05 Aralık 2021 - Pazar

Şu anda buradasınız: / Değişmeyen Gündem Tevhid
Değişmeyen Gündem Tevhid

Değişmeyen Gündem Tevhid Muhammed Emin Yıldırım

DEĞİŞMEYEN GÜNDEM TEVHİD                                                                                                             

وَمَا خَلَقْتُ الْجِنَّ وَالْاِنْسَ اِلَّا لِيَعْبُدُونِ

“Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât, 51/56)

İnsanın yaratılış nedenini, onu Yaratan, kulluğa bağlamıştır. Eğer insan, dünyada varoluşunun hikmetinin bu olduğu hakikatini bilir ve buna göre davranırsa, kulluk vazifelerini yerine getirmiş olur. Ancak insanın en önemli özelliklerinden biri; onun unutmasıdır. Acıları, hüzünleri, dertleri, kaybedişleri v.s. unuttuğu gibi sevinçleri, güzellikleri, kazançları da unutmasıdır. Neyi unutursa unutsun, unutmaması gereken en önemli hakikat kulluktur. İnsan, bunu da unuttuğu için Allah (c.c.) bu hakikati insana hatırlatması için peygamberler göndermiş ve onlara vahiyler indirmiştir.

       Esasen gelen bütün peygamberler, tabii ki son Peygamber de (s.a.s.) insanlığa, insanlığını ve o insanlığın en önemli vasfı olan kulluğu hatırlatmak için gelmişlerdir.

Gönderilen peygamberler insana neleri hatırlatmıştır?

1.          Kendisini yaratandan başkasına kul olmamayı,

2.          Kendisine ve yaratılan tüm varlığa şefkat nazarı ile bakmayı,

3.          Kendisiyle ve yaratılan tüm varlıkla sevgi üzerinden bir bağ kurmayı,

4.          Kendisi ve diğer tüm varlıklarla olan ilişkilerinde hukuk üzere olmayı,

5.          Kendisi ile yapılan ahidleşmeye sadık bir hayatın sahibi olmak ve bunu ömür boyu sürdürme istikrarı ortaya koymayı, hatırlatmıştır.

Dikkat edilirse hatırlatılan bu beş temel esas, beş önemli kavrama dayanmaktadır. Bunlar: Tevhid, merhamet, muhabbet, adâlet ve sadakâttir. Bu kavramlar varsa gerçek mânâda insanlık vardır. İnsanlık varsa da kulluk vardır.

Nasıl Anlamalı? 

                Biz; tevhid, merhamet, muhabbet, adâlet ve sadakât derken çok şey söyleriz. Ama gözden kaçırdığımız şu hakikatleri iyice anlamalıyız:

Tevhid, hem reddetmek hem kabul etmektir; ama reddetmek önce gelir.

Merhamet, hem acıtmamak hem acımaktır; ama acıtmamak önce gelir.

Muhabbet, hem sevmek hem sevilmektir; ama sevmek önce gelir.

Adâlet, hem tesis etmek hem savunmaktır; ama tesis etmek önce gelir.

Sadakât, hem doğru olmak hem doğruluğu yaymaktır; ama doğru olmak önce gelir.

Biz bu beş kavram ve bu kavramlardan çıkardığımız yukarıdaki mesajlar üzerinde ciddi ciddi durmalıyız. Ancak yazının sınırları içinde kalarak biz burada sadece kulluğun anahtar kavramı olan tevhid üzerinde biraz durmaya çalışacağız. 

Nedir Tevhid?

Mâlum; Kelime-i Tevhid denilen ve kulluğun ikrarı sayılan cümle: “Lâ ilâhe illallah” cümlesidir. Kelime-i Tevhid; dört kelimeden, iki ifadeden oluşan bir cümledir. Dört kelime: Lâ-İlâhe-İlla-Allah. İki ifade ise: Lâ ilâhe nefiy, İllallah ispat kısmıdır. Nefiy kısmını iyice anlamak için Kafirûn Sûresi'ni, ispat kısmını ise iyice anlamak için İhlas Sûresi'ni derinlemesine okumak gerekiyor.

Kelime-i Tevhid'in nefiy kısmı olan "Lâ İlâhe" yani "ilâh yoktur" ifadesi, çok önemli mesajlar taşımaktadır. Kelimenin böyle başlamasının verdiği mesajlar için şunları söyleyebiliriz:

- İmha olmadan, inşa olmaz.

- Reddedilmeden, kabul edilmez.

- Temizlemeden, davet gerçekleşmez.

- Kazımadan, boya sürülmez.

- Zararlı olan defedilmeden, yararlı olan celbedilemez.

Şöyle düşünelim, adı tevhid olan bir bina inşa edilecek. Önce o binanın yerinin temizlenmesi, zararlı olan her şeyin giderilmesi, hafriyatın kaldırılması, inşaatın başlamasına sorun olabilecek her türlü engelin izale edilmesi gerekir. İşte “Lâ ilâhe” kısmı tam da buna benzer.

Peki, Kelime-i Tevhid'in ikinci kısmı olan ispat kısmı yani “İllallah”  ifadesinin mesajları için neler söylenebilir? Bunun için de şunları söyleyebiliriz:

-  'Allah' demek yetmez, sadece ve sadece 'Allah' demek gerekir.

-  'Evet' demek yetmez, önce gür bir seda ile 'Hayır' demek gerekir.

- 'İman' etmek yetmez, evvelinde 'İnkâr' etmek gerekir.

- 'Hakka' ittibâ etmek yetmez, öncesinde 'Batılı' izale etmek gerekir.

- 'Ben' demek yetmez, Fatiha Sûresi'nin bilincine ererek, 'Biz' demek gerekir.

Görüldüğü üzere kulluk dediğimiz bu önemli vazife; 'Eşhedü/Şehadet ederim' diye başlar. 'Na'budü/İbadet ederiz' diye devam eder ve devam etmek zorundadır.

İşte Kelime-i Tevhid'in bu kadar önemli anlamları ve mesajları vardır. Bu hakikate Hz. Peygamber (s.a.s.) devrinde muhatap olanlar, bu anlamları bildikleri ve anladıkları için çok bilinçli bir şekilde kabul ettiler veya reddettiler.

Şimdi neden Ebû Bekir’in (r.a.) bu kelimeyi söylediği zaman hayatının değiştiğini, Ebû Cehil’in ise söylememek için mücadele verdiğini ve en son söylemediği için Bedir’de küfür yolunda ölmesini buradan daha iyi anlıyoruz.

Put Deyince Ne Anlıyoruz?

İster kabul edelim, ister etmeyelim, şu an kalplerimiz cahiliyye döneminin Kâbe’sine benziyor. Cahiliyye döneminin Kâbe’sinin içinde 360 tane put vardı. 21. yüzyılda yaşamak durumunda kalan bizlerin kalplerinde farkında olarak veya olmayarak put olarak edindiğimiz nice şeyler var. Bu artık farkına iyice varmamız gereken bir meseledir. Ne yazık ki tevhid akidesini zedeleyecek o kadar çok duygu, düşünce ve amellerimiz var ki?

Asıl burada bizim yapmamız gereken en önemli şey, put kavramını iyice anlamak ve anlamını güncelleştirmektir. Nedir put? Allah’a ait olan isim, sıfat, fiil ve alanların; Allah dışında herhangi bir şeye paylaştırılması şirktir. Şirke konu nesne/şey her ne ise onun adıdır put. Bunların dün adı, Bahira, Sâibe, Vâsile, Ham’dı: Mâide, 5/103. Bunların Mekke’de, Medine’de, Hicaz’da miladî 6. asırda adları Lât, Uzzâ, Menât, Hubel, İsâf, Nâile idi: Necm 53/19-23. Ama bugün bunların adları başka başka şeyler oldu. Bunların neler olduğunu birazdan göreceğiz ama aziz kitabımız Kur’ân, çok temelde değişmeyecek üç puttan bahseder. Nedir bu üç tanrı? Hevâ, Dehr ve Şâri

Kur'ân'ın ısrar ve tekrar ile nazarlarımıza verdiği, Efendimiz'in (s.a.s.) çok önemli uyarılarla dikkatlerimizi çektiği, insanı saptıran bu üç putu biraz olsun tanımaya çalışalım.

Hevâ, Dehr ve Şâri…

Hevâ: Sözlükte "istek, heves, meyil, sevme, düşme" gibi anlamlara gelen hevâ kelimesi ıstılahta "Nefsin, akıl ve din tarafından yasaklanan kötü arzulara karşı eğilimi" olarak tarif edilmektedir. Dolayısı ile insanın hevâsına uyması, her an onun yönlendirmesi ile yaşaması, arzu ve tutkularının esiri olması yani farkında olarak ya da olmayarak egosunu ilahlaştırmasıdır. "Canım böyle istiyor" diye, canının her istediğini meşru görerek, hududullaha/Allah’ın koyduğu sınırlara riayet etmeden yaşamasıdır. Hâl böyle olunca Kur’ân’ın nazil olduğu coğrafyada olduğu gibi, bugünün dünyasında da hevâ ve hevesini tanrı edinen birçok insan görmek mümkündür. Demek ki insanın şirke düşmesi için ille de cansız nesnelerden oluşan adı Lât, Uzzâ, Menât ya da adı başka bir şey olan bir puta tazim etmesi gerekmiyormuş...

Efendimiz (s.a.s.) de birçok hadisinde hevânın nasıl insan tarafından ilâh edinildiğini beyan etmiş, bu konuda çok açık uyarılarda bulunmuştur. Mesela, bir hadisinde hevânın nasıl dehşetli bir düşman olduğunu şöyle beyan buyurmuştur: “Gökkubbenin altında Allah’tan başka tapılan şeyler arasında hevâdan daha dehşetli bir şey yoktur.” [1]  İşte insanı felakete götüren ve insanın bizzat içinde bir puta dönüşen böyle bir sapma ile Efendimiz (s.a.s.) hep mücadele etmiş, insanın yetersizliğini dile getirmiş, nefsin yok edilmesini değil; terbiye edilerek, hevânın ilâhlaştırılmamasını söylemiştir.

Dehr: "Mutlak zaman" anlamına gelen dehr, “kâinatın varlığının başlangıç ve bitişi arasında geçen zaman dilimine" denir.  Dehr’in insanlar tarafından nasıl ilâh olarak ittihaz edildiğine Kur’ân açıkça değinir. Rabbimiz buyurur ki: “Dediler ki: ‘Hayat ancak bu dünyada yaşadığımızdır. Ölürüz ve yaşarız Bizi ancak dehr/zaman helak eder. Aslında bu hususta onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanna göre, yersiz tahmin ve kuruntularına göre hüküm veriyorlar.”  (Câsiye, 45/ 24)

Ayette ifade edildiği gibi, Kur’ân’ın nazil olduğu coğrafyada ‘dehr’e inanan ya da daha doğru bir ifade ile zamana Allah’ın yüklediği anlam ve çizdiği sınırın ötesinde bir mana yükleyen bir kesim vardı. Daha sonraları ise bu düşünce, fikrî bir akıma dönüşüp dehriyyun ya da şimdiki isimlendirmeyle materyalizm denen maddeyi kutsayan ve fiiliyatta tanrısızlık ihtivâ eden bir hale dönüştü. Kur’ân’ın nazil olduğu dönemlerde özellikle Mekke’de var olan bu anlayışı ne yazık ki her yönü ile bilemiyoruz. Ama bazı tarihî rivayetlerden öğrendiğimize göre, o günün dünyasında var olan dehrîlik anlayışı, mutlak bir inkârdan ziyade, yaşayış planında fiili bir tanrısızlık olarak uygulanırdı. Bu düşünce Allah’ın yarattığı zaman kavramını, Allah’tan bağımsız ele alır, zamanı bir özne/fâil olarak algılardı. Böyle olunca da iyi şeyler ortaya çıkınca bunu zamana bağlar, tabir caiz ise zamana teşekkür eder; kötü şeyler olunca da zamanı sorumlu tutar ve adeta zamana küfrederlerdi. Böyle bir anlayışı düzeltme adına Efendimiz (s.a.s.) birçok hadis kitabında yer alan şu beyanı ifade buyurmuşlardır: “Dehr’e/zamana sövmeyin/kötü söz söylemeyin. Zira Dehr Allah’tır.” [2]

Hadisin nasıl bir zeminde söylendiğine baktığımız zaman, hem kastedilen şeyin ne olduğu anlaşılacak hem de bugünün dünyasında bizlere de çok önemli mesajlar verecektir. Câhiliyye Arapları, başlarına kötü bir iş ve musibet geldiğinde bundan zamanı sorumlu tutar ve: “Ya haybete’d-dehr/ Kör olası zaman/ Harab olasın zaman!” derlerdi. Efendimiz (s.a.s.) başa gelen her işin Allah’ın bir takdiri olduğunu ve hiçbir şeyin Allah’tan bağımsız olmadığını, dolayısı ile zamana söylenen her sözün aslında Allah’a söylenmiş olduğunu ifade etmek için dehri/zamanı, Allah ile özdeşleştirerek kullanmıştır.

             Oradan bugünün dünyasına geldiğimizde, benzer ifadelerin insanlar tarafından kullanıldığını görmekteyiz. "Zalim felek, kör olası felek, evin yıkılsın felek, kaderin gözü çıksın, kader mahkûmu" ve daha nice sözler hepsi Câhiliye Arabı’nın kullandığı ifadelere benzemekte; zaman, Allah'tan bağımsız değerlendirmenin bir sonucu olarak kullanılmaktadır. O hâlde Efendimiz’in (s.a.s.) uyarısı gereği bu tarz sözlerden uzak durmalı ve zamanın Allah’ın iradesinde olduğunu unutmadan hareket etmelidir.

Şârî: Şârî, "hüküm koyan, helal haram sınırlarını belirleyen" demektir. Elbette ki mutlak manada şârî olan sadece ve sadece Allah'tır.  Bu konuda sınırları zorlayan, Allah'ın (c.c.) ulûhiyetine ait vasıfları ihlâl etmiş sayılmaktadır. Ne yazık ki tarih boyunca bu yanlışa kapı açanlar hep olagelmiş, kendilerini hüküm koyma makamında görenler hep olmuş; onların koydukları hükümleri Allah'ın hükümleri gibi zannedip, gereğini yerine getiren halk kitleleri de eksik olmamıştır. Bu şârîler, bazen din adamları bazen cansız putlar bazen otorite ve güç sahibi olan liderler veya devlet başkanları olmuştur.

Adî b. Hâtim et-Tâî’den (r.a.) Bir Örnek

“Yahudiler Allah’ı bırakıp hahamlarını, Hristiyanlar ise rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Hâlbuki onlara ancak tek ilaha kulluk etmeleri emrolunmuştu. Çünkü Allah’tan başka ilah yoktur. O (c.c.) bunların koştukları her türlü isnattan elbette ki münezzehtir.” (Tevbe, 9/31)

Bu âyette Rabbimiz, çok açık bir beyan ile Ehl-i Kitap dediğimiz Yahudi ve Hristiyanların, kendi din adamlarını Rabler edindiklerini söylüyor. Peki, bunlar din adamlarına tapıyorlar mıydı ki Kur’ân onların Rabler edindiklerini belirtiyordu? Rab olması için sadece tapması mı gerekiyor? Elbette ki hayır… Bu âyetin kaynaklarımızda geçen bir hatırası, mesajın daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayacaktır.

O gün için halen Müslüman olmamış, Tay kabilesinden cömertliği ile dillere destan olan Hâtim et-Tâî’nin oğlu, Adî b. Hâtim boynunda gümüşten bir haç olduğu halde Medine’ye gelir. Efendimiz (s.a.s.) o anlarda Mescid-i Nebevî’de bu âyeti okumaktadır. Adî b. Hâtim, âyeti duyar duymaz sarsılır ve hemen Efendimiz’e (s.a.s.) der ki: “Ya Rasûlallah ! Okuduğunuz âyet, biz Hristiyanların rahiplerini ve Meryem oğlu İsa’yı Rab olarak edindiğimizi söylüyor. Ama biz onlara tapmıyoruz ki! Öyleyse neden Kur’ân bize böyle bir isnatta bulunuyor?” Bu söze karşı Allah Rasûlü (s.a.s.) burada durup saatlerce üzerinde düşünmemiz ve hayatlarımızı yeniden bu âyetin gölgesinde gözden geçirmemiz gereken bir söz söylüyor, diyor ki: “Siz rahiplerinizin helal kıldığını helal, haram kıldığını ise haram kabul etmiyor musunuz? İşte Allah’tan başka kime bu yetkiyi verirseniz o sizin rabbinizdir.” [3] İşte Efendimiz (s.a.s.) meseleyi böyle izah ediyordu.

Tevhid Hayatın Her Alanında Olmalı!

Şu hakikatleri zihnimizde çok iyi netleştirmemiz lazım: Kur'ân-ı Kerim’in üç temel konusu vardır. Bunlar; Tevhid, Nübüvvet ve Haşr’dır.

Kur'ân-ı Kerim’de tevhidin üç temel alanı vardır. Bunlar ise: Ulûhiyette Tevhid, Rububiyette Tevhid, Ubudiyette Tevhid’dir.

Ulûhiyette Tevhid: “Allah'tan başka ilah yoktur.” hakikatini anlamak, tasdik etmek ve gereğini yerine getirmektir.

Rububiyette Tevhid: “Allah'tan başka hüküm koyacak yoktur .” hakikatini anlamak, tasdik etmek ve gereğini yerine getirmektir.

Ubudiyette Tevhid: “Allah'tan başka ibadet edilecek yoktur.” hakikatini anlamak, tasdik etmek ve gereğini yerine getirmektir.

Özel olarak Ulûhiyette Tevhid'in de üç temel alanı vardır. Bunlar: Allah'ın (c.c.) Zatında Tevhid, Sıfatlarında Tevhid ve Fiillerinde Tevhid’dir.

Bu alanların hangisinde olursa olsun ve adı ne olursa olsun Allah’a ait olanı bir başka şey ile paylaşıldığında o paylaşılan şeyin adı put olur.

O hâlde; para, mal, mülk, itibar, kariyer, diploma, eşya, içgüdü, şehvet, şan, ego, öfke, çocuk, eş, futbol, eğlence, lider, bey, paşa, başkan, hoca, mürşit… Ve daha nice şeyler bu sınırlar korunmazsa insanın putu olur.

Yaratan ve Yöneten Kim?

Tevhid, bir olanı birlemektir. Bundan dolayı Allah (c.c.) bizden hayatı bir bütün olarak ele almamızı istiyor ve parçalanmaya imkân tanımıyor. Yaratma nasıl Allah’ın kudretinde ise yönetmenin de öyle olmasını istiyor. Rezzak olanın Allah olduğu gibi o rızıkların paylaşımının da O’nun emirleri doğrultusunda yapılmasını istiyor. Böyle olmazsa her türlü parçalanmışlığı şirk diye kabul ediyor. Dolayısı ile tevhid, sadece halk/yaratma ile alakalı değil hayatın ve varlığın tüm sahalarıyla alakalı olduğunu nazarlara veriliyor. Rızıkta, korkuda, ümitte, sevgide, güçte, kudrette, teşriiyette/kanun ve nizamda, mülkte… Kısacası hayatın her alanında tevhid, bir olanı birlemek olmalı ki gerçek manada muvahhid olunabilsin.

Şimdi daha iyi anlıyoruz Efendimiz’in (s.a.s.) Buhârî’de geçen şu hadisini: "Kahrolsun Abdü’d-Dinar/Altına kul olanlar! Kahrolsun Abdü’d-Dirhem/Gümüşe kul olanlar! Kahrolsun Abdü’l-Kadife/Elbiselere, üniformalara kul olanlar! Kahrolsun Abdü’l-Ğamise/Süslü-püslü elbiselere kul olanlar! Böyle menfaat düşkünü insanlara bir şey versen hoşuna gider fakat hiçbir şey vermezsen öfkelenir.” [4] Bunu anladığımız zaman “Lâ ilâhe illallah” dediğimiz de aslında biz şunları demiş oluyoruz:

             Kula kul olmayacağım, sadece Allah’a kul olacağım.

             Eşyaya kul olmayacağım, sadece Allah’a kul olacağım.

             Menfaatlerime kul olmayacağım, sadece Allah’a kul olacağım.

             İdeolojilere kul olmayacağım, sadece Allah’a kul olacağım.

             Nefsime kul olmayacağım, sadece Allah’a kul olacağım.

             Öfkelerime kul olmayacağım, sadece Allah’a kul olacağım.

             Sevgilerime kul olmayacağım, sadece Allah’a kul olacağım.

             Korkularıma kul olmayacağım, sadece Allah’a kul olacağım.

Tevhid Sarsılırsa…

Eğer kulluğun anahtar kavramı olan tevhid, bu şekilde anlaşılmaz ve hayatın her alanına hâkim kılınmaz ise hayat dağılır, parçalanır ve sarsılır. Tevhid hangi alanda sarsılırsa orada büyük bir hastalığa kapı açılır.

Unutmayalım;

Hükümde tevhid sarsılırsa, ortaya Firavunlar çıkar!

Mülkte tevhid sarsılırsa ortaya Karunlar çıkar!

İlimde tevhid sarsılırsa, ortaya Hamanlar çıkar!

Korkuda tevhid sarsılırsa, ortaya Bel’amlar çıkar!

Ümitte tevhid sarsılırsa, ortaya Samirîler çıkar!

İnsan tevhidi anlarsa ne olur?

1.          İmanın lezzetine ve tadına ulaşır.

2.          Hakiki hürriyet olan teslimiyetin farkına varır.

3.          Tevhidin ve teslimin meyvesi olan tevekkülün zirvesine erişir.

4.          İmanın en önemli ölçüsü olan tazimin nasıl olacağını öğrenir.

5.          Sonuna kadar açık kapı olan tevbenin ne demek olduğunu anlar.

6.          Tüm dertlerden çıkış yolunun takva olduğunun bilincine kavuşur. 

İnsan tevhidi kavrarsa ne olur?

1.          İnsanlığının farkına varır ne kendisine ne başkasına insanüstü bir yük yüklemez.

2.          Bahara, başarıya, zafere odaklanmaz, hiçbir olumsuzluğun ve imtihanın inancını zedelemesine imkân vermez.

3.          Saffetin gerekliliğine inanır, tahir kalma mücadelesi verir. Süreç uzadıkça asla şartlara teslim olmaz.

 

4.          Mahlûkatın/yaratılmışların kesretinin şuuruna erer, kesretten vahdete ulaşır. Ümmetin vahdetinin ancak akidede birlikten geçtiğinin bilincinde olur, en büyük mücadelesini iman hakikatlerinin anlaşılması ve kavranılması üzerinde yoğunlaştırır.

 

* Siyer Vakfı Kurucusu

 


[1] Âlûsî, Rûhu’l-Meânî, 1980, 15/332, 333.

 

[2] Buhârî, “Tefsir”, 45; Müslim, “Elfâz”, 1-2; Ebû Dâvûd, “Edep”,169; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 5/ 299.

 

[3] Taberî, Câmiu’l-Beyân,  6/146-149.

[4] Buharî, "Cihad ve Siyer", 69; "Rikak", 10.

Yazar:
Muhammed Emin Yıldırım
logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslat@vuslatdergisi.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul