23 Ocak 2026 - Cuma

Şu anda buradasınız: / / İslâm Hukukuna Göre Savaş Hukuku
İslâm Hukukuna Göre Savaş Hukuku

İslâm Hukukuna Göre Savaş Hukuku Dr. Mehmet Nuri Ayyıldız

Giriş

İslâm dini, insanlar için her alanda kurallar belirlediği gibi savaş hukukunda da uyulması gereken birtakım kurallar belirlemiştir. İslâm dinine göre devletlerarası münasebetlerde her daim barış arzulanmıştır. Savaş, ancak diyaloğun imkânsız olduğu anlarda en son başvurulacak istisnaî bir durum olmuştur. Bu itibarla İslâm dini, meşru kabul edilmeyecek savaşları yasakladığı gibi; savaş esnasında tarafların uyması gereken birtakım kurallar ortaya koyarak insanların uyması gereken savaş hukukunu ve ahlakını belirlemiştir. İslâm dini her alanda uygulamamız gerekenleri bize öğrettiği gibi olağan üstü bir durum olan savaşta da insanların tutunması gereken bir hukukun ve ahlakın olduğunu, bunun ötesine geçmenin ise insanlık onurunu zedeleyeceği gibi toplumun yapısı ve ekolojik dengeyi bozacağını bize bildirmiştir. Her alanda İslâm dininin belirlediği hukukî ve ahlâkî kurallara muhtaç olan insanoğlu, savaşta da İslâm dininin belirlediği savaş hukukuna ve ahlâkına her daim muhtaç olmuştur.

İslâm dininin savaş hukuku ile ilgili belirlediği hükümlerin tamamını bir makaleye sığdırmamız şüphesiz mümkün değildir. Bu itibarla çalışmamızın asıl konusu İslâm hukukuna göre savaşmanın asıl sebebi, meşru savaşlar ve savaşta uyulması gereken hukukî ve ahlâkî kurallar ile tarafların ve kişilerin sahip oldukları hak ve sorumluluklarının neler olduğu olacaktır. Çalışmamızda kavram karmaşası yaşanmaması adına genellikle “savaş” kavramı kullanılmakla birlikte bazen de “cihad” kavramı kullanılmıştır.

Savaşın Tarifi ve Tarihi

Arap dilinde gaza (الغزو), cihad (جهاد) kıtal (قتال) ve harb (حرب) kavramıyla ifade edilen savaş,[1] lügat kitaplarında genellikle (ضد السلم) “barışın zıddı” olarak tanımlanmıştır.[2] Savaşın tarifi hususunda İslâm hukuku ve diğer hukuklar olmak üzere iki farklı tanım yapılmıştır. İslâm hukuku dışındaki hukuklarda savaş: İki veya daha çok devletin çıkarları doğrultusunda birbirlerine isteklerini zorla kabul ettirmek amacı gibi birtakım siyasi maksatlar neticesinde krize yol açan anlaşmazlıkların diplomatik ve barışçıl yollarla çözülmemesi sonucu en son olarak başvurulan en şiddetli ilişki biçimidir, şeklinde tarif edilmiştir.[3] İslâm hukukuna göre ise savaş (cihad), Allah’ın en son dini olan İslâm’ın insanlara ulaşmasına engel olan güçlere karşı mal ve can ile mücadele etmek ve bunun için bütün gayretini sarf etmek diye tarif edilmiştir.[4] Her iki hukuk sistemine göre savaşın tarifi birbirinden farklı zeminlerde olduğu görülmektedir. İslâm hukuku dışındaki hukuk sistemlerinde yapılan tarife göre tarafların isteklerini -meşru olup olmamasına bakmaksızın- karşı tarafa/taraflara kabullendirmeye yönelik yapılan mücadele iken, İslâm hukukunda savaş; Müslümanları veya yerleşim yerlerini tehdit eden veya Yüce Allah’ın (c.c.) bütün insanların yararına ve onları karanlıklardan aydınlıklara çıkarmak için gönderdiği son dinin insanlara ulaşmasına engel olan güçlerle mücadele edip bu uğurda çaba göstermek olarak tanımlanmıştır. Her iki kavram, mahiyet ve hedef açısından birbirinden ayrılmaktadır. Bu ayrım nedeniyle, İslâm hukuk terminolojisinde doğrudan savaş anlamı taşıyan (قتال) kıtal ve harb (حرب) yerine, daha kapsamlı bir anlam taşıyan (جهاد) cihad terimi tercih edilmiştir. Böylece, yalnızca silahlı çatışmayı değil, aynı zamanda inanç, fikir ve değerleri koruma ve yayma gibi daha geniş bir mücadele alanı ifade edilmiştir. Zira savaş tabirinin anlamları arasında şahsi menfaatler uğruna yapılan mücadele anlamı yer alırken, İslâm’ın seçtiği “cihad” kavramı Arap dilinde cehd (الجهد) kökünden türemiş[5] olup sözlükte güç, meşakkat, yorgunluk, çalışmak, söz ve fiille bütün gücünü sarf etmek, elden gelen gayreti göstermek manasında olup fıkıh kaynaklarında daha çok Müslüman olmayanlara karşı yapılan savaş anlamında kullanılmıştır.[6] Bu kavramın (cihad) anlamının istilâ, baskı ve zulüm gibi olumsuz anlamlardan tamamen ayırt edilmesi için de “Allah yolunda” anlamını ifade eden fî sebîlillah (في سبيل الله) terkibiyle nitelendirilmiştir.[7] Bu itibarla cihad, hakkı üstün kılmak için Allah yolunda yapılan her türlü faaliyetin adı olmuştur.[8] Cihad kavramı Kur’ân-ı Kerîm’in bazı ayetlerinde[9] doğrudan savaşı ifade ettiği gibi, bazı ayetlerinde ise “Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yaşama çabası” olarak anlamlandırılmıştır.[10] Fakat fıkıh kaynaklarında hukukçular cihad ile ilgili nasları incelemekle beraber genel olarak cihadın gayri Müslimlerle yapılan savaşı ifade ettiğini belirtmişlerdir. Bu itibarla gayri Müslimlerle yapılan savaş anlamını ifade eden cihadın hükümleri üzerinde geniş bir malumat serdetmişlerdir.

 Yeryüzünde gerçekleşen savaşların tarihi, insanoğlunun var oluşuyla başlar. Tarihte kaçınılmaz bir durum haline gelen savaşlar her dönemde yaşayan toplumlar arasında gerçekleştiği görülmüştür. Bunun yeryüzündeki ilk örneğinin Hz. Âdem’in çocukları arasında gerçekleştiğini bizlere Kur’ân-î Kerîm haber vermektedir.[11] Genellikle olumsuz sonuçlar doğurmasına rağmen insanlar yine de savaşmaktan geri durmamışlardır.[12] Bu hususta İbn Haldûn, “İnsanlar arasında vuku bulan savaşlar ve çarpışmalar, Allah’ın onları yaratmasından beri mevcuttur”[13] diyerek savaşların insanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olduğunu ifade etmiştir. Tarih boyunca gerçekleşen bu savaşlar, kimi zaman devletlerarasında gerçekleşirken kimi zaman da bireyler veya toplumlar arasında gerçekleşmiştir. Geçmişte ve günümüzde yaşananlara bakıldığında, insanlık tarihiyle birlikte başlayan savaşların, dünyanın sonuna dek süreceğini öngörmek bir kehanet olmasa gerek. Zira tarih boyunca farklı gerekçelerle ortaya çıkan savaşlar, insanın güç, çıkar ve hâkimiyet arzularının bir sonucu olarak süreklilik arz etmektedir. Bu gerçeklik, savaşın insanlık tarihiyle neredeyse eş zamanlı bir olgu olduğunu göstermektedir.

Savaş hukukuyla ilgili düzenlemeler İslâm hukuku dışındaki hukuk sistemlerinde henüz 1859 yılı Cenevre ve 1907 Lahey antlaşmalarında temel hakların korunması hususu konuşulmaya başlanırken, İslâm hukuku fıkıh eserlerinde bu konu h.  II. asırdan itibaren siyer, meğazi ve cihad gibi özel başlıklar altında incelenmiştir.[14] Ayrıca bu konuyu müstakil olarak ele alan eserler de ilk dönemlerde yazılmaya başlanmıştır. İslâm’ın ilk dönemlerinden itibaren bireyler ve toplumlar arası hukuk kuralları belirlenirken buna paralel olarak devletlerarası hukuk kuralları da oluşmuştur. Bu itibarla ilk kez devletlerarası ilişkileri belirli ilkeler çerçevesinde inceleyip hukuk formu kazandıranlar Müslümanlar olmuştur. Devletler hukukunu siyaset ilminden ayırıp müstakil bir hukuk branşı haline getiren ilk kişi İmam Ebû Hanîfe ve talebeleri olmuştur. Bu alanda İmam Muhammed eş-Şeybânî’ye (öl. 189/805) ait es- Siyerü’s-Sâğir ve es- Siyerü’l-Kebîr birçok batılının da ikrarıyla hukuk tarihinde devletler hukuku meselelerini ele alan ilk eserler olarak tanımlanmıştır.[15]

Savaşın (Cihad) Hükmü

İslâm hukuku kaynaklarında cihadın hükmü ile ilgili şunlar aktarılmaktadır “herhangi bir gücün İslâm ülkesine saldırması ve İslâmî düzeni yıkmak için çalışması yani nefir-i âmm (genel seferberlik) durumunda bütün Müslümanların bu güce karşı çıkması tıpkı namaz ve oruç gibi farz-ı ayndır. Böyle bir durumda cihada katılmak için kadının kocasından kölenin efendisinden ve kişinin anne ve babasından izin almasına gerek yoktur.”[16]  Nefir-i âmm durumunda cihadın hükmünün farzı ayn, bunun dışındaki durumlarda ise savaşa katılmanın farz-ı kifaye olduğu hususunda hukukçular ittifak etmişlerdir.[17] Ayrıca Müslüman bir şahsın savaş meydanında bulunması[18] veya devlet yöneticisi tarafından cihada çağrılması durumunda da cihadın hükmünün çağrılan kişi için farz-ı ayn olduğu ifade edilmiştir.[19]

Cihadın farz-ı kifaye olduğu durumlarda cihada iştirak edecek kişilerin fiziki ve ekonomik gücünün yerinde olması gerekir.[20] Kaynaklarda bu şartlar, Müslüman, ergenlik çağına ulaşmış, akıllı, sağlıklı, hür, erkek, borçsuz (vadesi gelmiş borç), anne ve babasından izin alınması olarak belirtilmiştir.[21] Belirtilen şartlarla birlikte savaşa katılan her bir ferdin yetecek kadar savaş bilgisi ve becerisine de sahip olması gerektiği ifade edilmiştir.[22] Zira savaş teknik ve teknolojisi ile ilgili bilgi ve beceriye sahip olmayan birinin savaşa olumlu katkı sağlamak yerine daha çok yük olacağı izahtan varestedir. Dolayısıyla savaş farz-ı aynı olmadığı müddetçe yukarıda belirtilen şartları taşımayan şahısların savaşa katılma zorunlulukları bulunmamaktadır.[23] Günümüzde savaş vazifesi ve ifası topluma, toplumun nezdinde de temsilcisi olan devlet ve hükümete aittir.

Cihadın Gayesi

İslâm dininde cihadın amacı ve hedefi hiçbir zaman beldeleri yıkmak, tahrib etmek, gayri Müslimlerim kanlarını dökmek için olmamıştır. İslâm tarihinde yapılan cihadlar, ilahî vahyin gönüllere yerleşmesini sağlayarak insanların mutluluk ve refaha hem dünyada hem de ahirette kavuşmasını sağlamak için yapılmıştır.[24] Bunun bir örneğini Hayber’in Fethi’nde görmekteyiz. Hayber’in Fethi sırasında Hz. Ali (r.a.) Hz. Peygamber’e (s.a.v) “Ya Rasulallah Hayber Yahudileriyle Müslüman oluncaya kadar savaşayım mı?” diye sorunca Peygamber (s.a.v)  “Yavaş ol ya Ali, onların sahasına in onları sükûnetle İslâm’a davet et, üzerlerine vacip olan Allah hakkını onlara haber et (İslâmî esasları onlara bildir)[25] buyurarak savaşmadaki hedefin karşı tarafı zorla Müslüman etmek için yapılmadığı, asıl gayenin onlara İslâmî esasları öğretmek için oluğunu belirtmiştir.[26]

Ayrıca Yüce Allah’ın “cizyelerini verinceye dek”[27] ayeti de cihadın ana gayesinin insanları kılıç zoruyla İslâm’a girmeyi mecbur kılmak olmadığının bir diğer delilidir. Zira cihadın asıl hedefi bu olsaydı “cizye verinceye dek denilmez, İslâm’a girene dek onlarla savaşın” denilecekti. Dolayısıyla İslâm dininin hükümranlığını kabullenip belirlenen cizyeyi vermeyi kabullendiklerinde artık canları ve malları güvenlik altına alınmış olup İslâm’a girip girmemelerine bakılmaksızın savaş durdurulur. Bundan da anlaşılıyor ki cihadın hükmü dini bir düşmanlık esasına bağlı olarak belirlenmemiştir. Bununla beraber İslâm dininin bu tür bir mücadeleyi yıllık alınan cizye için olduğu da anlaşılmamalıdır. Asıl maksadı insanların yaşadıkları yerlere özgürlük, adalet, insanca bir yaşam ve ahlâkî kurallar götürmek olan İslâm dini, bu ilkeleri tesis ederken hükümranlığına aldıkları toplumların can ve mal güvenliğini sağlayıp onlardan bir miktar maddi destek alması da garipsenecek bir durum değildir.[28]

İslâm Hukukuna Göre Savaşmanın (Cihad) Asıl Sebebi

İslâm dininin asıl hedefi savaş değildir. Aksine bozulan düzenleri düzeltmek, güven ve barışı temin ve tesis etmek içindir.[29] Bu sebeple asıl maksadını gerçekleştirmek adına savaşın dışında yararlanılacak bütün çözüm yollarını arar. Kimileri tarafından bazı dini kavramlara bir takım yanlış anlamlar yüklenerek İslâm’a savaşçı bir din imajı verilmek istenilse de, İslâm dininin toplumlar arası ilişkilerdeki ilkesel tavrı her zaman sulh ve barış yönünde olmuştur. Savaş ise başvurulması en son çözüm yoludur. Barışçıl yolların tıkanıp bütün çözüm yolları kapanmış ve savaş kaçınılmaz hale gelmiş ise “ta ki savaş ağır yüklerini indirsin (sona ersin).”[30] “Hiçbir fitne kalmayıncaya ve din, tamamıyla Allah’a münhasır oluncaya dek savaşın”[31] emrinin gereği savaştan geri durulmayacağı da belirtilmiştir.[32] Bu ilahî emir doğrultusunda gerçekleştirilen savaş ise herhangi bir çıkar sağlama veya sömürü amacı güdülmeksizin Müslümanlara yönelik saldırıları bertaraf etmek, barış ortamının oluşmasını sağlamak ve buna engel olanları cezalandırmak için gerçekleştirilmektedir.[33] Temelde insanların hak ve hürriyetlerini koruma, insanlara ve inançlarına karşı gerçekleştirilen saldırıları önlemeye yönelik olan bu savaş, Müslüman hukukçular tarafından hukuken meşrû olmasının sebepleri tartışılmıştır. Hanefi, Maliki ve Hanbeli mezhepleri ile İmam Şâfiî’ye nispet edilen görüşlerden birine göre gayri Müslümlere karşı savaşmanın asıl sebebi, onların Müslümanlara saldırmaları veya saldırı hazırlığında bulunmaları ile ilahî mesajların insanlara ulaşmasına engel olmaları sebebiyledir.[34] Bir başka ifadeyle savaşın temel gerekçesi gayri müslimlerin İslâm dinine ve Müslümanlara yönelik fiilî düşmanlığı ile İslâm’ı tanıtma ve yaşama özgürlüğünü tanımamalarıdır. Şâfiî mezhebi hukukçularından Hatîb eş-Şirbînî’de asıl olanın savaş olmadığı, savaş olmaksızın deliller sunarak gayri Müslimlerin hidayetine vesile olmanın savaştan daha evla olduğunu ifade ederek savaşın asıl sebebinin küfür olmadığını savunmuştur.[35] Buna mukabil Şâfiî mezhebinin genel kanaati, Hanefi mezhebinden Cassâs ve İmam Şâfiî’ye nispet edilen bir görüşe göre de savaşın illeti karşı tarafın küfrü benimsemesi (küfür) sebebiyledir.[36]

Savaşın asıl sebebinin düşmanlık ve din özgürlüğünün kısıtlaması olduğunu savunanlar, “Sizinle savaşanlarla Allah yolunda savaşın ve taşkınlıkta bulunmayın; şüphesiz Allah taşkınlık edenleri sevmez.”[37] “Allah, din hususunda sizinle savaşmayan ve sizi, ülkenizden çıkarmayanlara iyilik etmenizi, onlara karşı insafla, adaletle muamelede bulunmanızı nehyetmez; şüphe yok ki Allah, adaletle muamele edenleri sever. Allah, ancak din uğrunda sizinle savaşanlara ve sizi ülkenizden çıkaranlara ve çıkmanız için onlara yardımda bulunanlara dost olmanızı nehy etmektedir”[38] ayetlerinin din hususunda Müslümanlara savaş açan ve Müslümanları ülkelerinden çıkaranlara karşı savaşılacağını ifade etmekte olup, savaş sebebinin din ve Müslümanları tehdit olduğunu ifade etmektedir. Hz. Peygamber’in (s.a.v) savaşa iştirak etmeyen kadın, çocuk, tüccar, çiftçi, yaşlı, yatalak, âma, inzivaya çekilmiş din adamlarının öldürülmemesini istemesi[39] ve gayri Müslimlerin Müslümanların hakimiyetini kabul edip cizye vermeye razı olmaları durumunda savaşın sona erdirileceğini ifade eden nasları[40] savaşın asıl sebebinin küfür olmadığı görüşünü desteklemektedir. Zira bu durumlarda küfür hali devam etmesine rağmen savaşın sona erdirilmesi istenilmektedir.

Savaş sebebinin tehdit ve din özgürlüğünün kısıtlanması olduğunu savunanlar ise “Fitne kalmayıncaya, din tamamıyla Allah’ın dini oluncaya dek onlarla çarpışın”[41] ayetindeki “fitne” kavramının Müslümanları tehdit ve irtidada zorlama anlamı ifade ettiğini belirtmişlerdir.[42]

Başta Şâfiîler olmak üzere bazı âlimler, savaşın asıl sebebinin küfür olduğunu savunmuşlardır. Bu görüşlerini, “Fitne kalmayıncaya, din tamamıyla Allah’ın dini oluncaya dek onlarla çarpışın.”  ayetinde geçen  “fitne” kavramının “şirk ve küfür” anlamını ifade ettiğini yorumuna dayandırmışlardır. Buradan hareketle şirk ve küfür ortadan kalkıncaya kadar Müslümanların savaşa devam etmesi gerektiğini savunmuşlardır. Asıl olanın savaş olmadığını ifade eden nasların ise “kılıç ayeti” diye bilinen Tevbe Suresi 5. ayetiyle nesh olunduğunu ifade etmişlerdir.[43] Bu yaklaşımı destekleyen bazı hadislerin de mevcut olduğunu dile getirmişlerdir.[44] Ayrıca savaşta bazı kesimlerin öldürülmemesinin istenilmesinin savaşın illetinin küfür olmasına engel olmadığını, bunun Müslümanların maslahatına bağlı istisnai bir durum olduğunu söylemişlerdir. Cizyenin ödenmesi durumunda savaşın durdurulacağını ifade eden nasların ise sadece ehl-i kitapla için geçerli bir istisna olduğu görüşünü savunmuşlardır.[45]

Savaşla ilgili nasları incelediğimizde  (Bakara, 2/190-193; Nisâ, 4/90; Enfâl, 8/61; Tevbe, 9/36; Hac, 22/39-40; Mümtehine: 60/8-9) savaşın asıl sebebinin düşmanlık ve din özgürlüğünün kısıtlanması olduğu, “küfrün” savaşmak için sebep olmadığı anlaşılmaktadır. Savaşın asıl sebebinin küfür olduğunu savunan fakihlerin ise konuyla ilgili nasları kendi zamanlarındaki milletler arası ilişkilerin etkisiyle yorumladıkları anlaşılmaktadır.[46] Ayrıca Hz. Peygamber’in (s.a.v) hicretten sonra etrafındaki gayri müslim toplumlarla iyi ilişkiler içerisinde olması savaşın asıl sebebinin küfür olmadığı görüşünü desteklemektedir.

İslâm Hukukuna Göre Meşru Olan Savaş Çeşitleri

Kur’ân-ı Kerim,  İslâm ülkesi ve diğer devletlerarasındaki ilişkilerinin barış, adalet ve ahde vefa ilkeleri üzerine bina edilmesini esas almıştır.[47] Bu itibarla savaş istisnaî hallerden olup onu haklı kılan bir sebebin olması gerekir. Savaşın asıl sebebinin saldırı ve dine düşmanlık olduğunu savunanlara göre savaşların meşru savaş olabilmesi için öncelikle Allah kelamının üstün olması amacıyla yapılması şart olmakla birlikte, aşağıda belirtilen hususlardan birine uygun olması gerekmektedir.

a)     Savunma Amaçlı Savaş

Düşmanın İslâm toprağına saldırması veya bilfiil istila etmeyip fakat tahammül edilemez bir şekilde hareket etmeleri durumunda Müslümanların buna karşılık vatanlarını ve kendilerini korumaya yönelik gerçekleştirdikleri savaş, İslâm hukukuna göre meşru savaş kategorisinde değerlendirilmiştir.[48] Bu hususta “Size karşı savaş açanlara Allah yolunda sizde savaşın ama sakın aşırıya gitmeyin çünkü Allah haddi aşanları sevmez.”[49] “Kendilerine karşı savaş açılan Müslümanlara, zulme uğradıkları için savaş izni verilmiştir”[50] ayetleri ve Peygamber’in  (s.a.v) uygulamaları, özellikle Hayber Savaşı gibi örnekler, saldırıya maruz kalan Müslümanların meşru müdafaa hakkı çerçevesinde karşılık vermelerini destekler niteliktedir.[51] Bu bağlamda, İslâm hukukunda savunma niteliğindeki savaşların, meşru bir hak ve dini bir görev olduğu kabul edilmiştir.

b)     Gayri Müslim Bir Devletin Tebaasında Olan Müslümanların Haksızlığa Uğramaları Neticesinde Yardımda Bulunma Savaşı

Müslümanlar için savaş ilan etmenin meşru olduğu savaşlardan bir tanesi de gayri müslim bir devletin tebaası olarak yaşayan Müslümanların zulüm ve işkenceye maruz kalmaları sonucu Müslümanlardan yardım istemesi sonucu gerçekleşen savaştır.[52] Böyle bir durumun oluşmasında özgür ve güç sahibi Müslümanların zulüm altında bulunan Müslüman kardeşlerine yardım etmeleri ve gerekirse zalim olan ülke ile cihad etmeleri gerekir. Kur’ân-ı Kerîm’de “Size ne oldu da Allah yolunda ve ‘Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar, bize tarafından bir sahip gönder, bize katından bir yardımcı yolla!’ diyen çaresiz erkekler, kadınlar ve çocuklar uğrunda savaşmıyorsunuz? İman edenler Allah yolunda savaşırlar, inanmayanlar ise bâtıl dava uğrunda savaşırlar. Şu halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok ki şeytanın planı (tuzağı) daima zayıftır”[53] buyrularak gayri müslim bir yönetim tarafından zulme uğrayan Müslüman tebaanın Müslümanlardan yardım istemeleri durumunda onlara yardım edilmesini istemektedir. Dolayısıyla dünyanın neresinde olursa olsun Müslümanların birbirlerinden ilişkilerini kesmemesi gerekir.

c)      Allah Yolunda (Fî sebilillah) Savaş

Yukarıda belirtilen meşru savaş çeşitleri, savaşın asıl sebebinin saldırı ve dine düşmanlık olduğunu savunanlara göredir. Savaşın asıl sebebinin küfür olduğunu savunanlar ise daha öncede belirttiğimiz gibi “Fitne kalmayıncaya, din tamamıyla Allah’ın dini oluncaya dek onlarla çarpışın.” ayeti gereği şirk ve küfür ortadan kalkıncaya kadar Müslümanların savaşa devam etmesi gerektiğini savunmuşlardır. Bu itibarla İslâm devletinin içeride birlik, huzur ve asayişi sağladıktan sonra uluslararası güç dengelerini ve konjektürel şartları da göz önünde bulundurarak -zafer elde edecek kadar güç ve hazırlık içinde olmak şartıyla- gayrimüslim devletlere Allah yolunda savaş açması gerektiğini savunmuşlardır.[54] Zira Müslümanların esas görevlerinden biri de ilahî mesajları insanlara ulaştırmak ve onların da Müslüman olmalarına vesile olmaktır.[55] Bu savaşta Müslümanların takip etmesi gereken metot daha önce kendilerine İslâm daveti ulaşmamışsa ilk önce onları İslâm’a davet etmek,[56] buna olumlu cevap vermemeleri durumunda İslâm hakimiyetini kabullenip cizye vermelerini sağlamak, buna da olumlu cevap vermemeleri durumunda İslâm’ı hakim kılmak amacıyla onlarla savaşmaktır.[57] Dolayısıyla bu savaş İslâmi idealler doğrultusunda gerçekleştirilen meşru bir savaştır. Zira insanların huzur, güven ve adalet ikliminde yaşamaları İslâm devletinin hakim olmasına bağlıdır.[58]

Savaşın İlanı ve İslâm’a Davet

İslâm dini, her zaman barış taraftarı olup gerek savaş öncesi ve gerekse savaş esnasında barış yollarına başvurulmasını arzulamıştır. Bu sebeple İslâm hukukuna göre tarafların savaş başlangıcını belirlemesi önem arz etmektedir. Bu da savaşın ilân edilmesi ve taraflarca bilinmesiyle mümkündür. İslâm hukukuna göre, fiilen savaşa başlamadan önce düşmana açıkça savaş ilanında bulunmak ve eğer mevcutsa yapılmış antlaşmaların bozulduğunu bildirmek gerekmektedir. Bu, hem adaletin tesisi hem de düşmana hazırlık süresi tanıma açısından önem arz eder. Ani ve habersiz saldırılar, İslâm’ın savaş ahlakına aykırı görülmüştür. Kur’an ve Sünnetin ruhuna uygun olarak, savaşın son çare olduğu anlayışı gereği, barış yolları tamamen tükenmeden savaşa başlanmaması esastır. [59] Bu bağlamda gayri Müslümler bir beldede muhasara altına alındığında ilk önce İslâm’a davet edilirler. Şayet yapılan davete olumlu cevap verirlerse cihadın asıl gayesi hâsıl olduğundan savaşa son verilir. Fakat yapılan telkinlere olumlu cevap vermemeleri durumda teslim olup cizye vermeleri talep edilir. Bunu kabul ettikleri takdirde yine savaşa son verilir. Bu durumda can ve malları güvence altına alınmış olup Müslümanların leh ve aleyhinde olan hükümler onlar içinde geçerli olur.[60] Eğer cizye vermeyi kabul etmezlerse Allah’tan yardım dileyerek kendilerine savaş açılır.[61] İslâm hukukçuları, İslâmî davetin ulaşmadığı kişilere karşı savaş açmadan önce mutlaka onları İslâm’a veya İslâm dininin egemenliğini kabule davet edilmesinin gerekli olduğu hususunda ittifak etmişlerdir.[62] Bu sebeple Şâfiîler önceden ihtar ve İslâm’a davet edilmeden gerçekleşen savaş neticesinde öldürülen her düşman için İslâm devletinin bir fidye (kan bedeli) ödeyeceğini söylemişlerdir.[63]

İslâm hukukuna göre savaş ilan edildikten sonra karşı tarafla olan dostane ilişkiler sona erer. Elçiler gönderilmişse onlar geri çağrılır normal zamanlarda alışverişi mubah olan savaş malzemesinin karşı tarafa satılması hükmü değişir. Kendisine karşı savaş ilanında bulunan veya kendisiyle savaşa girilen ülkelerin İslâm ülkesinde izinli bulunan vatandaşlarına karşı bütünüyle hasmane ilişkilere girilmez, dokunulmazlıkları devam eder, kötü bir amaç taşımadıkları sürece ticaret yapmaları engellenmez, Müslüman ülkede kalmaları için belirlenen izin sürelerinin sonunda askerî amaçla kullanılabilecek olan malları dışındaki mallarını emniyet içerisinde ülkelerine götürebilirler.[64] Fakat bu şahıslar İslâm devletine zarar verebilecek çalışmalarda bulunmaları durumunda sınır dışı edilirler.[65] İhanet etmeleri durumunda kanları ve malları Müslümanlara helal olur.[66] Savaş ilan edilen ülkelerle devletlerarası antlaşmalar ise şu şekilde belirlenmiştir; siyasi antlaşmalar hükümsüz olurken siyasi hükümler dışındaki antlaşmaların hükümleri devletlerin takdirine bırakılmıştır. Hanefi hukukçularına göre Müslümanların maslahatını sağlamayan antlaşmalar iptal edilebilir.[67] Savaş ilanından sonra savaşa taraf olmayan üçüncü ülkelerle yapılan antlaşmalar ise bu ülkelerin savaşılan ülkelere lojistik, ekonomik ve benzeri yardımlarda bulunmadıkları sürece antlaşmalar devam eder.[68] Savaş ilanı, tarafların antlaşmalarına etki ettiği gibi ticari ilişkilerinde de etki etmektedir. Hz Peygamber’in bir takım uygulamaları savaş halinde olunan devlet ile Müslüman ülkelerin vatandaşlarının ticaretleri konusunda devletin karar verme yetkisinin olduğunu belirtmektedir.[69] Bununla birlikte başta silah olmak üzere savaşta kullanılacak ham maddelerin düşmana savaşta kuvvet kazandıracak her çeşit malın satımı yasaklanmıştır.[70] Savaş halinde tarafların emanet ve borçları konusunda ise mer-i hukuk daha yeni yeni bu mallara dokunulmama sonucuna ulaşırken, İslâm hukukunda emanet ve borçlar, öteden beri koruma altına alınmıştır.[71]

Sonuç

Tarihi insanoğlunun var olmasıyla başlayan savaşlar insanların yaşadığı her dönemde kaçınılmaz olmuştur. Netice itibariyle telafi edilmez durumlarla sonuçlanan bu anlaşmazlıklar kimi zaman birtakım menfaatlar uğruna kimi durumlarda da sömürülerin engellenmesi veya ilahî davetin insanlara ulaşmasına engellerin kaldırılması gibi olumlu sonuçlar doğuran sebepler için bireyler veya devletlerarasında gerçekleşmiştir. İslâm dini, insanlar için her alanda hukukî ve ahlâkî kurallar belirlediği gibi savaş hukukunda da uyulması gereken birtakım kurallar belirlemiştir. İslâm’ın genel hukuku içerisinde savaşla ilgili konu ve hükümler, fıkıh ve hadis kitaplarının cihad, siyer ve meğâzi adı verilen bölümler ile bu konuda yazılmış müstakil eserlerde ele alınıp incelenmektedir.

 Barış atmosferinde siyasi, ticari ve ekonomi ilişkilerin nasıl olması gerektiğini bize bildiren İslâm dini, savaşta da uyulması gereken kurallar belirlemiştir. Bu itibarla İslâm hukukçuları Kur’ân ve Sünnet naslarının savaşla ilgili olanları esas alarak gerek savaş öncesi gerek savaş esnası gerekse savaş sonrası uyulması gereken kuralları kendi dönemlerindeki şartlar muvacehesinde en ince ayrıntısına kadar inceleyerek birtakım hukukî ve ahlâkî kurallar belirlemişlerdir. Bu kuralları belirtmekle birlikte savaşın meşruluğu meselesini de tartışmışlardır. Amacı her zaman barış ve sevgiyi yeryüzüne hâkim kılmak olan İslâm dini, gerekli durumlarda savaş kaçınılmaz olduğunda da Müslümanların hazırlıklı olup savaşta sebat etmelerini istemektedir. Zira kutsal değerlerimizin izzeti için bu elzemdir. Bu hususta Müslümanların gelişen dünya şartlarına göre hareket edip bu doğrultuda hazırlıklı olmalarını uyaran naslar vardır. Bu itibarla dinin ve dinî değerlerin korunabilmesi için Müslümanların güçlü ve bağımsız olması gerekmektedir. Bunun en bariz örneklerini günümüz dünyasında görmekteyiz. Zira dünya arenasında söz sahibi olanlar güçlü olanlar olmuştur. Maalesef güçlünün haklı olduğu bir dünya düzeni oluşmuştur. Bu nedenle, hak ve adaletin yeryüzüne egemen olması adına her Müslüman, üzerine düşen sorumluluğu eksiksiz bir şekilde yerine getirmekle mükelleftir. İslâm’ın evrensel mesajını yaşamak ve yaşatmak, sadece belli kişilerin değil, ümmetin tamamının ortak görevidir. Bu sorumluluktan hiçbir Müslüman kendini soyutlayamaz; zira adaletin tesisi, yalnızca bireysel değil, toplumsal bir vecibedir.

İslâm hukukunda savaş hukukunu incelediğimizde İslâm’ın getirdiği hukuk normları; adalet, ahlak, ahde vefa, eşitlik gibi temel esaslara dayanmıştır. Tamamen İslâm hukukuna ait olan bu normlar, İslâm devletini diğer devletlerden ayıran bir özelliğini ortaya koymaktadır. Zira İslâm dünyası dışında kalan yönetimler savaşta insanlığa yakışan hukuk normlarının uygulanmadığını itiraf etmişlerdir.

Temelde insanların hak ve hürriyetlerini koruma, insanlara ve inançlarına karşı gerçekleştirilen saldırıları önlemeye yönelik olan cihad, Müslüman hukukçular tarafından hukuken meşrû olmasının sebepleri tartışılmıştır. Çoğunluk bunun sebebinin gayr-i müslimlerin İslâm dinine ve Müslümanlara yönelik fiilî düşmanlığı ile İslâm’ı tanıtma ve yaşama özgürlüğünü tanımamaları olduğunu savunurken, kimilerine göre de bunun asıl sebebinin küfür olduğunu vurgulamıştır. Fakat savaşla ilgili naslar ve Peygamber’in (s.a.v) tutum ve davranışlarından savaşın asıl sebebinin düşmanlık ve din özgürlüğünün kısıtlanması olduğu anlaşılmaktadır. İslâm hukukçuları, savaşın kaçınılmaz olması durumunda Müslümanın karşı tarafa yapacağı bütün uygulamaların caiz olmadığını, yapılacakların hukuka ve ahlâkî erdemlere uygun olması gerektiğini ifade etmişlerdir. Bu durumda insanların tutum ve davranışlarında takip etmeleri için gerekli olan kurallar naslar ile belirlenmiştir.

İslâm hukukunda savaş yasakları ile ilgili hükümler olmakla birlikte bugünkü modern savaşlarda bu yasakların uyulmadığı görülmektedir. Fakat şu var ki belirtilen hukuk kurallarının uygulanmaması noktasında İslâm dininin ve Müslümanların bir suçu yoktur. Zira savaşlarda tahrip gücü fazla olan kitlesel ve kimyasal silahlar Batı medeniyetinin icadı olup yönetim ve satımının büyük bir bölümü halen onların elindedir. Müslümanların da bu tür silahlara sahip olmaları daha önce de belirtildiği gibi ilahî bir emir olup gerektiğinde onlara karşılık vermek ve adaletin tesisi içindir.

Son olarak şunu söyleyebiliriz, dünyada savaşlar kaçınılmaz bir durumdur. Bu savaşlarda zararların minimize edilmesi ve daha adil bir dünya düzeni için İslâm hukukunda savaş hukuku ve ahlakı ile ilgili belirlenen hükümlerin bütün dünyada evrensel hükümler haline getirilmesi elzemdir. Aksi durumda güçlünün haklı olduğu bir hal alan dünyada dengelerin muhafazası mümkün değildir.

 


[1] Savaş için harb ve kıtal kavramının kullanımı örnekleri için Bkz., Mâide: 5/64, Enfâl: 8/57, Muhammed: 47/4. 

[2] Ebü’l- Fadl Cemaluddin Muhammed b. Mukerrem b. Manzûr, Lisânü’l-ʻArab (Beyrut: Dâru Sâdr, 1993), 1/ 302.

[3] Halid Remzi Kerîm, Cerâimu’l-Harb fi’l-Fıkhi’l-İslâmî ve’l Kânûni’d-Düvelî (Ürdün: Külliyeti Diraraseti’l-Ulyâ, 2005), 16; Vehbe ez-Zühaylî, Âsâru’l-Harbi fî’l-Fıkhi’l-İslâmî (Dımeşk: Dâru’l-Fıkri, tsz.), 47; Ahmet Yaman, İslam Devletler Hukukunda Savaş (İstanbul: Beyan Yayınları, 1998), 49; Ahmet Yaman, “Savaş” Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi (Ankara: TDV Yayınları, 2009), 36/189.

[4] Muhammed b. Ali eş-Şerîf el-Curcânî, Kitâbu’t-Tarifât (Lübnan: Dâru’n-Nefâis, 2012), 142; Zühaylî, Âsâru’l-Harbi fî’l-Fıkhi’l-İslâmî, 22; Muhammed Hamidullah,  İslâm’da Devlet İdaresi, trc. Kemal Kuşçu (İstanbul: Ahmed Said Matbaası, 1963), 260; Hayreddin Karaman, Ana Hatlarıyla İslâm Hukuku (İstanbul: Ensar Neşriyat, 2019), I, 262; Yaman, İslam Devletler Hukukunda Savaş, 49.

[5] İbn Manzûr, Lisânü’l-ʻArab, 3/133.

[6] Alâüddîn Ebû Bekr b. Mes‘ûd b. Ahmed el-Kâsânî, Bedâiʿu’s-Sanâʾi fî Tertîbi’ş-Şerâʾi (Beyrût: Dâru’l-Kutubi’l-İlmiye, 2003), 9/376; Alâüddîn Muhammed b. Alî b. Muhammed el-Haskefî, ed-Dürrü’l-Muhtâr (Beyrût:  Dâru’l-Fikr, 1996), 4/121.

[7] Ebu’l-Alâ Mevdûdî - Seyyid Kutub, Cihad, çev. Yüksel Durgun (İstanbul: Dünya Yay., 1992), 11-13; Abdullah Yücel, İslam Savaş Hukuku ve Cihad Kavramı (İstanbul: Azim Dağıtım Kitap Basım A.Ş. 2021), 17-18; Yaman, İslam Devletler Hukukunda Savaş, 49-50.

[8] Abdülkerîm Zeydan, Usul’d- Dave (Beyrut: Müessesetü Risale, 1990), 272.

[9] Maide, 5/ 64; Enfâl, 8/57; Tevbe 9/81.

[10] Enfâl, 8/72; Tevbe 9/41; Hac, 22/78.

[11] Mâide: 5/27-31.

[12] Aydın Çetiner, 21. Yüzyılda Savaş Stratejileri (İstanbul: Selis Kitaplar Yay., 2003), 7.

[13] Ebû Zeyd Abdurrahmân b. Muhammed İbn Haldûn el-Mağribî, Mukaddime, çev. Halil Kendir (Ankara: Yeni Şafak Yay., 2004), 1/360.

[14] Bkz. Kâsânî, Bedâiu’s-Senâi’ fi Tertibi’ş-Şerâi’, 9/376; Abdullah b. Mahmud, el-Mevsılî, el-İhtiyâr li Ta’lîli’l Muhtâr (Lübnan: Dâru’l-Ma’rife, 2011), 4/141; Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed el-Hatîb eş-Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc ilâ Marifeti Meânî Elfâzi’l-Minhâc (Midyat: İslamî Kitaplar Nâşiri, tsz.), 4/208;  İbrâhîm b. Muhammed b. Ahmed el-Bâcûrî,  Hâşiyetu’ş-Şeyğ İbrâhîm el-Bâcûrî alâ Şerhi İbn Kasım el-Ğazzî alâ Metni Ebî Şücâ (Beyrut: Dâru’-Kutubi’l-İlmiyye, 1971), 2/489; Muhammed Emîn b. Ömer b. Abdilazîz el-Hüseynî ed-Dımaşkî İbn Abidîn, Reddü’l-Muhtâr alâ Dürrü’l-Muhtâr (Beyrut: Dâru’l-Fıkri, 2000), 4/119.

[15] Hugo Grotius, Savaş ve Barış Hukuku, çev. Seha L. Meray (Ankara: Ankara Üniversitesi Yay., 

1967), 12; Ahmet Özdemir, İslam Hukukunda Uluslararası Kamu Düzeni ve Savaş Hukuku (Ankara: Murat Kitap Basım Yayın Dağıtım Ltd. Şti., 2017), 23-24; Ahmet Yaman - Halit Çalış, İslam Hukukuna Giriş (İstanbul: Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları (İFAV) 2018), 143.

[16] Kâsânî, Bedâiu’s-Senâi’ fi Tertibi’ş-Şerâi’, 9/379-382; Abdülganî b. Tâlib b. Hammâde el-Meydânî, el-Lubâb fî Şerhi’Kitâb (Şam: Mektebetü’l-İlmi’l-Hadis, 2002), 607; Mevsılî, el-İhtiyâr li Ta’lîli’l Muhtâr, 4/142; Ebü’l-Abbâs Şihâbüddîn Ahmed b. Hüseyn er-Remlî, Nihâyetü’l-Muhtâc ilâ Şeri’l-Minhâc (Beyrût: Dâru’l-Kutubi’l-İlmiye, 2003), 8/45-46; Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc ilâ Marifeti Meânî Elfâzi’l-Minhâc, 4/209; Ebü’l-Hüseyn Yahyâ b. Ebi’l-Hayr b. Sâlim el-İmrânî el-Yemânî, el-Beyân fi Mezhebi’l-İmami’ş-Şâfiî (Beyrût: Dâru’l-Minhâc, 2000), 5/99-114; İbrâhîm b. Muhammed b. Ahmed el-Bâcûrî,  Hâşiyetu’ş-Şeyğ İbrâhîm el-Bâcûrî alâ Şerhi İbn Kasım el-Ğazzî alâ Metni Ebî Şücâ (Beyrut: Dâru’-Kutubi’l-İlmiyye, 1971), 2/490-491; Ebu’l-Alâ el-Mevdûdî, İslamda Savaş Hukuku, çev. M.Beşir Eryarsoy (İstanbul: Burcu yayınları, 2009), 51.

[17] Ebü’l-Velîd Muhammed b. Ahmed b. Muhammed el-Kurtubî İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid ve Nihâyetü’l-Muktesid (Lübnan: Müesesetu’r-Risâleti Naşirûn, 2013), 373; Remlî, Nihâyetü’l-Muhtâc ilâ Şeri’l-Minhâc, 8/45-46; Ebü’l-Hüseyn Ahmed b. Ebî Bekr Muhammed b. Ahmed el-Kudûrî, el-Muhtasar (Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-İlmiye, 1997), 231; İbn Abidîn, Reddü’l-Muhtâr alâ Dürrü’l-Muhtâr, 4/124.

[18] Remlî, Nihâyetü’l-Muhtâc ilâ Şeri’l-Minhâc, 8/58.

[19] Bâcûrî,  Hâşiyetu’ş-Şeyğ İbrâhîm el-Bâcûrî alâ Şerhi İbn Kasım el-Ğazzî alâ Metni Ebî Şücâ, 2/491; Seyyid es-Sâbık, Fıkhü’s-Sünne (Beyrut: Dâru’l-Kutubi’l-İlmiye, 1966), 2/622.

[20] Remlî, Nihâyetü’l-Muhtâc ilâ Şeri’l-Minhâc, 8/56; Sâlim el-İmrânî, el-Beyân fi Mezhebi’l-İmami’ş-Şâfiî, 5/108-109.

[21]Tevbe, 9/91-93; Kâsânî, Bedâiu’s-Senâi’ fi Tertibi’ş-Şerâi’, 9/382-383; el-Kudûrî, el-Muhtasar, 231; Mevsılî, el-İhtiyâr li Ta’lîli’l Muhtâr, 4/142; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid ve Nihâyetü’l-Muktesid, 374; Sâlim el-İmrânî, el-Beyân fi Mezhebi’l-İmami’ş-Şâfiî, 5/103-110; Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc ilâ Marifeti Meânî Elfâzi’l-Minhâc, 4/216-217; Bâcûrî,  Hâşiyetu’ş-Şeyğ İbrâhîm el-Bâcûrî alâ Şerhi İbn Kasım el-Ğazzî alâ Metni Ebî Şücâ, 2/491.

[22] Enfâl, 8/60; Buhari, Cihad, 138; Karaman, Ana Hatlarıyla İslâm Hukuku, 262.Yaman, İslam Devletler Hukukunda Savaş, 106-107.

[23] Tevbe, 9/91; Nur, 24/61; İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid ve Nihâyetü’l-Muktesid, 373; Remlî, Nihâyetü’l-Muhtâc ilâ Şeri’l-Minhâc, 8/55-56; Bâcûrî,  Hâşiyetu’ş-Şeyğ İbrâhîm el-Bâcûrî alâ Şerhi İbn Kasım el-Ğazzî alâ Metni Ebî Şücâ, 2/492-493.

[24] Zühaylî, Âsâru’l-Harbi fî’l-Fıkhi’l-İslâmî, 74-75; Mevdûdî - Kutub, Cihad, 22-23.

[25] Buhari, Meğazî, 38.

[26] Sâlim el-İmrânî, el-Beyân fi Mezhebi’l-İmami’ş-Şâfiî, 5/121; Abdullah Yücel, İslam Savaş Hukuku ve Cihad Kavramı, 31.

[27] Tevbe, 9/29.

[28] Mevdûdî, İslamda Savaş Hukuku, 112-115.

[29] Nisâ, 4/90; Enfâl, 8/61; Mümtehine: 60/8-9.

[30] Muhammed, 47/4;

[31] Enfâl, 8/39.

[32]  Mevdûdî, İslamda Savaş Hukuku, 270-271.

[33] Enfâl, 8/39, 57, 61; Kasas, 28/77.

[34] Ebû Bekr Şemsü’l-Eimme Muhammed b. Ebî Sehl Ahmed es-Serahsî, el-Mebsût (Lübnan: Dâru’l-Marife, tsz.), 5/5; Yaman, İslam Devletler Hukukunda Savaş, 70;

[35] Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc ilâ Marifeti Meânî Elfâzi’l-Minhâc, 4/ 209-210.

[36] Ebû Bekr Ahmed b. Alî er-Râzî el-Cessâs, Ahkâmü’l-Kurʾân (Beyrût: Dâru İhyâi’t-Turâsi’l-Ğarbî, 1996), 1/321-322; Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc ilâ Marifeti Meânî Elfâzi’l-Minhâc, 4/223.

[37] Bakara, 2/190.

[38] Mümtehine, 60/8-9.

[39] Serahsî, el-Mebsût, 5/5; el-Kudûrî, el-Muhtasar, 232; Zühaylî, Âsâru’l-Harbi fî’l-Fıkhi’l-İslâmî, 471-472.

[40] Tevbe, 9/29.

[41] Bakara, 2/193; Enfâl, 8, 39.

[42] Yaman, İslam Devletler Hukukunda Savaş, 71-72.

[43] Zühaylî, Âsâru’l-Harbi fî’l-Fıkhi’l-İslâmî, 475.

[44] Buharî, İman, 17; Müslim, İman, 32; Ebu Davud, Cihad, 95.

[45] Ebû Abdillâh Muhammed b. İdrîs b. Abbâs eş-Şâfiî, Ahkâmu’l-Kur’ân, thk. Abdulğani Abdulhalik (Beyrut: Dâru İhyâi’l-Ulûm, 1990), 402.

[46] Yaman, “Savaş”, 36/191.

[47] Mâide, 5/8.

[48] Zühaylî, Âsâru’l-Harbi fî’l-Fıkhi’l-İslâmî, 75.

[49] Bakara, 2/190;

[50] Hac, 22/39.

[51] Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc ilâ Marifeti Meânî Elfâzi’l-Minhâc, 4/219; Karaman, Ana Hatlarıyla İslâm Hukuku, 263.

[52] Zühaylî, Âsâru’l-Harbi fî’l-Fıkhi’l-İslâmî, 77.

[53] Nisâ, 4/75-76.

[54] Sâlim el-İmrânî, el-Beyân fi Mezhebi’l-İmami’ş-Şâfiî, 5/101-102.

[55] Âl-i İmrân, 3/110;Tevbe, 9/41.

[56] Nahl, 16/125.

[57] Kâsânî, Bedâiu’s-Senâi’ fi Tertibi’ş-Şerâi’, 9/391-393; Mevsılî, el-İhtiyâr li Ta’lîli’l Muhtâr, 4/143.

[58] Sâlim el-İmrânî, el-Beyân fi Mezhebi’l-İmami’ş-Şâfiî, 5/121; Karaman, Ana Hatlarıyla İslâm Hukuku, 264.

[59] Enfâl 8/58; Şirbînî, Muğnî’l-Muhtâc ilâ Marifeti Meânî Elfâzi’l-Minhâc, 4/262; Karaman, Ana Hatlarıyla İslâm Hukuku, 265.

[60] Meydânî, el-Lubâb fî Şerhi’Kitâb, 607-608; el-Kudûrî, el-Muhtasar, 231; Mevsılî, el-İhtiyâr li Ta’lîli’l Muhtâr, 4/143; Abdurrahman b. Şeyh Muhammed b. Süleyman Şeyhzade, Mecmau’l-Enhur fî Şerhi Mülteka’l-Ebhur (Beyrût: Mektebi Sanayi Matbaası,1991), 1/496.

[61] Müslim, Cihâd, 3; Ebû Dâvûd, Cihâd, 82; Meydânî, el-Lubâb fî Şerhi’Kitâb, 607-608; el-Kudûrî, el-Muhtasar, 231.

[62] İbn Rüşd, Bidâyetü’l-Müctehid ve Nihâyetü’l-Muktesid, 379.

[63] Sâlim el-İmrânî, el-Beyân fi Mezhebi’l-İmami’ş-Şâfiî, 5/121; Karaman, Ana Hatlarıyla İslâm Hukuku, 265.

[64] Serahsî, el-Mebsût, I, 288; Zühaylî, Âsâru’l-Harbi fî’l-Fıkhi’l-İslâmî, 486-488; Yaman, İslam Devletler Hukukunda Savaş, 93-94; Karaman, Ana Hatlarıyla İslâm Hukuku, 267-268.

[65] Kâsânî, Bedâiu’s-Senâi’ fi Tertibi’ş-Şerâi’, 9/401-402; Yaman, İslam Devletler Hukukunda Savaş, 94.

[66] Yaman, İslam Devletler Hukukunda Savaş, 94.

[67] Yaman, İslam Devletler Hukukunda Savaş, 97.

[68] Kâsânî Bedâiu’s-Senâi’ fi Tertibi’ş-Şerâi’, 9/400-403.

[69] Yemam bölgesinin idarecisi olan Sümame b. Üsâl, Müslüman olduktan sonra Hz Peygamberle savaşan Mekke’li müşriklere tahıl ihracatını durdurmuş Peygamber emir vermedikçe bu ticarete devam etmeyeceğini söylemiştir. Bu durumdan zarar gören Mekke’li müşrikler Hz. Peygamber’e ricada bulunmaları neticesinde Peygamber (s.a.v) ambargonun kaldırılmasını, ticaretin devam etmesini istemiştir. Buhari, Meğâzî, 70;  Müslim, Cihad, 59. 

[70] Meydânî, el-Lubâb fî Şerhi’Kitâb, 612; Mevsılî, el-İhtiyâr li Ta’lîli’l Muhtâr, 4/151; Serahsî, el-Mebsût,, 4/242.

[71] Bakara, 2/283.

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul