14 Mart 2026 - Cumartesi

Şu anda buradasınız: / / İslam Hukuku Ekseninde Savaş Ahlakı
İslam Hukuku Ekseninde Savaş Ahlakı

İslam Hukuku Ekseninde Savaş Ahlakı Doç. İsmail Yılmaz

 

Giriş

Toplumsal ilişkiler insanlık tarihi boyunca tekdüze bir gelişim göstermemiştir. Bu ilişkiler zaman zaman barış içerisinde devam ederken zaman zaman insanlar arasında ihtilaflar hatta çatışmalar meydana gelmiştir. Ancak din aracılığıyla toplumda var olan bu tür sıkıntıların önüne geçilmek istenmiş veya en aza indirgemek hedeflenmiştir. Bütün semavi dinler gibi İslam dini de barış dinidir. İslam’da Müslim-gayrimüslim bütün fertlerin can, mal, namus ve inançları dokunulmazlık zırhıyla muhafaza altına alınmıştır. Barış asıl, savaş istisnai bir durumdur. Savaş, başka devlet veya kabilelerle yapılan anlaşmalara muhalefet edenlere karşı ve Müslümanların topraklarını başkalarının saldırılarından korumak gibi sebeplerle meşru kılınmıştır.[1] İslam’da hangi durumlarda savaşa başvurulacağı, savaş öncesinde, esnasında ve sonrasında uygulanacak kuralların neler olduğu hem ayetlerde hem de Hz. Peygamber’in hadislerinde ve fiili sünnetinde detaylı bir şekilde görülmektedir. Hangi koşullarda savaşa başvurulması gerektiği hususunda İslam hukukçuları arasında fikir ayrılığının temelinde ayet ve hadislerin farklı yorumlanması yatmaktadır.[2] Fakihlerin büyük çoğunluğuna göre savaş İslam ülkesini ve Müslümanların güvenliğini tehdit eden, insanlığa rahmet olarak gönderilen son dinin insanlara ulaşmasını engelleyen güçlerle mücadele etmenin nihai çaresi olarak başvurulan bir çözüm yoludur. Bu bağlamda hukukçular söz konusu ayet ve hadisleri dönemin siyasi ve sosyal şartları içerisinde açıklamaktadırlar.[3]

Savaşın hem mahiyeti ve sınırları hem de savaş esirlerinin durumu ana hatlarıyla Kur’an’da ve Hz. Peygamber’in sünnetinde yer almıştır. Kur’an ve sünnet ışığında âlimlerin içtihadı ve yöneticilerin de uygulamalarıyla İslam’ın daha ilk dönemlerinde uluslararası ilişkiler ve savaş hukuku teşekkül etmiştir. Babası bir asker olan Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî’nin (805)[4] Siyerü’l-kebir isimli eseri bu konuda yazılmış ilk eserdir. Eser, o günün hâkim anlayışını göstermesi bakımından önemlidir. Mer’î hukuktaki uluslararası genel hukuka tekabül eden eserde hangi durumlarda savaşa başvurulacağına, savaştan önce ve sonra takınılacak tavırlara detaylıca yer verilmiştir.[5]

İslam’da savaş sırasında sivillerin canına kıyılmaması, ibadethanelerin, çevrenin dokunulmazlığının kurallarla güvence altına alınması, din, can, mal ve çevreye verilen önemi göstermesi açısından ve İslam’da savaş hukukunun temelini oluşturması bakımından öneme haizdir.[6] Bu yazıdaİslam ve Uluslararası hukukta savaşın nedenleri ve esirlerin durumu, incelenecek bu hususların günümüze yansımaları mukayese edilecektir.

  1. İslam Hukukunda Savaş

İnsanlık tarihi kadar eski bir geçmişe sahip olan savaş[7] kavramı Kur’an’da harp terimi ile ifade edilmiştir.[8] Harp sözlükte, barışın tersi,[9] düşmanla cenk etmek[10] anlamlarına gelmektedir. Literatürde ise iki topluluk arasında meydana gelen silahlı çatışma anlamında kullanılmaktadır.[11] Kâsânî (1191) savaşı “kişinin dil, mal ve canla beraber bunların dışındaki vasıtalarla savaşarak güç ve kuvveti Allah yolunda harcaması” şeklinde tarif etmektedir.[12] Modern hukukta savaş “tarafların çıkarlarını önceleyip taleplerini kerhen kabul ettirmek gayesiyle, uluslararası hukukta belirtilen kurallar çerçevesinde iki veya daha fazla devlet arasında yapılan silahlı çatışma” olarak tarif edilmiştir.[13] İslam hukukunda savaş hedef ve gaye bakımından modern hukuktaki anlamından farklı olduğu için savaş veya harp yerine cihâd kavramı kullanılmıştır. Cihâd, sözlükte “bütün gayret ve gücü sarf etmek” anlamına gelmektedir.[14] Fakihler ise cihâdı “İslam ülkesi veya Müslümanların güvenliğini tehdit eden, dinin insanlara ulaşmasını engelleyen güçlerle mücadele etme ve bu uğurda elden gelen gayretin gösterilmesi” olarak tarif etmişlerdir.[15] Savaş ve cihâd kavramları uluslararası genel hukuk alanına girmesi ve belli başlı kurallarla sınırlandırılması, kamu yararının gözetilerek karar verilmesi bakımından ortaktır. Savaşta sadece dünyevi maddi sebeplerle, zor kullanarak karşı tarafa istediğini yaptırma hedeflenirken cihâdda ise öncelikle düşmandan gelen saldırıyı püskürtme, Müslümanların güvenliğini sağlama, var olan zulmü ortadan kaldırma hedeflenmektedir.[16]

  1. İslam Hukukunda Savaş Nedenleri

İslam ve uluslararası devletler hukukunda hâkim yaklaşım devletlerarası ilişkilerde barışın asıl, savaşın istisnai bir durum olmasıdır. Hanefilere göre savaşın nedenleri düşman üstünlüğünü kırmak, tecavüzleri engellemek, müslümanların din ve dünya işlerini emniyet içerisinde yürütmelerini sağlamaktır.[17] Kur’an’da savaşa izin veren ilk ayet incelendiğinde savaş sebebi olarak düşman saldırısı ve müslümanların yurtlarından çıkarılmak istenmesi zikredilmektedir.[18] Ayrıca diğer ayetlerde “hiçbir zulüm ve baskı kalmayıncaya ve din yalnız Allah’ın oluncaya kadar savaşa devam edilmesi”[19] ve “düşmanın saldırılarına karşılık verilmesi  gerektiği”[20] ifade edilmiştir.

Savaş ilanından önce İslam’ı kabul etmeleri veya Müslümanların hakimiyetini kabul edip vergi ödemeleri hususunda elçiler gönderilirdi. Davete icabet etmeleri durumunda savaş yapılmazdı. İslam’ın ilk sistemli savaşı olarak kabul edilen Bedir savaşı öncesi Hz. Peygamber, Hz. Ömer’i müşriklere göndererek barış teklifinde bulunmuştur. Barış teklifinin kabul edilmemesi nedeniyle savaş kaçınılmaz olmuştur.[21] Hz. Peygamber’in bu yöntemini Hulefa-i Raşidin de aynı şekilde takip etmişlerdir. Aynı durum savaştan önce barış yollarını aramak için devletlerarası elçi gönderme veya arabulucular vasıtasıyla devam etmektedir. Esasen bütün hukuk sistemlerinde, bir devletin başka bir devlete karşı silahlı güç kullanmasında haklı bir sebebe dayanması gerekmektedir. Uluslararası devletler hukukunda da savaşın mutlaka bir sebebe dayanması gerekir. Sebepsiz savaş açmak işgal olarak nitelendirilmektedir.[22]

  1. Savaş Sırasında Dikkat Edilmesi Gereken Ahlaki İlkeler
    1. Savaşa Katılmayan Sivillerin Öldürülme Yasağı

İslam ahlakı hayatın her safhasında içselleştirilerek davranışlara yanıltılması gerektiği gibi en sıkıntılı durum olan savaştaki davranışlara da yansıtılması gerekmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bu hususta itidali emretmiş, her türlü aşırılık ve insan onurun yakışmayan davranıştan men etmiştir. Örneğin gece ansızın hiç bir topluluğa baskın yapmadığı bildirilmektedir.[23]  Zaruret  olmadıkça savaşta ateşin kullanılmasına, düşmanın yakarak imhasına sıcak bakılmamıştır.  Hz. Ömer  ve bazı sahabiler, karşı tarafın kullanmaması ve bir mecburiyet  olmaması durumunda, düşmanın ateşle yakılmasını doğru yasaklaşmıştır.  İmam Malik, İmam Şâfiî ve Süfyan es-Sevrî gibi  alimlerde aynı görüşü benimsemişlerdir.[24]

İslam hukukunda keyfî zulüm ve işkence yaparak öldürme, fiilen savaşa katılmayanların öldürülmesi, insan ve hayvanların vücut ve organ bütünlüğüne zarar verme, ağaçların yakılması, temel gıda maddeleri ve ürünlerin yakılması ve yağmalanması, taşkınlık ve çirkeflik, tecavüz ve gayrimeşru münasebette bulunma, sebepsiz yere rehin ve esirleri öldürme, ölen düşman askerlerinin bedenlerine zarar verme gibi eylemler yasaklanmıştır.[25] Bu kuralların tamamının Makāsıdü’ş-Şerîa’ dokunulmazlığı olan zarûriyât-i hamse’den sayarak koruma altına aldığı görülmektedir. Adalet ilkesi gereği sadece düşman safların Müslümanlara karşı savaşanlar öldürülebilir.

İslam’da herkesin yaşama hakkı vardır. Savaşa katılmayan sivil statüsündeki kadın, çocuk, yaşlı, engelli, kör, din görevlisi, keşiş, münzevi, yaşlı veya efendileri ile birlikte savaşa katılmak zorunda kalan köle ve hizmetçilerin öldürülmesi caiz değildir.[26] Ancak savaşanlara geri hizmette destek vermeleri durumunda sivillik vasfını yitirdiklerinden öldürülmelerinde bir beis yoktur.[27] Hz. Peygamber savaşa katılmayan sivillere zarar verilmemesi konusunda ashabını uyarmıştır. Savaş sırasında kadın, çocuk, bunak, yaşlı, din adamları, kendi işleriyle meşgul olan hizmetçilere zarar verilmesi veya öldürülmesini yasaklamıştır.[28]

Ebân b. Osmân’ın, Hz. Peygamber’den (s.a.s.) rivayet ettiğine göre şöyle buyurmuştur: “Askerlerinizin bozgunculuk  (fesat)  yapmasına engel olun! Çünkü fesat çıkaran her ordunun  kalbine Allah bir korku salar. Askerlerinizi ihanetten (gulûl) sakındırın! Çünkü ihanet, çalıp çırpma, talanda bulunan her ordunun başına Allah bir başka belayı gönderir. Askerlerinizi zinadan alıkoyun! Çünkü Allah, zina yapan her askere iki ölüm (salgın ve bedensel ölüm) musallat eder.” Hz. Peygamber (SAV) çatışmalar esnasında çocukların da öldürüldüğünü işitince: “İnsanlara ne oluyor da çocukları (insanların zürriyetini) öldürecek kadar işi ileriye götürüyor?” diye tepki göstermiş, bir kişinin:“onlar sadece müşriklerin çocuklarıydı” sözü üzerine de: “Dikkat edin, sizin en hayırlı olanlarınız da (bir zamanlar) müşriklerin çocukları (idi)” ifadesini kullanarak:“Sakın çocukları öldürmeyin, sakın çocukları öldürmeyin!” buyurmuştur.[29]

  1. İşkence ve Vücut Bütünlüğüne zarar verme Yasağı

İslam savaş ahlakının temelini oluşturan bir diğer hususta insanların vücut bütünlüğünün korunarak saygınlığının zedelenmemesidir. Özellikle İslam’ın geldiği ilk dönemde Arap yarımadasında savaşlarda herhangi bir kuralın olmadığı, zulüm ve vahşette sınır tanımayan, insanlık dışı işkencelerin olduğu bu dönemde İslam’ın getirmiş olduğu işkence yasağı, organ bütünlüğünün korunmasına dikkat etme reform niteliğindedir. Cahiliye döneminde yangın olan seber islam’la birlikte yasaklanmıştır.[30]

  1. Çevrenin Korunması

İslam’da savaş sırasında doğa ve ibadethanelerin dokunulmazlığı vardır.  Savaşta doğaya zarar verilmesi de uygun görülmemiştir. Kur’an’ı Kerim’de “İnsanlardan öylesi vardır ki dünya hayatı konusundaki sözleri senin hoşuna gider; o, hasımların en yamanı olduğu halde kalbinde olana Allah’ı şahit de tutar. Hâkimiyeti ele aldığında ise ülkede bozgunculuk çıkarıp ürünleri ve nesilleri yok etmeye çalışır. Allah bozgunculuğu sevmez.”[31] buyrulmuştur. Ayet dikkatle incelendiğinde en zor zaman olan savaş sırasında dahi olsa doğaya zarar vermek, ekinleri ve ormanları yakmak bozgunculuk olarak nitelendirilmiştir. Ayrıca dikkat edilmesi gereken bir hususta çevrenin sadece ağaç ve ekinlerden ibaret olmadığıdır. Hava, su kaynakları, yeraltı kaynaklarına zarar vermede bu kabilden değerlendirilmelidir. Özellikle günümüzde duyarsız bir şekilde silahlanma biçimleri, teknolojinin gelişmesiyle birlikte çevreye verilen zararlar farklı bir boyut almıştır.

İbn Ömer’in “Rasulullah Benî Nadîr Yahudilerinin hurma ağaçlarını kestirdi ve yaktırdı”[32] rivayeti düşmanının siper olarak kullandığı, savaşta yararlandığı ağaçlar olup savaş taktiği olarak emredilmiştir. Ayrıca Benî Nâdir Yahudileri başta olmak üzere Yahudilerin en önemli gelir kaynağı olan hurma ağaçlarının kesilmesi Müslümanlara karşı müşriklerle bir olup ihanet eden Yahudilere karşı bir yaptırım ve teslim olmalarını sağlamak için iktisadi açıdan zor durma düşürmek için verilmiş bir emirdir.[33] Hz. Ebu Bekir’in kumandanına: “…Meyve veren ağaçları kesip ayakta duran binaları yıkma! Gıda olarak yemenin  dışında bir nedenle develeri ve koyunları öldürme!  Arıları sakın yakma ve boğma!”  şeklinde  talimatları konunun daha iyi anlaşılması bakımından önemlidir. [34]

Ayrıca savaşta kullanılan haricindeki hayvanları yiyecek temini gibi makul bir neden hariç, gereksiz biçimde telef etmek ve hayvanları yaralayıp bu vaziyette ıstırapla  ölmelerine  sebebiyet  vermek  de  İslam  hukukunda   uygun görülmemiştir.

  1. İbadethanelerin Korunması

İslam barış dinidir. Savaş kaçınılmaz olduğu durumlarda başvurulan istisnai bir durumdur. “Zaruretler, zaruret miktarınca takdir olunur” kuralına uygun olarak kilise, havra gibi ibadethanelerde dokunulmazdır. Hangi dine mensup olursa olsun kendi hür iradeleriyle ibadet etmelerine olanak sağlanmalı ve bu bağlamda ibadethanelere zarar verilmemesi gerekmektedir. Bu hususta Kur’an’ı Kerim’de “Eğer Allah’ın, insanların bir kısmıyla diğer kısmını engellemesi olmasaydı, manastırlar, kiliseler, havralar ve mescidler -ki oralarda Allah’ın adı çokça anılır- yıkılır giderdi. Allah kendi dinine yardım edenlere muhakkak yardım edecektir. Kuşkusuz Allah güçlüdür, mutlak galiptir”.[35] buyrulmuştur. Hz. Peygamber’de (s.a.s) bu hususa önem vermiştir. Hayber’in fethi sırasında ele geçirilen Tevrat nüshalarının Yahudilere teslim etmiştir.[36]

Hz. Ömer’in hicretin 16 yılında Bizanslıların tahrip ederek toprağa gömdüğü bir havrayı bizzat çalışarak ortaya çıkarıp temizlemesi ve Hıristiyanların en büyük kilisesi Kıyamet Kilisesi’ne dokunmayıp koruması İslam’ın ibadethanelerin dokunulmazlığına gösterdiği saygıyı göstermesi açısından önemlidir.[37] 

  1. Savaş sonrası dikkat edilmesi Gereken Ahlaki İlkeler
    1. Ölülere Saygı

İnsan, ruh ve bedeni ile bütün olarak saygın bir varlıktır ve makâsıd şeria kapsamında dokunulmazdır.  Ölü veya diri can ve beden bütünlüğüne karşı işlenen haksız saldırılar karşısında İslam hukuku, çok ağır ve caydırıcı cezalar ön görmüştür. Hz. Peygamberin (s.a.s) “Ölünün kemiğini kırmak, (kötülük,  günah  olarak) dirinin  kemiğini kırmak gibidir.” Hadisi İslam’ın ölü veya diri insana göstermiş olduğu saygıyı göstermesi açısından önemlidir.[38] Kişinin vücudundaki tüm azalar diriyken nasıl saygın ise öldüğünde de saygınlığı devam etmektedir. Bu bağlamda İslam hukukunda organ satışı, ticarete konu edilmesi caiz görülmemektedir.  Bu saygınlık dini mensubiyetinden ziyade yaratılış bakımından Allah’ın kulu olması bakımındandır.  Câbir b. Abdullah’dan gelen bir rivayette: “Yanımızdan bir cenaze geçmişti. Hz. Peygamber (s.a.s), hemen o cenaze için ayağa kalktı, biz de (ona uyarak) kendisi ile beraber ayağa kalktık ve ‘Ey Allah’ın Resulü, bu bir Yahudi hanımın cenazesidir’ dedik. Hz. Peygamber (s.a.s) (bunun  üzerine):‘Şüphesiz ölüm korkunç bir şeydir, cenazeyi gördüğünüzde hemen ayağa kalkınız’ buyurdular.[39]

Hz. Peygamber (s.a.s), düşman cesetlerinin iadesi talebine olumlu bakmıştır. Hendek Savaşı’nda Müslümanların bulunduğu bölgeye geçerken hendeğe düşerek Hz. Ali’nin müdahalesi ile öldürülen  Nevfel b. Abdullah el-Mahzûmî’nin  bedeni Hz. Peygamber (s.a.s) tarafından hiçbir bedel almadan teslim edilmesini talimat vermiştir.

  1. Yağma Yasağı

İslam’da ganimet elde etmek gayesiyle savaşmanın uygun olmadığı daha önce ifade edilmişti. Ancak savaşın kaçınılmaz sonuçlarından biri de elde edilen ganimetlerdir. Savaş esnasında ve akabinde insanların canları gibi mal ve namuslarına yönelik de haddi aşmak, yağma-gasp, tecavüz gibi taşkınlıklar men edilmiştir Savaş bitiminde belli usuller çerçevesinde düşman mallarının,  savaş araç ve gereçlerinin toplanması gerekmektedir. Bunun ardından devlet hazinesi ve mücahitlerin paylarına göre dağıtım veya hesaplarına kaydı, devlet başkanı veya yetkilendirdiği kişilerin kontrol ve koordinasyonunda  gerçekleştirmelidir. Bu, talan, gasp ve yağmadan tümüyle farklı bir durumu ifade etmektedir. Ganimete dair usuller bir hukuka, düzene tâbidir ve keyfiliğe, zorbalığa konu olamaz.[40] Ebu Musa el-Eş’ari’den gelen “Ey Allah’ın Elçisi, bir kimse ganimet için, diğer birisi kendisinden söz edilsin diye, birisi de kahramanlığını  ortaya koymak için  savaşmaktadır. Kimin cihâdı Allah yolunda (kabul edilecektir)?” diye sorulduğunda,  Hz. Peygamber (s.a.s) ‘Kim, Allah’ın buyruğu her tarafa yayılsın ve O’nun dini daha yüce (her tarafa hâkim) olsun diye savaşırsa (sadece o Allah yolundadır)”[41] şeklinde cevap vermesi savaşın tek gayesini açıklaması hususunda önem arz etmektedir.

  1. Savaş Esirleri

Esir آسير Arapçada ‘‘bağlamak, tutmak, hapsetmek’’[42] anlamlarına gelen ‘‘e.s.r.’’ kök fiilinden türetmiştir, Esir, “ip ile sıkıca bağlanan”[43] anlamına gelmekte olup bağlanmamış dahi olsa savaşta ele geçirilen ‘‘tutsak’’ için kullanılan bir sıfattır. Bu terim hapis ve zindanlardaki tutuklular için de kullanılmıştır.[44] Terim olarak “esir savaşta canlı olarak ele geçirilen erkek savaşçılar” şeklinde tarif edilmektedir.[45] Diğer bir tarifte ise “iki topluluk arasında savaşa yol açabilecek bir düşmanlık sebebiyle taraflardan birinin eline geçen kişi” şeklinde tarif edilmiştir.[46] Esir kelimesinin savaşta ele geçen ve asıl muharip unsur olan yetişkinler için kullanılmasına karşılık, “seby” kavramı ise yalnızca kadın ve çocuk tutsakları için kullanılmaktadır. Esir kelimesi bazen erkekleri ve kadınları kapsayacak şekilde kullanıldığı hâlde seby erkekler için kullanılmaz.[47]

  1. İslam Hukukunda Esirler

İslam hukukunda esirlerin her ne kadar dinî ve etnik yapısına göre farklı değerlendirmeler olsa da devlet başkanının kararıyla uygun görülmesi durumunda köleleştirilip beşte biri ayrıldıktan sonra geriye kalanların savaşa katılmış mücahitlere dağıtılması genel olarak kabul görmüştür. Kadın ve çocukların da içerisinde olduğu savaşçı olmayan kişilerin öldürülmeyip köleleştirilmesi ve taksim edilmesi noktasında fikir birliği olduğu görülmektedir.[48]

Enfal Suresi 67-68. ayetlerinde Bedir günü esirlerin öldürülmelerinin, fidyeyle veya fidyesiz serbest bırakılmasından daha uygun olduğu anlamı çıkmaktadır. Enfal 12. ve Muhammed 4. ayetleri bedir günü esirlerin öldürülmesiyle ilgilidir. Çünkü savaşın olduğu ortam Müslümanların sayıca az, kuvvet bakımından zayıf olduğu bir ortamdır.[49] Daha sonra durum değiştiğinde müfessirler Muhammed Suresi 4. ayetti esirlerin karşılıksız veya fidye karşılığında serbest bırakılabileceği şeklinde tefsir etmişlerdir.[50] Bu konuda Hz. Peygamber’in uygulaması ayetlerin doğru anlaşılması için önem arz etmektedir. Hz. Peygamber hem savaşın doğasında bulunan acı ve intikam duygularını hafifletmek hem de İslam’ın rahmet dini olduğunu göstermek amacıyla ele geçirilen esirlere karşı şefkatli davranmış ve onlara insanca davranılmasını emretmiştir.[51] İslam düşmanlarının önde gelenlerinden dahi olsa onlara işkence edilmesine izin vermemiştir. Zaman zaman esirlerin durumunu görmek için ziyarette bulunmuştur.[52] Hz. Peygamber dönemindeki ilk esirler hicretten on yedi ay sonra Abdullah b. Cahş (625) komutasında gönderilen Batn-ı Nahle Seriyyesi’nde ele geçirilen Osman b. Abdullah ve Hakem b. Keysan isimli iki esirdir.[53] Haram aylarında vuku bulan bu olayı Hz. Peygamber tasvip etmemiş ve iki esir bir müddet sonra kişi başı kırk ukiyye[54]  fidye karşılığında serbest bırakılmıştır.[55] Müslümanların çok sayıda esir elde ettiği ilk savaş hicretin ikinci yılında yapılan Bedir Gazvesi’dir. Bedir’de müşriklerden yetmiş kişi öldürülürken yetmiş kişi de esir alınmıştır.[56] Hz. Peygamber esirleri sahabeler arasında dağıtmış, onlara iyi muamelede bulunulmasını tavsiye etmiştir. Esirlerin akıbeti hakkında sahabeyle istişare etmiş, Hz. Ömer ve Sa’d b. Muaz gibi sahabiler esirlerin en yakın akrabaları tarafından öldürülmeleri, Hz. Ebu Bekir ise fidye karşılığında serbest bırakılmaları şeklinde fikir sunmuşlardır. Hz. Peygamber, Hz. Ebu Bekir’in görüşüne katılmış ve esirlerin mali durumlarına göre 1000-4000 dirhem arasında fidye ödemeleri, mali durumu iyi olmayanlar ise 10 kişiye okuma-yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakmıştır.[57]  Bedir Gazvesi’nden sonra ele geçirilen ikinci büyük esir topluluğu hicretin ikinci yılında anlaşmayı bozan Beni Kaynuka Yahudileridir.[58] Kalelerinde on beş günlük kuşatmadan sonra Hz. Peygamber’in vereceği karara razı olmak üzere teslim olmuşlardır. Hz. Peygamber de Medine’yi terk etmelerini emretmiştir.[59] Hicretin beşinci yılında Beni Mustalık Gazvesi esir alınan başka bir gazvedir. Müslümanların galibiyetiyle sonuçlanan gazvede on müşrik öldürülmüş, savaş alanında bulunan kadın ve çocuklar esir alınmıştır.[60] Müslümanlar ganimet olarak bu savaştan 600 veya 700 esir, beş bin koyun ve iki bin deve ele geçirdi. Hz. Peygamber, Beni Mustalik’in reisi Harise’nin kızı Cüveyriye ile evlenince sahâbiler Peygamber’in akrabası kabul ettikleri esirleri serbest bıraktılar.[61] Hendek Savaşı sırasında müslümanlarla yaptıkları anlaşmayı bozan Beni Kurayza Yahudilerinin kaleleri Hz. Peygamber ve ordusu tarafından 25 gün kuşatma altına alınmış, Hz. Peygamber’in vereceği hükme boyun eğip teslim olmaları istenmiş, onlar da Sad b. Muaz’ın (627) vereceği hükme razı olmak kaydıyla teslim oldular. Sa’d b. Muaz erkeklerin öldürülmesi, kadın, çocuk ve mallarının ganimet olarak paylaştırılmasına hükmetti.[62] Mekke fethinden hemen sonra hicri sekizinci yılda gerçekleşen Huneyn Gazvesi’nde de altı bin esir, yirmi dört bin deve, kırk binden fazla koyun ve bir miktar gümüş ele geçirildi. Ganimetlerin taksiminden sonra Hevazin heyeti Peygamberimizin huzuruna gelip Müslüman olduklarını bildirerek affedilmelerini ve esirlerin serbest bırakılmasını istediler. Hz. Peygamber de kendisinin ve aile mensuplarının hissesine düşen esirleri serbest bıraktığını ilan etti. Ensar ve muhacir de aynı şekilde davranmıştır. Serbest bırakmak istemeyenler ise elde edilecek ilk ganimetten her esir için altı deve verilmesi taahhüdü karşılığında ikna edilerek tüm esirler serbest bırakılmıştır.[63]

Esirler fidye ile veya karşılıksız serbest bırakılıncaya kadar insani ihtiyaçları karşılanmak üzere bazen sahabe arasında dağıtılır, bazen de mescitte tutulurdu. Kadınların Remle bint Haris isimli sahabenin evinde tutulduğuna dair rivayetler bulunmaktadır.[64]  O dönemde esirlerin sadece barınma ve iaşelerinin karşılanmadığı, aynı zaman yurduna dönmek için mali gücü olmayanlarında serbest bırakıldığında yol ücretlerinin ödendiğine dair rivayetler mevcuttur. Huneyn gazvesinde esir alınan kadın ve çocuklardan oluşan altı bin kişinin hurma dallarıyla kendilerine gölgelik yaptığını görünce Hz. Peygamber Büsr b. Süfyân’ı Mekke’ye esirlere giyecek alması için göndermiş ve esirleri giydirdi.[65] Hz. Peygamber’in esirleri giydirip maddi durumu olmayanların memleketlerine ulaşması için yol masraflarını karşıladığına dair örneklerden biri de Adî b. Hâtim’in kız kardeşi Seffâne’dir. Remle bint Haris’in evinde tutsak olan Seffâne, Hz. Peygamber’e babasının öldüğünü, kardeşinin kaçtığını söyledikten sonra kendisinin serbest bırakılmasını talep eder. Kendisini Şam’a götürecek birini bulduğunda Hz. Peygamber, onun giyecek elbise, binek ve yol ihtiyaçlarını karşılayarak serbest bıraktı.[66]

İslam hukukunda savaş esirlerine uygulanacak hükümler zaman ve mekâna, Müslümanların güç bakımından kuvvetli ve zayıf olmalarına, savaşılan devletin Müslüman esirlere karşı tutumuna göre farklılık gösterebilir. İslam hukukuna göre esirin beslenme ihtiyacı esir alan devlet tarafından karşılanır. Kur’an’da iyi kulların özellikleri sayılırken “Onlar kendi canları çektiği halde yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.”[67] buyurulmaktadır. Hz. Peygamber de “ben açım, bana yemek verin” diye seslenen esire, “bu senin ihtiyacındır,” şeklinde karşılık vermiş ve yemek verilmesini emretmiştir.[68] Bu yaklaşımların bir sonucu olarak sahabe kendisine emanet edilen veya hissesine düşen esirlere kendi yediklerinden dahi iyi yiyecekleri vermişlerdir.[69] Ayrıca esirler sıcak, soğuk, saldırı gibi tehlikelerden korunurlar. Esirler arasında çok yakın akrabalar özellikle de anne çocuğundan ayrılmaz.  Özel hâllerde esirlerin makam ve mevkilerine göre hürmet gösterilir. Zorla çalıştırılmazlar. Disiplini bozarsa veyahut da kaçmaya çalışırsa komutanın vereceği cezaya göre cezalandırılır.

 Bu konuda İslam hukukçuları arasında fikir ayrılıkları bulunmaktadır. Ebu Hanife’ye göre devlet başkanı/halife savaş esirleri arasında bulunan askerleri öldürme, köleleştirip savaşa katılanlar arasında paylaştırma ve zimmî statüsüne geçirerek karşılıksız salıverme gibi üç seçenekten birini uygulamada serbesttir. Ayrıca Ebu Hanife ile Ebu Yusuf esirlerin fidye karşılığında serbest bırakılmasını caiz görmemiştir. İmam Muhammed ise ihtiyaç olması durumunda meşru görmüştür.[70]

İmam Malik, karşılıksız serbest bırakma dışında esirlerin öldürülmesi, köleleştirilmesi ve fidye karşılığında serbest bırakılması gibi seçenekleri uygulamada devlet başkanı veya komutanın kamu yararına uygun bir karar verme salahiyetine sahip olduğu görüşündedir.[71] İbn Rüşd (1198) Maliki mezhebinde, din adamları hariç savaş esirlerinin tamamının kölelik statüsünde olacağına dair icmâ olduğunu ifade eder.[72] Bu konuda İmam Şafiî ve Ahmed b. Hanbel ise devlet başkanının esirlerin öldürülmesi, köleleştirilmesi, fidye karşılığında, Müslüman olma ihtimalleri veya Müslümanlara karşı tekrar savaşmayacaklarından emin olunması durumunda karşılıksız serbest bırakılması gibi seçeneklerinden birini uygulanabileceği görüşündedir.[73]

İslam hukukçularının yukarıda bahsi geçen görüşlerini kendi bulundukları zaman, mekân ve şartlar içerisinde değerlendirmek gerekir. Günümüz şartlarında devlet başkanına tanınan seçme hürriyeti mutlak bir özgürlük olarak anlaşılmamalı,  “Raiyyenin üzerindeki tasarruf maslahata menuttur”[74] kaidesiyle bu hürriyet sınırlandırılmalıdır. Kamu yararı zaman, mekân ve şartların değişmesiyle değişebilmektedir.

  1. Esirlerin Öldürülmesi

Esirlerin öldürülmesi konusundaki görüş farklılıkları esirlerle ilgili ayetlerin nesh edilip edilmediğinden, ayetlerin yorumlanmasından ve Hz. Peygamber’in uygulamalarındaki farklılıklardan kaynaklanmaktadır.[75] Esirlerin öldürülmesi gerektiğini savunan fakihler görüşlerini Hz. Peygamber’in Bedir savaşı, Beni Kurayza Yahudilerinden eli silah tutan erkeklerin öldürülmesi fiilerine dayandırmaktadırlar.[76] İbn Hişam (833)’da geçen rivayette Beni Kurayze’den 600-800 kişi öldürülmüştür.[77] Muhammed Suresi 4. ayetinin esirlere yapılacak muameleyi iki seçenekle sınırlama veya esirlerin öldürülmesini yasaklama gibi bir amacı yoktur. Düşmanı iyice sindirmeden esir alınmasının yasaklanışı, daha sonra esirlerin karşılıksız veya fidye karşılığında serbest bırakılması emri vücub değil ibaha ifade eder.  Hanefi mezhebine göre Hz. Peygamber’in yukarıda bahsi geçen uygulamalarına istinaden savaş esirlerinin öldürülmesi caizdir.[78]  Ebu Yusuf (798) ihtiyaç olmadığı durumlarda esirlerin fidye karşılığında serbest bırakılmasını caiz görmezken, İmam Muhammed ise her durumda fidye karşılığında serbest bırakılmaları gerektiği görüşündedir.[79] Esirlerin öldürülmesi ile ilgili Malikîler erkek esirlerin öldürülebileceğini, Şafiîler de bu konuda devlet başkanının öldürme, köleleştirme, karşılıklı veya karşılıksız serbest bırakma gibi seçenekler arasında tercih yapmada özgür olduğunu düşünmektedirler.[80] Bu görüş bize hukuki muhayyerliğin olduğunu göstermesi açısından önemlidir.  Hanbelîler serbest kalmaları durumunda zarar vermelerinden endişe edilen esirlerin öldürülmesi, zararından emin olunan ve maddi durumu iyi olanların fidye karşılığında serbest bırakılmaları, iman etmeleri muhtemel olanların karşılıksız bırakılmalarının uygun olacağı görüşündedir. Kadın ve çocukların köleleştirilmesinin maslahata daha uygun olacağını düşünmektedirler.[81]

  1. Esirlerin Serbest Bırakılması

Hz. Peygamber zamanında esirlerin büyük çoğunluğu fidye karşılığında, karşılıksız veya takas yoluyla serbest bırakılmıştır. Hz. Peygamber’in “Kimse kardeşinin elindeki esiri haksız yere öldürmesin[82] hadisi de esirlerin haksız yere öldürülmediklerini teyit etmektedir. Esirler konusunda Hz. Peygamber’in yukarıda zikredilen uygulamaları genelde fidye karşılığında, durumu olmayan esirleri de bazen karşılıksız bazen de sahabeye okuma-yazma öğretmesi karşılığında serbest bıraktığı anlaşılmaktadır. Ben-i Nahle seriyyesinde esir alınan iki kişi, kişi başı 40 ukıyye,[83] Bedir gazvesinde esirler, mali durumlarına göre 1000-4000 dirhem arasında fidye karşılığında serbest bırakılmıştır. Öte yandan mali durumu iyi olmayan esirler 10 kişiye okuma-yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakılmıştır.[84] Adî b. Hâtim’in kız kardeşi Seffâne’yi Hz. Peygamber, giyecek elbise, binek ve yol ihtiyaçlarını temin ederek karşılıksız salıvermiştir.[85] Esirler arasında Müslümanların akrabası bulunması hâlinde alınan fidyeler mal cinsinden olabileceği gibi karşılıklı esir değişimi şeklinde de olabilmektedir.[86] Hanefilere göre esirin darülharbe dönmek üzere karşılıksız veya fidye karşılığında serbest bırakılması tekrar Müslümanlara karşı saf tutma ihtimallerinden dolayı caiz değildir.[87]

  1. Esirlerin Karşılıklı Mübadele Edilmesi

Ebu Hanife hariç diğer Hukukçulara göre düşman esirleri Müslüman esirlerle mübadele yoluyla serbest bırakılabilir. Onların bu konudaki delilleri ise esirin bir karşılıkla serbest bırakılacağını bildiren ayetle, Hz. Peygamber’in uygulamalarıdır. Ayrıca bu yolla düşmanın elinde olan Müslüman esirler düşmanın her türlü eziyetine, baskısına veya işkencesine maruz kalmaktan korunmuş olur.[88] Esirlerin mübadelesi konusunda Ebu Hanife caiz olmadığı, İmameyn ise caiz olduğu görüşündedir. Ebu Yusuf, esirlerin mücahitlere ganimet olarak dağıtılmasından sonra mübadele olmaz derken; İmam Muhammed olabileceği görüşündedir.[89] Savaş esirleri hakkında muasır alimler arasında esirlerin öldürülmesine ve köleleştirilmesine karşı olanlar,[90] öldürülmelerini bazı şartların oluşması hâlinde caiz görenler,[91] uluslararası hukuk çerçevesinde mütekabiliyet kapsamında köleleştirmeyi kabul edenler,[92] öldürme ve köleleştirmeyi siyaset-i şer’iyye bağlamında açıklayanlar[93] olmak üzere dört faklı görüş vardır. Daha önce devlet başkanının yetkisi ve tasarrufunda olan köleleştirme kararı, günümüzde insan hakları kapsamında yasaklandığından uygulanama imkanı yoktur.[94]

Sonuç

İslam hukukunda savaş son olarak başvurulan bir çözüm yöntemidir. Savaşa başvurmamak için gereken özeni gösteren İslam, kaçınılmaz olması durumunda da keyfi öldürmenin önüne geçmek, can kaybını en aza indirgemek için savaşı birtakım kurallarla sınırlandırmıştır. Bu kurallarla savaşa katılmayan veya pasif konumda olan kadın, çocuk, yaşlı, engelli, din adamı gibi sivillerin yaşama hakları garanti altına alınmıştır.  Hz. Peygamber’in barışçıl tutumu, savaş esnasında dahi insan hayatına verdiği değeri göstermesi ve savaşı belli başlı birtakım kurallarla sınırlandırması, İslam’a özgü bir savaş hukukunun oluşmasına da zemin hazırlamıştır. Esirler karşılıksız, fidye veya herhangi bir karşılıkla, mübadeleyle serbest bırakılıncaya kadar gıda, giyim ve barınma gibi kişisel ihtiyaçlarından müslümanlar sorumludur. Hz. Peygamber döneminde esirler kamplarda toplu hâlde veya hapishanelerde tutulmak yerine genelde sahabeler arasında bakımlarını üstlenmeleri ve gözetim altında tutulmaları için dağıtılır veya Mescidi Nebevi’de tutulurdu.

Hz. Peygamber’den sonraki dönemlerde devlet başkanı kamu yararı kapsamında savaş esirlerini öldürme, karşılıksız veya fidye karşılığı serbest bırakma, mübadele, köleleştirme ve cizyeye bağlama gibi seçenekler arasından birini tercih ederdi. Ancak esirlerin öldürülmesi veya köleleştirilmesi konusunda devlet başkanına tanınan tercih hakkının müslümanların o dönemdeki savaş gücü, müslümanlara karşı tekrar savaşma ihtimallerine karşı alınmış bir hükümdür. Savaş esirlerinin köleleştirilmesi konusu dönemin şartları bağlamında değerlendirilmelidir.

Kölelikle ilgili dikkati celbeden diğer bir husus da İslam’ın o dönemde var olan kölelik anlayışına reform niteliğinde değişiklik getirmiş olmasıdır. Köle, müslim-gayrimüslim olsun can güvenliği, yeme, içme, giyim ve barınması bakımından sahibi üzerinde haklara sahiptir. Köle sonuçta insandır ve insanca muameleyi hak etmektedir. Kendisine işkence edilmesi, takatinin üzerinde iş verilmesi caiz değildir. Ayrıca mezheplerin görüşleri kendi yaşadıkları dönem şartlarında değerlendirildiğinde savaş esirlerine bakış açıları süregelen bir olgunun yansıması niteliğinde anlaşılmalıdır. Çünkü esirlerin öldürülmesi, köleleştirilmesi, fidye karşılığında ve duruma göre karşılıksız serbest bırakılması Arap toplumunda uygulana gelen bir örf halini almıştı. Hz. Peygamber’in uygulamaları dikkatle incelendiğinde esirlerin fidye karşılığında, karşılıksız bırakılmasının çoğunlukta olduğu görülür. İslam’ın köleliği en aza indirme ve tedricen kendiliğinden bitirilmesi siyasetini uygulamıştır. Konu Siyaset-i Şer’iyye bağlamında düşünüldüğünde esirlerin köleleştirilmesinin zorunluluk değil, tercih meselesi olduğu görülecektir.

Günümüzde savaş ahlakına dikkat edenler Hz. Peygamber’den bu yana bu ahlakı içselleştirmiş Müslüman devletlerdir. Dosta güven veren, sivil kayıplarını aza indirgemek için gerektiğinde canını feda etmekten çekinmeyen bir ahlaka sahip askerlerin varlığı mazlum milletlere ümit olmaktadır. Sözde medeniyetin beşiği gayrimüslimler ise atalarından tevarüs ettiği çocuk, kadın, din adamı, sivil ayırt etmeksizin yapmış oldukları katliam, tecavüz, yağma gibi savaş ahlakına sığmayan savaş suçlarını işlemekte ve uluslararası savaş kurallarını hiçe saymaktadırlar. Yakın zamanda Bosna’da, Irak’ta, Suriye’de Myanmar’da Afganistan’da ve son olarak Filistin ve Gazze’de yapılan katliam ve soykırımlar esefle müşahede edilmektedir.

 

 


[1] İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı (Ankara: DİB Yayınları, 2014), 150-151.

[2] Bakara, 2/191; Tevbe, 9/29,207; Tevbe, 9/36, 208; Enfâl, 8/65, 200; Muhammed, 47/35.

[3] Ahmet Yaman, İslam Kamu Hukuku (Ankara, Bilay Yayınları, 2020), 171

[4] Vâsıt’ta 132 yılında dünyaya geldi. Ailesi Abbâsî hilâfetinin kurulması üzerine Vâsıt’ı terkedip Kûfe’ye yerleşmiş ve Şeybanî burada yetişmiştir. On dört yaşından itibaren dört yıl Ebû Hanîfe’nin ilim meclisinde bulunan Şeybanî, hocasının vefatından sonra onun fıkhî görüşlerini ve yöntemini başta Ebû Yusuf olmak üzere talebelerinden öğrenmeye devam etti Kaynaklarda Şeybânî’nin yaşadığı dönemde Abbâsî halifelerinden sadece Hârûnürreşîd ile ilişkisinden söz edilmekte ve bunun da Ebû Yûsuf’un aracılığıyla başladığı belirtilmektedir. Hârûnürreşîd, Şeybânî’yi yine Ebû Yûsuf’un tavsiyesiyle Abbâsî halifelerinin yazlık başşehri Rakka kadılığına tayin etti. Şeybânî, Ebû Yûsuf vefatıyla şeyhülislamlık makanına getirildi. Şeybânî hayatının sonuna kadar bu görevde kaldı. 189 yılında Hârûnürreşîd’in refakatinde gittiği Rey’de vefat etti ve oraya defnedildi. (Aydın Taş, “Şeybânî”, Diyanet İşleri Başkanlığı İslam Ansiklopedisi (İstanbul, TDV Yayınları, 2010), 39/38)

[5] Muhammed b. Ebî Sehl es-Serahsî, Şerhu Siyerü’l Kebir, thk. Muhammed Ebu Zehra -Mustafa Zeyd (Kahire, Kahire Üniversitesi Matbaası, 1958), 63-68; Taş, “Şeybânî, ” , 39/40-42.

[6] Serahsî, Şerhu Siyerü’l Kebir, 175-190; Muhammed Hamidullah, Hz. Peygamberin Savaşları ve Meydan Savaşları, İslam Harp Tarihine dair Bir Tetkik, Trc. Salih Tuğ (İstanbul, Yağmur Yayınları, 3. Baskı, 1981), 83.

[7] Abdurrahman b. Muhammed b. Haldun Hadrâmî, Kitâbü’l-ʿİber ve dîvânü’l-mübtedeʾ ve’l-aber fî eyyâmi’l-ʿArab ve’l-ʿAcem ve’l-Berber ve men âs̱erahüm min evi’s-sulâni’l-ekber (Mukaddime) trc. Halil Kendir (İstanbul, Marmara Belediyeler Birliği Kültür Yayınları, ts.), 1/409

[8]   Mâide, 5/64; Enfâl, 8/57; Muhammed, 47/4.

[9] Ebü’l-Fazl Cemâlüddîn Muhammed b. Mükerrem b. Alî b. Ahmed İbn Manzûr, Lisânü’l-‘Arab (Beyrut, Daru’s Sadr, ts.), 1/302.

[10] Mehmet Erdoğan, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü (İstanbul, Ensar Yayınları, 2013), 180.

[11] Ahmet Yaman, “Savaş” Diyanet İşleri Başkanlığı İslam Ansiklopedisi (İstanbul, TDV Yayınları, 2009), 36/189.

[12] Alâüddîn Ebû Bekr b. Mes‘ûd b. Ahmed el-Kâsânî, Bedâʾiʿu’ṣ-ṣanâʾiʿ fî tertîbi’ş-şerâʾiʿ, thk, Ali Muhammed Muavvad-Adil Ahmed Abdulmevcud (Beyrut,Daru’l Kutibi’l İlmiyye, 1997), 9/376

[13] Yaman, “Savaş”, 36/189

[14] İbn Manzûr, Lisanü’l-‘Arab, 3/134; Ebü’l-Kāsım Hüseyn b. Muhammed b. el-Mufaddal er-Râgıb el-İsfahânî, Müfredât elfâzi’l Kur’an, thk. Necip el-Mâcidî (Beyrut, Mektebetü’l Asriyye, 2009), 115.

[15] Yaman, İslam Kamu Hukuku, 171.

[16] Vehbe Mustafa Zuhaylî, Eseru’l Harbi fi Fıkhi’l İslamî (Dımeşk, Daru’l Fikr,1962), 28.

[17] Ahmet Özel, “Klasik İslam Devletler Hukukunda Ülke Kavramı ve Günümüzdeki Durum: İbn Teymiye’nin Mardin Fetvası ile Diğer Benzeri Fetvalar, Marmara Üniversite İlahiyat Fakültesi Dergisi 43, No 2 (2012), 43-46.

[18] Hâc, 22/39-40

[19] Bakara, 2/193

[20] Bakara, 2/194

[21] Hamidullah, Hz. Peygamber’in savaşları, 47.

[22] M.Yasin Aslan, Savaş Hukukunun Temel Prensipleri, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 79 (Kasım-Aralık,2008), 249.

[23] Ebû Yusuf, Kitabu’l Harâc, 191-192

[24] İbn Rüşd (el-Hafîd),  Bidayetü’l Müctehid, 400.

 

[25] Serahsî, Şerhu Siyerü’l Kebir, 76-80; Hamidullah, İslam’da Devlet İdaresi, 257.

[26] Kâsânî, Bedâʾiʿu’ṣ-ṣanâʾiʿ, 9/399; Abdullah b. Mahmud b. Mevdûd el-Mevsilî, el-İhtiyâr li-Ta’lili’l-Muhtâr, thk. Muhammed Adnan Derviş (Beyrut, Daru’l Erkâm, 1997), 4/363; Ebû Yusuf Ya’kub b. İbrahim b. Sa’d, Kitabü’l Harâc, thk.Muhammed İbrahim el-Bennâ (Kahire, Daru’s-Selâm, 2017), 311-313

[27] Serahsî, Şerhu’s-Siyeri’l-Kebir, 1/60-77; Kâsânî, Bedâʾiʿu’ṣ-ṣanâʾiʿ, 9/399; el-Mevsilî, el-İhtiyâr,4/363; Hamidullah, İslam’da Devlet İdaresi, 257

[28] Abdullatif Hemim, Alakatü’d-Devliyye fi’ş- Şeria ve’l Kanun fi’s-Silm ve’l Harb Dirase Mukarene (Amman, Dar Ammar, 2006), 2/123

[29] Ahmed İbn Hanbel, Müsned (İstanbul: Çağrı Yayınları. 1992) 435.

[30] Seber; savaşta yakalana düşmanın bağlanarak canlı hedef haline getirilerek yavaş yavaş öldürülmesi.

[31] Bakara, 2/204-205

[32] Ebû Abdillâh Muhammed b. İsmâîl el-Buhârî,, el-Câmiu’s-Sahîh, nşr. Muhammed Züheyr b. Nâsır en-Nâsır, (Kahire, Dâru Tavkı’n-Necât, 2001) Megâzî, 4031.

[33] Hamidullah, İslam’da Devlet İdaresi, 257

[34] Mâlik b. Enes, Muvatta (Beyrut, Dar Garibu’l İslamî,1997), 577.

[35] Hâc, 22/40

[36] Muhammed Hamidullah, İslam Devletler Genel Hukukunun Başlangıçtaki Teori ve Pratiği, İslam Hukuku Etütleri , Çev. Kemal Kuşçu (İstanbul, Bir Yayıncılık , 1984), 126.

[37] Muhammed Ebû Zehra, İslam’da Savaş Kavramı, Çev. Cemal Karaağçlı (İstanbul: Engin Ofset, 1985), 82.

[38] Ebu Adullah Muhammed  b. Yazid İbni Mâce, Sünen, (İstanbul: Dar Sahnun, 1992),512.

[39] Ebu’l Huseyin Müslim b. Haccâc b.Müslim el-Kuşeyrî, el-Câmiu’s-Sahîh (İstanbul: Dar Sahnun, 1992), 659-661.

[40] Hasan Doğan, “İslam Hukuku Bakımından Savaşta Gözetilen Hukukî ve Ahlakî İlkeler”, Muhafazakâr Düşünce Dergisi, 19/64, 212.

[41] Müslim, Camiu’s-Sahih,1512-1514

[42] İbn Manzûr, Lisanu’l-Arab, 2/77; Halil b. Ahmed el-Ferâhîdî, Kitabü’l Ayn Müretteben ala Hurufi’l Mu’cem “e-s-r” thk. Abdulhamid Hindâvî (Beyrut, Daru’l-Kutubi’l-İlmiyye, 2002), 1/68.

[43] Abdullatif Âmir, Ahkâmu’l Esra ve’s-Sebâyâ fi’l -Hurubi’l-İslamiyye (Kahire, Daru’l-Kutubi’l-Misrî, 1986), 78.

[44] Mehmet Birsin, ‘‘İslam Devletler Hukukunda Savaş Esirlerine Uygulanan Yaptırımların Analizi’’, Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 11/21 (Ocak 2012), 165.

[45] Mâverdî, Ahkâmu’s-Sultâniyye 166; Ferrâ, Ahkâmu’s-Sultâniyye, 141; Zuhaylî, Âsâru’l-Harb, 417.

[46] Âmir, Ahkâmu’l-Esra, 88

[47] Muhammed Revvâs Kal’acî, Fıkıh Lugatı (İstanbul, Ocak Yayıncılık, 2012), 167; Erdoğan, Fıkıh ve Hukuk Terimleri Sözlüğü, 498.

[48] Ebû Ca‘fer Muhammed b. Cerîr b. Yezîd el-Âmülî et-Taberî, Câmiʿu’l-beyân ʿan teʾvîli âyi’l-urʾân, thk. Abdullah b. Abdulmuhsin Turkî (Kahire, Merkezü’l Buhus ve Dirasetü’l-Arabiyye ve’l-İslamiyye, 2001), 21/187; Ebû Bekr Muhammed b. Abdillâh b. Muhammed İbnü’l- Arabî, Ahkâmü’l-Kur’ân, thk.Muhammed Abdulkadir Atâ (Beyrut, Daru’l-Kutubi’l İlmiyye, 2003), 4/130; Birsin, ‘‘İslam Devletler Hukukunda Savaş Esirlerine Uygulanan Yaptırımların Analizi’’, 181

[49] et-Taberî, Câmiʿu’l-beyân ʿan teʾvîli âyi’l-urʾân, 21/187; İbnü’l- Arabî, Ahkâmü’l-Kur’ân, 2/432; Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, 4/269

[50] Taberî, Câmiʿu’l-beyân , 11/271; Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Ebî Bekr b. Ferh el-Kurtubî, Câmi’ li Ahkâmi’l- Kur’ân, thk. Abdullah Abdulmuhsin et-Turkî (Beyrut, Müessetü’r-Risâle, 2006), 10/75; Reşit Rızâ, Muhammed Abduh, Tefsiru’l- Menâr (Kahire, Daru’l-Menâr,1947), 10/113

[51] Ali Hatalmış, Erken Dönem İslam Tarihinde Kölelik ve Cariyelik-Hz. Peygamber Döneminden Emevilerin Sonuna Kadar- (Ankara: Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Doktora Tezi, 2012), 91.

[52] Mehmet Birsin, ‘‘İslam Devletler Hukukunda Savaş Esirlerine Uygulanan Yaptırımların Analizi’’. Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 11/21 (Ocak 2012), 167.

[53] Muhammed b. Cerir Taberî, Tarihü’r-Rusul ve’l Mülük, thk. Muhammed Ebu’l Fadl İbrahim (Mısır, Daru’l Maârif, ts.), 2/410

[54] Bir ukiyye 40 dirhem, 1 dirhem 2.97 gr gümüş, 40x2,97:119gr gümüş , 119x40=4760 gr. Gümüş, dinar paritesi 4760/7= 680 dinar, 680x4,25=2890 gr Altına denk gelmektedir. (Ukiyye, dirhem ve dinar miktarları için bkz. Cengiz Kallek, Sosyal Servet, İslam’da Yönetim-Piyasa İlişkisi, (İstanbul:Klasik Yayınları, 2015), 173.)

[55] İbn Hişâm, es-Süretü’n-Nebeviyye, 2/197

[56] Ebû Abdillah Muhammed b. Sâd, Kitabu’t-Tabakât el-Kebir, thk. Ali Muhammed Omer (Kahire, Mektebetü’l Hancî, 2001), 2/16

[57] İbn Sâd, Tabakât, 2/17; Ebû Ubeyd Kasım b. Sellâm, Kitabü’l-Emvâl, thk. Muhammed Amara (Kahire, Daru’s-Selam, 2009),177.

[58] Ahmet Özel, ‘’Esir’’ Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (İstanbul, TDV Yayınları, 1995),11/382

[59] İbrahim Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, (Ankara: DİB Yayınları, 9. Baskı, 2014), 224.

[60] İbn Sâd, Tabakât, 2/60

[61] Ebû Ubeyd, Kitabü’l Emvâl, 181; Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, 194; Ahmet Önkal, Mustalik -Benî Mustalîk- Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi (Ankara, TDV Yayınları, 2020), 31/360.

[62] Ebû Ubeyd, Kitabü’l Emvâl, 192.

[63] Hamidullah, Hz. Peygamber’in Savaşları, 172; Sarıçam, Hz. Muhammed ve Evrensel Mesajı, 218; Özel, “Esir”, 11/384.

[64] İbn Hişâm, Siretü’n-Nebeviyye, 4/153.

[65] Ebû Abdillâh Muhammed b. Ömer b. Vâkıd el-Vâkıdî, Kitabu’l Meğazî, thk. Mersden Jones (Beyrut, Alemü’l Kütüb, 1984), 3/943.

[66] İbn Hişâm, Siretü’n-Nebeviyye, 4/153; Vâkıdî, Kitabu’l Meğazî, 3/989.

[67] İnsan, 76/8.

[68] Ebu Abdullah Ahmed b. Muhammed b. Hanbel eş-Şeybani Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, nşr. Şuayb el-Arnavut vd. (Beyrut: Müessesetu’r-Risale, 1421/2001), 33/124 (No. 19894).

[69] Birsin, ‘‘İslam Devletler Hukukunda Savaş Esirlerine Uygulanan Yaptırımların Analizi’’, 168.

[70] Serahsî, Şerhu’s-Siyerü’l-Kebir, 3/124.

[71] Ebü’l-Hasen Alî b. Muhammed b. Habîb el-Basrî el-Mâverdî, Ahkâmu’s-Sultaniyye ve’l-Vilayatü’d-Diniyye, thk. Ahmed Mübarek Bağdadî (Kuveyt, Daru İbn Kuteybe, 1989), 166; Yaka, İslam’da Kölelik, 37-38.

[72] İbn Rüşd el-Hafid, Bidayetü’l Müctehid ve Nihayetü’l-Muktesid, (Beyrut, Daru’l Ma’rife,1982), 1/382

[73] Muhammed b. İdris eş-Şafiî, Ümm, thk. Rıf’at Fevzi (Mansura, Daru’l Vefâ, 2001), 7/637; İbn Rüşd Bidayetü’l Müctehid, 1/382; Ebû Ya’lâ Muhammed b. Hüseyn b. Muhammed el-Ferrâ’, el-Ahkâmü’s-Sultâniyye, thk. Muhammed Hâmid el-Fâkî (Beyrut, Darü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2000) 141-142.

[74] Ali Haydar Efendi, Dürerü’l-Hükkâm Şerhu Mecelleti’l-Ahkâm (İstanbul, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları No:1774. 2020), 1/125

[75] İbn Rüşd, Bidayetü’l Müctehid, çev. Ahmed Meylani, 2/153.

[76] Taberî, Câmiʿu’l-beyân , 21/187; İbnü’l Arabî, Ahkâmu’l-Kur’ân, 4/132; Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’ân, 4/269

[77] İbn Hişâm, Siretü’n-Nebeviyye, 3/149

[78] Alâ&

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mahallesi Çakırlar Sokak No:11
Ümraniye / İstanbul