarma ihtimali yoktur.

    Din konusunda insanımızın aydınlatılması, sapkın inanç ve hurafelerden kurtarılması imkân dâhilinde olması gerekirken, ters bir mecraya yönelerek mutaassıp ve gerici anlayışların desteklenmesi, ritüeller dini ile sisteme kan pompalanması, eski İslâmcıların da içinde yer aldığı bu iktidar üzerinde telafisi mümkün olmayan bir vebaldir!

 


[1] Hamza Türkmen, İslâmî Mücadelenin Yeni Dili, Ekin Yayınları, s.252.

 

[2] Atasoy Müftüoğlu, Büyük Savrulma:İslâmcılıktan Devlet Muhafazakârlığına (https://www.İslâmianaliz.com/h/79913/atasoy-muftuoglu-muslumanlar-devlet-muhafazakarligina-evrildi-jilet-gibi-keskin-ihanetleri-anlayisla-karsilayabiliyorlar)

 

[3] Müftüoğlu, A.g.m

[4] Bkz. Ömer L. Mete, Allahsız Müslümanlık; Yaşar N.Öztürk, Allah İle Aldatmak; Burak Kılıçaslan, Kur’ansız İslâm; Soner Yalçın, Bu Dinciler O Müslümanlara Benzemiyor.

 

[5] Türkmen, A.g.e, s.225.

[6] (https://t24.com.tr/haber/ibb-eski-yonetimi-erdogan-a-yakin-vakiflara-ne-kadar-para-yardimi-yapti,817740)

 

Yazar:
Necdet MEŞE
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul