“Öyleyse sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle ve müşriklere aldırış etme.
Şübhesiz o alay edenlere (karşı) Biz sana yeteriz.
Ki onlar, Allah ile beraber başka ilâhları (ortak) kılmaktadırlar. Onlar, yakında bilip öğreneceklerdir.
Andolsun, onların söylemekte olduklarına karşı senin göğsünün daraldığını biliyoruz.
Sen, Rabbini hamd ile tesbih et ve secde edenlerden ol.
Ve yakîn sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et.”[1]
İnsanlığın hidayet rehberi ve âlemlere rahmet olarak gönderilen en son Nebî ve en son Rasul Rasulullah Muhammed (s.a.s.) kuluna böyle buyurmakta Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ!..
Ve sana vahyedildiği ve emrolunduğun hakkı apaçık bir şekilde kafaları çatlatırcasına söyle, anlat, seni ve sana vahyolunanları reddeden müşriklere de aldırış etme diye buyurmakta yegâne İlâhımız Allah Azze ve Celle!..
Diğer bir ayet-i kerimede şöyle buyurur Melikimiz Allah:
“Ey Rasul, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevini) yapmayacak olursan, O’nun risâletini tebliğ etmemiş olursun. Allah, seni insanlardan koruyacaktır. Şübhesiz, Allah, kâfir olan bir topluluğu hidayete erdirmez.”[2]
Rasulullah (s.a.s.), yalnızca kendisine vahyedilene uymakla emrolunmuş, bu durumda müşrikler ne yaparlarsa yapsınlar, onlardan yüz çevirip aldırış etmemesi buyrulmuştur:
“Rabbinden sana vahyedilene uy, O’ndan başka ilâh yoktur. Ve müşriklerden yüz çevir.”[3]
“Sana vahyolunana uy ve Allah, hükmünü verinceye kadar sabret. O, hükmedenlerin en hayırlısıdır.”[4]
“Sana Rabbinden vahyedilene uy. Şübhesiz Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.
Allah’a tevekkül et, vekil olarak Allah yeter.”[5]
Muvahhidlerin ve muttakilerin İmamı Rasulullah (s.a.s.), Rabbi Allah Teâlâ’nın emrettiğine tâbi olmuş ve müşriklere aldırış etmeden kendisine vahyedileni apaçık tebliğ edip duyurmuştu… Ve emre tam uymuştu…
“De ki: ‘Ben peygamberlerden ilk defa gelmiş biri değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmiyorum. Ben, yalnızca bana vahyedilmekte olana uyuyorum ve ben, apaçık bir uyarıcıdan başkası değilim.”[6]
Müşrikler, Allah’ın varlığını bilip kabul eden, fakat O’ndan gelen hükümleri, emirleri ve nehiyleri kabul etmeyip, kendilerinin uydurdukları put ilâhları Allah’a ortak edenlerdir… Bu putlar cansız varlıklardan olduğu gibi, insanlardan ya da hayvanlardan canlı varlıklar da olmaktadır… Ferahlı ve bol günlerinde Allah’a şirk koşanlar, tabiî afetlerle karşılaştıklarında ya da dara düştüklerinde tapındıkları sahte ilâhların bütününü terk eder, yalnızca Allah’a yönelip yalvarırlar… Âlemlerin Rabbi Allah Teâlâ, onları o sıkıntılardan kurtarınca tekrar şirke döner ve Allah’a ortaklar meydana getirirler…
Hayat kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de bu hakikat şöyle beyân buyrulur:
“İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, gönülden katıksız bağlılar olarak Rabblerine duâ ederler. Sonra kendinden onlara bir rahmet taddırınca, hemencecik bir grup Rabblerine şirk koşarlar.”[7]
“Onlar, gemiye bindikleri zaman, dini yalnızca O’na hâlis kılan gönülden bağlılar olarak Allah’a yalvarıp yakarırlar. Amma onları karaya çıkarıp kurtarınca, hemen şirk koşarlar.”[8]
Şirk necâsetine gömülmüş necis müşriklerin değişmez karakteri budur!.. Hangi çağda ve dünyanın hangi beldesinde olursa olsun bu, böyledir!.. Mademki, müşrikler bu hâldeler, kesinlikle onlara aldırış edilmeden hak yol üzere hak yol üzere dosdoğru yürümeye devam…
Başta Rasulullah (s.a.s.) ve O’nunla beraber olup İslâm üzere yaşamaya gayret eden muvahhid mü’minlerle, onları küçümseyerek alay edenler, iman ehline hiçbir zarar veremezler… Çünkü Allah Teâlâ, mü’min müslümanlarla beraberdir ve “Hiç şübhe yok, galib gelecek olanlar Allah’ın taraftarlarıdır.”[9]
Muvahhid mü’minlerle alay edenler hakkında şöyle buyurur Allah Teâlâ:
“İnkâr eden (kâfir)lere dünya hayatı çekici kılındı (süslendi). Onlar, iman edenlerden kimileriyle alay ederler. Oysa korkup sakınanlar, kıyamet günü onların üstündedir. Allah, dilediğine hesabsız rızık verir.”[10]
“(Münafıklar,) iman edenlerle karşılaştıkları zaman: ‘İman ettik’ derler. Şeytanlarıyla baş başa kaldıklarında ise derler ki: ‘Şübhesiz sizinle beraberiz. Biz (onlarla) yalnızca alay ediyoruz.
(Asıl) Allah onlarla alay eder ve taşkınlıkların içinde şaşkınca dolaşmalarına (belli bir) süre tanır.”[11]
Enes b. Mâlik (r.a.) anlatıyor:
Mekke’de Rasulullah (s.a.s.), bir grup insanın yanından geçti.
Topluluk:
-İşte peygamber olduğunu, Cebrail ile birlikte bulunduğunu iddia eden kişi budur, diyerek arkasından çekiştirmeye başladılar.
Derken Cebrail, parmağıyla bir kere dürttü ve hepsinin bedeni üzerine tırnak gibi bir şey düştü. Bunun sonucunda vücûdlarında yaralar oluştu ve bedenleri çürüdü. Kimse onlara yaklaşamadı. İşte bu olay üzerine yüce Allah:
“Şübhesiz o alay edenlere (karşı) Biz sana yeteriz.” (Hicr, 15/95) ayetini indirdi.[12]
Said b. Cübeyr (rh.a.) bildiriyor:
İbn Abbas (r.anhuma):
“Şübhesiz o alay edenlere (karşı) Biz sana yeteriz.” (Hicr, 15/95) ayetini açıklarken şöyle dedi:
-Alay edenler, Velîd b. el-Muğîre, Esved b. Abdiyağûs ez-Zührî, Esved b. el-Muttalib, Hâris b. Ğaytale es-Sehmî ve Âs b. Vâil’dir.
Cibril, Rasulullah (s.a.s.)’e gelince, Rasulullah bunları şikâyet edip Cibril’e, Velîd Ebu Amr b. el-Muğîre’yi gösterdi. Cibril, Velîd’in can damarına işaret etti.
Rasulullah (s.a.s.):
“Ne yaptın?” diye sordu.
Cibril:
-Ben sana, ona karşı yeterim, dedi.
Rasulullah (s.a.s.), Esved b. el-Muttalib’i gösterdi. Cibril, onun gözlerine işaret etti.
Rasulullah (s.a.s.):
“Ne yaptın?” diye sordu.
Cibril:
-Ben sana, ona karşı yeterim, karşılığını verdi.
Sonra O’na, Esved b. Abdiyağûs ez-Zührî’yi gösterdi. Cibril, onun da başına işaret etti.
Rasulullah (s.a.s.):
“Ne yaptın?” diye sordu.
Cibril:
-Ben sana, ona karşı yeterim, diye cevab verdi.
Sonra Rasulullah (s.a.s.) O’na, Hâris b. Ğaytale es-Sehmî’yi gösterdi. Cibril, onun da başına veya karnına işaret etti.
Rasulullah (s.a.s.):
“Ne yaptın?” diye sordu.
Cibril:
-Ben sana, ona karşı yeterim, karşılığını verdi.
Sonra O’na, Âs b. Vâil’i gösterdi. Cibril, onun ayaklarının altına işaret etti.
Rasulullah (s.a.s.):
“Ne yaptın?” diye sordu.
Cibril:
-Ben sana, ona karşı yeterim, karşılığını verdi.
Velîd, Huzâa kabilesinden ok atan birinin yanından geçerken, adamın attığı ok onun şah damarına isâbet edip damarını kesti.
Esved b. el-Muttalib ise kör oldu. Kimisi: ‘Şöyle şöyle kör oldu’ derken, kimisi: ‘Bir ağacın altında konaklarken, birden bire: ‘Ey evlâdlarım, beni niçin korumuyorsunuz, helâk oldum’, demeye başladı. Çocukları ise: ‘Bir şey görmüyoruz’, karşılığını verdi. Kendisi yine: ‘Ey evlâdlarım, beni niçin korumuyorsunuz, helâk oldum. Gözüme diken battı’, demeye başladı. Çocukları yine: ‘Bir şey görmüyoruz’, karşılığını verdiler. Bu şekilde iki gözünü kaybetti’, demektedir.
Esved b. Abdiyağûs ez-Zuhrî’nin başında bir çıban çıktı ve bu çıban sebebiyle öldü.
Hâris’in karnı sarı su bağladı. Öyle ki, (dışkısı) ağzından gelmeye başladı. Sonunda o da ölüp gitti.
Âs b. Vâil ise, bir gün başına bir diken battı ve bu diken sebebiyle öldü. Kimisi de: ‘Merkebi üzerinde Tâif’e giderken, merkeb bir dikenliğe girdi. Orada ayağının altına bir diken battı ve o diken, onu öldürdü’, demektedir.[13]
Rasulullah (s.a.s.) ve katıksız iman eden Ashâb-ı Kirâm ile alay edenlerin sonları böyle!.. Ve kıyamete kadar gelecek olan alaycı müşriklerin sonları bir benzeri azâb ile gerçekleşecektir… Bu, dünyadaki azâbları, âhiret azâbı mutlaka gelecektir!..
Allah’ın varlığını bilip tanıdıkları hâlde Allah’dan başka rabler ve ilâhlar edinerek, onları Allah’a ortak koşan müşriklere, Âlemlerin Rabbi ve İlâhı Allah Teâlâ şöyle buyuruyor:
“Sizin ilâhınız tek bir İlâhtır, O’ndan başka ilâh yoktur. O, Rahmân’dır, Rahîm’dir.”[14]
“Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Ben’den, yalnızca Ben’den korkun.
Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. İtaat-kulluk da (din de) sürekli olarak O’nundur. Böyleyken Allah’dan başkasından mı korkup sakınıyorsunuz?”[15]
“Eğer her ikisinde (gökte ve yerde) Allah’ın dışında ilâhlar olsaydı, elbette ikisi de bozulup gitmişti. Arş’ın Rabbi Allah, onların nitelendiregeldikleri şeylerden yücedir.”[16]
“Allah, hiçbir çocuk edinmemiştir ve O’nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. Eğer olsaydı, her bir ilâh elbette kendi yarattığını götürüverirdi ve (ilâhların) bir kısmına karşı üstünlük sağlardı. Allah, onların nitelendiregeldiklerinden yücedir.”[17]
“Göklerde ilâh ve yerde ilâh O’dur. O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.”[18]
Aklını kullanabilen her insanın idrak ettiği hakikat şudur ki, kâinatı yaratan ve egemenliğinde asla ortağı olmayan Allah Teâlâ, kulları için kanun koyucu tek hak İlâh’tır… Bu, inkârı mümkün olmayan gerçeği kabul etmeyenler akıllarını kullanamayanlardır… Bundan dolayı onlar, yakında bilip öğreneceklerdir ve inkârlarının doğru olmadığını apaçık göreceklerdir…
Bunun için şöyle buyurur yegâne Rabbimiz ve İlâhımız Allah Azze ve Celle:
“Onları bırak, yesinler, yararlansınlar ve onları (boş) emel oyalayadursun, ileride bileceklerdir.”[19]
“Artık, ileride bileceksiniz. Aşağılatıcı azâb kime gelecek ve sürekli azâb kimin üstüne çökecek.”[20]
İnkâr edip şirk koşmalarına karşılık dünyada rezil ve perişan eden bir azâbın kime geleceğini görecek olanlar, âhirette süresiz azâb ile karşılaştıklarında anlayacak fakat iş işten geçmiş olacaktır!..
Müşriklerin ve kâfirlerin, âlemlere rahmet olarak gönderilen Rasulullah (s.a.s.)’in aleyhindeki sözleri, Rasulullah (s.a.s.)’i çok üzmüş, bu üzüntüden dolayı göğsü daralmıştı…
Rabbimiz Allah Teâlâ, en son Nebî ve en son Rasulü Muhammed (s.a.s.) kulunu teselli etmekte, üzüntüsünü gidermekte ve sabretmesini emir buyurmaktadır:
“Kesin olarak biliyoruz ki, onların söyledikleri seni gerçekten üzüyor. Doğrusu onlar, seni yalanlamıyorlar, ancak zalimler, Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.
Andolsun, senden önce de Rasuller yalanlandı. Onlara, yardımımız gelinceye kadar yalanlandıkları ve eziyete uğratıldıkları şeye sabrettiler. Allah’ın sözlerini (va’dlerini) değiştirebilecek yoktur. Andolsun gönderilenlerin haberlerinden bir bölümü sana da geldi.
Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir ayet (mucize) getirmek için yerde bir tünel açmaya veya göğe bir merdiven dayamaya gücün yetiyorsa (yap). Eğer Allah dileseydi, onların tümünü hidayet üzere toplardı. Öyleyse sakın cahillerden olma.
Ancak dileyenler icâbet eder. Ölüleri (ise,) onları da Allah diriltir. Sonra O’na döndürülürler.”[21]
“Onların sözleri seni üzmesin. Şübhesiz izzet ve gücün tümü Allah’ındır. O, işitendir, bilendir.”[22]
“Öyleyse onların sözleri seni hüzne kaptırmasın. Gerçekten Biz, sakladıklarını da, açığa vurduklarını da biliyoruz.”[23]
“Şimdi onlar bu söze (Kur’ân’a) inanmayacak olurlarsa sen, onların peşi sıra esef ederek kendini kahredeceksin (öyle mi)?”[24]
“Onlar, mü’min olmayacaklar diye neredeyse kendini kahredeceksin (öyle mi)?”[25]
“Şimdi onların: ‘O’na bir hazine indirilmeli veya O’nunla birlikte bir melek gelmeli değil miydi?’ demeleri dolayısıyla göğsün daralıp sana vahyolunanlardan bir kısmını terk mi edeceksin? Sen, yalnızca bir uyarıcısın. Allah her şeye vekildir.”[26]
“Öyleyse sen, onların dediklerine karşılık sabret ve Rabbini, güneşin doğuşundan önce ve batışından önce hamd ile tesbih et.”[27]
“Artık, Rabbinin hükmüne sabret. Çünkü gerçekten sen, Bizim gözlerimizin önündesin. Ve her kalkışında Rabbini hamd ile tesbih et.”[28]
Rabbi Allah Teâlâ’nın emrettiğine tam bir itaat ile tâbi olan Rasulullah (s.a.s.), sabır ile risâlet vazifesine devam ederken, Rabbini hamd ile tesbih etmekte ve secde edenlerin imamı olarak kulluk görevlerini hakkıyla yerine getirmekle ümmetine örnek olmuştur…
Şöyle buyuruyor Allah Azze ve Celle:
“Sen, asla ölmeyen ve daima diri olan (Allah)a tevekkül et ve O’na hamd ile tesbih et.”[29]
“Şu hâlde sen sabret. Gerçekten Allah’ın va’di haktır. Günahın için mağfiret dile. Akşam ve sabah Rabbini hamd ile tesbih et.”[30]
“Sabah, akşam Rabbinin adını zikret.
Gecenin bir bölümünde O’na secde et ve geceleyin uzun uzadıya O’nu tesbih et.”[31]
Rabbimiz Allah, kulu ve Rasulü Muhammed (s.a.s.), “Yakîn sana gelinceye kadar Rabbine ibadet et” buyurmaktadır. Yakîn, yani ölüm!..
Muvahhid bir mü’min müslüman şahsiyetin kulluk vazifesi ölene kadardır… Ölümle beraber dünya hayatı biter, âhiret hayatının ilk merhalesi olan kabir hayatı başlamış olur…
Ayet-i kerimelerde şöyle buyrulur:
“Her nefis, kazandıklarına karşılık bir rehinedir.
Ancak Ashâb-ı Yemin (sağ ehli) hariç.
Onlar cennettedirler, sorarlar.
Suçlu günahkârlara:
‘Sizi, şu cehenneme sürükleyip iten nedir?’
Onlar: ‘Biz, namaz kılanlardan değildik’ dediler.
Yoksula yedirmezdik.
(Bâtıla ve tutkulara) dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik.
Din (hesab ve cezâ) gününü yalan sayıyorduk.
Sonunda yakîn (kesin bir gerçek olan ölüm) gelip bize çattı.”[32]
Ayet-i kerimede apaçık beyân buyrulduğu gibi yakîn, ölüm demektir… Bu mâna, Rasulullah (s.a.s.)’in hadislerinde de beyân olunmuştur…
Ensar’dan Rasulullah (s.a.s.)’e bey’at etmiş olan Ümmü’l-Alâ (r.anha) anlatıyor:
Muhacirler kur’a ile (Ensar arasında) taksim edilmişti. Bizim ailenin payına da Osman b. Maz’ûn düşmüştü. Biz Osman’ı, evlerimizde konuk ettik. Fakat Osman (bir süre sonra) ölüm sebebi olan bir hastalıkla hastalandı. Vefat edince gasl edildi ve kendi elbisesi ile kefenlendi. Sonra Rasulullah cenâzeye geldi.
Ben (cenâzeyi tezkiye ederek):
-Ya Ebâ Saib, Allah’ın rahmeti senin üzerine olsun. Benim, senin hakkındaki şehadetim şudur: Yemin ederim ki, Allah seni kerem ve inâyetine mazhar kılmıştır, dedim.
Bunun üzerine Rasulullah:
“Allah’ın bu ölüye kerem ve inâyet ettiğini sana bildiren nedir?” buyurdu.
Ben:
-Ya Rasulallah, babam sana fedâ olsun. Allah (bana ikrâm etmez de) kime ikrâm eder? diye sordum.
Bunun üzerine Rasulullah (s.a.s.):
“Osman b. Maz’ûn’a gelince, muhakkak ki yakîn (ölüm) ona gelmiştir. Ve Allah’a yemin ederim ki, ben de bu ölü için hayır ve saadet ummaktayım. Yine Allah’a yemin ederim ki, ben Allah’ın Rasulü iken bana (ve size, yarın) Allah tarafından ne muâmele yapılacağını bilemem.” buyurdu.
Ümmü’l-Alâ:
-Vallahi, bundan sonra ben ebeden hiçbir kimseyi tezkiye etmem, demiştir.[33]
Ebu Hüreyre (r.a.) rivayet eder.
Rasulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu:
“İnsanların en hayırlı yaşayanlarından biri: Allah yolunda atının dizginini tutup onun sırtında uçan, düşman sesi veya düşmana hücûm feryâdı işittikçe o at üzerinde uçan, öldürmeyi veya ölümü ümid edilen yerlerinde arayan adamdır.
Yahud şu tepelerden bir tepenin üstünde veya şu vâdîlerden bir vâdînin bir koyun sürücüğünün içinde bulunup namazını kılan, zekatını veren yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine ibadet eden, insanlara hayırdan başka bir şey yapmayan kimsedir.”[34]
Salim b. Abdullah b. Ömer (r.anhuma):
-El-Yakîn, ölümdür, demiştir.[35]
Aklı başında olan muvahhid mü’min bir kul, mükellef olduğu ibadetleri kendisine yakîn, yani ölüm gelinceye kadar devam ettirmek mecburiyetindedir…
İmrân (r.a.) anlatıyor:
Bende bâsûr hastalığı vardı. Rasulullah (s.a.s.)’den namazdan sordum:
“Ayakta kıl, gücün yetmezse oturarak, ona da gücün yetmezse, yan üstü yatarak kıl.” buyurdu.[36]
Katıksız imanın gereği, Allah’ın emrettiği kulluk vazifesini, önderimiz Rasulullah (s.a.s.)’in yaptığı ve gösterdiği şekilde yapmaktır… Bu vazife, yakîn, yani ölüm gelinceye kadar devam eder…
Rabbimiz Allah Teâlâ emrediyor:
“(Allah,) göklerin, yerin ve her ikisi arasındakilerin Rabbidir. Şu hâlde O’na ibadet et ve O’na ibadette kararlı ol. Hiç O’nun adaşı olan birini biliyor musun?”[37]
“Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. Bütün işler O’na döndürülür. Öyleyse O’na kulluk edin ve O’na tevekkül edin. Senin Rabbin, yaptıklarınızdan habersiz değildir.”[38]
“Allah’a ibadet edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.”[39]
Allah’a ve Rasulü (s.a.s.)’e iman edip itaat eden ve Allah ve Rasulünü her şeyden daha çok seven muvahhid mü’minler, hayatlarının her merhalesinde önderleri Rasulullah (s.a.s.)’e uyar, O’nun izini takib eder ve asla taviz vermeden dosdoğru yol üzere olmaya bütün imkânlarıyla gayret ederler… Muvahhid mü’minler, peygamberlerin ve yeryüzünün vârisleridirler… Onlar, hayatın hangi şartlarında olurlarsa olsunlar, imkânlar ölçüsünce İslâm’ı, kafaları çatlatırcasına anlatıp tebliği gerçekleştirerek hakka davet etmekle mükelleftirler… Bu kulluk vazifeleri, kendilerine yakîn, yani ölüm gelinceye kadar bıkmadan, usanmadan devam eder… Ve kınayıcıların kınaması, alay edenlerin alay etmeleri onlara engel teşkil etmez!.. Çünkü onlar, Rasulullah (s.a.s.)’in izinde olan vârisleridir…
[1] Hicr, 15/94-99.
[2] Mâide, 5/67.
[3] En’âm, 6/106.
[4] Yunus, 10/109.
[5] Ahzab, 33/2-3.
[6] Ahkâf, 46/9.
[7] Rum, 30/33.
[8] Ankebut, 29/65.
[9] Mâide, 5/56.
[10] Bakara, 2/212.
[11] Bakara, 2/14-15.
[12] Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, çev. Adem Yerinde, İst. 2015, C. 11, Sh. 422, Hbr. 11112. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat’ta ve benzerini Bezzâr rivayet etmiştir.
İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, çev. Dr. Savaş Kocabaş-M. Beşir Eryarsoy, İst. 2011, C. 6, Sh. 171, Hbr. 4068. Bezzâr’dan.
[13] Beyhakî, Delâilü’n-Nübüvve, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2017, C. 1, Sh. 681.
Nûreddin el-Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, C. 11, Sh. 423, Hds. 11113. Taberânî, el-Mu’cemu’l-Evsat’tan.
Abdurrezzâk b. Hemmâm es-San’ânî, Tefsiru’l-Kur’ân, çev. Kasım Koç, vdğ. İst. 2023, C. 3, Sh. 227, Hds. 1465.
Belâzürî, Ensâbü’l-Eşrâf, çev. Mehmet Akbaş-Musa K. Yılmaz, İst. 2020, C. 1, Sh. 167, 175.
Celâleddin es-Suyutî, ed-Dürrü’l-Mensûr fi’t-Tefsir bi’l-Me’sûr, çev. Zekeriya Yıldız, İst. 2012, C. 8, Sh. 620. İbn Ebî Hâtim’den.
İmam Hafız İbn Kesîr, İbn Kesîr Tefsiri, C. 6, Sh. 172.
[14] Bakara, 2/163.
[15] Nahl, 16/51-52.
[16] Enbiya, 21/22.
[17] Mü’minun, 23/91.
[18] Zuhruf, 43/84.
[19] Hicr, 15/3.
[20] Hud, 11/39.
[21] En’âm, 6/33-36.
[22] Yunus, 10/65.
[23] Yasin, 36/76.
[24] Kehf, 18/6.
[25] Şuara, 26/3.
[26] Hud, 11/12.
[27] Kaf, 50/39.
[28] Tur, 52/48.
[29] Furkan, 25/58.
[30] Mü’min, 40/55.
[31] İnsan, 76/25-26.
[32] Müddessir, 74/25-26.
[33] Sahih-i Buhârî, Kitabu’l-Cenâiz, B. 3, Hds. 6.
Kitabu’ş-Şehadât, B. 31, Hds. 49.
Beyhakî, es-Sünenü’l-Kebîr, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2016, C. 7, Sh. 297, Hds. 6792.
[34] Sahih-i Müslim, Kitabu’l-İmâre, B. 34, Hds. 125.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu’l-Fiten, B. 13, Hds. 3977.
İmam Nesâî, es-Sünenü’l-Kübrâ, çev. Hasan Yıldız, İst. 2011, C. 8, Sh. 180, Hds. 8779. C. 10, Sh. 254, Hds. 11213.
[35] Sahih-i Buhârî, Kitabu’t-Tefsir, B. 179. Bab başlığında.
Ebu Ca’fer Muhammed ibn Cerîr et-Taberî, Taberî Tefsiri, çev. Hasan Karakaya-Kerim Aytekin, İst. T.y. C. 5, Sh. 297.
[36] Sahih-i Buhârî, Ebvâbu Taksiri’s-Salât, B. 19, Hds. 33.
Sünen-i İbn Mace, Kitabu İkametu’s-Salâ, B. 130, Hds. 1223.
Sünen-i Ebu Davud, Kitabu’s-Salât, B. 174-175, Hds. 952.
Sünen-i Tirmizî, Kitabu’s-Salât, B. 272, Hds. 368.
İmam Ahmed b. Hanbel, Müsned, çev. Hüseyin Yıldız, vdğ. İst. 2014, C. 5, Sh. 443, Hds. 6976.
İbn Huzeyme, Sahih-i İbn Huzeyme, çev. Dr. Şemsettin Işık, vdğ. İst. 2017, C. 2, Sh. 94, Hds. 979. Sh. 308, Hds. 1250.
Hâkim en-Nîsâbûrî, el-Müstedrek Ale’s-Sahihayn, çev. M. Beşir Eryarsoy, İst. 2013, C. 2, Sh. 488, Hds. 1227.
[37] Meryem, 19/65.
[38] Hud, 11/123.
[39] Nisa, 4/36.


