23 Ocak 2026 - Cuma

Şu anda buradasınız: / / Ahkâf Diyarında
AHKÂF DİYARINDA

Ahkâf Diyarında Duran Çetin

 

Önemli bir belde. Zenginliğin ilke edinildiği yer.

Arabistan Yarımadası’na yerleşen kavimlerin mekânı.

Yemen’den Umman’a uzanan bereketiyle ünlenen tabiat harikası…

Suyu bol, verimi insanı cezbediyor.

Böyle bir güzellik içinde yaşayan kavim; nimetler içinde yüzüyor.

Bağları, bahçeleri dillere destan.

Tohumu atılıp da bitmeyen bir bitkinin olmadığı yer.

Rahat içindeler.

Konforları yerinde.

Bol suyu var. Sulanan araziler çok verimli. Çeşitli nimetleri bolca insanlara sunuyor. İnsanlar cennet gibi olan bu bölgede yaşamaya devam ederken daha çok mal sahibi olma hırsıyla insanî olmayan davranışları yapmaya başlıyor.

Konforlarını artırma derdinler.

Bahçeler alabildiğine uzanıp binbir çeşit meyve ve sebzeleri bağrından çıkarıyor da çıkarıyor…

Böyle bereketli topraklar üzerinde sürülerin çoğalmasına da ev sahipliği yapıyor.

Sürü sürü hayvanlar, zenginlik ve refahın verdiği varlık ile köşkler boy gösteriyor mütemadiyen…

Bereketli topraklarıyla öyle meşhur oldu ki artık Ahkâf mıntıkası, “İrem” adıyla tanınır oldu.

Meşhur “İrem Bağları.”

Göz kamaştırıcı güzellikler içinde yaşayan insanlarının güçlü kuvvetli olmaları ve uzun bir hayat sürmeleri onların hayata bakışlarını da değiştirdi.

İri yarı insanlar.

Ömürleri uzun…

Sanat harikası köşklerin sahipleri oldular. Taşlardan oyulmuş, yontulmuş sağlam evler. Yıkılmaz ve sarsılmaz olarak güven içinde yaşadıkları mekanlar ile bilindiler.

Başka beldelerden buradaki hayata gıpta ile bakanlar da çoğaldı.

Güzel havuzlarla hayatlarını kolaylaştırdılar, ırmakları can damarları oldu. Olmasına oldu ama bunun sahibini hatırlama konusunda gevşek davranmayı seçtiler.

Her yer göz kamaştı­rıcı güzelliklerle doluydu.

Yeryüzündeki cennet.

Allah verdikçe verdi.

İşte burada bir insan doğdu. Bu nimetlerin içinde büyüdü. Serpildi ve yetişti.

Soyu ve şerefi iyi bilindi.

Ticaret ile uğraştı. Para kazandı, mal mülk sahibi oldu. Ahkâf diyarında yaşayan Âd kavmine mensup biri…

Kendisine nimetleri bolca verenin gücünü kabul edip ona kulluk eden biri.

Bütün zenginliğine rağmen şımarmayan ve az ile yetinen bir hayatın sahibi.

Günahlardan uzak kalmayı ilke edinmiş seçkin bir insan.

İbadet içinde hayatını şekillendiren Hud (as).

***

Kazandıklarını üzerinde hakkı olanlarla paylaştı. İhtiyaç sahiplerine yardım etti. Cömertlik en çok ona yakıştı. Şefkati ile tüm canlılara eziyet vermekten uzak durdu.

Bu özellikleri ve yaptıkları, birlikte yaşadığı kavminin yaptıklarıyla örtüşmedi. Çünkü bu kavim refah içinde geçen hayatlarında şımardıkça şımardı.

Şımarıklıkları sınır tanımaz oldu.

Nuh Tufanı’ndan sonra ilk defa sapkınlık içine düşenlerdi. Öyle ki Hz. Nuh ve kavminin yaşadıkları hâlâ anlatılmaya devam ediliyor olmasına rağmen yaptıklarıyla Allah'ın gücünü kudretini unutmuşlar her şeyi kendilerinden menkul bilmeye başlamışlardı.

Bunca bolluk içindeyken şükretmek yerine artık kendilerine kural koymayacak, hayatlarına karışmayacak bir yol peşine düştüler.

Nuh Tufanı’nın sonrasında putperestliğe dönen ilk kavim oldular.

Korkunç bir durum.

Hz. Nuh’un tebliğine kulak tıkayanların, inanmayıp meydan okuyanların sonları bilinip dururken onların yaptıklarını yapmaya başlamaları akılsızlıktı.

Putlar yapmaya, putlara güç kuvvet izafe etmeye başladılar. Varlıklı olmaları, her şeyi yapabilecekleri her yere güç yetirecekleri kanaatine götürmüştü onları.

İşte tam da bu anda.

İnsanlık raydan çıktığında, inançlarını değiştirip sapkınlık içinde kaldıklarında, Allah'ın yolunu terk ettiklerinde olan ne ise o oldu.

Allah yoldan çıkmış bu kibirli kavme bir uyarıcı gönderdi. Onları uyarıp gerçekleri yeniden görmeleri için.

Hz. Hud (as) da sapkınlık içindeki Âd kavmine peygamber olarak gönderildi.

“Âd kavmine de kardeşleri Hûd’u gönderdik. Hûd, şöyle dedi: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. O’ndan başka sizin hiçbir ilâhınız yoktur. Siz, sadece iftira ediyorsunuz.”
“Ey kavmim! Ben buna karşı sizden bir ücret istemiyorum. Benim ücretim, ancak beni yaratana aittir. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?” (Hûd, 11/50-51)

Böyle sapkın bir topluma peygamber olarak gönderilmek çok zorlu bir işti. Seçilmiş insanlar bu zorluk derecesi yüksek işleri yapmak için vardı.

Dünya nimetlerine gark olmaları sebebiyle istediklerini yapabileceklerini sandılar. Kimsenin kendilerine hesap soramayacağına inandılar.  Bu düşünceler ile Hz. Hud’un çağrılarına da kulak tıkama yarışı içinde oldular.  Allah’tan gâfil kaldılar. Allah'ın gücünü saymayınca fitne ve fesat içinde yüzdüler de dinlerinden uzaklaştılar.

Verimli toprakların bitirdiği nimetlerin çokluğuna bakarak aldandılar. Yüksek ve çok sağlam saraylarının azametine bakıp kibre kapıldılar.

Böbürlendiler.

Kendilerinden başka kimseyi düşünmez oldular.

Düşünmekten âciz insanlar, düşüncesizce hareket ederek haddi aşmaya başladılar. Haddi aşmanın cezasız kalmayacağını hiç akıllarına getirmediler.

“Âd kavmine gelince, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve: “Bizden daha kuvvetli kim var?” dediler. Onlar, kendilerini yaratan Allah’ın, onlardan daha kuvvetli olduğunu görmediler mi? Onlar, bizim ayetlerimizi inkâr ediyorlardı.” (Fussilet, 41/15)

Âd kavmi artık şirazeden çıktı. İlahî yolun dışında yıldırım hızıyla yol aldı.  Farklı isimler verdikleri putlara tapar oldular.

Adaleti unuttular.

Zulme başlayıp zalim oldular.

Merhameti kaldırıp gaddarlıkta sınır tanımadılar.

Güçsüzleri, ailesini koruyacak kimsesi olmayanları ezdiler.

Kimsesizleri eziyet ve baskı ile çalıştırdılar.

Zavallı kimseleri, yüksek binaların üstünden aşağı atıp cesetlerin parçalanışını seyredecek kadar insanlıklarını kaybettiler.

Kalpleri katılaştı.

Yürekleri sızlamayı unuttu.

Her yer zülüm ile yoğruldu.

Zayıf kabilelere baskınlar yapıp mallarını yağmaladılar.

Lüks düşkünü oldular.

Gösterişte sınır tanımadılar…

***

Bütün yaptıklarına karşın Hz. Hud halkını uyarmaya devam etti. İçinde bulundukları kuraklık kendilerine verilen nimetlerin nasıl yok olduğunu görmelerini sağladı. Buna rağmen çağrılara kulak tıkamaya devam ettiler:

“Ey kavmim! Rabbinizden bağışlanma dileyin, sonra O’na tövbe edin ki, üzerinize bol bol yağmur göndersin ve gücünüze güç katsın. Günahkârlar olarak yüz çevirmeyin.” (Hûd, 11/52)

Onun söylediklerini kale almaz tavırlarına meydan okumayı da eklediler.

Kendilerine mucizeler göstermesini beklediler:

“Ey Hûd! Sen bize açık bir mucize getirmedin. Biz de senin sözünle ilâhlarımızı bırakacak değiliz. Biz sana iman edecek de değiliz.” (Hûd, 11/53)

Gerçi mucizeler getirse de bir şey değişmeyecekti. Küfürlerindeki inatlarına devam edip gideceklerdi. Öyle de oldu. Meydan okumalarını artırdılar. Baskılarına devam ettiler. Hz. Hud’un peygamberliğine inanmadıkları gibi onu itham etmeye kalktılar. Onun dile getirdiklerinin gerçeklikle alakasının bulunmadığını söylemekten çekinmediler. Konuştular da konuştular. Aklını kullanmadan konuşmaya devam ettiler. Konuştukça kendi sonlarına daha çok yaklaştılar.

Peygamberlerini akılsızlıkla suçladılar da kendi akılsızlıklarını böylece örtmüş olduklarını sandılar. Bu halleri onların daha çok akılsızlık içinde bocalamalarına sebep oldu.

Bu olup bitenler Hz. Hud’un görevi konusundaki titizlenmesini ifade ediyordu. Onların bütün küçümseme, itham ve aşağılamalarına karşın tebliğe ve uyarılarına devam etti.

Biz sadece şunu söyleriz: “Seni, ilâhlarımızdan biri fena çarpmış.” Hûd, dedi ki: “İşte ben Allah’ı şâhit tutuyorum. Siz de şâhit olun ki, ben sizin Allah’ı bırakıp da O’na ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. Haydi hepiniz toptan bana tuzak kurun, sonra da bana göz açtırmayın.” (Hûd, 11/53-55.)

Kavminin ileri gelenlerinden inkâr edenler dediler ki:

“Şüphesiz, biz seni akıl kıtlığı içinde görüyoruz. Biz senin mutlaka yalancılardan biri olduğuna inanıyoruz.”

Hûd, şöyle dedi: “Ey kavmim! Bende akıl kıtlığı yok. Aksine ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir peygamberim.” (A’râf, 7/65-67)

Hûd, kavminin davranışlarına çok üzülmüştü. Ellerini hüzünle semaya kaldırıp Cenab-ı Hakk’a iltica etti. Bunun üzerine, kavmi sıkıntılar yaşamaya başladı. Şahit oldukları mucizelere rağmen yine: 

“Sen bize bir mucize göster!” dediler.

Ardından daha da ileri giderek, sınırları aştılar. Sınır tanımazlıkları onları kaçınılmaz sona doğru sürükledi. Sınanmalarından başarı ile çıkamayacaklarını belli eden inatlarına ve tehditlerine artırarak devam ettiler:

“Sen bizi tanrılarımızdan çevirmek için mi geldin? Haydi, doğru söy­leyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi (azâbı) başımıza getir! dediler.” (Ahkâf, 22)

Verimli topraklar kuruyan pınarlar sebebiyle kuraklaştı.

Bağlar-bahçeler sararmaya başladı.

İri cüsseli güçlü kuvvetli insanlar, muhtaç duruma geldi.

Hûd, onları tekrar topladı. Yeniden kendilerine öğüt verdi: “Allah’tan mağfiret dileyin!” dedi ve onları açık bir şekilde ikaz etti: 

“...(Hûd) dedi ki: ‘Ben Allah’ı şahit tutuyorum; siz de şahit olun ki, ben sizin ortak koştuklarınızdan uzağım! O’ndan başka (taptıklarınızın hepsinden uzağım). Haydi hepiniz bana tuzak kurun; sonra da bana mühlet vermeyin! Ben, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. Çünkü hiçbir canlı yoktur ki, Allah, onun perçeminden tutmuş olmasın. Şüphesiz Rabbim, dosdoğru yoldadır.” (Hûd, 11/54-56)

“Eğer yüz çevirirseniz, tebliğ etmek için gönderildiğim şeyleri size bildirdim. Rabbim (dilerse), başka bir kavmi sizin yerinize getirir de O’na hiçbir zarar vere­mezsiniz! Çünkü benim Rabbim, her şeyi hakkıyla gözetendir.” (Hûd, 11/57)

Bütün kavmine meydan okudu.

Neyiniz varsa ortaya koyun.

Fırsatı değerlendirin.

Hadi gücünüz yetiyorsa beni ortadan kaldırın bakalım.

Hiçbirinizden korkmuyorum çünkü ben Allah'a ve O’nunu dilemesinin dışında bir şeyin gerçekleşmeyeceğine tam olarak inanıyorum…

Ben ancak Allah’a dayanır ve O’na kulluk ederim.

Bu sözüne karşı cehalet ve sapıklık içinde debelenen düşmanları ona hiçbir zarar veremediler. Onu davasından vazgeçiremediler.

Âd kavmi o kadar sıkıntı ve kıtlık çekmelerine rağmen, yine de istiğfar edip, Allah’a ve tevhid akidesine dönmediler.

Zira zenginliğin verdiği gaflet, rehavet ve azgınlık sebebiyle Allah’a kulluktan çok uzaklaşmışlardı.

Gafillik içinde yaptıkları son tahrik onların sonunu hazırlamaya yetti.

“Haydi, doğru söy­leyenlerden isen, bizi tehdit ettiğin şeyi (azabı) başımıza getir! dediler.” (Ahkâf, 46/22)

Allah'a meydan okumaları karşılıksız kalmazdı.

Kalmadı da.

Kuru bir rüzgâr onları bekliyordu.

Ya da onlar kuru bir rüzgâra doğru ölümüne koşuyorlardı…

logo
Bugünün ihyasından yarının inşaasına
Bize Ulaşın

0(216) 612 78 22

0(216) 611 04 64

vuslatdergisi@gmail.com

Ihlamurkuyu Mah. Alemdağ Cad.
Adalet Sok. No:11 P.K 34772
Ümraniye / İstanbul