İnsanlık, 7 Ekim 2023 sabahı bütün dünyayı hayretler içinde bırakan önemli bir eylemle güne başladı. Filistin direnişi tarafından gerçekleştirilen bu eyleme Aksa Tufanı adı verilmişti.
Havada uçan kuşların bile ne tarafa gittiğini takip ettiği sanılan ve kimlerin neler yapabileceği konusunda önceden bilgi almak amacıyla birkaç tane istihbarat teşkilatı kurmuş olan, herhangi bir saldırı ve operasyona da anında müdahale edecek bir uyarı sistemine sahip olduğu tahmin edilen siyonist işgal rejiminin Gazze çevresindeki önemli merkezlerine Filistin direnişine mensup mücahitler kendilerinin geliştirdiği birtakım araçlarla havadan, denizden ve karadan baskınlar düzenleyerek, güvenlik organlarını etkisiz hale getirerek içlerinden en az 250 kişiyi esir almıştı.
Bazıları buna, İsrail’in bilerek fırsat verdiği yönünde komplo teorileri ürettiler. Onlara göre İsrail’in buna fırsat vermesinin amacı Gazze’ye yönelik çok yönlü bir saldırı başlatmak için gerekçe oluşturmaktı. Onların bu yöndeki komplo teorileri işgal rejiminin, askeri istihbarat, ön uyarı sistemi, anında müdahale gibi konularda ciddi şekilde sarsılan itibarını yeniden kazanması için yürüttüğü çabalarında işe yarayacak nitelikteydi. Dolayısıyla işgal rejiminin böyle bir eyleme bilerek fırsat vermesi değil, bilerek fırsat verdiği yönündeki komplo teorilerini kendisinin piyasaya sürmesi ihtimali daha güçlüydü. Bu tür kurgulardan hoşlananlara da cazip gelmişti ve havada kaparak ağızdan ağıza dolaştırmaya başlamışlardı.
Oysa işgal rejimi açısından herhangi bir saldırı planını uygulamaya koymak için çok daha basit araçlarla ve çok daha küçük çaplı eylemlerle de gerekçe oluşturmak mümkündü. Nitekim 1982’de Lübnan’ı işgal etmek için de İsrail’in Londra Büyükelçiliği’ne yönelik olarak gerçekleştirilen ve daha çok maddi hasara neden olan, can kaybının yaşanmadığı bir basit eylemi gerekçe olarak kullanabilmişti. Bu eylemin işgal rejimi istihbaratı tarafından planlandığının daha sonra İngiliz istihbaratı tarafından açığa çıkarıldığı resmi ağızdan kamuoyuna açıklanmadıysa medya organlarına sızdırıldı. Bir ülkeyi işgal etmek için böylesine basit bir eylemden yararlanan ve uluslararası platformda kimsenin önüne geçmediği saldırgan gücün Gazze’ye yönelik operasyon başlatmak için de benzeri küçük çaplı bir kurgusal eylem gerçekleştirmesi mümkündü. Kendisinin tüm kurumlarını dumura uğratan, ileride işgal hükümeti için ciddi şekilde ayak bağı oluşturacak sayıda insanın esir alınmasına imkan veren, istihbarat ve erken uyarı sisteminin itibarını tamamen yerle bir eden bir eyleme fırsat verebileceğini düşünmek son derece mantıksız ve tutarsızdır.
Bu eylemle birlikte kitlelerin yanıltıldığı önemli bir husus da Filistin direnişinin böyle bir eylem gerçekleştirmekle işgalci siyonistlerin eline koz verdiği, onların da böylesine korkunç bir katliam gerçekleştirmek için bu kozdan yararlanma imkânı elde ettikleri iddiasıdır. Tabii, böyle bir iddia ortaya atılınca zihinlerde, ondan önce Filistin topraklarında her şeyin süt liman olduğu, kimseye bir şey yapılmadığı, yapılsa bile düşük düzeyde olduğu ön yargısı oluşmaktadır. Bu durum karşısında eylem, savaşı ve saldırıyı tetikleyen bir sebep olarak lanse edilmiş oldu.
Böyle bir kanaat oluşturulması ise siyonist işgalcilerin işine yaradı. Çünkü kamuoyunun bu tür kanaatlere ve yanılgılara yöneltilmesi, işgalci siyonistlerin ve onların arkasında duran emperyalist güçlerin Filistin halkına yönelik kapsamlı ve geniş çaplı saldırı düzenleme konusunda önlerini açık görmelerine imkân verdi.
Oysa her şeyden önce Filistin topraklarında, 1917’de İngilizlerin bu bölgeyi işgal etmeleriyle başlayan ve her zaman aynı şiddette ve düzeyde olmasa da kesintisiz bir şekilde devam eden bir savaş var. Ayrıca işgal rejimi, Likud Partisi lideri Netanyahu’nun “aşırı sağcı” olarak nitelendirilen birtakım aşırı ırkçı siyonist partilerle ittifak oluşturarak kurduğu hükümet döneminde işgal rejiminin şiddet uygulamaları iyice artmıştı.
Aşırı ırkçı siyonist Meir Kahane’nin kurduğu ve işgal rejimi tarafından bile yasaklanan Kah isimli terör örgütü kökenli Itamar Ben-Gvir, Netanyahu’nun hükümetinde sözde “Ulusal Güvenlik Bakanı” yapılarak Filistinli esirlerin tutulduğu cezaevlerinin sorumluluğu ona verilmişti. Bu adam da Filistinli esirlerin daha önce aylar süren açlık grevi sonunda elde ettikleri önemli hakların tümünü iptal etti. Esirlere yönelik baskı ve şiddetin artırılması yönünde kararlar verdi.
Kudüs’te yahudileştirme faaliyetleri hız kazandığı gibi Mescidi Aksa’yı paylaştırma planına hazırlık amaçlı baskınlar da ciddi şekilde artmıştı. Artık Cuma ve Cumartesi dışındaki tüm günlerde yani haftanın beş gününde, üstelik biri sabah diğeri öğleden sonra olmak üzere günde iki kez yahudi gruplar tarafından baskınlar düzenleniyordu. Bu baskınlar genellikle aşırı siyonist gruplar tarafından organize ediliyordu ve organize edenlerin arasında aşırı siyonist sözde bakan Ben-Gvir de vardı. Bu şahıs kendisi de zaman zaman siyonist grupların başına geçerek baskınlara katılıyordu.
Batı Şeria olarak isimlendirilen bölgelerde toprak gaspı belirgin bir şekilde artmıştı. İşgal hükümeti bu bölgedeki Filistinlileri göçe zorlamak amacıyla hem topraklarını zorla gasp ediyor, hem de bölgeye kurulan yahudi yerleşim merkezlerine yerleştirilen yerleşimcilerin oluşturduğu çeteler vasıtasıyla ahaliye saldırılar düzenliyordu. İşgal hükümetinin askerleri tarafından korunan çeteler Filistinlilere saldırıyor, hayvanlarını gasp ediyor, arazilerine el koyuyor, zeytinliklerini yakıyor ve tümünü burada sıralamamız halinde uzun bir liste oluşturacak muhtelif yöntemlerle onlara eziyet ediyorlardı.
Batı Şeria bölgesinde, gündüzleri işgal askerleri tarafından korunan siyonist çeteler, saldırılar ve baskınlar düzenlerken geceleri de işgalci askerlerin bizzat kendileri evleri basıyorlardı. Bu baskınlarda evlere büyük zarar verdikleri gibi küçük çocukları tehdit ederek psikolojik işkence yapıyor, sonra da ailenin büyüğünü sebepsiz yere gözaltına alarak bilinmeyen bir yere götürüyorlardı. Bu şekilde her gece onlarca eve baskın düzenliyor ve onlarca Filistinliyi esir alıyorlardı.
İşgalcilerin bu uygulamaları rutin hale geldiğinden ve normal karşılandığından dünyanın haberi bile olmuyordu. Ancak Filistinlilerin Aksa Tufanı eylemiyle 250 işgalciyi esir almaları bütün dünyada büyük yankılar uyandırdı. Oysa işgalci askerler Filistin’in Batı Şeria bölgesinde bunu her gece yapıyor ve her gece onlarca Filistinliyi rehin alıyorlardı.
Filistin direnişinin Aksa Tufanı eylemi gerçekleştirmesindeki amacı da işgalcilerle savaşa girmek değil bütün bu uygulamalarında onları geri adım atmaya zorlamaktı. Bu arada işgalcilerin Gazze’ye yönelik geniş çaplı saldırı hazırlığı içinde olduğuna dair çok güçlü istihbaratlar alınmıştı. Böyle bir saldırı karşısında işgalcileri zorlayacak bir girişime ihtiyaç olduğu ve bunun için en uygun yöntemin de onlardan esir almak olduğu düşünülmüştü.
Bu plan geçmişte yaşanan tecrübelere ve askeri stratejilere göre hazırlanmıştı. İşgalcilerin böyle bir eyleme sessiz kalmayacağı tahmin ediliyordu. Ancak bu konuda da yine askeri stratejilere ve yaşanmış tecrübelere göre bir hazırlık yapılmıştı.
Daha önce işgal güçlerinden esir alınan dört esir konusunda işgal rejiminin siyonist toplumun baskıları karşısında zorlanması, birtakım pazarlıklara yanaşma eğilimi göstermesi, onlarca esir alınmasının bu rejimi daha çok zorlayabileceği ve pazarlıklara yanaşmak zorunda kalmasının kendini zikrettiğimiz baskı uygulamaları konusunda geri adım atmaya mecbur edebileceği beklentisi bu konuda fikir verici olmuştur.
İşgal rejiminin kendi esirlerinin hayatlarını da gözden çıkararak tam bir soykırım savaşına cüret edeceği, üstelik böyle bir soykırım karşısında bütün Arap dünyasının, İslam âleminin ve hatta tüm dünyanın sessiz kalacağı ise öngörülen bir şey değildi.
Ancak siyonist işgal rejimi, İslâm âleminin merkezine küresel emperyalizm tarafından yerleştirilmişti ve İslam âlemine yönelik savaşları yürütme, fitne ve ifsat politikalarını organize etme, işbirlikçi rejimlere yönelebilecek tehlikeli gelişmelerin üstüne gitme görevi ona yüklenmişti. Burada aynı şeyleri tekrar etmemek için Vuslat dergisinin Ekim sayısında yayınlanan “Siyonistler Çağın Tağutlarına Kulluk Ediyor” başlıklı yazımızda verdiğimiz bilgileri zihnen veya yazıyı yeniden gözden geçirmek suretiyle hatırlamanız faydalı olacaktır. Çünkü hadisenin bu aşamasıyla ilgili tespitlerimizi yerine oturtmanızda o bilgiler size ışık tutacaktır.
Aksa Tufanı karşısında tüm istihbarat teşkilatlarının ve ön uyarı sistemlerinin başarısızlığı karşısında şaşkına dönen işgal hükümeti ne yapacağı konusunda kararını vermeden, ABD yönetimi devreye girdi ve esirlerin kurtarılması konusunda Filistin direnişiyle kesinlikle pazarlığa girmemesi yönünde telkinlerde bulundu. Bu konudaki gerçekler her ne kadar resmi ağızlardan itiraf edilmese de gayri resmi kaynakların verdiği bilgilerle açığa çıkmıştır.
ABD’nin devreye girmesinin amacı işgal rejiminin geleceğini ciddi şekilde tehlikeye sokacak bir kapının açılmasına fırsat vermemekti. Çünkü bu kapının açılması işgal rejiminin istikbaliyle birlikte İngiliz emperyalizmin mirasçısı durumundaki Amerikan emperyalizminin de bölgeyle ve tüm İslam dünyasıyla ilgili politikalarını çökertebilirdi.
Onun için işgal hükümetinden, kendi esirlerinin hayatlarını da gözden çıkararak bölgeye, Filistin direnişini tamamen etkisiz hale getirme amaçlı geniş çaplı bir saldırı başlatmasını istedi ve bunun tüm askeri teçhizatını temin etmeyi, getireceği ekonomik külfeti üstlenmeyi taahhüt etti. O yüzden Gazze’deki soykırım savaşı esasta ABD’nin, Batı emperyalizminin bir savaşıdır ancak bu savaşta istihdam edilenler, cepheye sürülenler büyük çoğunlukla çağın tağutlarına kulluk eden siyonistlerdir.
Bu vesileyle şunu özellikle belirtelim ki; direnişin Aksa Tufanı eylemini gerçekleştirirken işgalcilerin eline koz verdiği yönündeki suçlamalar haklı değildir. İşgalcilerin kendilerinin bunca esirlerinin hayatlarını gözden çıkarabileceği, küresel emperyalizmin onları soykırım savaşına yöneltmesi karşısında uluslararası mekanizmanın bu derece etkisiz kalacağı öngörülen bir şey değildi. Burada Filistin direnişini değil siyonist işgalcilerin soykırım saldırıları karşısında sessiz kalarak böyle bir katliamda onların rahat hareket etmelerine göz yumanları suçlamak gerekir.
Siyonist işgal rejiminin ABD’nin telkinleri ve taahhütleri doğrultusunda, kaldırdığını ileri sürdüğü Hannibal Protokolü’nü yeniden devreye sokarak, kendi esirlerinin öldürülmesi pahasına da olsa, çok sayıda sivilin hayatını tehlikeye sokacak nitelikte kapsamlı bir soykırım savaşı başlatmaya karar verdi.
Hannibal Protokolü, işgal rejiminin askerlerinin kaçırılması karşısında işgal devletinin zor durumda kalmasının önüne geçmek amacıyla çıkarılmış bir askeri emirdi. Bu emirde, “Bir asker kaçırılırsa, devletin zora sokulmaması için kaçıranı da kaçırılanı da öldür!” deniyordu. İşgal hükümeti bu protokolü uygulamadan kaldırdığını iddia etmişti. Ayrıca protokolde sadece bir askerden söz ediliyordu. Gazze’de ise 250’den fazla işgalci esir vardı. Ancak siyonist işgal rejiminin geleceğinin tehlikeye atılmaması için onların tümünün hayatını gözden çıkarmak ve saldırı düzenlemek gerektiği düşünüldü.
Diğer yandan işgal hükümetinin başbakanı bu konuda siyonist topluma yönelik açıklamalarında farklı bir mesaj vermeye çalışıyordu. Esirleri sağ olarak kurtarmak amacıyla bu operasyonu düzenlediği iddiasında bulunuyordu. Oysa havadan yağmur gibi bombaların yağdırıldığı ortamda onun esirlerinin sağ kalmasının garanti edilemeyeceğini akıl sahibi herkesin bilmesi mümkündür. Ne var ki siyonist ideolojiyle uyuşturulmuş bir toplumun önemli bir kesiminin bu konuda yanıltılması işgalci liderler açısından çok da zor olmayacaktı.
İşgal hükümetinin başbakanı Netanyahu, savaşı başlatırken kendine üç önemli hedef belirlemişti:
Birincisi: Esirleri pazarlıksız ve sağ olarak geri almak.
İkincisi: Gazze’deki direnişi tamamen tasfiye etmek; silahlarını bırakmaya ve bölgeyi terk etmeye zorlamak.
Üçüncüsü: Gazze ahalisini teslim olmaya, ya bölgeyi tamamen terk etmeyi ya da işgal rejiminin tayin edeceği bir kadro tarafından yönetilmeyi kabul etmeye mecbur etmek.
İşgal ordusu, Netanyahu’nun bu amaçlarının kısa sürede gerçekleşmesini sağlayabilmek için başlangıçta özellikle kalabalıkların toplandığı sivil hedefleri vurarak can kaybının çok olmasına yol açtı. Bir yandan da Gazze Şeridi’nin güney bölgesinin güvenli olduğunu iddia ederek kuzeydeki ahaliyi bu bölgeye göçmeye zorlamak için talimatlar verdi. Amacı bölgeyi kademe kademe işgal ederek tamamen kontrol altına almak ve ahaliyi de güneye doğru kaydırarak tamamen bölgeyi terk etmeye zorlamaktı.
İşgal ordusu birkaç hafta süren ve çok büyük yıkımlara ve katliamlara neden olan hava saldırılarının ardından bölgeye kara operasyonu başlatma kararı verdi. Ancak kara operasyonunda askerleri kararlı bir direnişle karşı karşıya kaldı. Bu direniş onlara büyük çapta kayıplar verdirdi.
Bu kez işgal ordusu 350 bin yedek askerini göreve çağırarak kara operasyonunu daha fazla genişletme çalışmaları yaptı.
İşgal ordusunun Filistin direnişi karşısında birçok avantajı vardı. Her şeyden önce asker sayısı, teçhizat ve araç yönünden kıyaslanamayacak kadar fark vardı. İkinci olarak işgalcilerin havadan çok büyük bombalarla ve füzelerle saldırma imkanlarının olmasına rağmen direnişçilerin bu saldırılar karşısında bir savunma mekanizması bile yoktu. Üçüncü olarak direnişçiler, hem sahip oldukları savaş ahlâkı gereği hem de bulundukları ortam ve şartlar açısından işgalcilerin sadece askerlerine saldırı düzenleyebilirken, işgalcilerin tüm kesimleriyle sivil halkın tamamına saldırma imkanları vardı. Dördüncü olarak işgalciler bölgeyi her yönden kuşatmaya aldıklarından sıkı bir abluka uyguluyorlardı. Dolayısıyla sadece askeri malzeme değil insani yardım girmesini bile engelleyebiliyorlardı.
Bütün bu önemli farklara rağmen Filistin direnişi kararlılıkla mücadeleye devam etti. İşgal hükümeti özellikle kara operasyonlarında askerlerin iyice zorlanmaya başlaması üzerine Filistin direnişiyle, arabulucular vasıtasıyla ateşkes görüşmeleri yapmayı kabul etti.
Uzun süren pazarlıklardan sonra işgal rejimi 19 Ocak 2025 tarihinde başlayacak aşamalı ateşkese razı oldu. Ancak daha sonra ateşkesin ikinci aşamasıyla ilgili müzakerelere dönmeyi reddetti ve 1 Mart 2025’ten itibaren Gazze’ye insani yardım girişini tamamen engellemeye başladı. 18 Mart’ta da ateşkesi tek taraflı bozduğunu ilan ederek yeniden yoğun bir şekilde saldırıları başlattı.
Bu kez aynı zamanda çok sıkı bir abluka uygulayarak gıda ve ilaç yardımının girişini tümüyle engelledi. Uygulanan katı abluka da bölgede kıtlığa ve açlıktan ölümlere sebep oldu. Önemli bir kısmı çocuk olmak üzere 500’den fazla insanın açlıktan ölmesine sebep oldu. İşgal rejimi tabii ki böylesine vahşi bir yöntem uygulamakta ısrarlı davranırken ABD’nin ve muhtelif Avrupa ülkelerinin desteğine güveniyordu.
Daha sonra ABD, siyonist işgal rejimiyle işbirliği yaparak insanların aç bırakılmasını onları ölüm tuzaklarına çekmek için bir fırsata dönüştürmek amacıyla son derece iğrenç ve insanlık dışı bir proje geliştirdi. Amerika’daki bir firmaya güya açlık krizi yaşayan Filistinlilere gıda yardımı dağıtılması iddiasıyla Gazze İnsani Yardım Kurumu adında bir “kâr amacı olmayan” kurum yani vakıf kurdurdu. Bu kurum bazı yerlerde yardım dağıtım merkezleri oluşturacak ve aç insanlara gıda malzemesi dağıtacaktı. Ancak çevrenin güvenliğini siyonist işgal rejiminin askerleri sağlayacaktı. İşgal askerlerinin güvenliği sağlaması ise etrafa onların keskin nişancılarının yerleştirilmesi anlamına geliyordu. Onlar da yardım almak için gelenlerin arasına provokatörler sokarak kargaşa çıkarıyor, sonra da bunu bahane ederek silahlarıyla saldırıyorlardı. Bu şekilde binlerce insan da ABD-İsrail ortak planıyla oluşturulan yardım dağıtma tuzaklarında öldürüldü.
İşgal rejiminin son derece vahşice saldırılar düzenlemesine ve aç bırakma uygulamasına rağmen Filistin halkının kararlılığını sürdürmesi ve işgalcilere teslim olmayı da topraklarını terk etmeyi de reddetmesi üzerine işgal rejiminin en büyük destekçisi ve savaşın asıl finansörü durumundaki ABD’nin başkanı Donald Trump, “Trump Planı” adını verdiği bir sözde “barış planı” hazırladı.
20 maddelik bu plan herhangi bir müzakere sonucu değil tek taraflı hazırlandığından büyük ölçüde siyonist işgal rejiminin hesaplarını ve çıkarlarını önceliyordu. Ama bölge ahalisinin nefes almasına imkan verecek nitelikteki yardımların girişine ve Gazze’nin yeniden onarımına fırsat verme, bölge ahalisinden kimsenin zorla çıkarılmaması gibi bazı konularda da olumlu maddeler içeriyordu.
Trump’ın, daha önce Filistin halkını ve direnişini şartsız teslim olmaya zorlayan işgal rejimini de en azından bazı önemli şartları kabul etmek zorunda kalacağı bir anlaşmaya yöneltme mahiyeti taşıyan böyle bir plan hazırlama ihtiyacı duyması gerçekten bölgede artık barışın sağlanması, katliamların, aç bırakma uygulamalarının son bulması ve Filistinlilerin güvene kavuşması arzusu değildi elbette. Hem ABD’yi hem de işgal rejimini zorlayan sebepler de vardı.
Her şeyden önce iki yıldan beri devam eden savaş işgal ordusunu ciddi şekilde yıpratmıştı. Gerçek kayıplar resmi açıklamalarda verilen rakamların çok üstündeydi. Bu yüzden işgal rejimi tüm yedeklerini göreve çağırmasına rağmen asker bulmakta zorlanıyordu.
İkinci olarak siyonist toplum da artık savaşın uzayıp gitmesinden bıkmıştı ve Netanyahu hükümetine yönelik tepkiler, her ne kadar dünya kamuoyuna yeterince yansıtılmasa da gittikçe büyüyordu.
Üçüncü olarak savaşın ekonomik yükünün neredeyse tamamını ABD kaldırıyordu ve bu da artık Amerikan ekonomisine ağır gelmeye başlamıştı. Amerikan ekonomisini yakından inceleyenler ciddi bir daralma yaşandığını bilmektedir. Bu konuda muhtelif sebepler öne çıkarılsa da bize göre birinci ve en önemli sebep Gazze’deki soykırım savaşıdır. Çünkü ABD sadece bu savaşın askeri giderlerini karşılamakla yetinmiyor aynı zamanda savaş sebebiyle atıl hale gelen İsrail firmalarının, çalışmayan siyonistlerin tazminatlarının ödenmesi için işgal rejimine yüklü miktarlarda destekte bulunuyordu.
Dördüncü olarak dünyada işgal rejiminin Gazze’ye uyguladığı ablukaya ve sürdürdüğü katliamlara yönelik tepkilerin artması, ablukanın kırılması amacıyla yeni filolar gönderilmesi, işgal rejiminin bunları engellemesi karşısında daha büyük çaplı filolar gönderilmesi için hazırlıklar yapılması özellikle ABD yönetimini ve işgal rejimine destek veren Avrupa ülkelerini endişelendirmeye başlamıştı. Çünkü Batı emperyalizmi artık, önünde durmakta zorlanacağı bir vicdan ittifakının oluşturduğu insan seliyle karşı karşıya bulmaya başlamıştı kendisini.
İşte bu gibi sebeplerden dolayı ABD Başkanı Trump bir ateşkes planı hazırlamak zorunda kaldı. Ama burada da Filistin direnişini sıkıştırmak ve zorlamak için Gazze halkına yönelik soykırım saldırılarının sebep olduğu katliamlardan ve yıkımlardan yararlanma yoluna giderek siyonist katillerin çıkar ve hesaplarını öne çıkardı.
Filistin direnişinin bu planı tamamen reddetmesi durumunda işgalci katillerin yeni bir felaketin önünü açmak için gerekçe oluşturmaya kalkışmaları ihtimali vardı. Trump’ın tehditleri ve bu arada Avrupa’daki işbirlikçi rejimlerin açıklamaları da bunun işaretlerini veriyordu.
O yüzden İslami Direniş Hareketi (Hamas) diğer direniş hareketlerinin de liderleriyle görüşerek planı kabul ettiğini bildirdi. Ancak akıllıca bir yöntem izleyerek, planın bazı maddelerinin muğlak olduğu için netleştirilmesi, bazı maddelerinin de sadece başlıklar içerdiğinden ayrıntılarının görüşülmesi, bunun için de müzakereler yapılması gerektiğini belirtirken kendilerinin müzakereye hazır olduklarını duyurdu. Böylece uzun süreden beri işgal hükümetinin başbakanı Netanyahu’nun reddettiği müzakereler Mısır’ın Şarmu’ş-Şeyh şehrinde Katar, Mısır, ABD ve Türkiye’nin arabuluculuğu vasıtasıyla fiilen başlatıldı. Sonuçta bir ateşkes sağlandı.
Burada şunu belirtelim ki ateşkes zaten Filistin direnişinin istediği bir şeydi. Onu reddeden siyonist işgal rejimiyle ona tam destek veren ABD idi. Filistin direnişinin ve halkının reddettiği şey şartsız teslim olmaktı ve işgal rejimi ile ABD’nin istediği buydu. Ateşkesin sağlanması ise Filistin direnişinin teslim olması anlamına gelmez. Çünkü müzakere sürecinde Filistin direnişi de kendi taleplerini ortaya koymuş ve bunların önemli bir kısmını kabul ettirmiştir.
Ateşkes konusunda anlaşmaya varılmasının ardından yine Mısır’ın Şarmu’ş-Şeyh şehrinde arabuluculuk eden dört ülke yani ABD, Mısır, Katar ve Türkiye ateşkesin sürdürülmesini güvenceye almak amacıyla kendi aralarında bu konuda söz verdiklerini dile getiren bir garanti anlaşması imzalamışlardır. Asıl sorumluluk da işte bu garantör ülkelere düşmektedir. Çünkü siyonist işgal rejiminin şimdiye kadar imzaladığı hiçbir anlaşmaya bağlı kalmadığı ve sürekli ateşkes anlaşmalarını ihlal ettiği bilinen bir gerçektir. Dolayısıyla ona hiçbir şekilde güvenilemez.
Ne yazık ki işgalci siyonist rejim kabul ettiği son ateşkes anlaşmasına da gereği gibi riayet etmeyerek çok hızlı bir şekilde ihlallere başlamış ve onlarca insanın daha hayatını kaybetmesine sebep olan saldırılar gerçekleştirmiştir. Ayrıca günde en az 600 yardım tırının sokulmasıyla ilgili şarta da bağlı kalmayarak bölgeye abluka uygulama politikasını bir şekilde sürdürmüştür.
İşgal rejiminin bu derece cüretkâr olamaması ve garantör ülkelerin devreye girerek ona engel olmaları gerekir. Ama ne yazık ki bunlardan ABD işgal rejimiyle aynı kafa yapısına sahip, aynı konumu paylaşan ve aynı pencereden bakan dolayısıyla hiçbir şekilde güven verici olmayan ülkedir. Mısır yönetimi de büyük ölçüde ABD güdümünde olduğundan samimiyetten uzaktır. Katar’ın işgal rejimine askeri, ekonomik ve siyasi baskı yapma gücünden yoksun olması ise ellerini bağlıyor. Dolayısıyla bu anlaşmanın asıl bel kemiğini Türkiye oluşturduğundan, önemli bir sorumluluk üstlenmiş durumdadır.
Küresel emperyalizmin iki yüzlülüğüne, Batı’nın siyonist işgal rejimine destek konusundaki arsızlığına ve işgal rejiminin anlaşmalara bağlı kalmama konusundaki aşırılığına rağmen yine de Gazze’de ateşkes sağlanması Filistin halkının ve direnişinin lehine olmuştur.
Bundan sonra en büyük sorumluluk dün Gazze’ye uygulanan ablukayı yarmak amacıyla filoları harekete geçiren kitlelerin vicdanlarına düşmektedir. Ateşkesin sağlanmasıyla meselenin bittiğini değil asıl yeni başladığını göz önünde bulundurmak gerekir. İşgal rejimini ateşkesin şartlarına uymaya ve Gazze’den elini çekmeye zorlama konusunda belki vicdan sahibi kitlelerin tesirleri siyasi yönetimlerin tesirini aşabilir.
İki yılda harabeye çevrilen Gazze’nin yeniden imarı ve perişan edilen Gazze halkının toparlanması için de insani yardım ve desteklerin artırılması büyük önem taşıyor.
Bir diğer önemli sorumluluk da siyonist işgal rejiminin ve onun arkasında duran küresel güçlerin bu olaydan sonra başlattığı ve Filistin direnişini yıpratmayı amaçlayan enformasyon savaşı karşısında yenilmemektir. Bunun için işgal rejimi adına estirilen yalan rüzgarları karşısında dikkatli olmak, işgalci siyonistlerin ve onlara destek veren emperyalist güçlerin Gazze’de iyice açığa çıkan gerçek yüzlerinin tanınması amacıyla her alanda faaliyet yürütmek gerekir.


