Terör olgusu, insanlık tarihi boyunca farklı biçimlerde tezahür etmiş, ancak her dönemde bireylerin ve toplumların güvenliğini tehdit eden bir gerçeklik olarak varlığını sürdürmüştür. Tarihsel süreçte uluslararası sistemin başat aktörleri olan devletler, terörü yalnızca bir güvenlik sorunu olarak değil, aynı zamanda iç ve dış politika stratejilerinde etkili bir araç olarak kullanagelmişlerdir. Günümüzde bu durum daha da karmaşık bir hal almış; dijitalleşen iletişim ağları, gelişmiş medya organları ve küresel bilgi dolaşımı üzerinden halklar üzerinde korku, panik ve psikolojik yıpranma ortamı oluşturulmuş, bu araçlar psikolojik savaşın temel enstrümanları haline getirilmiştir.
Küresel sistemin hegemonik yapısını elinde tutan bazı ulus devletler, "terörle mücadele" kavramı üzerinden meşruiyet üreterek, aslında bizzat kendilerinin uyguladığı devlet terörünü perdelemeye çalışmışlardır. Bu çerçevede uluslararası sistemin meşru kurumları olan Birleşmiş Milletler gibi yapılar dahi araçsallaştırılarak, emperyalist çıkarların sürdürülebilirliğine hizmet eden mekanizmalar haline getirilmiştir. Bu durum kimi devletlerin, insanlık dışı yöntemlerle hareket eden radikal organizasyonlara dönüşmesine yol açmıştır.
Nitekim emperyalist küresel aktörler, stratejik çıkarlarını maksimize etmek adına belirli bölgelerde etnik temizlik faaliyetleri gerçekleştirmiş; bu bağlamda, silahlı radikal grupların doğuşuna ya doğrudan zemin hazırlamış ya da var olan yapıları manipüle ederek bölgesel nüfuzlarını arttırma amacı gütmüşlerdir.[1] Bu stratejiler, yalnızca bir güvenlik tehdidi değil aynı zamanda insanlığın ortak ahlaki değerleri açısından da büyük bir yıkımı temsil etmektedir. Buradan hareketle devlet terörizmi, devletin doğrudan kendisinin veya dolaylı olarak desteklediği yapılar eliyle gerçekleştirdiği ya da finanse ettiği organize terör eylemleri olarak tanımlanabilir.
Bu yazı, çağdaş dönemde terörü stratejik bir aparat olarak kullanan devletlerin, hedef aldıkları toplumlara karşı uyguladıkları orantısız güç politikalarının, zamanla nasıl soykırım boyutuna ulaşabildiğini ortaya koymayı amaçlamaktadır. Bu bağlamda, özellikle İsrail’in Filistin halkına yönelik uyguladığı sistematik şiddet, işgal politikaları ve psikolojik savaş araçları, çoklu devlet destekli bir savaşın soykırıma dönüşmesinin örneği olarak ele alınmıştır. Ayrıca, bu süreçte temel insan hak ve hürriyetlerinin nasıl ihlal edildiği ve sistematik olarak yok sayıldığına ilişkin gerçeklik, belgeler ve tarihsel seyir ışığında analiz edilmiştir.
Siyonist İsrail yönetimi, kurulduğu 1948 yılından bu yana uyguladığı yayılmacı, ayrımcı ve şiddet temelli politikalar ile defalarca uluslararası hukuku ihlâl etmiş; binlerce savunmasız ve masum Filistinliyi kendi topraklarında katletmiş, yaralamış ya da yerinden ederek sürgüne zorlamıştır. Bu sistematik işgal ve soykırım süreci, özellikle 7 Ekim 2023 tarihinden itibaren yeni bir boyuta taşınmıştır. İsrail yönetimi, bu tarihte meydana gelen olayları[2] bir gerekçe olarak kullanmış ve o günden itibaren Gazze Şeridi’nde uluslararası insan hakları hukuku ve savaş hukuku normlarına tamamen aykırı şekilde, bilinçli bir devlet terörü uygulamaya başlamıştır. Sivil halk, altyapı, sağlık merkezleri ve eğitim kurumları, bu saldırıların sistematik hedefi haline gelmiş; binlerce kadın, çocuk ve yaşlı sivil hayatını kaybetmiştir.
Bu vahşet, yalnızca modern çağın bir insanlık suçu değil, aynı zamanda vicdanî bir sınavıdır. Yarım asrı aşkın süredir devam eden[3] bu sürgün, işgal ve soykırım politikalarının durdurulması için yalnızca bölgesel değil, küresel bir toplumsal duyarlılık ve örgütlü bir sivil karşı duruş gerekmektedir. İnsanlığın ortak değerlerine ve evrensel hukuk normlarına inanan herkesin bu konuda sorumluluk üstlenmesi kaçınılmazdır.
Kur’an-ı Kerim, bu noktada mü’minlere açık bir sorumluluk yüklemektedir. Maide Suresi 8. ayette şöyle buyrulur:
"Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutanlar ve adaletle şahitlik yapan kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsiz davranmaya itmesin."
Bu ilahi emir, bizleri, düşmanlık hissiyle dahi olsa adaleti terk etmemeye, her hâlükârda hakkın ve hakikatin yanında konumlanmaya çağırmaktadır. Aynı şekilde, Bakara Suresi 193. ayet ile Enfal Suresi 39. ayetler, yeryüzünde adaleti egemen kılmayı ve fitnenin ortadan kaldırılmasını inananlar için vazgeçilmez bir hedef olarak ortaya koymaktadır.
Bu ilahi vizyon; yalnızca çatışmaların çözümüne değil, toplum sağlığından eğitime, emek hukukundan doğa ve çevre hassasiyetine, çocuk ve hayvan haklarından savaş hukukuna dek geniş bir ilgi alanını kapsamaktadır. Ancak, “tabiat boşluk kabul etmez” ilkesi gereği, mü’minler üzerine düşen bu misyonu yerine getirmediği takdirde, bu alanları başkaları dolduracak; ancak bu kez, kadın hakları adı altında istismar, çocuk hakları maskesiyle organ ticareti, hayvan hakları savunusu görünümünde ise insan onuruna aykırı çelişkili uygulamalar sahneye çıkacaktır. Nitekim bugün, gelişmiş ülkelerde evcil hayvanlara tanınan yaşam standartları, Güney Amerika ve Afrika’da yaşayan milyonlarca insanın temel ihtiyaçlarından daha yüksek bir düzeye ulaşmıştır.
İsrail’in bu barbarca uygulamaları, sadece kendi sınırları içinde değil; küresel destekçileriyle birlikte tüm bir insanlık vicdanını yaralamaktadır. Bu zulme doğrudan ya da dolaylı şekilde destek veren tüm yapılar, işlenen insanlık suçunun ortaklarıdır. Bu organizasyonlar aracılığıyla yeryüzü ifsat edilmekte, ekin ve nesil yok edilmekte, insanlık huzur ve barıştan her geçen gün daha da uzaklaşmaktadır. Eğer bu zulüm cephesine karşı, iman, tevhit ve adalet eksenli bir karşı cephe inşa edilmezse, bu terörist yapılar yeryüzünü ifsada sürüklemeye devam edeceklerdir.
Mü’minler, tarih boyunca olduğu gibi bugün de zalim, baskıcı ve sömürücü yapılar karşısında mazlumların safında yer almalı; bu mücadeleyi, yeryüzünde fitnenin tamamen ortadan kalkacağı zamana dek sürdürmelidir. Bu sorumluluk, yalnızca pasif bir tepkiyle sınırlı kalmamalı, aktif ve ilkeli bir direnişe dönüşmelidir. Nitekim Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
“Kim bir kötülük ve haksızlık görürse onu eliyle düzeltsin. Eğer buna gücü yetmiyorsa diliyle düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin. Bu, imanın en zayıf derecesidir.” [4]
Bir başka Hadis-i şerîfte ise şöyle buyurulmuştur:
“Müslüman, Müslüman’ın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu yardımsız bırakmaz ve onu hor görmez.” [5]
İşte bu ilkeler doğrultusunda, insanlık onurunu ayakta tutacak, zulmün karşısında dik duracak ve adaleti esas alan yeni bir vizyon inşa edilmelidir. Bu vizyon, köklerini ilahi adaletten, hedeflerini ise evrensel barış ve insan haklarından almalıdır. Umut ve inancımız odur ki çözüm ve vizyon; geçmişiyle yüzleşen, bugünü doğru okuyan ve “solmaz, pörsümez yeni”[6] bir bilinçle geleceği inşa edenler eliyle mümkün olacaktır.
Stratejik Bir Tehdit Enstrümanı: Terör
Terör kavramı, etimolojik kökeni itibariyle Latince “terrere” fiilinden türetilmiş olup; “korkutmak, yıldırmak, sindirmek” gibi anlamlara gelir.[7] Bu anlam, terörün temel amacının yalnızca fiziki şiddet değil, aynı zamanda psikolojik baskı ve toplumsal korku oluşturmak olduğunu göstermektedir. Tarih boyunca siyasal örgütlenmelerle birlikte varlık göstermiş olan terörizm,[8] günümüzde daha organize, daha sistematik ve teknolojik olanaklarla desteklenen bir araç haline gelmiştir. Modern çağın karmaşık siyasi dinamikleri içinde terörizm, artık yalnızca düzensiz grupların eylemleriyle sınırlı kalmayıp, devlet aygıtlarının doğrudan veya dolaylı biçimde dâhil olduğu stratejik bir enstrümana dönüşmüştür.[9] İletişim ve silah teknolojilerindeki baş döndürücü ilerleme, terörün kapsam ve etkisini tahmin edilemez boyutlara taşımıştır.[10] Özellikle 20. yüzyıldan itibaren terörizm, yalnızca ulusal sınırları aşan bir tehdit olmaktan çıkmış, aynı zamanda uluslararası siyaseti şekillendiren, karar alma süreçlerini etkileyen ve hatta rejim değişikliklerini tetikleyen bir faktör haline gelmiştir.[11]
Devlet Terörü: Meşru Görünümlü Sistematik Şiddet
Terörizmin türleri arasında yer alan “devlet terörü”, en yıkıcı ve karmaşık olanıdır. Bireysel terörizm, grup terörizmi gibi türlerin aksine; devlet terörü, doğrudan kamusal gücü, bürokratik aygıtları ve meşruiyet iddiasını kullanarak sistematik şiddet uygular.[12] Özellikle totaliter ve otoriter rejimlerin karakteristik özelliği olan devlet terörü[13] bir devletin kendi halkına ya da başka milletlere karşı şiddet içeren politikaları bilinçli ve organize biçimde uygulamasıdır.
Terörizm, genellikle gayrimeşru aktörlerin yasa dışı eylemleri olarak değerlendirilse de devlet terörü, görünürde meşru bir yapının insan hakları ihlallerini kurumsal düzeyde işlemesidir. Devletin kendi meşruiyetini, iktidarını veya çıkarlarını muhafaza etmek amacıyla sistematik biçimde şiddete başvurması, bu terör türünü diğerlerinden ayırır.[14] Bu bağlamda devlet terörü:
- Devletlerin, devlet dışı aktörler gibi terör yöntemlerine başvurabildiğini,
- Bu yöntemlerin, daha geniş coğrafyalarda daha büyük tahribatlar oluşturduğunu,
- Devletin bu terörü, kendi güvenlik bürokrasisi veya vekil örgütler (proxy forces) aracılığıyla icra ettiğini,
- Hem kendi vatandaşlarını hem de başka devletlerin halklarını hedef alabildiğini,
- Terör eylemleri devlet desteğiyle yapıldığında, sivil kayıpların dramatik şekilde arttığını ortaya koymaktadır.[15]
Devletlerin Terör Ortaklığı
Modern dünyada “terörle ittifak” ya da “devletlerin terör ortaklığı” olarak adlandırılan olgular,[16] özellikle devletlerin terör örgütleriyle iş birliği yaparak başka devletlere ya da toplumlara yönelik örtülü savaşlar yürütmeleriyle tanımlanır. Bu yeni nesil savaş biçimi, klasik savaş hukukunu ve diplomatik teamülleri hiçe sayarak sivil hedeflerin meşru görülmesine, uluslararası hukukun aşındırılmasına neden olmaktadır.
Suriye iç savaşında yaşananlar ve İsrail’in Filistin topraklarında sistematik olarak yürüttüğü baskı, işgal, asimilasyon ve katliam politikaları, bu stratejinin güncel örnekleri arasında yer almaktadır. İsrail, müttefiki olan devletlerden aldığı askeri, ekonomik ve diplomatik destekle birlikte bölgedeki terör ortaklığı ağının merkezine yerleşmiştir.
Devlet Terörüne Tarihsel Örnekler
Tarihsel süreçte devlet terörünün çeşitli örnekleri uluslararası kamuoyunun tanıklığında gerçekleşmiştir. Ancak bu yazının kapsamı gereği yalnızca birkaç çarpıcı örneğe kısaca yer verilecektir:
- Vietnam Savaşı, ABD’nin, kendisinden teknolojik, ekonomik ve askeri açıdan çok daha zayıf bir ülkeye karşı başlattığı saldırgan savaş politikası neticesinde milyonlarca insanın ölümüne, sivil altyapının tahrip edilmesine ve bölgesel kaosa neden olmuştur.[17]
- Irak Savaşı, ABD’nin kendi dünya düzenine karşı çıkan güçleri cezalandırmak amacıyla başvurduğu stratejik müdahale örneğidir. Aynı zamanda “Vietnam Sendromu”nu aşmak için kurgulanan bu savaş, sivillere yönelik ağır sonuçlar doğurmuş, hem askeri hem etik açılardan büyük tartışmalar yaratmıştır.[18]
- Afganistan İşgali, 11 Eylül saldırıları[19] sonrası meşrulaştırılmaya çalışılan, ancak temelde bölgesel kontrol ve enerji kaynaklarına erişim gibi çıkarlarla yürütülen bir operasyon olmuştur. ABD, bu süreçte sınır tanımayan operasyonlarla Afganistan’da kaos, şiddet ve ölüm üretmiş, sivil halk doğrudan hedef alınarak devlet terörü uygulamıştır.[20]
Günümüzde ise benzer bir durum İsrail’in Filistin halkına yönelik uygulamaları ile karşımıza çıkmaktadır. Gazze ve Batı Şeria’da yıllardır süren işgal, yerleşim genişletme politikaları, abluka, sistematik yoksullaştırma, bombalamalar ve sivillere yönelik orantısız güç kullanımı, İsrail’in devlet terörizmi kapsamındaki uygulamalarının en bariz örneklerini teşkil etmektedir. Bu politikalar yalnızca bölgede değil, küresel güvenlik dengelerinde de ciddi kırılmalar yaratmaktadır.
İsrail’in, özellikle dini-teolojik argümanları referans alarak yürüttüğü politikalar, sadece uluslararası hukuk nezdinde değil, evrensel insan vicdanı açısından da derin bir yara açmıştır. Teolojik kılıflar altında sürdürülen saldırgan politikalar, kaçınılmaz olarak karşı şiddet mekanizmalarını da tetiklemektedir. Bu da, şiddetin kendi kendini yeniden ürettiği kısır bir döngüye neden olmaktadır.
Devlet Terörüne Karşı Uluslararası Sorumluluk
Devlet terörü, yalnızca hedef alınan topluluklar için değil, bu uygulamaların failleri olan devletler için de yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır. Çünkü şiddeti “meşru araç” olarak gören devletler, kısa vadede kazanımlar elde etseler de uzun vadede iç barışlarını, uluslararası itibarlarını ve demokratik meşruiyetlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalmaktadırlar. Devlet terörü, diyalog, adalet, insan hakları ve hukuk gibi değerlerin zeminini yok eden bir tehdit olarak görülmelidir.
Bu bağlamda:
- Devlet terörü, uluslararası hukukun, insan hakları bildirgelerinin ve savaş hukukunun açık ihlali niteliğindedir.
- Devletlerarası işbirliği, uluslararası ceza mekanizmaları ve sivil toplum dayanışmaları, bu tür terör biçimlerinin önlenmesi ve cezalandırılmasında etkin birer araç olmalıdır.
- Terör uygulayan devletlerin meşruiyeti uluslararası toplumca sorgulanmalı ve izole edilmelidir.
İsrail’in Filistin halkına yönelik sistematik şiddet politikaları, onu devlet terörü uygulayan bir aktör haline getirmiştir. Bu durum, yalnızca bölgesel bir çatışma değil, tüm insanlık için bir sınavdır. Barışçıl, hukuka bağlı ve insan haklarına saygılı bir dünya düzeni için bu tür uygulamalara karşı ortak vicdani ve hukuki refleksler geliştirmek, herkesin ortak sorumluluğudur.
Soykırım (Jenosit) Suçu
Soykırım, uluslararası hukukun en ağır suçlarından biri olarak kabul edilmektedir. 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Suçunun Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesi'ne göre bu suç; belirli bir ulusal, etnik, ırksal veya dini grubun tamamen ya da kısmen yok edilmesi amacıyla gerçekleştirilen fiilleri kapsamaktadır.[21] Soykırım suçu aşağıdaki eylemlerle tanımlanır:
- Bu gruba mensup kişilerin kasten öldürülmesi,
- Grubun üyelerine ciddi fiziksel ya da zihinsel zararlar verilmesi,
- Grubun yaşam koşullarını, onu fiziksel olarak ortadan kaldırmaya uygun hale getirecek şekilde kasten kötüleştirmek,
- Grup içinde doğumları engellemeye yönelik önlemler alınması,
- Gruba ait çocukların başka bir gruba zorla transfer edilmesi.
Bu fiillerin her biri, failin “yok etme niyeti” taşıması durumunda soykırım suçu kapsamına girer. Bu suç, yalnızca savaş döneminde değil, barış zamanında da işlenebilmektedir. İsrail'in Filistin'de özellikle Gazze'de yürüttüğü operasyonlarda, bu tanım kapsamında değerlendirilebilecek çok sayıda eylem mevcuttur.
İnsanlığa Karşı İşlenen Suçlar
İnsanlığa karşı suçlar, sistematik ve yaygın saldırıların sivil halkı hedef alması durumunda ortaya çıkar. Bu suçlar, herhangi bir silahlı çatışma koşuluna bağlı olmaksızın işlenebilir. Aşağıdaki fiiller,[22] insanlığa karşı suçlar kapsamında değerlendirilir:
a) Kasten adam öldürme,
b) Toplu imha,
c) Esarete mahkûm etme (modern kölelik biçimleri dâhil),
d) Nüfusun bir kısmını zorla yerinden etme veya tehcir,
e) Uluslararası hukukun temel ilkelerine aykırı şekilde hapis veya bedensel özgürlüğün ağır biçimde ortadan kaldırılması,
f) Cinsel şiddet suçları: Tecavüz, cinsel kölelik, zorla fuhuş, zorla gebe bırakma, zorla kısırlaştırma vb.,
g) İşkence,
h) Siyasi, etnik, ulusal, dini veya cinsel gerekçelerle herhangi bir gruba yönelik sistematik zulüm,
i) Zorla (ortadan) kaybetme: kişilerin devlet ajanları tarafından alıkonulması ve akıbetlerinin gizli tutulması,
j) Irk ayrımcılığı (Apartheid) uygulamaları,
k) Fiziksel veya psikolojik bütünlüğe ağır zarar veren, bireylere büyük ıstırap çektiren diğer insanlık dışı eylemler.
İsrail’in Filistinli sivillere yönelik saldırılarında sivil nüfusun zorla yer değiştirmeye zorlanması, sağlık ve eğitim sistemlerinin hedef alınması, kadın ve çocuklara yönelik baskılar ve aşırı yaşam koşulları gibi uygulamalar bu suç tanımlarına doğrudan uymaktadır.
Savaş Suçları
Savaş suçları, uluslararası insancıl hukuk kapsamında tanımlanmış ve özellikle Cenevre Sözleşmeleri'yle düzenlenmiş ağır ihlallerdir. Bu suçlar, silahlı çatışmalarda koruma altındaki kişi ve mülklerin hedef alınması durumlarında meydana gelir. Savaş suçları, yalnızca çatışmalarda değil, işgal dönemlerinde de işlenebilmektedir.[23] Başlıca savaş suçları şunlardır:
- Kasten öldürme: Korunan sivil veya savaş esirinin doğrudan hedef alınması,
- İşkence ve gayri insanî muamele,
- İnsanlar üzerinde biyolojik/kimyasal deneyler,
- Fiziksel ve zihinsel bütünlüğe kasıtlı zarar verme,
- Askerî zorunlulukla bağdaşmayan altyapı yıkımı veya mülkiyet gaspı,
- Savaş esirini düşman askerine hizmet etmeye zorlama,
- Esirleri hukuki korumadan mahrum bırakmak,
- Yasadışı tutuklama, zorla nakil veya tehcir,
- Esirlerin öldürülmesi veya kaybedilmesi.
Bu suçlara ek olarak, günümüzde savaş suçları kategorisinde sayılan sivil halka kasıtlı saldırı, BM görevlilerine yönelik saldırılar, barış misyonlarına zarar verme ve insancıl yardım unsurlarına yönelik fiili engellemeler de dikkat çekmektedir.
Saldırı suçu ise bir devletin veya örgütün başka bir devletin egemenliğine, bütünlüğüne ya da bağımsızlığına karşı silahlı güç kullanması anlamına gelmektedir. Bu tür saldırılar, devletlerarası hukukta “saldırganlık suçu” (crime of aggression) olarak tanımlanmaktadır.
İsrail'in Gazze'de gerçekleştirdiği çok sayıdaki askeri müdahale, sivil halkı doğrudan hedef alması, altyapıyı yok etmesi, esirlere yönelik kötü muamele iddiaları ve uluslararası yardım misyonlarına yönelik saldırılar ile birlikte değerlendirildiğinde, savaş suçu niteliği taşımaktadır.
Uluslararası Adaletin Gerekliliği
Soykırım, insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları, uluslararası hukukta imprescriptible (zamanaşımına uğramayan) suçlar arasında yer alır. Bu suçları işleyen bireyler veya devletler, Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) başta olmak üzere uluslararası yargı mercilerinde yargılanabilmektedir.
İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği askeri ve siyasi eylemler, yalnızca siyasi değil, aynı zamanda cezai sorumluluğu da beraberinde getirmektedir. Uluslararası toplumun görevi, bu tür ağır ihlaller karşısında etkin, tarafsız ve gecikmeksizin harekete geçmek, cezasızlık kültürünü kırmak ve benzeri suçların gelecekte tekrarlanmaması için caydırıcı adalet mekanizmalarını işletmektir.
SONUÇ VE ÖNERİLER
Bu çalışmada, modern uluslararası ilişkiler sisteminde devletlerin terörizmi bir dış politika aracı olarak nasıl kullandığı, özellikle İsrail’in Filistin halkına yönelik uygulamaları üzerinden ele alınmış; devlet terörü, soykırım suçu, insanlığa karşı işlenen suçlar ve savaş suçları çerçevesinde kapsamlı bir değerlendirme yapılmıştır. Tarihsel, hukuksal ve teolojik bağlamlarla desteklenen bu analiz, İsrail’in Filistin topraklarında yürüttüğü eylemlerin yalnızca politik bir çatışma değil, sistematik ve bilinçli bir yok etme stratejisi olduğunu ortaya koymaktadır.
İsrail, uzun yıllardır sürdürdüğü işgal, abluka, asimilasyon, yerinden etme, altyapı tahribatı, orantısız güç kullanımı, sivil katliamlar, sağlık ve eğitim hizmetlerinin sabote edilmesi gibi uygulamalarla, soykırımın tanımıyla örtüşen çok sayıda fiili hayata geçirmiştir. Bu eylemler, yalnızca askeri değil, psikolojik, ekonomik ve kültürel bir yıkımı da hedeflemekte; Filistin toplumunun kolektif varoluşunu yok etmeye yönelmektedir.
Devlet terörü, uluslararası hukukta kabul edilemez bir suç olmakla birlikte; İsrail’in bu suçu işlemesine göz yuman veya doğrudan destek sağlayan küresel aktörler ve kurumlar da bu insanlık suçunun siyasi ve ahlaki sorumluluğunu taşımaktadır. Birleşmiş Milletler gibi yapılar, çoğu zaman etkisiz kalmakta; evrensel vicdanı temsil etmesi beklenen uluslararası düzen, bu tür ihlaller karşısında işlevsiz bir duruma düşmektedir.
Öneriler
- Uluslararası Hukukun Etkinleştirilmesi Gerekir: Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM) başta olmak üzere, tüm adalet mekanizmalarının İsrail’in eylemlerine karşı harekete geçmesi sağlanmalıdır. Soykırım, savaş suçları ve insanlığa karşı suçların soruşturulması için bağımsız heyetler kurulmalı, cezasızlık ortadan kaldırılmalıdır.
- Sivil Toplum ve Medya Duyarlılığı Artırılmalıdır: Küresel sivil toplum kuruluşları, medya organları ve entelektüel çevreler, Filistin halkının yaşadığı dramı görünür kılmak için daha aktif ve tarafsız rol üstlenmelidir. Algı yönetimiyle meşrulaştırılan işgal politikalarına karşı, gerçek verilerle karşı söylem geliştirilmelidir.
- İnsan Hakları Eğitimi Yaygınlaştırılmalıdır: Özellikle genç kuşaklara uluslararası hukuk, savaş hukuku, insan hakları ve soykırım farkındalığı konularında sistematik eğitimler verilmelidir. Bu sayede, hak ve sorumluluk bilinci yükseltilerek yeni bir küresel farkındalık zemini inşa edilebilir.
- İslami ve Evrensel Değerlerin Öncülüğünde Ortak Vicdani Cephe Kurulmalıdır: Maide Suresi’nde geçen adalet ilkesi ve Rasulullah (s.a.s.)’in zulme karşı durma çağrısı, sadece dini bir emir değil; aynı zamanda insanlık onurunu koruma yolunda güçlü bir çağrıdır. Bu değerler etrafında İslam dünyasının ve evrensel vicdanın bir araya gelerek ortak bir direniş ve dayanışma hattı kurması elzemdir.
- Devletlerarası Diplomatik Baskı Mekanizmaları Devreye Sokulmalıdır: Filistin meselesine ilişkin uluslararası kamuoyu baskısı artırılmalı; İsrail’le siyasi, ticari ve askeri ilişkiler kuran devletler kamuoyu nezdinde teşhir edilmelidir. Özellikle İslam İşbirliği Teşkilatı ve Arap Ligi gibi kuruluşlar, daha net ve caydırıcı adımlar atmalıdır.
- Filistinlilere Çok Boyutlu Destek Sağlanmalıdır: Sağlık, eğitim, gıda ve barınma başta olmak üzere, abluka altındaki Filistin halkına doğrudan insani yardım ulaştırılmalı; bu yardımların engellenmesi de savaş suçu sayılarak uluslararası düzlemde takip edilmelidir.
İsrail’in Filistin halkına yönelik uygulamaları, bir bölgesel çatışma olmasının yanı sıra modern çağın en büyük insanlık suçlarından biridir. Bu zulme karşı sessiz kalmak, insanlık onurunun ve evrensel hukukun inkârı anlamına gelir. İnsanlık tarihinin bu kara lekesi, ancak adaletin tesis edilmesi, mağdurların haklarının iade edilmesi ve zalimlerin hesap vermesiyle silinebilir.
İTHAF
Bu makale, İsrail’in Gazze’deki üniversitelere, okullara, hastanelere, mülteci kamplarına, evlere, camilere ve kiliselere yönelik sistematik, vahşi ve insanlık dışı saldırıları sonucu hayatını kaybeden tüm masumlara; özellikle bilim insanlarına, öğretmenlere, öğrencilere, sağlık çalışanlarına, din görevlilerine, gazetecilere, bebeklere, çocuklara ve sivil halktan kadın ve erkeklere ithaf edilmiştir.
Bu çalışma, yalnızca bir akademik analiz değil; aynı zamanda bir vicdan çağrısıdır. İsrail’in Gazze halkına karşı yürüttüğü bu acımasız saldırılar, sadece fiziksel değil; toplumsal hafızayı, eğitim ve sağlık altyapısını, dini ve kültürel yaşamı da hedef alarak bir halkın geleceğini topyekûn yok etmeye yöneliktir.
İki milyondan fazla Gazzeliyi evlerinden, yurtlarından, tarihsel hafızalarından koparıp sürgüne zorlamak insanlık vicdanında telafisi mümkün olmayan bir yara açmaktadır. Bu eylemler, uluslararası hukuka, insan haklarına, savaş hukukuna ve temel insani değerlere açıkça aykırıdır.
Bu nedenle İsrail’in işgal ve saldırı politikaları yalnızca kınanmakla kalmamalı, aynı zamanda uluslararası mahkemelerde yargılanmalı ve cezalandırılmalıdır. Bu makale, adaletin er ya da geç tecelli edeceğine olan inançla; sesi kısılanlara ses, kayıplara hatıra, adalete çağrı olması temennisiyle kaleme alınmıştır.
“Zulme sessiz kalan, zâlimle aynıdır.”
“Özgür Filistin; dün, bugün ve yarın!”
REFERANSLAR
Arı, Yılmaz. “Bir İnsanlık Suçu ve Soykırım Trajedisi: İsrail’in Filistinlilere Uyguladığı Devlet Terörü Nedeniyle Yargılanması Gerektiğine Dair Bir Değerlendirme.” Darulhadis İslami Araştırmalar Dergisi 5 (Aralık 2023), 22-44. https://doi.org/10.61216/darulhadisdergisi.1392165.
Ataov, Türkkaya. “Savaş Suçları Uluslararası Mahkeme: Jenosit Oturumu.” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 23/02 (Şubat 1968).
Atvur, Senem. “21. Yüzyıl için ABD Güvenlik Politikası ve Büyük Orta Doğu Girişimi.” Savunma Bilimleri Dergisi 6/2 (2007), 1-16.
Aybar, Mehmet Ali. Vietnam Günlüğü: ABD’nin Vietnam’da İşlediği Savaş Suçlarına Karşı Russell Mahkemesi. İstanbul: İletişim Yayınları, 2012.
Bay, Doğancan. “11 Eylül Saldırılarının AB’nin Terörizmle Mücadelesine Etkileri.” EURO Politika 11 (2021), 56-63.
Biçer, Rüştü Salim Savaş. “Modern Terörizmin Beşinci Dalgası: Devletlerin Uluslararası Terörist Örgütlerle İş Birliğinin Sebepleri ve Sonuçları.” Güvenlik Stratejileri Dergisi 16/36 (2020).
Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü. “Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM).” Erişim 11 Aralık 2023. https://www.ab.gov.tr/.
Ersoy, Uğur. “Terörizm ve Nefret Suçları Arasındaki Tetikleme Etkisi.” Ankara Barosu Dergisi 2 (2018).
Euronews. “Hamas - İsrail Savaşı: Nasıl Başladı, İlk Ayında Neler Yaşandı?” Erişim 3 Aralık 2023. https://tr.euronews.com/.
Fikir Turu. “Filistin-İsrail Çatışmasının Tarihçesi.” Erişim 3 Aralık 2023. https://fikirturu.com/.
Güzel, Cemal. “Korkunun Korkusu: Terörizm.” Silinen Yüzler Karşısında Terör içinde, der. Cemal Güzel, 15–16. Ankara: Ayraç Yayınevi, 2002.
Hazır, Hayati. “Demokrasi ve Siyasi Terör.” Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 3/1 (Haziran 1990).
Kayıtmazbatır, Güzide. “Terörizmin Tarihinde Görmezden Gelinen Bir Olgu: Devlet Terörü.” Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 13 (2023).
Kısakürek, Necip Fazıl. “Muhasebe.” Çile.
Müslim. Sahih-i Müslim. Kitâbü’l-İman, 78; Kitâbü’l-Birr, 32.
Önen, Nilüfer. “Soykırım Yapan Devlet Terörizmi: Ruanda Örneği.” Africania 3/1 (2023).
Örgün, Faruk. Küresel Terör. İstanbul: Okumuş Adam Yayınları, 2001.
Özata, Cüneyt. “Yanlışlıklar (Terör) Komedisi - Martin McDonagh’ın Korkutan Şiddeti.” Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 16/3 (2013).
Saraçlı, Murat. “Uluslararası Hukukta Terörizm.” Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 11/1 (Haziran 2007).
Terör Çalıştayı Raporu. Uluslararası Terörizm ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (UTGAM). Ankara: Polis Akademisi Yayınları, 2017.
Terörizm ve Radikalleşme ile Mücadele Araştırma Merkezi (TERAM). Kavram Kutusu: Kavramsal Çerçevede Terör ve Terörizm. Erişim 10 Aralık 2023. https://teram.org/.
Uslu, Nasuh. “Körfez Savaşı ve Amerika’nın Politikaları.” Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 54/3 (Şubat 2015).
[1] Bkz. Terör Çalıştayı Raporu, Uluslararası Terörizm ve Güvenlik Araştırmaları Merkezi (UTGAM) (Ankara: Polis Akademisi Yayınları, 2017), 8.
[2] Euronews, “Hamas - İsrail Savaşı: Nasıl Başladı, İlk Ayında Neler Yaşandı?” (Erişim 3 Aralık 2023).
[3] Fikir Turu, “Filistin-İsrail Çatışmasının Tarihçesi” (Erişim 3 Aralık 2023).
[4] Müslim, İman, 78.
[5] Müslim, Birr, 32.
[6] Necip Fazıl Kısakürek, “Muhasebe”, Çile.
[7] Uğur Ersoy, “Terörizm ve Nefret Suçları Arasındaki Tetikleme Etkisi” Ankara Barosu Dergisi 2 (2018), 149.
[8] Faruk Örgün, Küresel Terör (İstanbul: Okumuş Adam Yayınları, 2001), 13.
[9] Terörizm ve Radikalleşme ile Mücadele Araştırma Merkezi, (TERAM), Kavram Kutusu, “Kavramsal Çerçevede Terör ve Terörizm”, (Erişim 10 Aralık 2023).
[10] Cemal Güzel, “Korkunun Korkusu: Terörizm”, Silinen Yüzler Karşısında Terör içinde, (der.) Cemal Güzel (Ankara: Ayraç Yayınevi, 2002), 15-16, akt. Murat Saraçlı, “Uluslararası Hukukta Terörizm”, Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 11/1 (Haziran 2007), 1052.
[11] Saraçlı, “Uluslararası Hukukta Terörizm”, 1052.
[12] Güzide, Kayıtmazbatır, “Terörizmin Tarihinde Görmezden Gelinen Bir Olgu: Devlet Terörü”, Akdeniz Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi 13 (2023), 147.
[13] Hayati Hazır, “Demokrasi ve Siyasi Terör”, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi 3/1 (Haziran 1990), 35.
[14] Cüneyt Özata, “Yanlışlıklar (Terör) Komedisi - Martin McDonagh’ın Korkutan Şiddeti”, Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 16/3 (2013), 185.
[15] Kayıtmazbatır, “Terörizmin Tarihinde Görmezden Gelinen Bir Olgu: Devlet Terörü”, 147; Nilüfer Önen, “Soykırım Yapan Devlet Terörizmi: Ruanda Örneği”, Africania, 3/1 (2023), 18.
[16] Rüştü Salim Savaş BİÇER, “Modern Terörizmin Beşinci Dalgası: Devletlerin Uluslararası Terörist Örgütlerle İş Birliğinin Sebepleri ve Sonuçları”, Güvenlik Stratejileri Dergisi 16/36 (2020), 934.
[17] Mehmet Ali Aybar, Vietnam Günlüğü ABD’nin Vietnam’da İşlediği Savaş Suçlarına Karşı Russell Mahkemesi (İstanbul: İletişim Yayınları, 2012), 13.
[18] Nasuh Uslu, “Körfez Savaşı Ve Amerika’nın Politikaları”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 54/3 (Şubat 2015), 165.
[19] Doğancan Bay, “11 Eylül Saldırılarının AB’nin Terörizmle Mücadelesine Etkileri”, EURO Politika 11 (2021), 56-63 .
[20] Senem Atvur, “21.Yüzyıl için ABD Güvenlik Politikası ve Büyük Orta Doğu Girişimi”, Savunma Bilimleri Dergisi 6/2 (2007), 1–16.
[21] Türkkaya Ataov, “Savaş Suçları Uluslararası Mahkeme: Jenosit Oturumu”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi 23/02 (Şubat 1968), 319 vd.
[22] Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü, “Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)”, (Erişim 11 Aralık 2023).
[23] Dış İlişkiler ve Avrupa Birliği Genel Müdürlüğü, “Uluslararası Ceza Mahkemesi (UCM)”.


